Yayınlanmış Bildiriler

BİLDİRİ GENEL HUSUSLAR

Kurultay, Çalıştaylar ve sempozyum kurulları oluştuktan sonra çalıştaya bildiri sunmak isteyenler içeriğe ilişkin tüm sorumluluk kendilerinde olmak üzere tebliğ, bildiri veya araştırmalarının burada yayınlanması için üye giriş baş vurusu yaparlar ve kendilerine verilen giriş şifresi ile bildirimlerini yüklerler. Her kurultay komitesi ve çalıştay kurulunun genel yönetmeliklere aykırı olmamak üzere kendi tebliğlerini yayınlama hakkı vardır ve değerlendirme buna göre yapılır. Çalıştay bildirileri çalıştay kurulunca incelenip onaylandıktan sonra burada yayınlanır. Çalıştay ayrıca yüz yüze oturumlar düzenleyebilir. Bu oturumların burada ilan edilmesi ve sonucunun yayınlanması zorunludur.  Çalıştay bildirileri kurultay komisyonunda ayrıca incelenir ve çalıştay temsilcilerinin de görev yaptığı kurultay komitesi kurultay genel bildirisi için çalıştay bildirilerinden müşterek bildirgeyi çıkarır ve gerektiğinde eklemeler yapar.  Kurultay bildirgesi bir genel bildirge olabileceği gibi, Kısa açıklama, ilk açıklama ve gelişmiş açıklama şeklide de olabilir ve birden çok yayın yapılabilir. Sonuç bildirgesi ise bir adet kurultay komisyonunca kurultay sonucunda yayınlanır.   

 


BİLDİRİ GENEL HUSULAR

Kurultay, Çalıştaylar ve sempozyum kurulları oluştuktan sonra çalıştaya bildiri sunmak isteyenler içeriğe ilişkin tüm sorumluluk kendilerinde olmak üzere tebliğ, bildiri veya araştırmalarının burada yayınlanması için üye giriş baş vurusu yaparlar ve kendilerine verilen giriş şifresi ile bildirimlerini yüklerler. Her kurultay komitesi ve çalıştay kurulunun genel yönetmeliklere aykırı olmamak üzere kendi tebliğlerini yayınlama hakkı vardır ve değerlendirme buna göre yapılır. Çalıştay bildirileri çalıştay kurulunca incelenip onaylandıktan sonra burada yayınlanır. Çalıştay ayrıca yüz yüze oturumlar düzenleyebilir. Bu oturumların burada ilan edilmesi ve sonucunun yayınlanması zorunludur.  Çalıştay bildirileri kurultay komisyonunda ayrıca incelenir ve çalıştay temsilcilerinin de görev yaptığı kurultay komitesi kurultay genel bildirisi için çalıştay bildirilerinden müşterek bildirgeyi çıkarır ve gerektiğinde eklemeler yapar.  Kurultay bildirgesi bir genel bildirge olabileceği gibi, Kısa açıklama, ilk açıklama ve gelişmiş açıklama şeklide de olabilir ve birden çok yayın yapılabilir. Sonuç bildirgesi ise bir adet kurultay komisyonunca kurultay sonucunda yayınlanır.   

 


BİLDİRİ GENEL HUSULAR

Kurultay, Çalıştaylar ve sempozyum kurulları oluştuktan sonra çalıştaya bildiri sunmak isteyenler içeriğe ilişkin tüm sorumluluk kendilerinde olmak üzere tebliğ, bildiri veya araştırmalarının burada yayınlanması için üye giriş baş vurusu yaparlar ve kendilerine verilen giriş şifresi ile bildirimlerini yüklerler. Her kurultay komitesi ve çalıştay kurulunun genel yönetmeliklere aykırı olmamak üzere kendi tebliğlerini yayınlama hakkı vardır ve değerlendirme buna göre yapılır. Çalıştay bildirileri çalıştay kurulunca incelenip onaylandıktan sonra burada yayınlanır. Çalıştay ayrıca yüz yüze oturumlar düzenleyebilir. Bu oturumların burada ilan edilmesi ve sonucunun yayınlanması zorunludur.  Çalıştay bildirileri kurultay komisyonunda ayrıca incelenir ve çalıştay temsilcilerinin de görev yaptığı kurultay komitesi kurultay genel bildirisi için çalıştay bildirilerinden müşterek bildirgeyi çıkarır ve gerektiğinde eklemeler yapar.  Kurultay bildirgesi bir genel bildirge olabileceği gibi, Kısa açıklama, ilk açıklama ve gelişmiş açıklama şeklide de olabilir ve birden çok yayın yapılabilir. Sonuç bildirgesi ise bir adet kurultay komisyonunca kurultay sonucunda yayınlanır.   

 


BİLDİRİ GENEL HUSULAR

Kurultay, Çalıştaylar ve sempozyum kurulları oluştuktan sonra çalıştaya bildiri sunmak isteyenler içeriğe ilişkin tüm sorumluluk kendilerinde olmak üzere tebliğ, bildiri veya araştırmalarının burada yayınlanması için üye giriş baş vurusu yaparlar ve kendilerine verilen giriş şifresi ile bildirimlerini yüklerler. Her kurultay komitesi ve çalıştay kurulunun genel yönetmeliklere aykırı olmamak üzere kendi tebliğlerini yayınlama hakkı vardır ve değerlendirme buna göre yapılır. Çalıştay bildirileri çalıştay kurulunca incelenip onaylandıktan sonra burada yayınlanır. Çalıştay ayrıca yüz yüze oturumlar düzenleyebilir. Bu oturumların burada ilan edilmesi ve sonucunun yayınlanması zorunludur.  Çalıştay bildirileri kurultay komisyonunda ayrıca incelenir ve çalıştay temsilcilerinin de görev yaptığı kurultay komitesi kurultay genel bildirisi için çalıştay bildirilerinden müşterek bildirgeyi çıkarır ve gerektiğinde eklemeler yapar.  Kurultay bildirgesi bir genel bildirge olabileceği gibi, Kısa açıklama, ilk açıklama ve gelişmiş açıklama şeklide de olabilir ve birden çok yayın yapılabilir. Sonuç bildirgesi ise bir adet kurultay komisyonunca kurultay sonucunda yayınlanır.   

 


BİLDİRİ GENEL HUSULAR

Kurultay, Çalıştaylar ve sempozyum kurulları oluştuktan sonra çalıştaya bildiri sunmak isteyenler içeriğe ilişkin tüm sorumluluk kendilerinde olmak üzere tebliğ, bildiri veya araştırmalarının burada yayınlanması için üye giriş baş vurusu yaparlar ve kendilerine verilen giriş şifresi ile bildirimlerini yüklerler. Her kurultay komitesi ve çalıştay kurulunun genel yönetmeliklere aykırı olmamak üzere kendi tebliğlerini yayınlama hakkı vardır ve değerlendirme buna göre yapılır. Çalıştay bildirileri çalıştay kurulunca incelenip onaylandıktan sonra burada yayınlanır. Çalıştay ayrıca yüz yüze oturumlar düzenleyebilir. Bu oturumların burada ilan edilmesi ve sonucunun yayınlanması zorunludur.  Çalıştay bildirileri kurultay komisyonunda ayrıca incelenir ve çalıştay temsilcilerinin de görev yaptığı kurultay komitesi kurultay genel bildirisi için çalıştay bildirilerinden müşterek bildirgeyi çıkarır ve gerektiğinde eklemeler yapar.  Kurultay bildirgesi bir genel bildirge olabileceği gibi, Kısa açıklama, ilk açıklama ve gelişmiş açıklama şeklide de olabilir ve birden çok yayın yapılabilir. Sonuç bildirgesi ise bir adet kurultay komisyonunca kurultay sonucunda yayınlanır.   

 


Türkiye komitesi hazırlık çalıştayı sonuç raporu

TÜRK DÜNYASI ORTAK GÖSTERGEBİLİM TERİMLERİ SÖZLÜĞÜ

TÜRKİYE KOMİTESİ HAZIRLIK ÇALIŞTAYI SONUÇ RAPORU

 

Anadolu Semiyotik Araştırmaları Derneği (ANASEM) ve Türkiye Göstergebilim Çevresi’nin (TGÇ) Altıeylül Belediyesi, Altıeylül Kent Konseyi ve Balıkesir Büyükşehir Belediyesinin katkılarıyla Türk Dünyası Göstergebilim Terimleri Sözlüğü Türkiye Komitesi Ön Hazırlık Çalıştayı 26-27 Kasım 2021 tarihleri arasında Balıkesir iliAltıeylül ilçesi Hasan Can Kültür Merkezi’nde düzenlenmiştir. Akademik sorumluluğunu ANASEM ve TGÇ’nin üstlendiği çalıştaya Türkiye ve KKTC’den 21 araştırmacı katılmıştır. Bu bir ön hazırlık toplantısı olduğundan katılımcı sayısı olabildiğince sınırlı tutulmuştur. Genelde her üniversiteden bir katılımcı ilkesi benimsenmiştir. Ama sürecin ileriki aşamalarında katılımcı sayısı duruma göre artabilecektir.

Uluslararası Göstergebilim Derneği Türkiye temsilcisi Prof. Dr. Zeynep Üstün ONUR, Türk Dil Kurumu (TDK) yönetim kurulu ve bilim kurulu üyeleri Prof. Dr. A. Mevhibe COŞAR ve Prof. Dr. Kâmil İŞERİ de çalıştayın katılımcıları arasında yer almaktadır. Çalıştay; bir açılış oturumu,üç bilimsel tartışma oturumu ve bir kapanış oturumu olmak üzere beş oturumda gerçekleştirilmiştir.

AÇILIŞ OTURUMU

26 Kasım 2021 Cuma günü saat 09.15’teki açılış oturumu; Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün, aziz şehitlerimizin ve ebediyete intikâl etmiş bilim adamlarımızın anısına bir dakikalık saygı duruşu ve İstiklal Marşı’nın okunmasıyla başlamıştır.

Açılış oturumunun ilk konuşması, Balıkesir Üniversitesi öğretim üyesi ve ANASEM Başkanı Prof. Dr. Mustafa ÖZSARI tarafından yapılmıştır. Prof. Dr.ÖZSARI; konuşmasında göstergebilimin/semiyotiğin tanımını yapmış, çalıştayın amacını belirtmiş, çalıştayda izlenecek metotlar hakkında bilgi vermiş ve çalıştayın olası sonuçlarına dair düşüncelerini ifade etmiştir. Daha sonra göstergebilimin yeni bir bilim olduğunu, sosyal bilimlerde bir metot işlevi gördüğünü, dinî, ahlaki, edebî, siyasi, felsefi metinlerin artık göstergebilimin yöntemleriyle analiz edildiğini vurgulayan ÖZSARI, Türkiye’de ortak bir Göstergebilim Terimleri Sözlüğü bulunmadığını ve bu sözlüğün bilim dünyamız için acil bir ihtiyaç olduğunu belirtmiştir. Bu çalıştaya katılan bilim adamlarının en kısa zamanda sözlüğü hazırlamaya başlayacaklarını; ardından Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan, Türkmenistan; Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, Tataristan Cumhuriyeti;Arnavutluk, Finlandiya, Macaristan ve hatta Makadonya’dan göstergebilimcilerin bu sözlüğün hazırlanması çalışmalarına davet edileceklerini ifade eden ÖZSARI, katılımcılar ile çalıştaya destek verem kurum ve kuruluşlara teşekkür ederek konuşmasını bitirmiştir.

Açılış oturumunun ikinci konuşması, Türkiye Göstergebilim Çevresi Başkanı Prof. Dr. V. Doğan GÜNAY tarafından yapılmıştır. Prof. Dr. V.Doğan GÜNAY, konuşmasında yirminci yüzyılda temelleri atılan ve geleceğin bilimi olan Göstergebilim alanında zaman kaybetmemek gerektiğini, Türkiye’de göstergebilim alanında çalışan çok sayıda araştırmacı bulunduğunu fakat bu araştırmacıların belirli bir müşterek hedefte toplanamadıklarını, dolayısıyla nitelikli araştırmaların yapılamadığını belirtmiştir. Türk dünyası göstergebilim araştırmacılarının Türkiye’nin dünyadaki gücünün kavramsal alt yapısının sistematik bir şekilde oluşturulması için göstergebilimin araştırma yöntemlerine ihtiyaç duyulduğunu ifade eden V. Doğan GÜNAY, bunun bir imge araştırmaları laboratuvarı, bir sözlükbilimi laboratuvarı ve nihayetinde bir Türk Dünyası Göstergebilim Araştırmaları Enstitüsü olabileceğini vurgulamıştır.

Açılış oturumunun son konuşmacısı Altıeylül Belediye Başkan Yardımcısı ve Altıeylül Kent Konseyi Başkanı Dr. Feyyaz ÇİFTÇİ’ydi. Dr. Çiftçi, yaptığı konuşmada semiyolojinin sadece sosyal bilimlerde değil, tıp bilimleri gibi farklı alanlarda da kullanıldığını, bu bilimin metotlarından faydalanmak gerektiğini ifade etmiş; bu çalışmaları daima destekleyeceklerini belirtmiş ve çalıştay katılımcılarına başarılar dilemiştir.

ÇALIŞTAY OTURUMLARI VE ÇALIŞTAYDA TARTIŞILAN BAŞLICA KONULAR

Türk Dünyası Ortak Göstergebilimi Terimleri Sözlüğü Türkiye Komitesi Çalıştayı’nda birincisi genel göstergebilim/general semiotics, ikincisi sözlükbilim/lexicology, üçüncü terimbilim/terminology olmak üzere üç başlık altında üç temel problem tartışıldı.

26 Kasım 2021 Cuma günü sabah oturumunda genel göstergebilimin sorunları ele alındı. Prof. Dr. Nurten SARICA’nın başkanlık etti bu oturuma Prof. Dr. Selçuk HÜNERLİ (İstanbul Üniversitesi-Cerrahpaşa), Prof. Dr. Alev PARSA(Ege Üniversitesi), Prof. Dr. Mehmet BAŞTÜRK (Balıkesir Üniversitesi), Prof. Dr. Zeynep Üstün ONUR (Yakın Doğu Üniversitesi), Prof. Dr. Rengin KÜÇÜKERDOĞAN (Gaziantep Hasan Kalyoncu Üniversitesi), Doç. Dr. Emre Ş. ASLAN (Trabzon Üniversitesi) ve Dr. Öğr. Üyesi Murat KALELİOĞLU (Mardin Artuklu Üniversitesi) konuşmacı olarak katıldılar. Genel Göstergebilim oturumunda, göstergebilimin dünyadaki ve Türkiye’deki gelişim seyri, göstergebilimin araştırma alanları, göstergebilimin diğer bilimlerle ilişkisi vb. konularda sunumlar yapıldı. Türkiye’de genel göstergebilim alanında bir birliktelik sağlanamadığı ifade edildi.

26 Kasım 2021 Cuma günü öğleden sonra gerçekleşen lexicology/sözlükbilim başlıklı ikinci oturuma Karadeniz Teknik Üniversitesinden Prof. Dr. A. Mevhibe COŞAR başkanlık etti. Türk sözlükçülüğü ve dünyadaki göstergebilim sözlükleri konularının tartışıldığı bu oturumda Prof. Dr. Mustafa ÖZSARI, Türkiye’de modern anlamda sözlükçülüğün başlangıcı ve Lügat-i Naci’nin hazırlanma süreçleri hakkında bilgiler verdi. Prof. Dr. Dilek İNAN ise İngilizce göstergebilim sözlüklerinden seçtiği üç göstergebilim sözlüğünü değerlendirdi. Prof. Dr. V. Doğan GÜNAY da Fransızca göstergebilim sözlükleri hakkında bilgiler verdi. Bu çalıştayda amaçlanan sözlük için değişik örnekler sundu. GÜNAY, hazırlanacak sözlük için, buradaki örneklerden biri seçilerek yola çıkılabileceğini belirtti.Oturum, soru cevap ve tartışma bölümü ile sona erdi.

Çalıştayın üçüncü oturumu 27 Kasım Cumartesi günü gerçekleştirildi. Terim Yapma Sorunları başlıklı bu oturumda Türkçe terim üretme yöntemleri üzerinde tartışmalar yapıldı. TDK Bilim kurulu üyesi Prof. Dr. Kâmil İŞERİ’nin başkanlık ettiği bu oturuma Prof. Dr. Mustafa SARICA(Aydın Adnan Menderes Üniversitesi), Prof. Dr. Emine YAVAŞGEL (İstanbul Üniversitesi) Yazar Metin Savaş (ANASEM), Prof. Dr. Aslıhan Doğan TOPÇU(Mersin Üniversitesi),Doç. Dr. Utku KÖSE (Isparta Süleyman Demirel Üniversitesi) ve Kaan Tanyeri konuşmacı olarak katıldılar. Çalıştay, Altıeylül Kent Konseyi Başkanı ve Belediye başkan yardımcısı Dr. Feyyaz ÇİFTÇİ’nin katılımcılara teşekkür plaketi vermesiyle sona erdi.

SONUÇ VE ÖNERİLER

Çalıştay, Balıkesir’de son zamanlarda gerçekleştirilen bilimsel düzeyi yüksek etkinliklerden biri olarak tamamlandı. Türkiye ve KKTC’den 19 araştırmacının katıldığı bu çalıştayda araştırmacıların müşterek yönü, inceledikleri malzemeyi analiz ederken göstergebilimin metotlarından faydalanmalarıydı. Araştırmacılar, aynı zamanda teorik düzeyde göstergebilim araştırmaları yapan ve bu araştırmalarıyla uluslararası düzeyde tanınan isimlerdir. Çalıştay katılımcıları, Balıkesir bu tür araştırmalara yerel desteğini sürdürebilirse en kısa sürede kısa ve orta vadede aşağıdaki çalışmalara başlanması gerektiği konusunda fikir birliğine ulaştılar.

 

 

 

 

 

 

A. KISA VADEDE YAPILACAK İŞLER

Çalıştay sonrası, kısa vadeli yapılacak işler aşağıya çıkarılmıştır:

1. Çalıştay Raporunun Yetkililere Sunulması

Balıkesir Büyükşehir Belediyesi ile irtibata geçilmeli, çalıştay raporu Büyükşehir Belediye Başkanı Sayın Yücel YILMAZ’a ve Altıeylül Belediye Başkanı sayın Hasan AVCI’ya takdim edilmelidir.

Bu işi Prof. Dr. Mustafa ÖZSARI ve Prof. Dr. V. Doğan GÜNAY üstleneceklerdir.

2. “Çevrim İçi Sözlük Maddesi Yazımı Konferansı”

Sözlük maddesi yazma konusunda deneyim sahibi bir öğretim üyesi ve/veya uzman ile irtibata geçilerek sözlük maddesi yazımı konusunda bir çevrim içi konferans düzenlenecektir. Bu konferansın planlanmasından Prof. Dr. A. Mevhibe Coşar sorumludur.

Süreç boyunca sözlük yazımı ve terim konusunda ifade birliği sağlamak ve diğer bilgilendirme sorumluları: Prof. Dr. Mevhibe COŞAR, Prof. Dr. Kâmil İŞERİ, Doç. Dr. Utku KÖSE, Doç. Dr. Funda UZDU YILDIZ ve Kaan TANYERİ.

3. İngilizce ve Fransızca Olarak Hazırlanmış Bazı Göstergebilim Sözlük Maddelerinin Değerlendirilmesi

İkisi Fransızca, ikisi İngilizce olan ve alanın uzmanlarınca hazırlanmış bulunan ikişer adet göstergebilim terimleri sözlüğü belirlenerek madde sayıları, içerik belirleme ve sözlük maddelerinin yazımı incelenecektir. Hazırlanacak sözlük için bu tespitler önemlidir. Öneriler aşağıdadır. Bu sözlüklerden başkaları da bulunabilir. Öncelikle belirlenen sözlüklerden yola çıkmak uygun olacaktır.

English:

MARTIN, Bronwen; RINGHAM, Felizitas (2006) KeyTerms in Semiotics, London-New York: Continuum. 282 sayfa.

GREIMAS, Algirdas-Julien; Joseph COURTES (2002) Semiotics and Langugaes.Translated by: Larry Crist and Daniel Patte, and James Lee, Edward McMahon II, Gary Phillips, Michael Rengstorf, Bloomington: Indiana University Press, 426 sayfa

Français :

ABLALI, Driss; DUCART, Dominique (Sous la direction de-) (2009) Vocabulaire des Études Sémiotiques et Sémiologiques, Paris: Honoré Champion. 310 sayfa.

GREIMAS, Algirdas-Julien; Joseph COURTES (1979, 1986) Sémiotique: Dictionnaire Raisonnée de la Théorie du Langage I, II, Paris: Hachette-Université. (1 cilt:424 sayfa, 2 cilt: 270 sayfa)

 

Sözlük seçiminden Prof. Dr. V. Doğan GÜNAY, Prof. Dr. Mustafa SARICA, Prof. Dr. Mehmet BAŞTÜRK ve Dr. Öğr. Üyesi Murat KALELİOĞLU sorumludur.

 

4. Göstergebilim Alanında Araştırma Kurum ve Kuruluşları, Laboratuvarlar vb. Hakkında Bilgilendirme Çalıştayı

Kasım 2021’deki bu ilk toplantının ardından bir etkinlik daha gerçekleştirilmeye karar verilmiştir. Bundan sonraki çalışmalarda bir yandan sözlüğe yoğunlaşılırken diğer yandan kurumlaşma süreci yavaş yavaş başlatılacaktır. Bu nedenle 25-26 Şubat’ta Balıkesir Büyükşehir Belediyesinin değerli destekleriyle dünyadaki göstergebilim, dilbilim-göstergebilim, sinirbilim-göstergebilim, göstergebilim-yapay zekâ, iletişim ve göstergebilim, canlılar göstergebilimi, reklam ve göstergebilim gibi konularda araştırma yapan kurumların inceleneceği bir çalıştay düzenlenecektir. Bu çalıştayda amaç, dünyada göstergebilim veya göstergebilimin ilişkili olduğu diğer alanlarda araştırmalarıyla tanınan laboratuvar, enstitü, araştırma merkezi vb. kurumları ve onların yaptıkları çalışmaları tanımaktır. Çünkü nihayetinde benzer bir araştırma merkezi kurma amacı söz konusudur. Bu sebeple Türkiye ekibinin dünyada göstergebilim alanında lisans, yüksek lisans ve/veya doktora programlarını; bu programların yürütüldüğü enstitüleri, araştırma merkezlerini ve göstergebilimle ilgili laboratuvarları tanımaları gerekmektedir. Bu detaylı ön çalışmayla enstitü, laboratuvar ya da araştırma merkezlerinin tüm işlevlerini (dersleri, hangi alanlarla etkileşim içinde, örneğin bir doktora programı kaç kredi ile teze başlıyor ya da mezun oluyor vb.) incelenerek sağlam bir programla yola çıkılması gerekmektedir.

Bu çalıştayda sunum yapacaklar, inceledikleri programlardaki yöneticileri ya da öğretim elemanlarını tanıtacak. İncelediği programın internet sayfası adı, sorumlusu varsa sorumlusunun mail adresi, telefonu vb. bilgileri alacak. Görevli her üye, ilgili bir programın tanıtımını yapmakla sorumludur.

Söz konusu programlara dair yapılacak etkinliği görüşmek üzere 15 Aralık’a doğru bir değerlendirme toplantısı planlanmaktadır. Yeterli maddi destek sağlandığı takdirde belirlenecek konu ile ilgili yetkili kişiler bu çalıştaya davet edilecek. İlk aşamada çalıştaya katkı verecek akademisyenler, donanım,ve deneyimli yöneticiler belirlenecektir..Davetler kaynak bulunduğunda yapılacaktır.

Üyelerimiz için planlanan tanıtım sunumları şu şekilde belirlenmiştir:

Prof. Dr. Dilek İNAN: Amsterdam Metafor Enstitüsü

Prof. Dr. V. Doğan GÜNAY: Fransa Limoges’daki “Centre de Recherches Sémiotique” (https://www.unilim.fr/ceres/bienvenue-au-ceres-2/)

Betül ÇANAKPINAR’ın “Standford Üniversitesi Sembolik Sistemler Programını (SYMSYS)” daha genişleterek sunması ve aynı türden başka programlar varsa onları da sunuma dâhil etmesi istenmiştir.

Bu programların gerçekleşmesinden Balıkesir Vali Yard. Şükrü KARA, Prof. Dr. Nurten SARICA, Prof. Dr. Dilek İNAN, Doç. Dr. Emre Ş. ASLAN, Dr. Öğretim Üyesi Murat KALELİOĞLU, Arş. Gör. Dr. Aydın GÜLER, Uzm. Özge ÖZALP ve Doktorant Onur BELLİ sorumludur.

5. Göstergebilim Yaz Okulu

Çalıştayda önerilen BALIKESİR GÖSTERGEBİLİM OKULU etkinlikleri  İçin hazırlık çalışmalarına başlanması kararlaştırılmıştır. Bu kapsamda Temmuz 15-30, Ağustos1-15 ya da 15-30 arası sürecek, Edremit’te (Akçay, Altınoluk ya da Ayvalık) yapılacak bir Göstergebilim Yaz Okulu planlanmaktadır. Yaz okulunda ele alınmak üzere birkaç konu tespit edilmiştir. Konular tartışmaya açıktır. Tespit edilen konular aşağıdadır:

1.Genel göstergebilim: en fazla 50 katılımcı. Kişi başı 500 TL

2. Sinema ve Göstergebilim: 30 katılımcı. Kişi başı 1000 TL.

3. Kent ve göstergebilim: 30 katılımcı. Kişi başı 1000 TL

4.Reklam ve göstergebilim: 30 katılımcı. Kişi başı 2000 TL

Bu konularda yeni yaz okulları, paralı/parasız etkinlikler duruma/ihtiyaca göre düzenlenecektir.

Bu projenin sorumluları: Prof. Dr. V. Doğan GÜNAY, Prof. Dr. Alev F. PARSA, Prof. Dr. Dilek İNAN, Prof. Dr. Selçuk HÜNERLİ, Prof. Dr. Rengin KÜÇÜKERDOĞAN, Doç. Dr. Funda UZDU YILDIZ, Araş. Gör. Dr. Aydın GÜLER, Öğrt. Gör. Dr. Reyhan ÖZSARI, Arş. Gör Z. Hande AKATA, Betül ÇANAKPINAR’dır. Ayrıca seçilecek yaz okuluna göre sorumlular değişebilecektir.

6. Uluslararası Ortakları ve Uluslararası İlişkiler

Prof. Dr. Mustafa ÖZSARI tarafından daha önce Balıkesir’i ziyaret eden Kazak göstergebilimcilerle irtibata geçilmiş, önümüzdeki haftanın ortalarından itibaren görüşmelere başlanmasına; Kazakistanlı göstergebilicilerle yapılacak etkinliklerin planlanmasında diğer Türk devlet ve topluluklarından göstergebilimcilerin de davet edilmesine karar verilmiştir.

Duruma göre Türkiye Göstergebilim Çevresi (TGÇ) ve Anadolu Semiyotik Araştırmaları Derneği (ANASEM) önderliğinde oluşacak Türk Dünyası Göstergebilim Araştırmaları Oluşumu adlı bir yapılanmaya gidilecektir. Bu teşkilat içinde şu ülkeler yer alacaktır: Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan, Türkmenistan. Bunun yanında Altay Cumhuriyeti, Başkurdistan Cumhuriyeti, Gagavuz yeri (Moldova), Hakas Cumhuriyeti, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, Saha (Yakut) Cumhuriyeti, Tataristan Cumhuriyeti, Tuva Cumhuriyeti gibi özerk bölgelerden de bu alana ilgi duyan akademisyenlerin çağrılması uygun olacaktır.

Türk Dünyası’nın tarihi ilişkileri sebebiyle Arnavutluk, Bulgaristan (Prof. Dr. Kristian Bankov, New Bulgarian University), Finlandiya (Prof. Dr. Pirjo Kukkonen: University of Helsinki, Prof. Dr. Altti Kuusamo: University of Turku), Macaristan (Prof. Dr. Mihaly Szívós: Macaristan Bilimler Akademisi, (Prof. Dr. Vilmos Voigt:ELTE Eötvös Loránd University) ve Makedonya (Prof. Dr. Bujar Hoxa: South East European University) gibi ülkelerden göstergebilimcilerin bu oluşumun içerisinde yer alması istenecektir, belirlenen isimler davet edilecektir.

Türk dünyası ile ilgili olabilecek Türk bilim insanlarından yardımlar da talep edilecektir.

Bu konuda Prof. Dr. Mustafa ÖZSARI, Prof. Dr. Zeynep Üstün ONUR, Prof. Dr. Rengin KÜÇÜKERDOĞAN,  Prof. Dr. A. Mevhibe COŞAR ve Prof. Dr. Birsel Oruç ASLAN sorumludur.

7. Türk Devletleri Teşkilatı ile Ortak Çalışma Grubu

Prof. Dr. Emine YAVAŞGEL, “Türk Devletleri Teşkilatı ile ilgili bir etkinliği buraya nasıl katabiliriz?” konusunda düşünce üretip gruba bilgi sunacaktır. Yine Balıkesir Büyükşehir Belediye Başkanı Sayın Yücel YILMAZ’ın yardımları ve aracılığı ile görüşülecek Türk Devletler Teşkilatı sekreteryası konusunda Prof. Dr. Mustafa ÖZSARI ve Prof. Dr. V. Doğan GÜNAY grubu bilgilendireceklerdir.

Bu etkinliklerden Prof. Dr. Mustafa ÖZSARI ve Prof. Dr. Zeynep Üstün ONUR, Prof. Dr. Emine YAVAŞGEL, Prof. Dr. Aslıhan Doğan TOPÇU, Prof. Dr. Kâmil İŞERİ, Doç. Dr. Emre Ş. ASLAN ve Arş. Gör. Z. Hande AKATA sorumlu olacaklardır.

8. Güney Kore’de Kurulu Asya Göstergebilim Derneği ile Ortak Sempozyum

Güney Kore’de Göstergebilim Derneği ile 2022 Güz döneminde Türk ve Kore kültürleri konusunda Uluslararası Kültür Göstergebilimi kongresi düzenlemesi planlanmıştır. Bu konuda gerekli yazışmalar ve yetki Prof. Dr. V. Doğan GÜNAY’dadır. V. Doğan GÜNAY, görüşmeleri neticelendirdiğinde grubu bilgilendirecek ve daha sonra gerekli girişimler başlatılacaktır.

Bu sempozyumun gerçekleşmesinden sorumlu kişiler: Prof. Dr. V. Doğan GÜNAY, Prof. Dr. Zeynep Üstün ONUR, Prof. Dr. Alev F. PARSA, Doç. Dr. Emre Ş. ASLAN, Öğr. Gör. Dr. Reyhan ÖZSARI, Öğr. Gör. Altuğ Sami İÇİLENSU, Betül ÇANAKPINAR ve Arş. Gör Yakup YEŞİLYAPRAK’tır.

 

 

 

B. ORTA VADEDE YAPILACAK İŞLER

1. Genel Göstergebilim Sözlüğü

Terminoloji, bilimsel çalışmalar için bir üst dildir. Herhangi bir alanda akademik çalışma yapmak isteyen birinin öncelikli olarak öğrenmesi gereken ilk adım, söz konusu alanın terminolojisidir. Bu bakımdan Türkçede henüz olmayan genel göstergebilim terimleri sözlüğünün acilen hazırlanması zorunludur.

2. Türk Devletler Teşkilatı Terimleri Sözlüğü

Türk dünyası sosyal bilim araştırmacılarının en önemli görevlerinden birisi de Türk Dünyasının sosyal bilimlerde müşterek anlam alanını tespit etmek ve geliştirmektir. Bu sebeple Türk Devletler Teşkilatının siyasal düzlemde ortak bir diplomasi dilinin oluşturulması için ortak bir terminoloji zorunludur. Dolayısıyla Avrupa Birliği Terimler Sözlüğü’nün bir benzerinin de acilen Türk Devletler Teşkilatı Terimleri Sözlüğü adıyla hazırlanması gerekmektedir.

3. Balıkesir’de Bir Göstergebilim ve İmgebilim Araştırmaları Merkezi

Modern dünyada doğrudan genel göstergebilim veya göstergebilimin alt alanları üzerine çalışan pek çok araştırma merkezi ve laboratuvarı bulunmaktadır. Bu merkez ve laboratuarlarda laboratuvarın bulunduğu devletin kısa, orta ve uzun vadedeki hedeflerine uygun araştırmalar yapılmakta, bu araştırmaların sonuçları devletlerin ilgili birimleriyle paylaşılmaktadır. Özellikle insan beyninin çeşitli bilinçaltı mesajlarla yönlendirildiği modern dünyada varlığını güçlü bir şekilde devam ettirmek isteyen devletimizin de acilen bu tür araştırma laboratuvarlarına ve merkezlerine ihtiyacı vardır. Bu laboratuvarlarda dinî, ahlaki, siyasi, ticari, edebî ve diplomatik metinler analiz edilmeli; bu metinlerin geri planında yer alan mesajlar ve yönlendirmeler tespit edilmeli ve devletimizin ilgili kurumlarına sunulmalıdır. Bu hedefe ulaşmak için de ilk aşama olarak genel göstergebilim alanında ve göstergebilimin alt alanlarında çalışan bilim insanlarımızın organize olabileceği, resmi veya özerk araştırma merkezlerine ihtiyaç vardır. İlk adımda Balıkesir’de Bir Göstergebilim ve İmgebilim Araştırmaları Merkezi ve Lobaratuvarı kurulmalıdır. Bu merkez veya laboratuvarda göstergebilim veya göstergebilimin alt alanlarıyla ilgili seminerler, çalıştaylar, sempozyumlar düzenlenmeli; bu çalışmalara yurt içi ve yurt dışı katılım sağlanmalıdır. Özellikle Türk dünyası göstergebilimcilerinin söz konusu etkinliklere katılımı teşvik edilmeli, böylece Türk dünyasında müşterek bir bilim ve düşünce anlayışının alt yapısı oluşturulmalıdır. Balıkesir’de Bir Göstergebilim ve İmgebilim Araştırmaları Merkezi ve Lobaratuvarı, aynı zamanda Balıkesir Göstergebilim Okulu’nun da temelini teşkil edecektir.

 

4.Dünya Türklüğünün Müşterek Anlam Alanı Türk Dünyası Göstergebilim Sözlüğü

Dünya Türklüğünü yirmi birinci yüzyılda ortak hedeflere ulaştıracak bir anlam alanının oluşturulması için metodik çalışmak gerekmektedir. Bu metotlar ise göstergebilim ve göstergebilimin alt alanları tarafından geliştirilmektedir. Türk dünyasının anlam alanının ve Türklerin ortak ruh dünyasının oluşturulabilmesi için ise Türk dünyası araştırmacılarının araştırmalarında kullanacakları müşterek bir terminolojinin tespit edilmesi ve sınırlarının çizilmesi zorunludur. Bu yüzden Türk dünyası bilim adamlarının ortak alanlarda çalışma yapabilmeleri için Türk Dünyası Göstergebilim Sözlüğü, Türkiye ve diğer Türk topluluk ve devletlerinin göstergebilim araştırmacılarının katılımıyla hazırlanmalıdır. Hazırlanacak olan sözlük ortak anlam alanımızın ve ruh dünyamızın inşasında temel çerçeveyi teşkil edecektir.

Çalıştay katılımcı listesi ve adresleri aşağıya çıkarılmıştır.

 

Prof. Dr. Mustafa ÖZSARI

Çalıştay Organizasyon Komitesi A. ANASEM Başkanı

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

ÇALIŞTAY KATILIMCI LİSTESİ

Unvanı

Adı Soyadı

Kurumu

 

Vali Yardımcısı

Şükrü KARA

Balıkesir Valiliği

 

Belediye Başkanı

Hasan AVCI

Altıeylül Belediyesi

 

Dr.

Feyyaz ÇİFTÇİ

Altıeylül Belediyesi

 

Prof. Dr.

A. Mevhibe COŞAR

Karadeniz Teknik Üniversitesi

 

Prof. Dr.

Alev F. PARSA

Ege Üniversitesi

 

Prof. Dr.

Aslıhan Doğan TOPÇU

Mersin Üniversitesi (Çevrimiçi)

 

Prof. Dr.

Dilek İNAN

İzmir Demokrasi Üniversitesi

 

Prof. Dr.

Emine YAVAŞGEL

İstanbul Üniversitesi (Çevrim içi)

 

Prof. Dr.

Kâmil İŞERİ

Dokuz Eylül Üniversitesi

 

Prof. Dr.

Mehmet BAŞTÜRK

Balıkesir Üniversitesi

 

Prof. Dr.

Mustafa ÖZSARI

Balıkesir Üniversitesi

 

Prof. Dr.

Mustafa SARICA

Aydın Adnan Menderes Üniversitesi

 

Prof. Dr.

Nurten SARICA

Pamukkale Üniversitesi

 

Prof. Dr.

Salim CONOĞLU

Balıkesir Üniversitesi

 

Prof. Dr.

Selçuk HÜNERLİ

İstanbul Cerrahpaşa Üniversitesi (Çevrim içi)

 

Prof. Dr.

Rengin KÜÇÜKERDOĞAN

Gaziantep Hasan Kalyoncu Üniversitesi (Çevrim içi)

 

Prof. Dr.

V. Doğan GÜNAY

E. Dokuzeylül Üniversitesi

 

Prof. Dr.

Zeynep Üstün ONUR

Yakın Doğu Üniversitesi (Çevrim içi))

 

Doç. Dr.

Emre Ş. ASLAN

Trabzon Üniversitesi

 

Doç. Dr.

Utku KÖSE

Isparta Süleyman Demirel Üniversitesi (Çevrim içi))

 

Dr. Öğr. Üye.

Murat KALELİOĞLU

Mardin Artuklu Üniversitesi

 

Öğr. Gör. Dr.

Reyhan ÖZSARI

Balıkesir Üniversitesi

 

Araş. Gör. Dr.

Aydın GÜLER

Balıkesir Üniversitesi

 

Öğrt.

Aydın AKDENİZ

ANASEM

 

Müdür

Gülçin Şavaşanergil YURDAKUL

Altıeylül Belediyesi

 

Arş. Gör.

Z. Hande AKATA

Ardahan Üniversitesi

 

YL.

Betül ÇANAKPINAR

Giresun Üniversitesi

 

Sedanur KAYA

ANASEM

 

 

Öğrt.

Kağan TANERİ

TGÇ/Uşak Üniversitesi

 

Yazar

Metin SAVAŞ

ANASEM-Balıkesir

 

 


Prof. Dr. A. Mevhibe COŞAR in değerlendirimesi

TÜRK DÜNYASI GÖSTERBİLİM TERİMLERİ SÖZLÜĞÜ TÜRKİYE HAZIRLIK KOMİTESİ BALIKESİR ÇALIŞTAYINA DAİR

 

Prof. Dr. A. Mevhibe Coşar·

 

Karıncanın hacca gitmeye kalkışı bilinen bir anlatı olarak cesaret ve azmi teşvik açısından sıkça alıntılanır. Kısaca hatırlanacak olursa hikâye şöyledir: Karınca hacca gitmeye karar verir ve yola çıkar. Onun yorgun ve bitkin halini görenler gülerler ve Kâbe’yenasıl varmayı düşündüğünü sorarlar. Düğüm cevapta çözülür; karınca, “Hiç değilse bu uğurda ölürüm.”der. Cesaret ve azmin övüldüğü bu anlatı, OkakuraKakuzo’nun (1994:13) “Büyük şeylerin küçüklüğünü kendilerinde duymayanlar, başkalarındaki küçük şeylerin büyüklüğünü farkedemezler.” sözü ile bir noktada buluşur. Bu iki alıntı, küçük ve büyük kelimelerinin birbirine karşıt gibi göründükleri halde bir yerde nasıl da iç içe olduklarını; küçüğün büyüğü ürettiği gibibüyüğün de küçüğü daima içinde taşıdığını gösterir.

Küçük bir adımdır Türk Dünyası Ortak Göstergebilim Terimleri Sözlüğü Çalıştayı, içinde büyük bir hayali barındırmaktadır. Bu hayal, Türkçenin, kuş uçuşu 12 milyon kilometrekarelik bir alana yayılmış Türk yazı dillerinin ortak bir terim sözlüğü hayalidir. Ortak Türkçe hayalinden ivme almaktadır; Mustafa Kemal Atatürk’ün eşsiz öngörüsü ile işaret ettiği şu satırlarda sözü edilen yapılması gerekenlere geç kalınmış olmasına hayıflanmadır:

“Bugün Sovyet Rusya, dostumuzdur, komşumuzdur, müttefikimizdir. Bu dostluğa ihtiyacımız vardır. Fakat yarın ne olacağını kimse kestiremez Tıpkı Osmanlı İmparatorluğu gibi, tıpkı Avusturya-Macaristan İmparatorluğu gibi parçalanabilir. Bugün elinde tuttuğu milletler, avuçlarından kaçabilirler. Dünya yeni bir dengeye ulaşır. O zaman Türkiye ne yapacağını bilmelidir. Bizim, bu dostumuzun idaresinde dili bir, inancıbir, öz kardeşlerimiz vardır. Onlara sahip çıkmaya hazır olmalıyız.”

Atatürk bu hazırlığı dil, tarih ve inanç birliği gibi manevi köprüler sayesinde gerçekleştirmeyi öneriyordu. Bunun yolunun da dilimizi birbirine yaklaştırmaktan, böylece birbirimizidaha kolay anlar hale gelmekten, ortak maziyi canlandırmaktan geçtiğini söylüyordu(Bozdağ 1970; 26-27).

Kelebek etkisi, bir kaos teorisidir ancak tersinden bakılırsa küçük bir adım, bir hareketle başlayacak sonsuz oluştan; sürekli bir damlanın bir kayayı delme gücünden söz etmek mümkün olur.

Balıkesir’de 26 Kasım 2021 Cuma günü Balıkesir’de 19 Üniversiteden farklı bilim insanları AltıeylülHasan can Kültür Merkezinde bir araya geldi. Balıkesir Valiliği ve Balıkesir Belediyesinin destekleri, Anadolu Semiyotik Araştırmaları Derneği (ANASEM)- Türkiye Göstergebilim Çevresi (TGÇ)- Altıeylül Belediyesi ve Altıeylül Kent Konseyi işbirliğiylebir çalıştay gerçekleşti.

Açış konuşmalarında Düzenleme komitesi üyesi ve ANASEM başkanı Prof.Dr. Mustafa Özsarı ve TGÇ başkanı Prof.Dr. V. Doğan Günay, amaçlarını göstergebilim alanında Türkiye ve Türk dünyasında ileride yapılacak olası araştırmalara dair fikir alışverişinde bulunmak, Türk Dünyası Ortak Göstergebilim Terimleri Sözlüğü ile ilgili genel ilkeleri belirlemek ve gelecekte başta Kazakistan olmak üzere Türk dünyasından meslektaşlarıyla ortak bir çalışma takvimini oluşturmak şeklinde ifade ettiler. Açılış oturumu, Altıeylül Belediye Başkan yardımcısı D. Feyyaz Çiftçi ve Balıkesir Vali yardımcısı Şükrü Kara’nın karşılama ve destek sözü verdikleri konuşmaları ile tamamlandı ve akademik değerlendirmeler başladı. Toplantı salgın koşulları yüzünden kısmen çevrimiçi bağlantılarla sürerken bütün konuşma ve değerlendirmeler canlı olarak da yayınlandı.

Her şey Kazakistan’dan bir grup göstergebilimcinin Türkiye’ye bir ziyaret talebi ile başladı. Prof. Dr. V. Doğan Günay’abu talebin iletilmesi, Balıkesir Üniversitesi Öğretim Üyesi ve ANASEM başkanı Prof. Dr. Mustafa Özsarı’nın eşsiz konukseverliği ile karşılık bulunca süreç çıkış noktasını yakaladı. Kazakistan’dan gelen konuklar, birlikte göstergebilim çalışmak istiyordu. Ev sahipleri, Türk dünyası için ellerini taşın altına koymaya hazırdı. Böyle bir atmosferde göstergebilimcilerin yapabileceği önce bir Türk Dünyası Ortak Göstergebilim Terimleri Sözlüğü hazırlamak olacaktı.

19 farklı üniversiteden Türkoloji, filoloji, iletişim, eğitim, mimarlık, bilişim alanında çalışan akademisyenler, bilgi, birikim ve düşüncelerini paylaştıkları iki gün geçirdiler. Bilgi aktarımı ve tartışmalarla geçen çalıştaya bir dil kullanıcısı olarak Balıkesir’li yazar Metin Savaş edebi bir değer de kattı.

27 Kasım’dakapanış oturumuyla sona eren çalıştayda “Genel Göstergebilim”, “Sözlük Tanıtımları”, “Terim Yapma Yolları” başlıklarında Türk Dünyası Ortak Göstergebilim Terimleri Sözlüğü için yol haritaları belirlenmeye çalışılırken bir seminer ve üçlü sunumun olduğu bir konferans ile de hem göstergebilim hem de yeni çalışma alanları ile ilgili değerlendirmelere imkân bulundu.

Şimdi elinizde tuttuğunuz bu kitap, söz konusu çalıştayda sunulan bildirilerin, yapılan konuşma ve tanıtımların ürünüdür. Bir anlamda çalıştayın hala sanal ortamda erişimde olan sunumlarının kütüphanelerinizde cisimleşmesini de sağlayacak bir seçkidir.

Kitap, Prof.Dr. Emine Yavaşgel’in “Kavram ve Alanlarını Yaratan Dil Özgürlüğü Korur” adlı yazısı ile başlar. Bu, bir genel değerlendirme yazısıdır ve Türk Devletleri Teşkilatı ile Türk Dünyası Ortak Göstergebilim Terimleri Sözlüğü Projesinin aslında ortak dil duygusundan çıkışına vurgu yapmıştır. Dilin uzlaştırıcı ve uzlaştırdıkça özgürleştirici yönünden hareketle deSözlük’ün, sözbirliği için önemine dikkat çekmiştir.

Prof. Dr. Mustafa Sarıca, “Dil Davranışları ve Terim Yapma Yolları”; Kaan Tanyeri “Bilimsel Çalışmaların Önündeki Engel: Terimler” başlıklı çalışmalarında çalıştayın anahtar kelimelerinden biri olan terim konusuna eğilmişlerdir. Prof.Dr. Sarıca dilin insan hayatındaki yeri ve varlık sürecindeki etkisi, dil kültür bağlantısı bu bağlamda diller arası ilişkiler ve farklı dillerde bu etkilere karşı geliştirilen tutumlar, sözcük ve terim üretmede izlenen yollar üzerinde durmuş; Türkçenin terim türetirken izleyeceği yollar için öneriler sunmuştur. Kaan Tanyeri de bu bahiste Türkçede terim konusunun sorunları ve bu konudaki çalışmalar hakkında bilgi vermiş, tarihsel süreçteki gelişmelere yer vermiş, göstergebilim terimleri ile ilgili yapılacaklar için değerlendirmelerde bulunmuştur.

Sözlükçülük ve sözlükbilimle doğrudan ilişkili dört yazı Prof.Dr. V.Doğan Günay, Prof. Dr. Mustafa Özsarı, Prof. Dr. Dilek İnan ve Prof. Dr. Aslıhan Doğan Topçutarafından hazırlanmıştır.

Prof. Dr. V.Doğan Günay, “Sözlüklerde Tanım Yazma Biçimleri” başlığında sözlüktürlerive sözlükçülükle ilgili kavramlar üzerinde durmuş, bunları örneklendirmiş;Türk sözlükçülüğünün batı sözlükçülüğü etkisinde gelişim sürecinden bahsederek batıda yayımlanmış sözlükler ve bunlarda tanımların yapılışını değerlendirmiştir. ÇalışmadaTürk ve batı sözlükleri için adeta bir kaynakça da oluşturulmuştur.

Prof.Dr. Mustafa Özsarı, “Tanzimat Döneminde Türkçe Sözlük Hazırlama Çalışmaları ve Lügat-i Naci” adlı yazısı ile Lügat-ı Naci’nin hazırlanış sürecini ayrıntılı biçimde ortaya koyarken bir yandan da sözlük hazırlamanın ne kadar uzun bir zaman istediğini ve ne denli zorlu bir süreç olduğunu da dikkatlere sunmuştur. Lügat-ı Naci’nin hazırlanması, devrinin şartları içinde ayrıca zor olmuştur ancak bir yandan da kolektif bir çalışmaya dönüşmüştür. Prof. Özsarı, bu kolektif çalışmanın bileşenlerini de yazısıyla gündeme getirmiştir.

Prof. Dr. Dilek İnan, “Göstergebilim Sözlükleri Üzerine Bir Araştırma” adlı yazısında tarzı farklı dört göstergebilim sözlüğünü tanımların ve örneklerinverilişi bakımından incelemiş, sözcük tanımlanırken izlenensıra bakımından karşılaştırmıştır. Söz konusu sözlüklerin araştırmacılara referans niteliğinde olduğunu belirterek bir sözlük hazırlanırken mevcut sözlüklerde izlenen yolların neler olduğunun ortaya konulmasının önemine dikkat çekmiş, göstergebilim özelinde bunu örneklemek istemiştir.

Prof. Dr. Aslıhan Doğan Topçu, “Sinema ve Göstergebilim” adlı yazıda Prof. Dr. Seçil Büker’in Sinema Dili Üzerine Yazılar isimli kitabının son kısmında yer alan “Sözlükçe”dekigöstergebilimi ile ilgili terimleri bir Azerbaycan Türkü ve bir Türkmenistan Türkü öğrencinin çevirisi üzerinden değerlendirmektedir. Ortaya çıkan karşılıkları tablo halinde sunan yazar, sinema terimlerinin çeviri dönemleri ile ilgili olarak Fransızca, İngilizce ve Rusça kökenli sözcükler olduklarını; yapılan bu çevirinin ise az sayıda ortaklık içermesi bakımından Türk Dünyası Ortak Göstergebilim Sözlüğü’neolanihtiyacıgösterdiğini belirtmiştir.

Prof. Dr. Nurten Sarıca, dil bilim ile göstergebilimin iki bilim alanı olarak gösterdikleri özellikleri, alanların önemli isimlerini ve yaklaşımlarını “Dilbilim ve Göstergebilim Hakkında Birkaç Söz” adlı yazısında özetler.Prof. Dr. Sarıca, Göstergebilimin anlama ve anlamlandırma yolculuğunda disiplinlerarası bir alanda çatı görevi üstlenecek duruma geldiğini sezdirerek hazırlanacak sözlüğün de birçok disiplini bir araya getirecek bir çalışma ürünü olması gerektiğinin altını çizmiştir.

Göstergebilimin ne’liğine dair bir çalışma, Dr. Öğr. Üyesi Murat Kalelioğlu’na aittir. Kalelioğlu,“Göstergebilim: Kuram, Kavram ve Karmaşa” adlı yazısında dil ile kültür arasındaki ilişkiyi bir göstergeler dizgesi içinde anlamlandırmaya çalışmıştır. Bu bağlamda göstergebilimin bir üst dil oluşturduğunu vurgulayarak bu üst dilin terimcesinin hazırlanmasınınTürk dünyasını bir araya getirecek ve Türkçenin gelişmesine katkıda bulunacak sonuçlara ulaşmakta izlenecek yola dair önerilerde bulunmuştur.

Göstergebilimin farklı alanlarla ilişkisine dair çalışmaların da ele alındığı çalıştayda sunulan bildirilerden biri,Prof. Dr. A. Zeynep Üstün Onur tarafından yazılan “Varoluşsal Göstergebilim” adlı çalışmadır. Prof. Dr. Onur çalışmasında varoluşsal göstergebilimin temel kavramları üzerinde durmuştur. İnsanın bütün yaratımlarının bir kendini inşa süreci olduğuna işaret ederek varoluşsal göstergebiliminbir yeni yaratım çağı önerisi ile günümüz mimari çağının karşısınaçıktığını öne sürmüştür.

Prof. Dr. Rengin Küçükerdoğan, çağımızın ikna stratejilerinin odağındaki reklam ve onunla ilintili olarak markaların, kültürel göstergelerin çözümü ile ilişkisini ortaya koyduğu çalışmasında, reklam ve marka kavramlarını değerlendirerek reklam üzerinden oluşturulmak istenen “evrensel iletişim” için gerekli “ortak görsel dil arayışı”nı tartışmıştır. “ Markaların Görsel Dili Bilinçdışı Koşullandırmanın Göstergebilimsel Keşfi” adlı yazısında canlı örnekleri akıcı bir dille karşılaştırarak reklamların kurgulanması ve çözümlenmesinde göstergebilimin yol göstericiliğine işaret etmiştir.

Kitapta marka ve dolayısı ile reklam konusunu iletişim bağlamında ele alan bir diğer çalışma, Doç. Dr. Emre Ş. Aslan tarafından kaleme alınmıştır.Markaların Görsel Dili: Bilinçdışı Koşullandırmanın Göstergebilimsel Keşfi” adlı çalışmada Aslan, “Göstergebilimin, araştırma başta, pazar bölümleme, marka konumlandırma, yaratıcı strateji, ürün tasarımı, ambalaj tasarımı, perakende satış uygulamaları, reklam, halkla ilişkiler gibi süreçler dahil olmak üzere marka yönetimi süreçlerinin tamamında sistematik bir şekilde uygulanabildiğini görmekteyiz” diyerek bu çerçevede göstergebilimin marka ile farklı düzeylerde ilişki içerisinde olduğunun görünürlüğünü vurgulamıştır.

Prof. Dr. Selçuk Hünerli, “Karikatür, Çizgi Roman, Canlandırma Filmi ve Sayısal Oyun Üzerine” adlı yazısında, birer kurgu ürünü olan karikatür, çizgi roman, canlandırma ve sayısal oyunu, türleri ile tek tek tanıtarak birbirleri ile bağlantıları üzerinde durmuştur. Bu alanların herbirininkurgunun belirleyicisi olan tasarımların dayandığı görsel unsurlarla kurgulandığını belirtmiştir. Göstergebilim, bu alanların her biri için yol göstericidir.

Bu kitapta görece bağımsız iki çalışma vardır. Bunlardan biri, Balıkesir’den Türk edebiyatına katkı sunan MetinSavaş’ın Çalıştay’da sunduğu “Ortak Türkçeye Yöneliş ve Kurmaca Anlatılarda Karakter Adlarının Göstergesel İşlevi” başlıklı bildirisidir. Metin Savaş, Türk Dünyası Ortak Göstergebilim Sözlüğü Çalıştayı ve umulan sonuçlarını dil birliği bağlamında ele alarak değerlendirmelerde bulunduktan sonra romanlarında yer verdiği karakterlerin adları üzerinden kültürel çözümlemelere gitmiştir. Bir yazarın kendi kahramanları üzerine değerlendirmelerini içermesi bakımından çalışma, ayrıca kayda değerdir.

  Betül Çanakpınar, çalıştayda bir seminer vermiştir. “Yeni Bölümler, Yeni Açılımlar ve Yeni Kavramlar” adlı bu seminerde       özellikle Amerika Birleşik Devletleri’nin Kaliforniya eyaletindeki Stanford Üniversitesi’nin Sembolik Sistemler Programı’nı tanıtmıştır (SYMSYS). Öncesinde değişen çağda yeni açılımlara duyulan ihtiyacı dile getirerek sürecin iletişim gibi meslekleri de değiştirdiğini, geleceğin mesleklerini belirlediğini anlatmıştır. Sonuç olarak“21. yüzyıl okuryazarlığı”, “iletişim ve göstergebilim”, “imge mühendisliği ve inandırma”, “yapay zekâ, iletişim ve göstergebilim bölümü” gibi yeni meslek alanlarına eleman yetiştirecek bölümlere olan ihtiyacı ortaya koymuştur.

Bu kitap, Kazakistan’dan İzmir’e ulaşan ve Balıkesir’de, ANASEM’in mütevazi mutfağında “Türk dünyası ortaklığında göstergebilimle yola çıkabilir miyiz?” sorusunu soran bir avuç insanın emeklerinin çalıştay sonrası ilk ürünüdür. Kitapta farklı disiplinlerden farklı yaklaşımları okumak mümkündür. Hepsinin birleştiği nokta ise ortak dilin çatısı altında buluşmayı yıllar önce öneren büyük ufuk sahibine ve gösterdiği ideale olan vefadır.

TürkiyeGöstergebilim Çevresi adıyla Türk göstergebilimi için bir araya gelenler, Kazakistan’dan esen rüzgâra cevap veren ANASEM ve Türk dünyası birliğine inanan yerel yönetimlerin oluşturduğu bir sacayağı, henüz yolun başındadır. Yolculukları hayırlı ve uğurlu olsun.Bu yolculuk, uzun ve yorucudur; üstelik kökleri derinlerdedir. Ve yola çıkılmış olması bir müjdedir.

 

Kaynakça

Bozdağ, İ., (1970), Atatürk’ün Sofrası, İstanbul.

Kakuzo, O.,(1994), Çayname, Remzi Kitabevi, İstanbul.

 

 



·Karadeniz Teknik Üniversitesi Edebiyat Fakültesi mcosar@ktu.edu.tr ORCID ID:0000-0001-9972-9763


BİLDİRİ GENEL HUSULAR

Kurultay, Çalıştaylar ve sempozyum kurulları oluştuktan sonra çalıştaya bildiri sunmak isteyenler içeriğe ilişkin tüm sorumluluk kendilerinde olmak üzere tebliğ, bildiri veya araştırmalarının burada yayınlanması için üye giriş baş vurusu yaparlar ve kendilerine verilen giriş şifresi ile bildirimlerini yüklerler. Her kurultay komitesi ve çalıştay kurulunun genel yönetmeliklere aykırı olmamak üzere kendi tebliğlerini yayınlama hakkı vardır ve değerlendirme buna göre yapılır. Çalıştay bildirileri çalıştay kurulunca incelenip onaylandıktan sonra burada yayınlanır. Çalıştay ayrıca yüz yüze oturumlar düzenleyebilir. Bu oturumların burada ilan edilmesi ve sonucunun yayınlanması zorunludur.  Çalıştay bildirileri kurultay komisyonunda ayrıca incelenir ve çalıştay temsilcilerinin de görev yaptığı kurultay komitesi kurultay genel bildirisi için çalıştay bildirilerinden müşterek bildirgeyi çıkarır ve gerektiğinde eklemeler yapar.  Kurultay bildirgesi bir genel bildirge olabileceği gibi, Kısa açıklama, ilk açıklama ve gelişmiş açıklama şeklide de olabilir ve birden çok yayın yapılabilir. Sonuç bildirgesi ise bir adet kurultay komisyonunca kurultay sonucunda yayınlanır.   

 


BİLDİRİ GENEL HUSULAR

Kurultay, Çalıştaylar ve sempozyum kurulları oluştuktan sonra çalıştaya bildiri sunmak isteyenler içeriğe ilişkin tüm sorumluluk kendilerinde olmak üzere tebliğ, bildiri veya araştırmalarının burada yayınlanması için üye giriş baş vurusu yaparlar ve kendilerine verilen giriş şifresi ile bildirimlerini yüklerler. Her kurultay komitesi ve çalıştay kurulunun genel yönetmeliklere aykırı olmamak üzere kendi tebliğlerini yayınlama hakkı vardır ve değerlendirme buna göre yapılır. Çalıştay bildirileri çalıştay kurulunca incelenip onaylandıktan sonra burada yayınlanır. Çalıştay ayrıca yüz yüze oturumlar düzenleyebilir. Bu oturumların burada ilan edilmesi ve sonucunun yayınlanması zorunludur.  Çalıştay bildirileri kurultay komisyonunda ayrıca incelenir ve çalıştay temsilcilerinin de görev yaptığı kurultay komitesi kurultay genel bildirisi için çalıştay bildirilerinden müşterek bildirgeyi çıkarır ve gerektiğinde eklemeler yapar.  Kurultay bildirgesi bir genel bildirge olabileceği gibi, Kısa açıklama, ilk açıklama ve gelişmiş açıklama şeklide de olabilir ve birden çok yayın yapılabilir. Sonuç bildirgesi ise bir adet kurultay komisyonunca kurultay sonucunda yayınlanır.   

 


BİLDİRİ GENEL HUSULAR

Kurultay, Çalıştaylar ve sempozyum kurulları oluştuktan sonra çalıştaya bildiri sunmak isteyenler içeriğe ilişkin tüm sorumluluk kendilerinde olmak üzere tebliğ, bildiri veya araştırmalarının burada yayınlanması için üye giriş baş vurusu yaparlar ve kendilerine verilen giriş şifresi ile bildirimlerini yüklerler. Her kurultay komitesi ve çalıştay kurulunun genel yönetmeliklere aykırı olmamak üzere kendi tebliğlerini yayınlama hakkı vardır ve değerlendirme buna göre yapılır. Çalıştay bildirileri çalıştay kurulunca incelenip onaylandıktan sonra burada yayınlanır. Çalıştay ayrıca yüz yüze oturumlar düzenleyebilir. Bu oturumların burada ilan edilmesi ve sonucunun yayınlanması zorunludur.  Çalıştay bildirileri kurultay komisyonunda ayrıca incelenir ve çalıştay temsilcilerinin de görev yaptığı kurultay komitesi kurultay genel bildirisi için çalıştay bildirilerinden müşterek bildirgeyi çıkarır ve gerektiğinde eklemeler yapar.  Kurultay bildirgesi bir genel bildirge olabileceği gibi, Kısa açıklama, ilk açıklama ve gelişmiş açıklama şeklide de olabilir ve birden çok yayın yapılabilir. Sonuç bildirgesi ise bir adet kurultay komisyonunca kurultay sonucunda yayınlanır.   

 


BİLDİRİ GENEL HUSULAR

Kurultay, Çalıştaylar ve sempozyum kurulları oluştuktan sonra çalıştaya bildiri sunmak isteyenler içeriğe ilişkin tüm sorumluluk kendilerinde olmak üzere tebliğ, bildiri veya araştırmalarının burada yayınlanması için üye giriş baş vurusu yaparlar ve kendilerine verilen giriş şifresi ile bildirimlerini yüklerler. Her kurultay komitesi ve çalıştay kurulunun genel yönetmeliklere aykırı olmamak üzere kendi tebliğlerini yayınlama hakkı vardır ve değerlendirme buna göre yapılır. Çalıştay bildirileri çalıştay kurulunca incelenip onaylandıktan sonra burada yayınlanır. Çalıştay ayrıca yüz yüze oturumlar düzenleyebilir. Bu oturumların burada ilan edilmesi ve sonucunun yayınlanması zorunludur.  Çalıştay bildirileri kurultay komisyonunda ayrıca incelenir ve çalıştay temsilcilerinin de görev yaptığı kurultay komitesi kurultay genel bildirisi için çalıştay bildirilerinden müşterek bildirgeyi çıkarır ve gerektiğinde eklemeler yapar.  Kurultay bildirgesi bir genel bildirge olabileceği gibi, Kısa açıklama, ilk açıklama ve gelişmiş açıklama şeklide de olabilir ve birden çok yayın yapılabilir. Sonuç bildirgesi ise bir adet kurultay komisyonunca kurultay sonucunda yayınlanır.   

 


BİLDİRİ GENEL HUSULAR

Kurultay, Çalıştaylar ve sempozyum kurulları oluştuktan sonra çalıştaya bildiri sunmak isteyenler içeriğe ilişkin tüm sorumluluk kendilerinde olmak üzere tebliğ, bildiri veya araştırmalarının burada yayınlanması için üye giriş baş vurusu yaparlar ve kendilerine verilen giriş şifresi ile bildirimlerini yüklerler. Her kurultay komitesi ve çalıştay kurulunun genel yönetmeliklere aykırı olmamak üzere kendi tebliğlerini yayınlama hakkı vardır ve değerlendirme buna göre yapılır. Çalıştay bildirileri çalıştay kurulunca incelenip onaylandıktan sonra burada yayınlanır. Çalıştay ayrıca yüz yüze oturumlar düzenleyebilir. Bu oturumların burada ilan edilmesi ve sonucunun yayınlanması zorunludur.  Çalıştay bildirileri kurultay komisyonunda ayrıca incelenir ve çalıştay temsilcilerinin de görev yaptığı kurultay komitesi kurultay genel bildirisi için çalıştay bildirilerinden müşterek bildirgeyi çıkarır ve gerektiğinde eklemeler yapar.  Kurultay bildirgesi bir genel bildirge olabileceği gibi, Kısa açıklama, ilk açıklama ve gelişmiş açıklama şeklide de olabilir ve birden çok yayın yapılabilir. Sonuç bildirgesi ise bir adet kurultay komisyonunca kurultay sonucunda yayınlanır.   

 


BİLDİRİ GENEL HUSULAR

Kurultay, Çalıştaylar ve sempozyum kurulları oluştuktan sonra çalıştaya bildiri sunmak isteyenler içeriğe ilişkin tüm sorumluluk kendilerinde olmak üzere tebliğ, bildiri veya araştırmalarının burada yayınlanması için üye giriş baş vurusu yaparlar ve kendilerine verilen giriş şifresi ile bildirimlerini yüklerler. Her kurultay komitesi ve çalıştay kurulunun genel yönetmeliklere aykırı olmamak üzere kendi tebliğlerini yayınlama hakkı vardır ve değerlendirme buna göre yapılır. Çalıştay bildirileri çalıştay kurulunca incelenip onaylandıktan sonra burada yayınlanır. Çalıştay ayrıca yüz yüze oturumlar düzenleyebilir. Bu oturumların burada ilan edilmesi ve sonucunun yayınlanması zorunludur.  Çalıştay bildirileri kurultay komisyonunda ayrıca incelenir ve çalıştay temsilcilerinin de görev yaptığı kurultay komitesi kurultay genel bildirisi için çalıştay bildirilerinden müşterek bildirgeyi çıkarır ve gerektiğinde eklemeler yapar.  Kurultay bildirgesi bir genel bildirge olabileceği gibi, Kısa açıklama, ilk açıklama ve gelişmiş açıklama şeklide de olabilir ve birden çok yayın yapılabilir. Sonuç bildirgesi ise bir adet kurultay komisyonunca kurultay sonucunda yayınlanır.   

 


BİLDİRİ GENEL HUSULAR

Kurultay, Çalıştaylar ve sempozyum kurulları oluştuktan sonra çalıştaya bildiri sunmak isteyenler içeriğe ilişkin tüm sorumluluk kendilerinde olmak üzere tebliğ, bildiri veya araştırmalarının burada yayınlanması için üye giriş baş vurusu yaparlar ve kendilerine verilen giriş şifresi ile bildirimlerini yüklerler. Her kurultay komitesi ve çalıştay kurulunun genel yönetmeliklere aykırı olmamak üzere kendi tebliğlerini yayınlama hakkı vardır ve değerlendirme buna göre yapılır. Çalıştay bildirileri çalıştay kurulunca incelenip onaylandıktan sonra burada yayınlanır. Çalıştay ayrıca yüz yüze oturumlar düzenleyebilir. Bu oturumların burada ilan edilmesi ve sonucunun yayınlanması zorunludur.  Çalıştay bildirileri kurultay komisyonunda ayrıca incelenir ve çalıştay temsilcilerinin de görev yaptığı kurultay komitesi kurultay genel bildirisi için çalıştay bildirilerinden müşterek bildirgeyi çıkarır ve gerektiğinde eklemeler yapar.  Kurultay bildirgesi bir genel bildirge olabileceği gibi, Kısa açıklama, ilk açıklama ve gelişmiş açıklama şeklide de olabilir ve birden çok yayın yapılabilir. Sonuç bildirgesi ise bir adet kurultay komisyonunca kurultay sonucunda yayınlanır.   

 


BİLDİRİ GENEL HUSULAR

Kurultay, Çalıştaylar ve sempozyum kurulları oluştuktan sonra çalıştaya bildiri sunmak isteyenler içeriğe ilişkin tüm sorumluluk kendilerinde olmak üzere tebliğ, bildiri veya araştırmalarının burada yayınlanması için üye giriş baş vurusu yaparlar ve kendilerine verilen giriş şifresi ile bildirimlerini yüklerler. Her kurultay komitesi ve çalıştay kurulunun genel yönetmeliklere aykırı olmamak üzere kendi tebliğlerini yayınlama hakkı vardır ve değerlendirme buna göre yapılır. Çalıştay bildirileri çalıştay kurulunca incelenip onaylandıktan sonra burada yayınlanır. Çalıştay ayrıca yüz yüze oturumlar düzenleyebilir. Bu oturumların burada ilan edilmesi ve sonucunun yayınlanması zorunludur.  Çalıştay bildirileri kurultay komisyonunda ayrıca incelenir ve çalıştay temsilcilerinin de görev yaptığı kurultay komitesi kurultay genel bildirisi için çalıştay bildirilerinden müşterek bildirgeyi çıkarır ve gerektiğinde eklemeler yapar.  Kurultay bildirgesi bir genel bildirge olabileceği gibi, Kısa açıklama, ilk açıklama ve gelişmiş açıklama şeklide de olabilir ve birden çok yayın yapılabilir. Sonuç bildirgesi ise bir adet kurultay komisyonunca kurultay sonucunda yayınlanır.   

 


BİLDİRİ GENEL HUSULAR

Kurultay, Çalıştaylar ve sempozyum kurulları oluştuktan sonra çalıştaya bildiri sunmak isteyenler içeriğe ilişkin tüm sorumluluk kendilerinde olmak üzere tebliğ, bildiri veya araştırmalarının burada yayınlanması için üye giriş baş vurusu yaparlar ve kendilerine verilen giriş şifresi ile bildirimlerini yüklerler. Her kurultay komitesi ve çalıştay kurulunun genel yönetmeliklere aykırı olmamak üzere kendi tebliğlerini yayınlama hakkı vardır ve değerlendirme buna göre yapılır. Çalıştay bildirileri çalıştay kurulunca incelenip onaylandıktan sonra burada yayınlanır. Çalıştay ayrıca yüz yüze oturumlar düzenleyebilir. Bu oturumların burada ilan edilmesi ve sonucunun yayınlanması zorunludur.  Çalıştay bildirileri kurultay komisyonunda ayrıca incelenir ve çalıştay temsilcilerinin de görev yaptığı kurultay komitesi kurultay genel bildirisi için çalıştay bildirilerinden müşterek bildirgeyi çıkarır ve gerektiğinde eklemeler yapar.  Kurultay bildirgesi bir genel bildirge olabileceği gibi, Kısa açıklama, ilk açıklama ve gelişmiş açıklama şeklide de olabilir ve birden çok yayın yapılabilir. Sonuç bildirgesi ise bir adet kurultay komisyonunca kurultay sonucunda yayınlanır.   

 


BİLDİRİ GENEL HUSULAR

Kurultay, Çalıştaylar ve sempozyum kurulları oluştuktan sonra çalıştaya bildiri sunmak isteyenler içeriğe ilişkin tüm sorumluluk kendilerinde olmak üzere tebliğ, bildiri veya araştırmalarının burada yayınlanması için üye giriş baş vurusu yaparlar ve kendilerine verilen giriş şifresi ile bildirimlerini yüklerler. Her kurultay komitesi ve çalıştay kurulunun genel yönetmeliklere aykırı olmamak üzere kendi tebliğlerini yayınlama hakkı vardır ve değerlendirme buna göre yapılır. Çalıştay bildirileri çalıştay kurulunca incelenip onaylandıktan sonra burada yayınlanır. Çalıştay ayrıca yüz yüze oturumlar düzenleyebilir. Bu oturumların burada ilan edilmesi ve sonucunun yayınlanması zorunludur.  Çalıştay bildirileri kurultay komisyonunda ayrıca incelenir ve çalıştay temsilcilerinin de görev yaptığı kurultay komitesi kurultay genel bildirisi için çalıştay bildirilerinden müşterek bildirgeyi çıkarır ve gerektiğinde eklemeler yapar.  Kurultay bildirgesi bir genel bildirge olabileceği gibi, Kısa açıklama, ilk açıklama ve gelişmiş açıklama şeklide de olabilir ve birden çok yayın yapılabilir. Sonuç bildirgesi ise bir adet kurultay komisyonunca kurultay sonucunda yayınlanır.   

 


Maden İstihdamına İlişkin Esaslar

KÖMÜR VE LİNYİT MADENLERİNİN YER ALTI İŞLERİNDE MEYDANA

GELEN İŞ KAZASI SONUCUNDA HAYATINI KAYBEDEN

SİGORTALILARIN YAKINLARININ KAMUDA

SÜREKLİ İŞÇİ KADROLARINA ATANMALARINA

İLİŞKİN USUL VE ESASLAR

 

BİRİNCİ BÖLÜM

Amaç, Kapsam, Dayanak ve Tanımlar

Amaç ve kapsam

MADDE 1 – (1) Bu Usul ve Esaslar; 31/5/2006 tarihli ve 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanununun geçici 66 ncı maddesi kapsamında 10/6/2003 (dâhil) tarihi ile 13/5/2014 tarihi arasında kömür ve linyit madenlerinin yer altı işlerinde meydana gelen iş kazası sonucunda ölen sigortalının yakınlarının kamu kurum ve kuruluşlarının sürekli işçi unvanlı kadrolarında istihdam edilmelerine ilişkin hususları düzenler.

Dayanak

MADDE 2 – (1) Bu Usul ve Esaslar, 5510 sayılı Kanunun geçici 66 ncı maddesine dayanılarak hazırlanmıştır.

Tanımlar

MADDE 3 – (1) Bu Usul ve Esasların uygulanmasında;

a) İstihdam hakkı sahibi: 10/6/2003 (dâhil) tarihi ile 13/5/2014 tarihi arasında kömür ve linyit madenlerinin yer altı işlerinde meydana gelen iş kazası sonucunda ölen sigortalının eş ve çocuklarından birisi, eşi ve çocuğu yoksa kardeşlerinden birisinin Sosyal Güvenlik Kurumu Başkanlığınca tespit edilerek istihdam edilmek üzere Devlet Personel Başkanlığına bildirilen kişiyi,

b) Kanun: 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanununu,

ifade eder.

İKİNCİ BÖLÜM

Başvuru, İstihdam Hakkı Sahibinin Tespiti ve İhtilafların Giderilmesi

Başvuru usul ve esasları

MADDE 4 – (1) Başvurular; istihdam talep formu (Ek-1) doldurulmak suretiyle istihdam hakkından yararlanmak isteyenlerin iş kazasının meydana geldiği ildeki sosyal güvenlik il müdürlüğüne yapılır.

(2) Eş ve çocuğun olması durumunda, eşin başvurusunda çocuklardan istihdam hakkından feragat ettiklerine dair beyan istenilmez. Çocuğun başvurusunda ise hak sahibi eş ve varsa diğer çocuklardan istihdam hakkından feragat ettiklerine dair beyan alınır.

(3) Eş ve çocuğun olmaması durumunda, kardeşler istihdam hakkını kullanabilir. Bu durumda, varsa diğer hak sahibi kardeşlerden istihdam hakkından feragat ettiklerine dair beyan alınır.

(4) Feragat beyanı noter huzurunda yazılı olarak düzenlenir.

(5) İstihdam hak sahibi olamayacaklar:

a) Bir başkasının bakımına muhtaç olacak derecede engelli olanlar.

b) Bu Usul ve Esasların yayımı tarihi itibarıyla, 10/12/2003 tarihli ve 5018 sayılı Kamu Malî Yönetimi ve Kontrol Kanununun eki (I), (II), (III) ve (IV) sayılı cetvellerde yer alan kamu kurum ve kuruluşları, kamu iktisadi teşebbüsleri ve bağlı ortaklıkları, il özel idareleri, belediyeler ve bağlı kuruluşları, özel kanunla kurulan diğer her türlü kamu kurum ve kuruluşlarında, kısmi zamanlı veya geçici süreli görevler hariç olmak üzere her türlü sözleşmeli personel, 657 sayılı Kanuna tabi memur ile sürekli işçi olarak görev yapanlar.

c) Sosyal Güvenlik Kurumundan veya 506 sayılı Kanunun geçici 20 nci maddesi kapsamında malullük, yaşlılık veya emeklilik aylığı alanlar.

ç) Başvuru tarihi itibarıyla 45 yaşını doldurmuş olanlar.

d) Terör örgütlerine veya Milli Güvenlik Kurulunca Devletin milli güvenliğine karşı faaliyette bulunduğuna karar verilen yapı, oluşum veya gruplara üyeliği, mensubiyeti veya iltisakı yahut bunlarla irtibatı olduğu, başvuru sahiplerinin ikamet ettikleri ilin valilerince tespit edilenler.

(6) İstihdam hakkını kullanacak 45 yaşından küçük herhangi bir kişinin bulunmaması durumunda 45 yaşından büyük hak sahipleri istihdam hakkından faydalanabilirler.

İstihdam hak sahipliği tespit komisyonu

MADDE 5 – (1) İş kazasının meydana geldiği illerde valinin görevlendirdiği vali yardımcısı başkanlığında; çalışma ve iş kurumu il müdürü, sosyal güvenlik il müdürü ile defterdar veya bunların yardımcılarından oluşan istihdam hak sahipliği tespit komisyonu kurulur.

(2) Komisyon, gündem olması halinde başvuruları görüşmek üzere en az bir hafta içinde toplanır.

(3) Komisyon oyçokluğuyla karar alır. Oylama sonucunda eşitlik olması halinde başkanın oyu yönünde karar alınmış sayılır.

İstihdam hak sahiplerinin tespit süreci

MADDE 6 – (1) Başvurular, iş kazasının meydana geldiği ildeki sosyal güvenlik il müdürlüğüne yapılır. Sosyal güvenlik il müdürlüğü, başvurunun Kanun kapsamında olup olmadığını durum belgesi (Ek-2) ile tespit eder.

(2) Belgelerin düzenlenmesi için gerekli her türlü bilgi ve evrak, sosyal güvenlik il müdürlüğü tarafından başvuru sahiplerinden veya ilgili kamu kurum ve kuruluşlarından temin edilir.

(3) Sosyal güvenlik il müdürlüğü durum belgesi ile hak sahipliğine ilişkin diğer gerekli bilgi ve belgeleri istihdam hak sahipliği tespit komisyonuna iletir. Söz konusu komisyonca yapılan inceleme sonucu düzenlenen belgelerde eksiklik veya mevzuata aykırılık bulunması halinde, eksikliklerin giderilmesi için belgeler gerekçeli olarak sosyal güvenlik il müdürlüğüne iade edilir.

(4) İstihdam hak sahipliği tespit komisyonu tarafından istihdam hakkı sahibi olduğu tespit edilenler, istihdam hak sahipliği belgesi (Ek-3) düzenlenerek liste halinde Sosyal Güvenlik Kurumu Başkanlığına gönderilir.

(5) Başvuruya esas konunun Kanun kapsamına girmediğinin veya girse bile başvuru sahibinin istihdam hakkı sahibi olmadığının tespiti halinde, sosyal güvenlik il müdürlüğü tarafından ilgililere gerekçeleri ile birlikte yazılı olarak bilgi verilir.

(6) İstihdam hakkı sahipliğine ilişkin her türlü belge ve başvuru sahiplerine gönderilen yazılar Sosyal Güvenlik Kurumu Başkanlığında muhafaza edilir.

(7) İstihdam hak sahipliği kesinleşen kişilere ilişkin liste Sosyal Güvenlik Kurumu Başkanlığı tarafından Ek-4 form doldurulmak suretiyle ve elektronik ortamda Devlet Personel Başkanlığına intikal ettirilir.

İstihdam hakkının kullanımı ile ilgili ihtilafın giderilmesi

MADDE 7 – (1) Hak sahipleri arasında ihtilafın ortaya çıkması durumunda, istihdam hakkının kim tarafından kullanılacağına istihdam hak sahipliği tespit komisyonu tarafından karar verilir.

(2) Komisyon, istihdam talebinde bulunan hak sahipleri arasında bu hakkı kimin kullanacağına karar verirken ilgililerin mal varlığı, diğer aile fertlerini geçindirebilme, öğrenim durumu, yaş ve adli sicil kaydı gibi hususları göz önünde bulundurur.

(3) Komisyon oyçokluğuyla karar alır. Oylama sonucunda eşitlik olması halinde başkanın oyu yönünde karar alınmış sayılır.

(4) Komisyonun ihtilafların giderilmesine ilişkin kararları kesindir.

(5) Komisyon kararı istihdam talebinde bulunan hak sahiplerine en geç on beş gün içerisinde tebliğ edilir.


BİLDİRİ GENEL HUSULAR

Kurultay, Çalıştaylar ve sempozyum kurulları oluştuktan sonra çalıştaya bildiri sunmak isteyenler içeriğe ilişkin tüm sorumluluk kendilerinde olmak üzere tebliğ, bildiri veya araştırmalarının burada yayınlanması için üye giriş baş vurusu yaparlar ve kendilerine verilen giriş şifresi ile bildirimlerini yüklerler. Her kurultay komitesi ve çalıştay kurulunun genel yönetmeliklere aykırı olmamak üzere kendi tebliğlerini yayınlama hakkı vardır ve değerlendirme buna göre yapılır. Çalıştay bildirileri çalıştay kurulunca incelenip onaylandıktan sonra burada yayınlanır. Çalıştay ayrıca yüz yüze oturumlar düzenleyebilir. Bu oturumların burada ilan edilmesi ve sonucunun yayınlanması zorunludur.  Çalıştay bildirileri kurultay komisyonunda ayrıca incelenir ve çalıştay temsilcilerinin de görev yaptığı kurultay komitesi kurultay genel bildirisi için çalıştay bildirilerinden müşterek bildirgeyi çıkarır ve gerektiğinde eklemeler yapar.  Kurultay bildirgesi bir genel bildirge olabileceği gibi, Kısa açıklama, ilk açıklama ve gelişmiş açıklama şeklide de olabilir ve birden çok yayın yapılabilir. Sonuç bildirgesi ise bir adet kurultay komisyonunca kurultay sonucunda yayınlanır.   

 


BİLDİRİ GENEL HUSULAR

Kurultay, Çalıştaylar ve sempozyum kurulları oluştuktan sonra çalıştaya bildiri sunmak isteyenler içeriğe ilişkin tüm sorumluluk kendilerinde olmak üzere tebliğ, bildiri veya araştırmalarının burada yayınlanması için üye giriş baş vurusu yaparlar ve kendilerine verilen giriş şifresi ile bildirimlerini yüklerler. Her kurultay komitesi ve çalıştay kurulunun genel yönetmeliklere aykırı olmamak üzere kendi tebliğlerini yayınlama hakkı vardır ve değerlendirme buna göre yapılır. Çalıştay bildirileri çalıştay kurulunca incelenip onaylandıktan sonra burada yayınlanır. Çalıştay ayrıca yüz yüze oturumlar düzenleyebilir. Bu oturumların burada ilan edilmesi ve sonucunun yayınlanması zorunludur.  Çalıştay bildirileri kurultay komisyonunda ayrıca incelenir ve çalıştay temsilcilerinin de görev yaptığı kurultay komitesi kurultay genel bildirisi için çalıştay bildirilerinden müşterek bildirgeyi çıkarır ve gerektiğinde eklemeler yapar.  Kurultay bildirgesi bir genel bildirge olabileceği gibi, Kısa açıklama, ilk açıklama ve gelişmiş açıklama şeklide de olabilir ve birden çok yayın yapılabilir. Sonuç bildirgesi ise bir adet kurultay komisyonunca kurultay sonucunda yayınlanır.   

 


BİLDİRİ GENEL HUSULAR

Kurultay, Çalıştaylar ve sempozyum kurulları oluştuktan sonra çalıştaya bildiri sunmak isteyenler içeriğe ilişkin tüm sorumluluk kendilerinde olmak üzere tebliğ, bildiri veya araştırmalarının burada yayınlanması için üye giriş baş vurusu yaparlar ve kendilerine verilen giriş şifresi ile bildirimlerini yüklerler. Her kurultay komitesi ve çalıştay kurulunun genel yönetmeliklere aykırı olmamak üzere kendi tebliğlerini yayınlama hakkı vardır ve değerlendirme buna göre yapılır. Çalıştay bildirileri çalıştay kurulunca incelenip onaylandıktan sonra burada yayınlanır. Çalıştay ayrıca yüz yüze oturumlar düzenleyebilir. Bu oturumların burada ilan edilmesi ve sonucunun yayınlanması zorunludur.  Çalıştay bildirileri kurultay komisyonunda ayrıca incelenir ve çalıştay temsilcilerinin de görev yaptığı kurultay komitesi kurultay genel bildirisi için çalıştay bildirilerinden müşterek bildirgeyi çıkarır ve gerektiğinde eklemeler yapar.  Kurultay bildirgesi bir genel bildirge olabileceği gibi, Kısa açıklama, ilk açıklama ve gelişmiş açıklama şeklide de olabilir ve birden çok yayın yapılabilir. Sonuç bildirgesi ise bir adet kurultay komisyonunca kurultay sonucunda yayınlanır.   

 


BİLDİRİ GENEL HUSULAR

Kurultay, Çalıştaylar ve sempozyum kurulları oluştuktan sonra çalıştaya bildiri sunmak isteyenler içeriğe ilişkin tüm sorumluluk kendilerinde olmak üzere tebliğ, bildiri veya araştırmalarının burada yayınlanması için üye giriş baş vurusu yaparlar ve kendilerine verilen giriş şifresi ile bildirimlerini yüklerler. Her kurultay komitesi ve çalıştay kurulunun genel yönetmeliklere aykırı olmamak üzere kendi tebliğlerini yayınlama hakkı vardır ve değerlendirme buna göre yapılır. Çalıştay bildirileri çalıştay kurulunca incelenip onaylandıktan sonra burada yayınlanır. Çalıştay ayrıca yüz yüze oturumlar düzenleyebilir. Bu oturumların burada ilan edilmesi ve sonucunun yayınlanması zorunludur.  Çalıştay bildirileri kurultay komisyonunda ayrıca incelenir ve çalıştay temsilcilerinin de görev yaptığı kurultay komitesi kurultay genel bildirisi için çalıştay bildirilerinden müşterek bildirgeyi çıkarır ve gerektiğinde eklemeler yapar.  Kurultay bildirgesi bir genel bildirge olabileceği gibi, Kısa açıklama, ilk açıklama ve gelişmiş açıklama şeklide de olabilir ve birden çok yayın yapılabilir. Sonuç bildirgesi ise bir adet kurultay komisyonunca kurultay sonucunda yayınlanır.   

 


BİLDİRİ GENEL HUSULAR

Kurultay, Çalıştaylar ve sempozyum kurulları oluştuktan sonra çalıştaya bildiri sunmak isteyenler içeriğe ilişkin tüm sorumluluk kendilerinde olmak üzere tebliğ, bildiri veya araştırmalarının burada yayınlanması için üye giriş baş vurusu yaparlar ve kendilerine verilen giriş şifresi ile bildirimlerini yüklerler. Her kurultay komitesi ve çalıştay kurulunun genel yönetmeliklere aykırı olmamak üzere kendi tebliğlerini yayınlama hakkı vardır ve değerlendirme buna göre yapılır. Çalıştay bildirileri çalıştay kurulunca incelenip onaylandıktan sonra burada yayınlanır. Çalıştay ayrıca yüz yüze oturumlar düzenleyebilir. Bu oturumların burada ilan edilmesi ve sonucunun yayınlanması zorunludur.  Çalıştay bildirileri kurultay komisyonunda ayrıca incelenir ve çalıştay temsilcilerinin de görev yaptığı kurultay komitesi kurultay genel bildirisi için çalıştay bildirilerinden müşterek bildirgeyi çıkarır ve gerektiğinde eklemeler yapar.  Kurultay bildirgesi bir genel bildirge olabileceği gibi, Kısa açıklama, ilk açıklama ve gelişmiş açıklama şeklide de olabilir ve birden çok yayın yapılabilir. Sonuç bildirgesi ise bir adet kurultay komisyonunca kurultay sonucunda yayınlanır.   

 


BİLDİRİ GENEL HUSULAR

Kurultay, Çalıştaylar ve sempozyum kurulları oluştuktan sonra çalıştaya bildiri sunmak isteyenler içeriğe ilişkin tüm sorumluluk kendilerinde olmak üzere tebliğ, bildiri veya araştırmalarının burada yayınlanması için üye giriş baş vurusu yaparlar ve kendilerine verilen giriş şifresi ile bildirimlerini yüklerler. Her kurultay komitesi ve çalıştay kurulunun genel yönetmeliklere aykırı olmamak üzere kendi tebliğlerini yayınlama hakkı vardır ve değerlendirme buna göre yapılır. Çalıştay bildirileri çalıştay kurulunca incelenip onaylandıktan sonra burada yayınlanır. Çalıştay ayrıca yüz yüze oturumlar düzenleyebilir. Bu oturumların burada ilan edilmesi ve sonucunun yayınlanması zorunludur.  Çalıştay bildirileri kurultay komisyonunda ayrıca incelenir ve çalıştay temsilcilerinin de görev yaptığı kurultay komitesi kurultay genel bildirisi için çalıştay bildirilerinden müşterek bildirgeyi çıkarır ve gerektiğinde eklemeler yapar.  Kurultay bildirgesi bir genel bildirge olabileceği gibi, Kısa açıklama, ilk açıklama ve gelişmiş açıklama şeklide de olabilir ve birden çok yayın yapılabilir. Sonuç bildirgesi ise bir adet kurultay komisyonunca kurultay sonucunda yayınlanır.   

 


gfogyljk

\"\"


BİLDİRİ GENEL HUSULAR

Kurultay, Çalıştaylar ve sempozyum kurulları oluştuktan sonra çalıştaya bildiri sunmak isteyenler içeriğe ilişkin tüm sorumluluk kendilerinde olmak üzere tebliğ, bildiri veya araştırmalarının burada yayınlanması için üye giriş baş vurusu yaparlar ve kendilerine verilen giriş şifresi ile bildirimlerini yüklerler. Her kurultay komitesi ve çalıştay kurulunun genel yönetmeliklere aykırı olmamak üzere kendi tebliğlerini yayınlama hakkı vardır ve değerlendirme buna göre yapılır. Çalıştay bildirileri çalıştay kurulunca incelenip onaylandıktan sonra burada yayınlanır. Çalıştay ayrıca yüz yüze oturumlar düzenleyebilir. Bu oturumların burada ilan edilmesi ve sonucunun yayınlanması zorunludur.  Çalıştay bildirileri kurultay komisyonunda ayrıca incelenir ve çalıştay temsilcilerinin de görev yaptığı kurultay komitesi kurultay genel bildirisi için çalıştay bildirilerinden müşterek bildirgeyi çıkarır ve gerektiğinde eklemeler yapar.  Kurultay bildirgesi bir genel bildirge olabileceği gibi, Kısa açıklama, ilk açıklama ve gelişmiş açıklama şeklide de olabilir ve birden çok yayın yapılabilir. Sonuç bildirgesi ise bir adet kurultay komisyonunca kurultay sonucunda yayınlanır.   

 


BİLDİRİ GENEL HUSULAR

Kurultay, Çalıştaylar ve sempozyum kurulları oluştuktan sonra çalıştaya bildiri sunmak isteyenler içeriğe ilişkin tüm sorumluluk kendilerinde olmak üzere tebliğ, bildiri veya araştırmalarının burada yayınlanması için üye giriş baş vurusu yaparlar ve kendilerine verilen giriş şifresi ile bildirimlerini yüklerler. Her kurultay komitesi ve çalıştay kurulunun genel yönetmeliklere aykırı olmamak üzere kendi tebliğlerini yayınlama hakkı vardır ve değerlendirme buna göre yapılır. Çalıştay bildirileri çalıştay kurulunca incelenip onaylandıktan sonra burada yayınlanır. Çalıştay ayrıca yüz yüze oturumlar düzenleyebilir. Bu oturumların burada ilan edilmesi ve sonucunun yayınlanması zorunludur.  Çalıştay bildirileri kurultay komisyonunda ayrıca incelenir ve çalıştay temsilcilerinin de görev yaptığı kurultay komitesi kurultay genel bildirisi için çalıştay bildirilerinden müşterek bildirgeyi çıkarır ve gerektiğinde eklemeler yapar.  Kurultay bildirgesi bir genel bildirge olabileceği gibi, Kısa açıklama, ilk açıklama ve gelişmiş açıklama şeklide de olabilir ve birden çok yayın yapılabilir. Sonuç bildirgesi ise bir adet kurultay komisyonunca kurultay sonucunda yayınlanır.   

 


BİLDİRİ GENEL HUSULAR

Kurultay, Çalıştaylar ve sempozyum kurulları oluştuktan sonra çalıştaya bildiri sunmak isteyenler içeriğe ilişkin tüm sorumluluk kendilerinde olmak üzere tebliğ, bildiri veya araştırmalarının burada yayınlanması için üye giriş baş vurusu yaparlar ve kendilerine verilen giriş şifresi ile bildirimlerini yüklerler. Her kurultay komitesi ve çalıştay kurulunun genel yönetmeliklere aykırı olmamak üzere kendi tebliğlerini yayınlama hakkı vardır ve değerlendirme buna göre yapılır. Çalıştay bildirileri çalıştay kurulunca incelenip onaylandıktan sonra burada yayınlanır. Çalıştay ayrıca yüz yüze oturumlar düzenleyebilir. Bu oturumların burada ilan edilmesi ve sonucunun yayınlanması zorunludur.  Çalıştay bildirileri kurultay komisyonunda ayrıca incelenir ve çalıştay temsilcilerinin de görev yaptığı kurultay komitesi kurultay genel bildirisi için çalıştay bildirilerinden müşterek bildirgeyi çıkarır ve gerektiğinde eklemeler yapar.  Kurultay bildirgesi bir genel bildirge olabileceği gibi, Kısa açıklama, ilk açıklama ve gelişmiş açıklama şeklide de olabilir ve birden çok yayın yapılabilir. Sonuç bildirgesi ise bir adet kurultay komisyonunca kurultay sonucunda yayınlanır.   

 


BİLDİRİ GENEL HUSULAR

Kurultay, Çalıştaylar ve sempozyum kurulları oluştuktan sonra çalıştaya bildiri sunmak isteyenler içeriğe ilişkin tüm sorumluluk kendilerinde olmak üzere tebliğ, bildiri veya araştırmalarının burada yayınlanması için üye giriş baş vurusu yaparlar ve kendilerine verilen giriş şifresi ile bildirimlerini yüklerler. Her kurultay komitesi ve çalıştay kurulunun genel yönetmeliklere aykırı olmamak üzere kendi tebliğlerini yayınlama hakkı vardır ve değerlendirme buna göre yapılır. Çalıştay bildirileri çalıştay kurulunca incelenip onaylandıktan sonra burada yayınlanır. Çalıştay ayrıca yüz yüze oturumlar düzenleyebilir. Bu oturumların burada ilan edilmesi ve sonucunun yayınlanması zorunludur.  Çalıştay bildirileri kurultay komisyonunda ayrıca incelenir ve çalıştay temsilcilerinin de görev yaptığı kurultay komitesi kurultay genel bildirisi için çalıştay bildirilerinden müşterek bildirgeyi çıkarır ve gerektiğinde eklemeler yapar.  Kurultay bildirgesi bir genel bildirge olabileceği gibi, Kısa açıklama, ilk açıklama ve gelişmiş açıklama şeklide de olabilir ve birden çok yayın yapılabilir. Sonuç bildirgesi ise bir adet kurultay komisyonunca kurultay sonucunda yayınlanır.   

 


BİLDİRİ GENEL HUSULAR

Kurultay, Çalıştaylar ve sempozyum kurulları oluştuktan sonra çalıştaya bildiri sunmak isteyenler içeriğe ilişkin tüm sorumluluk kendilerinde olmak üzere tebliğ, bildiri veya araştırmalarının burada yayınlanması için üye giriş baş vurusu yaparlar ve kendilerine verilen giriş şifresi ile bildirimlerini yüklerler. Her kurultay komitesi ve çalıştay kurulunun genel yönetmeliklere aykırı olmamak üzere kendi tebliğlerini yayınlama hakkı vardır ve değerlendirme buna göre yapılır. Çalıştay bildirileri çalıştay kurulunca incelenip onaylandıktan sonra burada yayınlanır. Çalıştay ayrıca yüz yüze oturumlar düzenleyebilir. Bu oturumların burada ilan edilmesi ve sonucunun yayınlanması zorunludur.  Çalıştay bildirileri kurultay komisyonunda ayrıca incelenir ve çalıştay temsilcilerinin de görev yaptığı kurultay komitesi kurultay genel bildirisi için çalıştay bildirilerinden müşterek bildirgeyi çıkarır ve gerektiğinde eklemeler yapar.  Kurultay bildirgesi bir genel bildirge olabileceği gibi, Kısa açıklama, ilk açıklama ve gelişmiş açıklama şeklide de olabilir ve birden çok yayın yapılabilir. Sonuç bildirgesi ise bir adet kurultay komisyonunca kurultay sonucunda yayınlanır.   

 


BİLDİRİ GENEL HUSULAR

Kurultay, Çalıştaylar ve sempozyum kurulları oluştuktan sonra çalıştaya bildiri sunmak isteyenler içeriğe ilişkin tüm sorumluluk kendilerinde olmak üzere tebliğ, bildiri veya araştırmalarının burada yayınlanması için üye giriş baş vurusu yaparlar ve kendilerine verilen giriş şifresi ile bildirimlerini yüklerler. Her kurultay komitesi ve çalıştay kurulunun genel yönetmeliklere aykırı olmamak üzere kendi tebliğlerini yayınlama hakkı vardır ve değerlendirme buna göre yapılır. Çalıştay bildirileri çalıştay kurulunca incelenip onaylandıktan sonra burada yayınlanır. Çalıştay ayrıca yüz yüze oturumlar düzenleyebilir. Bu oturumların burada ilan edilmesi ve sonucunun yayınlanması zorunludur.  Çalıştay bildirileri kurultay komisyonunda ayrıca incelenir ve çalıştay temsilcilerinin de görev yaptığı kurultay komitesi kurultay genel bildirisi için çalıştay bildirilerinden müşterek bildirgeyi çıkarır ve gerektiğinde eklemeler yapar.  Kurultay bildirgesi bir genel bildirge olabileceği gibi, Kısa açıklama, ilk açıklama ve gelişmiş açıklama şeklide de olabilir ve birden çok yayın yapılabilir. Sonuç bildirgesi ise bir adet kurultay komisyonunca kurultay sonucunda yayınlanır.   

 


BİLDİRİ GENEL HUSULAR

Kurultay, Çalıştaylar ve sempozyum kurulları oluştuktan sonra çalıştaya bildiri sunmak isteyenler içeriğe ilişkin tüm sorumluluk kendilerinde olmak üzere tebliğ, bildiri veya araştırmalarının burada yayınlanması için üye giriş baş vurusu yaparlar ve kendilerine verilen giriş şifresi ile bildirimlerini yüklerler. Her kurultay komitesi ve çalıştay kurulunun genel yönetmeliklere aykırı olmamak üzere kendi tebliğlerini yayınlama hakkı vardır ve değerlendirme buna göre yapılır. Çalıştay bildirileri çalıştay kurulunca incelenip onaylandıktan sonra burada yayınlanır. Çalıştay ayrıca yüz yüze oturumlar düzenleyebilir. Bu oturumların burada ilan edilmesi ve sonucunun yayınlanması zorunludur.  Çalıştay bildirileri kurultay komisyonunda ayrıca incelenir ve çalıştay temsilcilerinin de görev yaptığı kurultay komitesi kurultay genel bildirisi için çalıştay bildirilerinden müşterek bildirgeyi çıkarır ve gerektiğinde eklemeler yapar.  Kurultay bildirgesi bir genel bildirge olabileceği gibi, Kısa açıklama, ilk açıklama ve gelişmiş açıklama şeklide de olabilir ve birden çok yayın yapılabilir. Sonuç bildirgesi ise bir adet kurultay komisyonunca kurultay sonucunda yayınlanır.   

 


BİLDİRİ GENEL HUSULAR

Kurultay, Çalıştaylar ve sempozyum kurulları oluştuktan sonra çalıştaya bildiri sunmak isteyenler içeriğe ilişkin tüm sorumluluk kendilerinde olmak üzere tebliğ, bildiri veya araştırmalarının burada yayınlanması için üye giriş baş vurusu yaparlar ve kendilerine verilen giriş şifresi ile bildirimlerini yüklerler. Her kurultay komitesi ve çalıştay kurulunun genel yönetmeliklere aykırı olmamak üzere kendi tebliğlerini yayınlama hakkı vardır ve değerlendirme buna göre yapılır. Çalıştay bildirileri çalıştay kurulunca incelenip onaylandıktan sonra burada yayınlanır. Çalıştay ayrıca yüz yüze oturumlar düzenleyebilir. Bu oturumların burada ilan edilmesi ve sonucunun yayınlanması zorunludur.  Çalıştay bildirileri kurultay komisyonunda ayrıca incelenir ve çalıştay temsilcilerinin de görev yaptığı kurultay komitesi kurultay genel bildirisi için çalıştay bildirilerinden müşterek bildirgeyi çıkarır ve gerektiğinde eklemeler yapar.  Kurultay bildirgesi bir genel bildirge olabileceği gibi, Kısa açıklama, ilk açıklama ve gelişmiş açıklama şeklide de olabilir ve birden çok yayın yapılabilir. Sonuç bildirgesi ise bir adet kurultay komisyonunca kurultay sonucunda yayınlanır.   

 


BİLDİRİ GENEL HUSULAR

Kurultay, Çalıştaylar ve sempozyum kurulları oluştuktan sonra çalıştaya bildiri sunmak isteyenler içeriğe ilişkin tüm sorumluluk kendilerinde olmak üzere tebliğ, bildiri veya araştırmalarının burada yayınlanması için üye giriş baş vurusu yaparlar ve kendilerine verilen giriş şifresi ile bildirimlerini yüklerler. Her kurultay komitesi ve çalıştay kurulunun genel yönetmeliklere aykırı olmamak üzere kendi tebliğlerini yayınlama hakkı vardır ve değerlendirme buna göre yapılır. Çalıştay bildirileri çalıştay kurulunca incelenip onaylandıktan sonra burada yayınlanır. Çalıştay ayrıca yüz yüze oturumlar düzenleyebilir. Bu oturumların burada ilan edilmesi ve sonucunun yayınlanması zorunludur.  Çalıştay bildirileri kurultay komisyonunda ayrıca incelenir ve çalıştay temsilcilerinin de görev yaptığı kurultay komitesi kurultay genel bildirisi için çalıştay bildirilerinden müşterek bildirgeyi çıkarır ve gerektiğinde eklemeler yapar.  Kurultay bildirgesi bir genel bildirge olabileceği gibi, Kısa açıklama, ilk açıklama ve gelişmiş açıklama şeklide de olabilir ve birden çok yayın yapılabilir. Sonuç bildirgesi ise bir adet kurultay komisyonunca kurultay sonucunda yayınlanır.   

 


BİLDİRİ GENEL HUSULAR

Kurultay, Çalıştaylar ve sempozyum kurulları oluştuktan sonra çalıştaya bildiri sunmak isteyenler içeriğe ilişkin tüm sorumluluk kendilerinde olmak üzere tebliğ, bildiri veya araştırmalarının burada yayınlanması için üye giriş baş vurusu yaparlar ve kendilerine verilen giriş şifresi ile bildirimlerini yüklerler. Her kurultay komitesi ve çalıştay kurulunun genel yönetmeliklere aykırı olmamak üzere kendi tebliğlerini yayınlama hakkı vardır ve değerlendirme buna göre yapılır. Çalıştay bildirileri çalıştay kurulunca incelenip onaylandıktan sonra burada yayınlanır. Çalıştay ayrıca yüz yüze oturumlar düzenleyebilir. Bu oturumların burada ilan edilmesi ve sonucunun yayınlanması zorunludur.  Çalıştay bildirileri kurultay komisyonunda ayrıca incelenir ve çalıştay temsilcilerinin de görev yaptığı kurultay komitesi kurultay genel bildirisi için çalıştay bildirilerinden müşterek bildirgeyi çıkarır ve gerektiğinde eklemeler yapar.  Kurultay bildirgesi bir genel bildirge olabileceği gibi, Kısa açıklama, ilk açıklama ve gelişmiş açıklama şeklide de olabilir ve birden çok yayın yapılabilir. Sonuç bildirgesi ise bir adet kurultay komisyonunca kurultay sonucunda yayınlanır.   

 


BİLDİRİ GENEL HUSULAR

Kurultay, Çalıştaylar ve sempozyum kurulları oluştuktan sonra çalıştaya bildiri sunmak isteyenler içeriğe ilişkin tüm sorumluluk kendilerinde olmak üzere tebliğ, bildiri veya araştırmalarının burada yayınlanması için üye giriş baş vurusu yaparlar ve kendilerine verilen giriş şifresi ile bildirimlerini yüklerler. Her kurultay komitesi ve çalıştay kurulunun genel yönetmeliklere aykırı olmamak üzere kendi tebliğlerini yayınlama hakkı vardır ve değerlendirme buna göre yapılır. Çalıştay bildirileri çalıştay kurulunca incelenip onaylandıktan sonra burada yayınlanır. Çalıştay ayrıca yüz yüze oturumlar düzenleyebilir. Bu oturumların burada ilan edilmesi ve sonucunun yayınlanması zorunludur.  Çalıştay bildirileri kurultay komisyonunda ayrıca incelenir ve çalıştay temsilcilerinin de görev yaptığı kurultay komitesi kurultay genel bildirisi için çalıştay bildirilerinden müşterek bildirgeyi çıkarır ve gerektiğinde eklemeler yapar.  Kurultay bildirgesi bir genel bildirge olabileceği gibi, Kısa açıklama, ilk açıklama ve gelişmiş açıklama şeklide de olabilir ve birden çok yayın yapılabilir. Sonuç bildirgesi ise bir adet kurultay komisyonunca kurultay sonucunda yayınlanır.   

 


BİLDİRİ GENEL HUSULAR

Kurultay, Çalıştaylar ve sempozyum kurulları oluştuktan sonra çalıştaya bildiri sunmak isteyenler içeriğe ilişkin tüm sorumluluk kendilerinde olmak üzere tebliğ, bildiri veya araştırmalarının burada yayınlanması için üye giriş baş vurusu yaparlar ve kendilerine verilen giriş şifresi ile bildirimlerini yüklerler. Her kurultay komitesi ve çalıştay kurulunun genel yönetmeliklere aykırı olmamak üzere kendi tebliğlerini yayınlama hakkı vardır ve değerlendirme buna göre yapılır. Çalıştay bildirileri çalıştay kurulunca incelenip onaylandıktan sonra burada yayınlanır. Çalıştay ayrıca yüz yüze oturumlar düzenleyebilir. Bu oturumların burada ilan edilmesi ve sonucunun yayınlanması zorunludur.  Çalıştay bildirileri kurultay komisyonunda ayrıca incelenir ve çalıştay temsilcilerinin de görev yaptığı kurultay komitesi kurultay genel bildirisi için çalıştay bildirilerinden müşterek bildirgeyi çıkarır ve gerektiğinde eklemeler yapar.  Kurultay bildirgesi bir genel bildirge olabileceği gibi, Kısa açıklama, ilk açıklama ve gelişmiş açıklama şeklide de olabilir ve birden çok yayın yapılabilir. Sonuç bildirgesi ise bir adet kurultay komisyonunca kurultay sonucunda yayınlanır.   

 


BİLDİRİ GENEL HUSULAR

Kurultay, Çalıştaylar ve sempozyum kurulları oluştuktan sonra çalıştaya bildiri sunmak isteyenler içeriğe ilişkin tüm sorumluluk kendilerinde olmak üzere tebliğ, bildiri veya araştırmalarının burada yayınlanması için üye giriş baş vurusu yaparlar ve kendilerine verilen giriş şifresi ile bildirimlerini yüklerler. Her kurultay komitesi ve çalıştay kurulunun genel yönetmeliklere aykırı olmamak üzere kendi tebliğlerini yayınlama hakkı vardır ve değerlendirme buna göre yapılır. Çalıştay bildirileri çalıştay kurulunca incelenip onaylandıktan sonra burada yayınlanır. Çalıştay ayrıca yüz yüze oturumlar düzenleyebilir. Bu oturumların burada ilan edilmesi ve sonucunun yayınlanması zorunludur.  Çalıştay bildirileri kurultay komisyonunda ayrıca incelenir ve çalıştay temsilcilerinin de görev yaptığı kurultay komitesi kurultay genel bildirisi için çalıştay bildirilerinden müşterek bildirgeyi çıkarır ve gerektiğinde eklemeler yapar.  Kurultay bildirgesi bir genel bildirge olabileceği gibi, Kısa açıklama, ilk açıklama ve gelişmiş açıklama şeklide de olabilir ve birden çok yayın yapılabilir. Sonuç bildirgesi ise bir adet kurultay komisyonunca kurultay sonucunda yayınlanır.   

 


BİLDİRİ GENEL HUSULAR

Kurultay, Çalıştaylar ve sempozyum kurulları oluştuktan sonra çalıştaya bildiri sunmak isteyenler içeriğe ilişkin tüm sorumluluk kendilerinde olmak üzere tebliğ, bildiri veya araştırmalarının burada yayınlanması için üye giriş baş vurusu yaparlar ve kendilerine verilen giriş şifresi ile bildirimlerini yüklerler. Her kurultay komitesi ve çalıştay kurulunun genel yönetmeliklere aykırı olmamak üzere kendi tebliğlerini yayınlama hakkı vardır ve değerlendirme buna göre yapılır. Çalıştay bildirileri çalıştay kurulunca incelenip onaylandıktan sonra burada yayınlanır. Çalıştay ayrıca yüz yüze oturumlar düzenleyebilir. Bu oturumların burada ilan edilmesi ve sonucunun yayınlanması zorunludur.  Çalıştay bildirileri kurultay komisyonunda ayrıca incelenir ve çalıştay temsilcilerinin de görev yaptığı kurultay komitesi kurultay genel bildirisi için çalıştay bildirilerinden müşterek bildirgeyi çıkarır ve gerektiğinde eklemeler yapar.  Kurultay bildirgesi bir genel bildirge olabileceği gibi, Kısa açıklama, ilk açıklama ve gelişmiş açıklama şeklide de olabilir ve birden çok yayın yapılabilir. Sonuç bildirgesi ise bir adet kurultay komisyonunca kurultay sonucunda yayınlanır.   

 


BİLDİRİ GENEL HUSULAR

Kurultay, Çalıştaylar ve sempozyum kurulları oluştuktan sonra çalıştaya bildiri sunmak isteyenler içeriğe ilişkin tüm sorumluluk kendilerinde olmak üzere tebliğ, bildiri veya araştırmalarının burada yayınlanması için üye giriş baş vurusu yaparlar ve kendilerine verilen giriş şifresi ile bildirimlerini yüklerler. Her kurultay komitesi ve çalıştay kurulunun genel yönetmeliklere aykırı olmamak üzere kendi tebliğlerini yayınlama hakkı vardır ve değerlendirme buna göre yapılır. Çalıştay bildirileri çalıştay kurulunca incelenip onaylandıktan sonra burada yayınlanır. Çalıştay ayrıca yüz yüze oturumlar düzenleyebilir. Bu oturumların burada ilan edilmesi ve sonucunun yayınlanması zorunludur.  Çalıştay bildirileri kurultay komisyonunda ayrıca incelenir ve çalıştay temsilcilerinin de görev yaptığı kurultay komitesi kurultay genel bildirisi için çalıştay bildirilerinden müşterek bildirgeyi çıkarır ve gerektiğinde eklemeler yapar.  Kurultay bildirgesi bir genel bildirge olabileceği gibi, Kısa açıklama, ilk açıklama ve gelişmiş açıklama şeklide de olabilir ve birden çok yayın yapılabilir. Sonuç bildirgesi ise bir adet kurultay komisyonunca kurultay sonucunda yayınlanır.   

 


BİLDİRİ GENEL HUSULAR

Kurultay, Çalıştaylar ve sempozyum kurulları oluştuktan sonra çalıştaya bildiri sunmak isteyenler içeriğe ilişkin tüm sorumluluk kendilerinde olmak üzere tebliğ, bildiri veya araştırmalarının burada yayınlanması için üye giriş baş vurusu yaparlar ve kendilerine verilen giriş şifresi ile bildirimlerini yüklerler. Her kurultay komitesi ve çalıştay kurulunun genel yönetmeliklere aykırı olmamak üzere kendi tebliğlerini yayınlama hakkı vardır ve değerlendirme buna göre yapılır. Çalıştay bildirileri çalıştay kurulunca incelenip onaylandıktan sonra burada yayınlanır. Çalıştay ayrıca yüz yüze oturumlar düzenleyebilir. Bu oturumların burada ilan edilmesi ve sonucunun yayınlanması zorunludur.  Çalıştay bildirileri kurultay komisyonunda ayrıca incelenir ve çalıştay temsilcilerinin de görev yaptığı kurultay komitesi kurultay genel bildirisi için çalıştay bildirilerinden müşterek bildirgeyi çıkarır ve gerektiğinde eklemeler yapar.  Kurultay bildirgesi bir genel bildirge olabileceği gibi, Kısa açıklama, ilk açıklama ve gelişmiş açıklama şeklide de olabilir ve birden çok yayın yapılabilir. Sonuç bildirgesi ise bir adet kurultay komisyonunca kurultay sonucunda yayınlanır.   

 


BİLDİRİ GENEL HUSULAR

Kurultay, Çalıştaylar ve sempozyum kurulları oluştuktan sonra çalıştaya bildiri sunmak isteyenler içeriğe ilişkin tüm sorumluluk kendilerinde olmak üzere tebliğ, bildiri veya araştırmalarının burada yayınlanması için üye giriş baş vurusu yaparlar ve kendilerine verilen giriş şifresi ile bildirimlerini yüklerler. Her kurultay komitesi ve çalıştay kurulunun genel yönetmeliklere aykırı olmamak üzere kendi tebliğlerini yayınlama hakkı vardır ve değerlendirme buna göre yapılır. Çalıştay bildirileri çalıştay kurulunca incelenip onaylandıktan sonra burada yayınlanır. Çalıştay ayrıca yüz yüze oturumlar düzenleyebilir. Bu oturumların burada ilan edilmesi ve sonucunun yayınlanması zorunludur.  Çalıştay bildirileri kurultay komisyonunda ayrıca incelenir ve çalıştay temsilcilerinin de görev yaptığı kurultay komitesi kurultay genel bildirisi için çalıştay bildirilerinden müşterek bildirgeyi çıkarır ve gerektiğinde eklemeler yapar.  Kurultay bildirgesi bir genel bildirge olabileceği gibi, Kısa açıklama, ilk açıklama ve gelişmiş açıklama şeklide de olabilir ve birden çok yayın yapılabilir. Sonuç bildirgesi ise bir adet kurultay komisyonunca kurultay sonucunda yayınlanır.   

 


BİLDİRİ GENEL HUSULAR

Kurultay, Çalıştaylar ve sempozyum kurulları oluştuktan sonra çalıştaya bildiri sunmak isteyenler içeriğe ilişkin tüm sorumluluk kendilerinde olmak üzere tebliğ, bildiri veya araştırmalarının burada yayınlanması için üye giriş baş vurusu yaparlar ve kendilerine verilen giriş şifresi ile bildirimlerini yüklerler. Her kurultay komitesi ve çalıştay kurulunun genel yönetmeliklere aykırı olmamak üzere kendi tebliğlerini yayınlama hakkı vardır ve değerlendirme buna göre yapılır. Çalıştay bildirileri çalıştay kurulunca incelenip onaylandıktan sonra burada yayınlanır. Çalıştay ayrıca yüz yüze oturumlar düzenleyebilir. Bu oturumların burada ilan edilmesi ve sonucunun yayınlanması zorunludur.  Çalıştay bildirileri kurultay komisyonunda ayrıca incelenir ve çalıştay temsilcilerinin de görev yaptığı kurultay komitesi kurultay genel bildirisi için çalıştay bildirilerinden müşterek bildirgeyi çıkarır ve gerektiğinde eklemeler yapar.  Kurultay bildirgesi bir genel bildirge olabileceği gibi, Kısa açıklama, ilk açıklama ve gelişmiş açıklama şeklide de olabilir ve birden çok yayın yapılabilir. Sonuç bildirgesi ise bir adet kurultay komisyonunca kurultay sonucunda yayınlanır.   

 


BİLDİRİ GENEL HUSULAR

Kurultay, Çalıştaylar ve sempozyum kurulları oluştuktan sonra çalıştaya bildiri sunmak isteyenler içeriğe ilişkin tüm sorumluluk kendilerinde olmak üzere tebliğ, bildiri veya araştırmalarının burada yayınlanması için üye giriş baş vurusu yaparlar ve kendilerine verilen giriş şifresi ile bildirimlerini yüklerler. Her kurultay komitesi ve çalıştay kurulunun genel yönetmeliklere aykırı olmamak üzere kendi tebliğlerini yayınlama hakkı vardır ve değerlendirme buna göre yapılır. Çalıştay bildirileri çalıştay kurulunca incelenip onaylandıktan sonra burada yayınlanır. Çalıştay ayrıca yüz yüze oturumlar düzenleyebilir. Bu oturumların burada ilan edilmesi ve sonucunun yayınlanması zorunludur.  Çalıştay bildirileri kurultay komisyonunda ayrıca incelenir ve çalıştay temsilcilerinin de görev yaptığı kurultay komitesi kurultay genel bildirisi için çalıştay bildirilerinden müşterek bildirgeyi çıkarır ve gerektiğinde eklemeler yapar.  Kurultay bildirgesi bir genel bildirge olabileceği gibi, Kısa açıklama, ilk açıklama ve gelişmiş açıklama şeklide de olabilir ve birden çok yayın yapılabilir. Sonuç bildirgesi ise bir adet kurultay komisyonunca kurultay sonucunda yayınlanır.   

 


BİLDİRİ GENEL HUSULAR

Kurultay, Çalıştaylar ve sempozyum kurulları oluştuktan sonra çalıştaya bildiri sunmak isteyenler içeriğe ilişkin tüm sorumluluk kendilerinde olmak üzere tebliğ, bildiri veya araştırmalarının burada yayınlanması için üye giriş baş vurusu yaparlar ve kendilerine verilen giriş şifresi ile bildirimlerini yüklerler. Her kurultay komitesi ve çalıştay kurulunun genel yönetmeliklere aykırı olmamak üzere kendi tebliğlerini yayınlama hakkı vardır ve değerlendirme buna göre yapılır. Çalıştay bildirileri çalıştay kurulunca incelenip onaylandıktan sonra burada yayınlanır. Çalıştay ayrıca yüz yüze oturumlar düzenleyebilir. Bu oturumların burada ilan edilmesi ve sonucunun yayınlanması zorunludur.  Çalıştay bildirileri kurultay komisyonunda ayrıca incelenir ve çalıştay temsilcilerinin de görev yaptığı kurultay komitesi kurultay genel bildirisi için çalıştay bildirilerinden müşterek bildirgeyi çıkarır ve gerektiğinde eklemeler yapar.  Kurultay bildirgesi bir genel bildirge olabileceği gibi, Kısa açıklama, ilk açıklama ve gelişmiş açıklama şeklide de olabilir ve birden çok yayın yapılabilir. Sonuç bildirgesi ise bir adet kurultay komisyonunca kurultay sonucunda yayınlanır.   

 


BİLDİRİ GENEL HUSULAR

Kurultay, Çalıştaylar ve sempozyum kurulları oluştuktan sonra çalıştaya bildiri sunmak isteyenler içeriğe ilişkin tüm sorumluluk kendilerinde olmak üzere tebliğ, bildiri veya araştırmalarının burada yayınlanması için üye giriş baş vurusu yaparlar ve kendilerine verilen giriş şifresi ile bildirimlerini yüklerler. Her kurultay komitesi ve çalıştay kurulunun genel yönetmeliklere aykırı olmamak üzere kendi tebliğlerini yayınlama hakkı vardır ve değerlendirme buna göre yapılır. Çalıştay bildirileri çalıştay kurulunca incelenip onaylandıktan sonra burada yayınlanır. Çalıştay ayrıca yüz yüze oturumlar düzenleyebilir. Bu oturumların burada ilan edilmesi ve sonucunun yayınlanması zorunludur.  Çalıştay bildirileri kurultay komisyonunda ayrıca incelenir ve çalıştay temsilcilerinin de görev yaptığı kurultay komitesi kurultay genel bildirisi için çalıştay bildirilerinden müşterek bildirgeyi çıkarır ve gerektiğinde eklemeler yapar.  Kurultay bildirgesi bir genel bildirge olabileceği gibi, Kısa açıklama, ilk açıklama ve gelişmiş açıklama şeklide de olabilir ve birden çok yayın yapılabilir. Sonuç bildirgesi ise bir adet kurultay komisyonunca kurultay sonucunda yayınlanır.   

 


BİLDİRİ GENEL HUSULAR

Kurultay, Çalıştaylar ve sempozyum kurulları oluştuktan sonra çalıştaya bildiri sunmak isteyenler içeriğe ilişkin tüm sorumluluk kendilerinde olmak üzere tebliğ, bildiri veya araştırmalarının burada yayınlanması için üye giriş baş vurusu yaparlar ve kendilerine verilen giriş şifresi ile bildirimlerini yüklerler. Her kurultay komitesi ve çalıştay kurulunun genel yönetmeliklere aykırı olmamak üzere kendi tebliğlerini yayınlama hakkı vardır ve değerlendirme buna göre yapılır. Çalıştay bildirileri çalıştay kurulunca incelenip onaylandıktan sonra burada yayınlanır. Çalıştay ayrıca yüz yüze oturumlar düzenleyebilir. Bu oturumların burada ilan edilmesi ve sonucunun yayınlanması zorunludur.  Çalıştay bildirileri kurultay komisyonunda ayrıca incelenir ve çalıştay temsilcilerinin de görev yaptığı kurultay komitesi kurultay genel bildirisi için çalıştay bildirilerinden müşterek bildirgeyi çıkarır ve gerektiğinde eklemeler yapar.  Kurultay bildirgesi bir genel bildirge olabileceği gibi, Kısa açıklama, ilk açıklama ve gelişmiş açıklama şeklide de olabilir ve birden çok yayın yapılabilir. Sonuç bildirgesi ise bir adet kurultay komisyonunca kurultay sonucunda yayınlanır.   

 


BİLDİRİ GENEL HUSULAR

Kurultay, Çalıştaylar ve sempozyum kurulları oluştuktan sonra çalıştaya bildiri sunmak isteyenler içeriğe ilişkin tüm sorumluluk kendilerinde olmak üzere tebliğ, bildiri veya araştırmalarının burada yayınlanması için üye giriş baş vurusu yaparlar ve kendilerine verilen giriş şifresi ile bildirimlerini yüklerler. Her kurultay komitesi ve çalıştay kurulunun genel yönetmeliklere aykırı olmamak üzere kendi tebliğlerini yayınlama hakkı vardır ve değerlendirme buna göre yapılır. Çalıştay bildirileri çalıştay kurulunca incelenip onaylandıktan sonra burada yayınlanır. Çalıştay ayrıca yüz yüze oturumlar düzenleyebilir. Bu oturumların burada ilan edilmesi ve sonucunun yayınlanması zorunludur.  Çalıştay bildirileri kurultay komisyonunda ayrıca incelenir ve çalıştay temsilcilerinin de görev yaptığı kurultay komitesi kurultay genel bildirisi için çalıştay bildirilerinden müşterek bildirgeyi çıkarır ve gerektiğinde eklemeler yapar.  Kurultay bildirgesi bir genel bildirge olabileceği gibi, Kısa açıklama, ilk açıklama ve gelişmiş açıklama şeklide de olabilir ve birden çok yayın yapılabilir. Sonuç bildirgesi ise bir adet kurultay komisyonunca kurultay sonucunda yayınlanır.   

 


BİLDİRİ GENEL HUSULAR

Kurultay, Çalıştaylar ve sempozyum kurulları oluştuktan sonra çalıştaya bildiri sunmak isteyenler içeriğe ilişkin tüm sorumluluk kendilerinde olmak üzere tebliğ, bildiri veya araştırmalarının burada yayınlanması için üye giriş baş vurusu yaparlar ve kendilerine verilen giriş şifresi ile bildirimlerini yüklerler. Her kurultay komitesi ve çalıştay kurulunun genel yönetmeliklere aykırı olmamak üzere kendi tebliğlerini yayınlama hakkı vardır ve değerlendirme buna göre yapılır. Çalıştay bildirileri çalıştay kurulunca incelenip onaylandıktan sonra burada yayınlanır. Çalıştay ayrıca yüz yüze oturumlar düzenleyebilir. Bu oturumların burada ilan edilmesi ve sonucunun yayınlanması zorunludur.  Çalıştay bildirileri kurultay komisyonunda ayrıca incelenir ve çalıştay temsilcilerinin de görev yaptığı kurultay komitesi kurultay genel bildirisi için çalıştay bildirilerinden müşterek bildirgeyi çıkarır ve gerektiğinde eklemeler yapar.  Kurultay bildirgesi bir genel bildirge olabileceği gibi, Kısa açıklama, ilk açıklama ve gelişmiş açıklama şeklide de olabilir ve birden çok yayın yapılabilir. Sonuç bildirgesi ise bir adet kurultay komisyonunca kurultay sonucunda yayınlanır.   

 


BİLDİRİ GENEL HUSULAR

Kurultay, Çalıştaylar ve sempozyum kurulları oluştuktan sonra çalıştaya bildiri sunmak isteyenler içeriğe ilişkin tüm sorumluluk kendilerinde olmak üzere tebliğ, bildiri veya araştırmalarının burada yayınlanması için üye giriş baş vurusu yaparlar ve kendilerine verilen giriş şifresi ile bildirimlerini yüklerler. Her kurultay komitesi ve çalıştay kurulunun genel yönetmeliklere aykırı olmamak üzere kendi tebliğlerini yayınlama hakkı vardır ve değerlendirme buna göre yapılır. Çalıştay bildirileri çalıştay kurulunca incelenip onaylandıktan sonra burada yayınlanır. Çalıştay ayrıca yüz yüze oturumlar düzenleyebilir. Bu oturumların burada ilan edilmesi ve sonucunun yayınlanması zorunludur.  Çalıştay bildirileri kurultay komisyonunda ayrıca incelenir ve çalıştay temsilcilerinin de görev yaptığı kurultay komitesi kurultay genel bildirisi için çalıştay bildirilerinden müşterek bildirgeyi çıkarır ve gerektiğinde eklemeler yapar.  Kurultay bildirgesi bir genel bildirge olabileceği gibi, Kısa açıklama, ilk açıklama ve gelişmiş açıklama şeklide de olabilir ve birden çok yayın yapılabilir. Sonuç bildirgesi ise bir adet kurultay komisyonunca kurultay sonucunda yayınlanır.   

 


BİLDİRİ GENEL HUSULAR

Kurultay, Çalıştaylar ve sempozyum kurulları oluştuktan sonra çalıştaya bildiri sunmak isteyenler içeriğe ilişkin tüm sorumluluk kendilerinde olmak üzere tebliğ, bildiri veya araştırmalarının burada yayınlanması için üye giriş baş vurusu yaparlar ve kendilerine verilen giriş şifresi ile bildirimlerini yüklerler. Her kurultay komitesi ve çalıştay kurulunun genel yönetmeliklere aykırı olmamak üzere kendi tebliğlerini yayınlama hakkı vardır ve değerlendirme buna göre yapılır. Çalıştay bildirileri çalıştay kurulunca incelenip onaylandıktan sonra burada yayınlanır. Çalıştay ayrıca yüz yüze oturumlar düzenleyebilir. Bu oturumların burada ilan edilmesi ve sonucunun yayınlanması zorunludur.  Çalıştay bildirileri kurultay komisyonunda ayrıca incelenir ve çalıştay temsilcilerinin de görev yaptığı kurultay komitesi kurultay genel bildirisi için çalıştay bildirilerinden müşterek bildirgeyi çıkarır ve gerektiğinde eklemeler yapar.  Kurultay bildirgesi bir genel bildirge olabileceği gibi, Kısa açıklama, ilk açıklama ve gelişmiş açıklama şeklide de olabilir ve birden çok yayın yapılabilir. Sonuç bildirgesi ise bir adet kurultay komisyonunca kurultay sonucunda yayınlanır.   

 


Kent Koleji Başkanı Hızır MURTEZAOĞLU \\\\

                       İZMİR KÜLTÜRÜNE KATKI SORUMLULUĞUMUZ

Kentlerin tarihi dokusu ve kültürel birikimi, ülkelerin hafızalarını oluşturur. Kentler, yarattıkları değerlerle toplumların zenginliği, uygarlığa sağladığı katkıdır. İzmir; sosyal dokusu, kültürel geçmişi ve ülkemizin tarihindeki yeriyle özel kentlerimizden biridir.

İzmir’in sahip olduğu değerlerden biri olarak Kent Koleji; vizyonu ve misyonu ışığında, bulunduğu kentin kimliği ile bağ kurmuş; Kentin kültürü ile beslenen ve kentin kültürünü besleyen bir eğitim kurumu olarak İzmir’in kültürel geçmişini mercek altına alıp irdeleyen bu çalışmaya katkı sağlamaktan mutludur.

Bu eserin armağan edildiği, akademik çalışmalarıyla ve İzmir için önemli bir yere sahip Prof. Dr. Ömer Faruk HUYUGÜZEL başta olmak üzere, “İzmir Araştırmaları” kitabına değer katan tüm akademisyenlerimize teşekkürlerimizi sunar, bundan sonra gerçekleştirecekleri çalışmalarda başarılar dileriz.

 

 

                                                                                   Hızır MURTEZOĞLU

                                                                                                       Başkan

                                                                                           Kent Koleji Kurucusu

                                                                                             


İBB Belediye Başkanı Aziz KOCAOĞLU ( 2055-2019) İZMİR ARAŞTIRMALARI HAKKINDA

İZMİR ARAŞTIRMALARI HAKKINDA

 

İzmir Cumhuriyetin Kuruluş ve Kurtuluşun kentidir. Ülkeler kentleri ile Kentler kültürleri ile var olur. İzmir’in kültür zenginliği ve tarihten bu yana taşıdığı miras üzerinde yapılacak her bilimsel çalışma ülkemiz demokrasisinin gelişmesi ve kalkınması için çok önemlidir. 

İzmir Kültürü üzerinde yaptığı çalışmalarla Prof. Dr. Ömer Faruk HUYUGÜZEL kentimize değer katmıştır. Bu gün İzmir araştırmaları kitabında yayınlanan sempozyum konusu akademik çalışmalar çok kıymetlidir. Bu sorumluluğu üstelenen Bilim adamlarımızı kutluyorum. 

İzmir yaşayan kültür zenginliklerinde kentte yaşamaya başlayan farklı kültürlerden gelmiş her kentlinin kendini İzmirli hissetmesi ile övünür. Yaşayan kültür bu şekilde etkileşerek zenginleşirken İzmir’in geçmiş kültürü üzerinde yapılan arkeolojik ve bilimsel çalışmalarda İzmir’e çok değer katmaktadır. 

“İzmir Araştırmaları” kitabının yayınlanmasına temel teşkil eden bu sempozyuma katkı koyan a değer katan tüm akademisyenlerimize teşekkürlerimizi sunar, bundan sonra gerçekleştirecekleri çalışmalarda başarılar dileriz.

 

 

                                                                                   Aziz KOCAOĞLU

                                                                                             Belediye Başkanı

                                                                                               İzmir(2005-2019)

 


Prof. Dr. Önceki Dönem Kültü Bakanı Suat ÇAĞLAYA \\\\

HERKESİN BAŞ UCUNDA BULUNMALI

                                                        Prof. Dr. Suat ÇAĞLAYAN

İzmir, bizler için bir aydınlanma kenti olmasının yanı sıra kültürel olarak başka bir önemdedir. Çünkü bu kent, Neolitik dönemden bugünlere kalan binlerce yılın büyük bir kültür mirasını taşıması nedeniyle dünyanın çekim merkezlerinden biridir.

Coğrafi, tarihsel ve kültürel özellikleri nedeniyle bugüne kadar bu kent üzerine kitaplar yazılmış, anılarıyla bu kente can katan İzmirlileri anlatan anı ve öykü kitapları ile romanlar yayımlanmıştır. Bunların arasında, İzmir’in yakın tarihinde kültür ve edebiyat yaşamına damga vuran kişiler ile onların gazete ve dergilerde çıkan yazıları her zaman ilgi ve araştırma konusu olmuştur.

İzmir Araştırmaları adını taşıyan elinizdeki kitap  bunlardan biri olsa da, okuyunca büyük keyif alacağınız bir gerçek. Çünkü içinde Cumhuriyet’in kuruluş döneminden bugünlere uzanan zaman dilimindeki İzmirli düşün, siyaset ve edebiyat insanları ile onların ilginç anıları, makaleleri ve kitap yazılarından alıntılar  var!

İzmir, Atatürksüz düşünülemeyeceği için, kitabın ilk bölümünün onun İzmir anılarıyla başlaması kitabı taçlandırmış!  

Kitabın yazılmasında esin kaynağı; yazar, araştırmacı ve bilim adamı olan Prof. Dr. Ömer Faruk Huyugüzel olmuş. Huyugüzel Hoca, Prof. Dr. Fazıl Gökçek’in sunuşuyla kitabın girişinde yerini almış!

Cumhuriyet Edebiyatının önde gelen isimlerinin yapıtları üzerinde çok sayıda araştırması olan, kitaplar ve makaleler yazan Huyugüzel, belli ki yetiştirdiği öğrencilerini sadece bilimsel olarak değil, vefa ve bağlılık duygularıyla da güçlendirmiş. Yoksa bu kadar değerli yazar, Huyugüzel hocaları için koşarak bir araya gelebilir miydi?

Her sayfasında farklı bir İzmir öyküsü, farklı bir İzmir insanı var bu kitabın. Bir sayfasında Temaşalık Mahallesinin Afrika kökenlileri ve onların keyifli bayramlarından söz edilirken, bir başka yerde ise gençliği İzmir’de geçen Halit Ziya’dan ya da Hüseyin Cahit’ten alıntılar var!

Erkan Serçe Hoca, bir başka sayfada 1950’ler öncesinin Havadis Gazetesini anlatırken o dönemin ilginç siyasi ve sosyal yaşamının içine taşıyor sizi. Yine Havadis Gazetesini anlatan bir başka bölümde ise karşınıza birden Atilla İlhan çıkıyor, şaşırıyorsunuz!

İzmir’i ve İzmirlileri anlatan her kitap değerlidir ama bu kitabın farklı bir tadı kalacaktır damağınızda.

Bilirsiniz! İzmir’e kim ne zaman gelirse gelsin, kolaylıkla ‘İzmirli’ olur! diye bir söz vardır.

Doğum yeri İzmir olsun olmasın kendini İzmirli kabul eden herkes, bu kentin geçmişini anlatan bu kitabı baş ucunda bulundurmalıdır.


Prof. Dr. Fazil GÖKÇEK \\\\

PROF. DR. ÖMER FARUK HUYUGÜZEL*

Fazıl GÖKÇEK*

 

Ömer Faruk Huyugüzel, 1947 yılında Afyon’un Bolvadin kazasında ticaret ve esnaflıkla uğraşan bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmiştir. İlkokul, ortaokul ve liseyi Bolvadin’de okumuştur. Kendi ifadesiyle, büyük babası ve babasının evde oluşturduğu kütüphane, okuma alışkanlığı kazanmasında çok yararlı olmuştur. Büyükbabasının İstiklâl Harbi dolayısıyla yarım kalmış bile olsa uzun süren bir medrese tahsiline sahip olması, babasının çok okuyan ve araştıran bir kişi olması, üniversitelerde öğretim üyesi olarak çalışan diğer aile büyükleri (Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Dekanı ve Dokuz Eylül Üniversitesi’nin kurucu rektörü Prof. Dr. Ömer Yiğitbaşı ve Afyon Kocatepe Üniversitesi kurucu rektörü Prof. Dr. Şahabettin Yiğitbaşı) yetişmesinde rol oynayan faktörler arasındadır.

Lise tahsilinden sonra 1965 yılında kaydolduğu İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünden ve 1966’da sınavla girmiş olduğu Çapa Yüksek Öğretmen Okulu’ndan 1969 yılında mezun olmuştur. 1969-1973 yılları arasında Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı Tokat ve Van ilköğretmen okullarında edebiyat öğretmenliği, 1973-1976 yılları arasında da Ege Üniversitesi Yabancı Diller Okulu’nda Türkçe okutmanlığı yapmıştır.

1975 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde Yeni Türk Edebiyatı Anabilim Dalında doktora öğrenimine başlamış ve Prof. Dr. Mehmet Kaplan’ın yönetiminde Hüseyin Cahit Yalçın’ın Hayatı, Hikâye ve Romanları Üzerinde Bir Araştırma başlıklı tezini 1981 yılında tamamlamıştır. Bu arada 1976 yılında kurulan Ege Üniversitesi Sosyal Bilimler Fakültesi’nde (bugünkü Edebiyat Fakültesi) açılan bir sınavı kazanarak Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde Yeni Türk Edebiyatı asistanı olarak çalışmaya başlamıştır. Bu tarihte yeni kurulan Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nün ilk asistanlarındandır. (Diğerleri Tunca Kortantamer, M. Fuat Bozkurt, Şevket Toker, Güler Güven, Kemal Yüce’dir.) Yeni Türk Edebiyatı Anabilim Dalı’nda Necip Türkçü üzerindeki çalışmasıyla 1988 yılında doçent, Halit Ziya Uşaklıgil üzerindeki araştırmalarıyla da 1993 yılında profesör olmuştur.

Ege Üniversitesinde rektörlüğe bağlı Türk Dili Bölümü başkanlığı (1992-2001), Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü başkanlığı (1999-2004), Edebiyat Fakültesi dekan yardımcılığı (1999-2000) görevlerinde bulunan Prof. Dr. Huyugüzel, bilimsel çalışmalarını 19. ve 20. yüzyıllar Türk edebiyatı, dil ve basın tarihi üzerinde yoğunlaştırmış ve bu sahada birçok kitap, makale ve bildiri metni kaleme almıştır. Danışmanlığında tamamlanan yüksek lisans tezlerinin sayısı 16’ya, doktora tezlerinin sayısı ise 15’e ulaşmıştır. Tez yaptırdığı öğrenciler Ege Üniversitesi’nin yanı sıra Balıkesir Üniversitesi, Manisa Celal Bayar Üniversitesi, Kâtip Çelebi Üniversitesi gibi çeşitli üniversitelerde görev yapmaktadırlar. Yine danışmanlığında tamamlanan 150’den fazla lisans tezi vardır ki bu tezlerin çok büyük bir kısmı İzmir’le ilgilidir. Huyugüzel’in Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı bölüm arşivinin kurulmasında önemli çabaları ve katkıları olmuş, bu çabalar sonucunda bu arşivde Ege bölgesiyle ilgili önemli bir tez, belge ve kaynaklar koleksiyonu toplanmıştır. Huyugüzel, ayrıca Bergama Halkevi Kitaplığı’nı da Edebiyat Fakültesi, oradan da Ege Üniversitesi kütüphanesine kazandırmıştır.

2004-2006 yılları arasında KKTC Doğu Akdeniz Üniversitesi’nde görevlendirilen ve burada Yeni Türk Edebiyatı dersleri veren Ö. Faruk Huyugüzel, 2007 Ekim’inde emekliye ayrılmıştır. Ege Üniversitesi’nden emekli olduktan sonra da Doğu Akdeniz Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde öğretim üyesi olarak çalışmalarını sürdürmüş, Türkiye’ye döndükten sonra Gediz Üniversitesi’nde de bir müddet daha çalışmıştır.

Aktif çalışma hayatını tamamladıktan sonra da akademik çalışmalarını sürdüren, hatta eğitim ve idari faaliyetleri azaldığı için bu çalışmalara daha fazla zaman ayırma imkânı bulan hocamız, makaleler ve kitaplar yazmaya, çeşitli bilimsel toplantılarda bildiriler sunmaya devam etmektedir. Bunlardan aşağıda sırasıyla söz edilecektir.

Ömer Faruk Huyugüzel’in yayımlanan ilk kitabı, Mehmet Kaplan yönetiminde hazırladığı doktora tezidir: Hüseyin Cahit Yalçın’ın Hayatı ve Edebî Eserleri Üzerinde Bir İnceleme. Bu kitap hem Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yayınları arasında hem de özet halindeki bir baskısı Kültür Bakanlığı tarafından yayımlanmıştır. Bu çalışma, Servet-i Fünun döneminin önde gelen hikâyecilerinden ve II. Meşrutiyet ve Cumhuriyet devirlerinde de özellikle fikir hayatı içerisinde ihmal edilemeyecek isimlerden olan Hüseyin Cahit Yalçın’ın ayrıntılı bir biyografisini ve roman ve hikâyelerinin sistematik bir incelemesini ihtiva etmektedir. Mehmet Kaplan yönetiminde hazırlanan bu çalışma, birçok üniversitede günümüze kadar yapılan benzer çalışmalara metot bakımından modellik etmiştir.

Faruk Huyugüzel, hocası Mehmet Kaplan’ın, “Bulunduğunuz şehrin kültür ve edebiyat tarihini ortaya çıkarmaya yönelik çalışmalar yapın” şeklindeki tavsiyesine uyarak, İzmir’de Edebiyat Fakültesi’nde göreve başladığı 1976 yılından itibaren İzmir’in kültür ve edebiyat tarihine ilişkin çalışmalar yapmış ve birçok öğrencisine de bu alanla ilgili yüksek lisans ve doktora tezleri vermiştir. Yaptırdığı çalışmalar arasında İzmir’in tanınmış simalarından Tokadizade Şekip, Bezmi Nusret Kaygusuz, Baha Tevfik, Bıçakçızade Hakkı, Mehmet Nuri Efendi, Orhan Rahmi Gökçe ile ilgili tezler sayılabilir.

Kendisinin bu sahadaki çalışmalarına gelince; bunlardan ilki, İzmir’de dilde Türkçülük faaliyetlerini başlatan Necip Türkçü ile ilgili araştırmasıdır. Bu araştırma ile Faruk Huyugüzel, dilde Türkçülük hareketinin genellikle sanıldığı gibi Ömer Seyfettin ve Ali Canip tarafından Selanik’te başlatılmış bir hareket olmadığını, Necip Türkçü’nün bu iki yazarımızdan önce İzmir’de bu konuda yazılar yazdığını ve bu yazılarıyla Ömer Seyfettin ve Ali Canip’i etkilediğini ortaya koymuştur. Huyugüzel’in bu çalışması, edebiyat tarihlerimizdeki çok yaygın bir hatayı düzelten ve değerli bir fikir ve kültür adamının faaliyetlerini ayrıntılı olarak ortaya koyan önemli bir araştırma eseridir.

Huyugüzel’in İzmir basın tarihi ile ilgili çalışmaları da bulunmaktadır. Bunlar içerisinde uzun yıllar boyunca büyük emek verilerek hazırlanmış olan 1928 Yılına Kadar İzmir’de Yayınlanmış Türkçe Kitap ve Süreli Yayınlar Katalogu’nu öncelikle zikretmek gerekir. Bu çalışma, İzmir matbuat tarihiyle ilgili çalışan araştırmacıların bir başucu kitabı olmuştur ve kuşkusuz her zaman yararlanılmaya devam edilecek kalıcı bir kaynak eserdir.

Faruk Huyugüzel’in İzmir’le ilgili çalışmaları içerisinde en önemlisi, Kültür Bakanlığı tarafından basılan İzmir Fikir ve Sanat Adamları (1850-1950) adlı eserdir. Kendisinin bu kitabı nasıl bir kuyumcu titizliğiyle kılı kırk yararak hazırladığını uzun yıllar yanında bulunan biri olarak gözlemledim. 1988 yılında hocanın yüksek lisans öğrencisi olduğumda ve daha sonra asistanı olarak göreve başladığımda kitabı meydana getirecek olan fişlerin bulunduğu küçük kasalar masasının üzerinde duruyordu. Yıllar içerisinde bu kasalardaki fişlerin sayısı arttı ve kitap gözümüzün önünde yavaş yavaş teşekkül ve tekemmül etti. Arada elbette birçok başka değerli çalışmalar da yaptı, yaptırdı, fakat görüyorduk ki hocanın asıl işi bu kitabı yazmaktı. Denilebilir ki 1976 yılında fakültede göreve başladığında yazmaya başladığı bu kitap 2000 yılında, yani yaklaşık yirmi beş yılda tamamlanmıştır. Bu süre uzun görünebilir, fakat bu kitaptaki bilgilerin çoğunun tozlu gazete arşivlerinden nasıl satır satır toplanıp bir araya getirildiğini bilen biri olarak bu sürenin hiç de uzun olmadığını düşünüyorum. Kitapta toplam 261 İzmir meşhurunun biyografisi bulunmaktadır. Bunların içinde müzisyen de vardır, şair de, ressam da, fikir adamı da. Kitapta İzmirli fikir ve sanat adamlarının değil, hayatının tamamında veya bir döneminde İzmir’de bulunmuş ve bu şehrin fikir ve sanat hayatına katkı sağlamış kişilerin hayat hikâyelerine ve faaliyetlerine yer verilmiştir. Bu kitabın önemini anlatabilmek için şöyle söyleyebilirim: Kitaptaki biyografilerin her biri, başına sonuna yapılacak birtakım eklemelerle, söz konusu sanatkâr veya fikir adamının eserlerinden yapılan seçmelerden verilecek örneklerle müstakil bir kitap olarak da yayımlanabilirdi. Yani bu çalışmaya sadece bir kitap olarak bakmamak gerekir. Bir fikir vermek için kitapta biyografisi bulunan kişilerden bazılarını sayacak olursak fikir adamları arasında Asım Kültür, Baha Tevfik, Refik Nevzat, Ziya Somar; gazeteciler arasında Adnan Bilget, Arif Oruç, Hidayet Keşfi, İdris Şinasi, İrfan Hazar, Evliyazade Makbule, Tevfik Nevzat, Vasıf Çınar, şairler arasında Abdülhalim Memduh, Akil Koyuncu, Benal Nevzat, Şair Eşref, Fuat Edip Baksı, hikâyeciler ve romancılar arasında Besim Akımsar, Halit Ziya, Orhan Rahmi, Ömer Seyfettin, Zeynel Besim, müzisyenler arasında Dikran Çuhacıyan, Rakım Elkutlu, Şükrü Osman Şenozan, Neyzen Tevfik gibi isimler zikredilebilir. Bunlar ve kitaptaki diğer şahıslar hakkında İzmir gazete ve dergilerinde çıkmış olan yazılar, haberler vs. titiz bir şekilde toplanmış ve adeta iğneyle kuyu kazılarak söz konusu biyografiler oluşturulmuştur. Kitaptaki şahsiyetlerin çoğu hakkında ilk kez bu kitapta derli toplu bilgi verilmiştir. Dolayısıyla bu kitap İzmir’le ilgili çalışmalar yapacak araştırmacıların daima yararlanacakları bir kaynak eser olmaya devam edecektir.

Necip Türkçü, Faruk Huyugüzel’in doçentlik çalışması olarak hazırladığı kitaptır. Kültür Bakanlığı tarafından yayımlanan bu kitap, faaliyetlerini daha çok İzmir’de yürüten, bu yüzden de Türk edebiyat tarihlerinde kendisine fazla yer verilmeyen Necip Türkçü’nün ayrıntılı bir hayat hikâyesiyle birlikte İzmir matbuatındaki faaliyetlerini, özellikle “Türkçe yazmak çığırı” konusundaki çalışmalarını ortaya koymaktadır.

Huyugüzel’in bir diğer kitabı tanınmış romancımız Halit Ziya Uşaklıgil hakkındadır. Bilindiği gibi Halit Ziya çocukluğunu ve gençliğinin önemli bir kısmını İzmir’de geçirmiş, ilk edebî faaliyetlerini de bu şehirde yürütmüştür. İzmir’de Nevruz adıyla ilk Türkçe dergiyi -Bıçakçızade Hakkı ve Tevfik Nevzat’la birlikte- çıkaran odur. İlk hikâye ve romanlarını yine bu şehirde Hizmet gazetesinde neşretmiş ve sonra kitap olarak bastırmıştır. Halit Ziya’nın bu İzmir devresini ayrıntılı bir şekilde ortaya koyan da yine Ömer Faruk Huyugüzel olmuştur. Halit Ziya’nın ilk romanı olan ve gazetede tefrika olarak kaldığı için pek bilinmeyen Sefile’yi ortaya çıkaran ve son olarak yeni harflerle yayımlayan da yine o olmuştur. Huyugüzel’in Halit Ziya hakkındaki kitabı önce Milli Eğitim Bakanlığı tarafından iki kez yayımlanmış, son olarak Akçağ Yayınları tarafından da yeni bir baskısı yapılmıştır.

Faruk Huyugüzel’in İzmir Büyükşehir Belediyesi Yayınları arasında basılan İzmir’de Edebiyat ve Fikir Hareketleri Üzerine Araştırmalar adlı kitabı da önemli çalışmalarından biridir. Bu kitapta kendisinin İzmir’le ilgili bazı makale ve bildirileri toplanmıştır.  Kitapta toplam yirmi beş yazı bulunmaktadır. Bunlardan on dördü geçmiş yıllarda çeşitli yayın organlarında yayımlanmıştır. Çeşitli bilimsel toplantılarda bildiri olarak sunulmuş on bir yazı ise ilk kez bu kitapta yer almaktadır. Kitaptaki yazılara bakıldığında bunların bir kısmının İzmir ve çevresi edebiyat ve fikir hareketleri ve bu hareketlerin yayın sahnesine çıktığı basın dünyası hakkında genel bilgiler veren ve bu alandaki çalışmaların problemlerine değinen yazılar olduğu görülür. Kitaptaki diğer yazılar ise İzmir’de edebiyat ve fikir hareketlerine katılmış şair ve yazarlar hakkındadır. İki yazı ise İzmir’de Tanzimat ve Meşrutiyet dönemlerinde gerçekleşen tiyatro faaliyetleri ile ilgilidir.

Önemi dolayısıyla bu kitaptaki yazıların bazılarından birkaç cümle ile söz etmek istiyorum. Kitaptaki “Cumhuriyet Döneminde İzmir Araştırmalarının Genel Durumuna Bir Bakış” başlıklı, bir bakıma bu kitap için bir giriş niteliğini taşıyan yazı, 1998 yılında Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nin düzenlediği “75. Yılında Cumhuriyet ve Sosyal Bilimler Sempozyumu”nda bildiri olarak sunulmuştur. Başlığının da işaret ettiği üzere, bu yazıda İzmir ve çevresi edebiyat ve fikir hayatı ile ilgili çalışmaların bir tarihçesi verilmekte, bu alanda nelerin yapıldığı, daha nelerin yapılması gerektiği ve bu çalışmalar sırasında ortaya çıkan güçlükler üzerinde durulmaktadır. Yazının sonunda Huyugüzel, İzmir ve çevresi ile ilgili çalışmaların planlı bir şekilde yürütülebilmesi için “çok yönlü ve tam bir İzmir bibliyografyasının” hazırlanması ve “bu çalışmanın paralelinde” bir İzmir arşivinin oluşturulması gerektiğini belirtmektedir.

Kitaptaki, aynı konuyla ilgili bir diğer yazı, “Bölge Edebiyatı Araştırmalarına Dair Bazı Dikkatler” başlığını taşımaktadır. 2000 yılında Balıkesir’de yapılan “II. Balıkesir Kültür Araştırmaları Sempozyumu”nda bildiri olarak sunulan ve yine ilk kez bu kitapta yayımlanan bu yazıda Huyugüzel, otuz yıldır üzerinde çalıştığı bu alanda edindiği birikim ve tecrübeden, İzmir dışında diğer bölgelerin edebiyat ve fikir hareketleri üzerinde çalışan ya da çalışacak olan genç araştırmacıları da yararlandırmayı amaçlamıştır.

“Edebiyat, Tarih ve Şehir Tarihleri” ve “Yeni Türk Edebiyatı Tarihinde Bölge ve Şehirlerin Rolü” başlıklı, kitabın konusunu oluşturan çalışma alanının kapsamı ve sorunları ile ilgili iki yazıdan sonra, kitaptaki diğer yazılar İzmir ve çevresindeki kültür ve edebiyat faaliyetleri ile bu faaliyetlere katılan şair ve yazarlar hakkındadır. Bu yazılardan en dikkate değer olanlarından biri, “İzmir Üzerine Hatıralar” başlıklı olanıdır. İzmir’le ilgili kitap halinde basılmış veya gazete ve dergilerde tefrika halinde yayımlanmış –ki bunların birçoğunu Ömer Faruk Huyugüzel’in lisans tezi olarak öğrencilerine hazırlattırarak bir araya getirdiğini ve böylece Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde dikkate değer bir arşiv oluşturduğunu biliyoruz- hatıraları; “Edebiyat, Sanat ve Basınla İlgili Hatıralar”, “Millî Mücadele Hatıraları” ve “Siyasî ve Sosyal Hayatla İlgili Hatıralar” şeklinde üç başlık altında değerlendiren ve tasvir eden Huyugüzel, yazının sonunda bunların kronolojik bir bibliyografyasını da vermiştir. Tarihçiler ve edebiyat tarihi alanında çalışan araştırmacıların mutlaka görmesi gereken bu bibliyografyada, ilki 1904, sonuncusu 2001 tarihli elli dört hatırattan söz edilmektedir. Yine bu yazıda, İzmirli yazarlarla ilgili, İzmir gazete ve dergilerinde yayımlanmış çok sayıda röportajın da künyesi verilmektedir. Yakup Kadri, Necati Cumalı, Salah Birsel, Samim Kocagöz, Şükran Kurdakul vb. gibi birçok yazar ve şairle yapılmış bu röportajların da edebiyat tarihçileri tarafından ihmal edilmemesi gerektiği açıktır.

İlk kez bu kitapta yayımlanan yazılardan biri de “Osmanlı Döneminde Bir Yerel Basın Örneği Olarak İzmir Basını” adını taşımaktadır. Prof. Dr. Huyugüzel, “İdeal anlamda bir Türk basın tarihi, İstanbul’un yanı sıra diğer bütün merkezlerde ortaya çıkan basın hareketlerini ve bunların ortak tarihini kapsayacaktır. Bu anlamda bir basın tarihini oluşturabilmek için öncelikle bütün bu merkezlere ait basın tarihlerinin bağımsız monografiler halinde ortaya konulması ve bu monografilerden genel Türk basın tarihine gidilmesi kaçınılmaz bir gerekliliktir” sözleriyle başladığı yazısında İzmir’de meydana gelen basın yayın hareketlerini genel çerçevesiyle vermektedir. Kitaptaki, burada zikretmediğimiz diğer yazılar da, bu söz ettiklerimiz gibi İzmir fikir, sanat ve edebiyat hayatının karanlıkta kalmış çeşitli yönlerini aydınlatan çok değerli araştırma ürünleridir.

Faruk Huyugüzel, üzerinde çalıştığı Necip Türkçü’nün Hatıraları ve Dil Yazıları’nı da toplayıp bir araya getirerek yeni harflere aktarmış ve bu kitap Türk Dil Kurumu’nca yayımlamıştır. Kendisinin ayrıca İzmir Milli Kütüphanesi’ni tanıtan küçük bir kitapçığı da bulunmaktadır. Öğrencisi Şerife Çağın’la birlikte meşhur hiciv şairi Eşref’in bütün şiirlerini Eşref - Bütün Eserleri adıyla hazırlamışlar ve bu kitap da Dergâh Yayınları tarafından basılmıştır.

Rene Wellek’in Edebiyat Teorisi kitabını da Türkçeye tercüme eden ve ilk olarak 1993 yılında yayımlayan Ö. Faruk Huyugüzel, bu çeviriyi yakın zamanda Dergâh Yayınları için yeniden gözden geçirmiş ve eser bu yayınevi tarafından da basılmıştır. Bu çeviri hâlen Türk Dili ve Edebiyatı Bölümlerinde en çok okutulan teorik eserlerden biridir. Prof. Dr. Huyugüzel, yine uzun yıllar üzerinde çalıştığı Eleştiri Terimleri Sözlüğü’nü de tamamlayarak 2018 yılında yayımlamıştır. Türkiye’de bugüne kadar yayımlanmış bu kapsamda bir eleştiri terimleri sözlüğü yoktur. Dolayısıyla bu kitap alanında önemli bir boşluğu doldurmuştur. Prof. Dr. Huyugüzel, kitabın önsözünde amacını şu ifadelerle açıklamıştır:

“Bu kitap, edebiyat dünyamızda öteden beri eksikliği hissedilen edebiyat eleştirisi terimleri sözlüğü ihtiyacını bir ölçüde de olsa giderebilmek amacıyla hazırlanmış ve kısaca ifade edilmek için de “Eleştiri Terimleri Sözlüğü” olarak adlandırılmıştır. Yaklaşık on üç yıla yayılan çalışmalardan sonra tamamlayabildiğimiz kitabımızın asıl amacı, edebiyat öğrencilerine, özellikle Türk dili ve edebiyatı öğrencilerine ve edebiyat araştırıcılarına edebiyat eleştirisinin, daha çok da modern edebiyat eleştirisinin temel kavramları ve edebiyat eleştirisi tipleri hakkında kısa ve özlü bilgiler verebilmek, böylece bizde yeni yeni kullanılmaya başlanan modern eleştiri terimlerinin doğru ve yerinde kullanılmasına yardımcı olmak ve birtakım yeni eleştiri terimlerinin kullanımını da yaygınlaştırmak olmuştur.”

Yine kitabın önsözünde verilen bilgiye göre kitapta 246 madde başlığı bulunmaktadır. Bu maddeler açıklanırken kullanılan ve madde içinde tanımına yer verilen terimlerle birlikte kitapta açıklaması yapılan madde sayısı 400’ü aşmaktadır.

Bu sözlüğün kendisinden önce yayımlanmış benzer sözlüklerden en önemli farkı, eleştiri terimleri tanımlanırken bu terimlere Türk edebiyatı açısından da bakılması ve bu terimlerin –varsa- eski belâgat kitaplarındaki karşılıklarının ve tanımlarının da verilmesidir. Prof. Dr. Huyugüzel, böyle yapmaktaki amacını “eski ve yeni edebiyat incelemeleri arasında bir bağ kurma”ya katkı sağlamak olarak açıklamaktadır. Kitapta Batı edebiyat eleştirisi içerisinde teşekkül etmiş terimler açıklanırken yabancı edebiyatlardan verilen örneklerle yetinilmemiş, bunların Türkçedeki benzerleri de örneklenerek okuyucunun terimi bildiği örnekler üzerinden daha rahat anlayabilmesine imkân sağlanmıştır. Bu eserin ESKADER (Edebiyat Sanat ve Kültür Araştırmaları Derneği) tarafından 2018 yılı araştırma inceleme dalında ödüle layık görüldüğünü de belirtelim.

Öğrencisi Şerife Çağın’ın, başında bulunduğu EKAM (Ege Üniversitesi Kadın Araştırmaları Merkezi)’ın bir faaliyeti olarak gerçekleştirdiği İzmir’de İz Bırakmış Öncü Kadın Yazarlar Sempozyumu’na her aşamasında katkı sağlayan Prof. Dr. Huyugüzel, sempozyumda bir bildiri de sunmuş ve bu bildiri sempozyum kitabında yayınlanmıştır. “İzmir’in İlk Kadın Yazarlarına Dair Yeni Bilgiler” başlıklı bu bildiri metninde, daha önce İzmir Fikir ve Sanat Adamları kitabında yer verilen İzmirli kadın yazarlar, aradan geçen zamanda elde edilen yeni bilgiler de eklenerek ayrıntılı olarak tanıtılmıştır.

Ömer Faruk Huyugüzel, Yakup Çelik ve Fatih Sakallı editörlüğünde hazırlanan ve Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından yayınlanan Halit Ziya Uşaklıgil (2021) kitabına da “Halit Ziya Uşaklıgil’in Hayatı ve Yazı Faaliyeti” başlıklı bir bölümle katılmıştır. 40 sayfalık bu mufassal yazıda Huyugüzel, bugüne kadar Halit Ziya üzerinde yaptığı çalışmalarla elde ettiği birikim ve tecrübenin ışığında söz konusu yazarımızı her yönüyle tanıtmıştır. Ahmet Yesevi Üniversitesi tarafından internet ortamında yayınlanan Türk Edebiyatı İsimler Sözlüğü’ndeki Halit Ziya Uşaklıgil maddesi de Ömer Faruk Huyugüzel tarafından yazılmıştır.

Ömer Faruk Huyugüzel’in üzerinde çalıştığı yazarlarımızdan biri de Ömer Seyfettin’dir. Daha önce Marmara Üniversitesi tarafından yayınlanan Doğumunun 100. Yılında Ömer Seyfeddin (1984) kitabına da “Ömer Seyfeddin’in İzmir Yılları ve Bu Devrede Yazdığı Hikâyeler” başlıklı bir yazıyla katılmış olan Huyugüzel, yakın zamanda çıkan bu yazarımızla ilgili iki çalışmaya da birer makaleyle katkıda bulunmuştur. Bunlardan ilki Hülya Eraydın Argunşah’ın editörlüğünde Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından yayınlanan Ömer Seyfettin kitabındaki “Ömer Seyfettin’in Hikâye Sanatındaki Değişme ve Gelişmeler” başlıklı yazıdır. Bu yazıda Ömer Seyfettin’in 130 kısa hikâyesi “Paradoksal Hikâyeler”, “Yeni Lisan ve Sosyal Konular”, “Parodiler”, “Zafer Çağlarının Destani Hikâyeleri”, “Masallar, Masalsı Hikâyeler” şeklinde tasnif edilmiş ve Ömer Seyfettin’in “Halit Ziya Uşaklıgil’den sonra Türk hikâyesinin gelişmesine çok önemli katkılarda bulunmuş büyük bir hikâyeci” olduğu değerlendirmesi yapılmıştır. Ömer Seyfettin hakkındaki diğer makale, uzun zamandır bu hikâyecimiz üzerine değerli çalışmalar yapan ve bütün eserlerini titiz bir çalışmayla bir araya getirerek TDK Yayınları arasında neşreden Nazım Hikmet Polat’ın editörlüğünde çıkarılan Türklük Bilimi Araştırmaları dergisinin “Ömer Seyfettin Dosyası”nda yer alan Ömer Seyfettin Realist mi Romantik mi?” başlıklı yazıdır.

İzmir basın tarihi üzerine çalışmalarını sürdürdüğünü bildiğimiz ve yakın zamanda bu çalışmalarını da bir kitaba dönüştürmesini beklediğimiz Ömer Faruk Huyugüzel’in bir taraftan da İzmir Fikir ve Sanat Adamları’nı yeni baskısı için aradan geçen zamanda elde ettiği yeni bilgilerle güncellemek için çalıştığını biliyoruz. Hâlen aktif olarak araştırma ve incelemelerine devam eden hocamızın bugüne kadar yayımlanmış kitapları, makaleleri ve çeşitli bilimsel toplantılarda sunduğu yayımlanmış/yayımlanmamış bildirileri ile yönettiği yüksek lisans ve doktora tezlerinin listesi aşağıdadır:

 

ARAŞTIRMA ve İNCELEME ESERLERİ

1.       Hüseyin Cahit Yalçın’ın Hayatı ve Edebî Eserleri Üzerinde Bir Araştırma, E. Ü. Edebiyat Fakültesi Yayınları, İzmir, 1984, XI+300 s.; (Kısaltılmış baskı: Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1982, 166 s.).

2.       Necip Türkçü, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1988, 240 s.

3.       Halit Ziya Uşaklıgil. Hayatı, Eserleri, Eserlerinden Seçmeler, Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları, İstanbul, 1995, 159 s.; Genişletilmiş 3. b., Akçağ Yayınları, Ankara, 2004, 256 s.

4.       1928’e Kadar İzmir’de Çıkmış Türkçe Kitap ve Süreli Yayınlar Kataloğu, Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yayınları, İzmir, 1996, IX+101 s.

5.       İzmir Millî Kütüphanesi, İzmir Millî Kütüphane Vakfı, İzmir,1997, 54 s.

6.       İzmir Fikir ve Sanat Adamları (1850-1950), Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, 2000, XIII+640 s.

7.       Necip Türkçü’nün Hatıraları ve Dil Yazıları, TDK Yayınları, Ankara, 2003, 257 s.

8.       İzmir’de Edebiyat ve Fikir Hareketleri Üzerine Araştırmalar, İzmir Büyükşehir Belediyesi Kültür Yayını-Kent Kitaplığı Dizisi, İzmir, 2004, 271 s.

9.       Eşref. Bütün Eserleri (Şerife Çağın’la birlikte), Dergâh Yayınları, İstanbul, 2006, 592 s.

10.   Eleştiri Terimleri Sözlüğü, Dergâh Yayınları, İstanbul, 2018, 604 s.

 

ÇEVİRİ ve AKTARMA TARZINDA KİTAPLAR

1.       Edebiyat Teorisi (R. Wellek-A. Warren’dan çev.), Akademi Kitabevi, İzmir, 1993, 355 s.; Gözden geçirilmiş yeni baskı: Dergâh Yayınları, 2018, 604 s.

2.       Mehmet Akif Ersoy, Safahat, Orijinal Metin-Sadeleştirilmiş Metin-Notlar (Rıza Bağcı ve Fazıl Gökçek’le birlikte), 2 c., İstanbul (t.y.), 1056 s.; Gözden geçirilmiş yeni baskı: Dergâh Yayınları, İstanbul, 2014, 941 s.

3.       Halit Ziya Uşaklıgil. Sefile, Özgür Yayınları, İstanbul, 2006, 184 s.

 

MAKALELER ve KİTAPLARDA BÖLÜMLER

1.       “İzmir’de Türkçe Yazmak Çığırı ve Necip Türkçü’nün Fikirleri”, Türk Dili ve Edebiyatı Araştırmaları Dergisi, nr. 1, İzmir, 1982, ss. 107-133.

2.       “‘Yazın Kuramı’ Üstüne”, Milli Kültür, nr. 42, Ekim 1983, ss. 45-47.

3.       “Halit Ziya’nın Sefile Romanında Realist Teknikler”, Mehmet Kaplan’a Armağan, İstanbul, 1984, ss. 185-202 (2. b.: İzmir’de Edebiyat ve Fikir Hareketleri Üzerine Araştırmalar, İzmir Büyükşehir Belediyesi Kültür Yayını, İzmir, 2004, ss. 180-193).

4.       “Yahya Kemâl’in Şiir Görüşü ve Kullandığı Terimler”, Doğumunun 100. Yılında Yahya Kemâl Beyatlı, Marmara Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Yayınları, İstanbul, 1984, ss. 85-93.

5.       “Ömer Seyfettin’in İzmir Yılları ve Bu Devrede Yazdığı Hikâyeler”, Doğumunun 100. Yılında Ömer Seyfettin, Marmara Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Yayınları, İstanbul, 1984, ss. 80-99 (2. b.: İzmir’de Edebiyat ve Fikir Hareketleri Üzerine Araştırmalar, ss. 208-223).

6.       “Halit Ziya Uşaklıgil’in İzmir Devresi ve Bu Devrede Verdiği Eserler”, Türk Dili ve Edebiyatı Araştırmaları Dergisi, nr. 3, İzmir, 1984, ss. 69-87 (2. b.: İzmir’de Edebiyat ve Fikir Hareketleri Üzerine Araştırmalar, ss. 150-163).

7.       “Halit Ziya’nın Hizmet’te Bir Türkçe Sözlük Hazırlama Girişimi”, Türk Dili, nr. 411, Mart 1986, ss. 235-241 (2. b.: İzmir’de Edebiyat ve Fikir Hareketleri Üzerine Araştırmalar, ss. 164-170).

8.       “Mehmet Akif’in Asım’da Başvurduğu Anlatım Vasıtaları ve Teknikleri”, Ölümünün 50. Yılında Mehmet Akif Ersoy, Marmara Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Yayınları, İstanbul, 1986, ss. 31-52.

9.       “İzmir’de İlk Tiyatro Faaliyetleri ve Sultan II. Abdülhamit Devrinde Tiyatro Hayatı”, Mehmet Kaplan İçin, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yayınları, Ankara, 1988, ss. 115-130 (2. b.: İzmir’de Edebiyat ve Fikir Hareketleri Üzerine Araştırmalar, ss. 64-78).

10.   “Namık Kemâl’in Edebiyat ve Edebî Tenkide Dair Genel Fikirleri”, Ölümünün 100. Yılında Namık Kemâl, Marmara Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Yayınları, İstanbul, 1988, ss. 51-65.

11.   “Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun Hikâyelerinde Anadolu”, Doğumunun 100. Yılında Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Marmara Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Yayınları, İstanbul, 1989, ss. 99-114 (2. b.: İzmir’de Edebiyat ve Fikir Hareketleri Üzerine Araştırmalar, ss. 224-234).

12.   “Tanzimat’tan Cumhuriyet’e Kadar İzmir’de Kültürel Hayat”, Yedi İklim, nr. (24)+5, Ağustos 1992, ss. 67-71 (2. b.: İzmir’de Edebiyat ve Fikir Hareketleri Üzerine Araştırmalar, ss. 22-29.

13.   “Yeni Türk Edebiyatı Tarihinde Bölge ve Şehirlerin Rolü”, Türk Dili ve Edebiyatı Araştırmaları Dergisi, nr. 8, İzmir, 1994, ss. 11-16 (2. b.: İzmir’de Edebiyat ve Fikir Hareketleri Üzerine Araştırmalar, ss. 16-21).

14.   “Fikir Hareketleri”, TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 13, İstanbul, 1996, ss. 66-67.

15.   “Halit Ziya Uşaklıgil Bibliyografyası” (Zeynep Kerman’la birlikte), Türk Dili, nr 529, Ocak 1996, ss. 164-248.

16.   “Halit Ziya ve Roman Sanatı”, Türk Dili, nr. 529, Ocak 1996, ss. 155-163 (2. b.: İzmir’de Edebiyat ve Fikir Hareketleri Üzerine Araştırmalar, ss. 194-201).

17.   “Prof. Dr. İnci Enginün ve Mukayeseli Edebiyat”, İnci Enginün’e Armağan, Dergâh Yayınları, İstanbul, 1997, ss. 213-218.

18.   “Vilâyet Gazeteciliğinde Önemli Bir İsim: Mehmet Salim (1840?-?)”, Türk Dili ve Edebiyatı Araştırmaları Dergisi, nr. 9, İzmir, 1998, ss. 1-9 (2. b.: İzmir’de Edebiyat ve Fikir Hareketleri Üzerine Araştırmalar, ss. 133-139).

19.   “Edebiyat, Tarih ve Şehir Tarihi”, Yağmur, nr. 1, Ekim-Kasım-Aralık 1998, ss. 31-33. (2. b.: İzmir’de Edebiyat ve Fikir Hareketleri Üzerine Araştırmalar, ss. 7-9).

20.   “Halikarnas Balıkçısı’nın Bilinmeyen Bir Romanı: Bulamaç”, Yağmur, nr. 4, Ekim-Kasım-Aralık, 1999, ss. 52-55 (2. b.: İzmir’de Edebiyat ve Fikir Hareketleri Üzerine Araştırmalar, ss. 246-252).

21.   “Cumhuriyet Dönemi Türk Edebiyatında Halk Evlerinin Rolü”, Atatürk Yolu, Y. 12, c. 6, nr. 23, Mayıs 1999, ss. 391-400.

22.   “Edebî Sanatlar: Cumhuriyet Dönemi Edebiyatı”, Türkiye Cumhuriyeti’nin Temeli Kültürdür II, T. C. Kültür Bakanlığı Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü Yayınları, Ankara, 2002, ss. 278-337.

23.   “İzmir Üzerine Hatıralar”, İzmir Kent Kültürü Dergisi, nr. 6, Mart 2003, ss. 50-65 (2. b.: İzmir’de Edebiyat ve Fikir Hareketleri Üzerine Araştırmalar, ss. 30-50).

24.   “Ali Tekinci’ye Gecikmiş Bir Cevap”, Türk Yurdu, nr. 187, 189, Mart, Mayıs 2003.

25.   “Şair Eşref ve İzmir Yılları”, İzmir’de Edebiyat ve Fikir Hareketleri Üzerine Araştırmalar, İzmir Büyükşehir Belediyesi Kültür Yayını. İzmir, 2004, ss. 140-149.

26.   “Nahit Ulvi Akgün’ün Türk Şiirindeki Yeri”, İzmir’de Edebiyat ve Fikir Hareketleri Üzerine Araştırmalar, ss. 253-256.

27.   “Meşrutiyet’ten Cumhuriyet’in İlânına Kadar İzmir’de Tiyatro”, İzmir’de Edebiyat ve Fikir Hareketleri Üzerine Araştırmalar, ss. 79-107.

28.   “İzmir Fikir ve Sanat Adamlarının Kullandığı İlk Adlar, Takma Adlar, Kısaltmalar ve Rumuzlar”, İzmir’de Edebiyat ve Fikir Hareketleri Üzerine Araştırmalar, ss. 108-121.

29.   “Halit Ziya Uşaklıgil”, Servet-i Fünûn Edebiyatı (Koordinatör: Prof. Dr. İsmail Parlatır), Akçağ Yayınları 833, Ankara, 2006, ss. 311-391.

30.   “Halit Ziya’nın Peşinde”, Zeynep Kerman Kitabı (Haz. Handan İnci), Dergâh Yayınları, İstanbul, 2010, ss. 62-67.

31.   “İzmir’in Önemli Bir Edebiyat ve Fikir Gazetesi: Hizmet”, Zeynep Kerman Kitabı (Haz. Handan İnci), Dergâh Yayınları, İstanbul, 2010, ss. 111-120.

32.   “Şair Eşref”, TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 38, İstanbul, 2010, ss. 304-305.

33.   “Tanin”, TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 39, İstanbul, 2010, ss. 565-567.

34.   “Yalçın, Hüseyin Cahit”, TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 43, İstanbul, 2013, ss. 300-301.

35.   “Milli Kütüphane Sineması, Elhamra Sineması”, Edebiyat Üzerine İncelemeler – Rıza Filizok’a Armağan, İzmir, 2019, ss. 41-58.

36.   “Ömer Seyfettin’in Hikâye Sanatındaki Değişme ve Gelişmeler”, Ömer Seyfettin, (Hzl. Hülya Eraydın Argunşah), Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, Ankara, 2020, ss. 281-296.

37.   “Ömer Seyfettin Realist mi Romantik mi?”, Türklük Bilimi Araştırmaları, S. 48, 2020-Güz, ss. 115-129.

38.   “Halit Ziya Uşaklıgil’in Hayatı ve Yazı Faaliyeti”, Halit Ziya Uşaklıgil, (Hzl. Yakup Çelik – Fatih Sakallı), Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, Ankara, 2021, ss. 15-53.

39.   “Halit Ziya Uşaklıgil”, Türk Edebiyatı İsimler Sözlüğü,  https://teis.yesevi.edu.tr/madde-detay/usakligil-halit-ziya

40.   “Necip Türkçü”, Türk Edebiyatı İsimler Sözlüğü,    https://teis.yesevi.edu.tr/madde-detay/necip-turkcu

 

YAYIMLANMIŞ BİLDİRİLER

1.       “Halit Ziya’nın İzmir’de Yazdığı Büyük Hikâyelerde Yapı ve Üslûp Özellikleri”, Beşinci Milletlerarası Türkoloji Kongresi-Tebliğler, c. I, İstanbul, 1985, ss. 131-141 (2. b.: İzmir’de Edebiyat ve Fikir Hareketleri Üzerine Araştırmalar, İzmir Büyükşehir Belediyesi Kültür Yayını, İzmir, 2004, ss. 171-179).

2.       “Ömer Seyfettin’in Hikâyelerinde İroni”, Ben Gönen’de Doğdum, Ömer Seyfettin ve Eserleri Sempozyum Bildirileri, Gönen, 1997, ss. 61-73.

3.       “Cumhuriyet Döneminde İzmir Araştırmalarının Genel Durumuna Bir Bakış”, 75. Yılında Cumhuriyet ve Sosyal Bilimler Sempozyumu, 19-21 Ekim 1998, Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi, İzmir’de Edebiyat ve Fikir Hareketleri Üzerine Araştırmalar, ss. 1-6.

4.       “Müstecabizade İsmet ve İzmir’deki Hayat ve Faaliyeti”, I. Balıkesir Kültür Araştırmaları Sempozyumu Bildirileri, Balıkesir, 1998, ss. 264-269 (2. b.: İzmir’de Edebiyat ve Fikir Hareketleri Üzerine Araştırmalar, s. 202-207).

5.       “Cumhuriyete Kadar İzmir’de Dil ve Edebiyat Hareketleri”, İstanbul Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü, VII. Milletlerarası Türkoloji Kongresi, 8-12 Kasım 1999; İzmir’de Edebiyat ve Fikir Hareketleri Üzerine Araştırmalar, ss. 56-63.

6.       “Osmanlı Döneminde Bir Yerel Basın Örneği Olarak İzmir Basını”, Dünden Bugüne Türkiye’de Basın Sempozyumu, 2-3 Aralık 1999, Ege Üniversitesi İletişim Fakültesi; İzmir’de Edebiyat ve Fikir Hareketleri Üzerine Araştırmalar, ss. 51-55.

7.       “Bölge Edebiyatı Araştırmalarına Dair Bazı Dikkatler”, II. Balıkesir Kültür Araştırmaları Sempozyumu, 31 Mayıs - 2 Haziran 2000, Balıkesir Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi; İzmir’de Edebiyat ve Fikir Hareketleri Üzerine Araştırmalar, ss. 10-15.

8.       “Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Geçişte İzmir’de Kültür Kurumları”, 21. Yüzyıl Eşiğinde İzmir-Uluslararası Sempozyum, 9-10 Ekim 2000, İzmir Büyükşehir Belediyesi Kent Kitaplığı Dizisi 24, İzmir, 2001, ss. 61-70.

9.       “Bir Resmî Vilâyet Gazetesi: Aydın”, Kayseri ve Yöresi Kültür, Sanat ve Edebiyat Şöleni, 12-13 Nisan 2001, Bildiriler, 1. c., Kayseri, 2001, ss. 377-386 (2. b.: İzmir’de Edebiyat ve Fikir Hareketleri Üzerine Araştırmalar, ss. 122-132).

10.   “Edebiyatımızda Efelik Temi ve Kantarağasızade Ömer Selâhattin’in Kara Dana Piyesi”, Muğla Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Zeybek Kültürü Sempozyumu, 24-25 Ekim 2002, İzmir’de Edebiyat ve Fikir Hareketleri Üzerine Araştırmalar, ss. 235-245.

11.   “İzmir’in İlk Kadın Yazarlarına Dair Yeni Bilgiler”, İzmir’de İz Bırakmış Öncü Kadın Yazarlar, (Editör: Şerife Çağın), Ege Üniversitesi Yayınları, İzmir, 2021, ss. 1-14.

 

YAYIMLANMAMIŞ BİLDİRİLER ve KONFERANSLAR

1.       “Edebiyatımızda Kadın Yazarlar”, İzmir Kültür Sanat Derneği “Günümüzde Kadın Yazarlar Paneli”, 5 Nisan 1993.

2.       “20 Yüzyıl Başlarında Türk Edebiyatında Müslüman İmajı”, Kutlu Doğum Haftası münasebetiyle Denizli’de Yapılan Konuşma, 1992.

3.       “Günümüz Gençliğinin Asım’dan Alacağı Dersler”, Afyon Kocatepe Üniversitesinde 1997’de verilen konferans.

4.       “Ömer Seyfettin’in Hikâye Sanatı”, Gönen Belediyesi Ömer Seyfettin ve Eserleri Sempozyumu, 1998.

5.       “Küreselleşmeye Karşı Dillerin Savunusu”, İzmir TÜYAP Kitap Fuarında 11 Nisan 2002’de yapılan konuşma.

6.       “İzmir Millî Kütüphanesi”, Millî Kütüphane’nin 90. Kuruluş Yıldönümü Paneli, İzmir, 19 Aralık 2002.

7.       “20. Yüzyılda Edebiyat Eserine Yeni Yaklaşımlar ve Türkiye’de Edebiyat Araştırmaları”, Manisa Celal Bayar Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesinde Konferans, 26 Mart 2003.

8.       “Türkiye’de Karşılaştırmalı Edebiyat Araştırmaları”, Lefke Avrupa Üniversitesi “Karşılaştırmalı Edebiyat İncelemeleri Sempozyumu”, 8-9 Mayıs 2003.

9.       “Halit Ziya Uşaklıgil’e Yöneltilen Eleştiriler”, Erciyes Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Halit Ziya Uşaklıgil Sempozyumu, 8 Aralık 2006.

10.   “Kıbrıs Türk Edebiyatı Araştırmalarına Genel Bir Bakış” DAÜ Fen-Edebiyat Fakültesi, “Kıbrıs Türk Varolma Mücadelesinin Edebiyata Yansımaları Sempozyumu, 14-15 Mayıs 2009.

11.   “Eski Yazarların Gözünde İzmir”, İzmir Büyükşehir Belediyesi-Mülkiyeliler Birliği İzmir Şubesi “İzmirli Olmak Sempozyumu”, 22-24 Ekim 2009.

 

DANIŞMANLIĞINDA HAZIRLANMIŞ YÜKSEK LİSANS TEZLERİ

1.       Bağcı, Rıza. Baha Tevfik\'in Hayatı, Ege Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, İzmir, 1987.

2.       Özer, Mehmet. Bezmi Nusret Kaygusuz\'un Hayatı, Ege Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, İzmir, 1987.

3.       Çağın, Sabahattin. Tokadizade Şekip (Hayatı, Şahsiyeti, Eserleri), Dokuz Eylül Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, İzmir, 1989.

4.       Gezgin, Faruk. Ali Kemal, Hayatı-Şahsiyeti-Siyasî ve Edebî Eserleri, Dokuz Eylül Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, İzmir, 1990.

5.       Günay, Ali Sultan. İsmail Safa’nın Hayatı, Şahsiyeti ve Edebî Eserleri, Dokuz Eylül Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, İzmir, 1990.

6.       Gökçek, Fazıl. Bıçakçızade İsmail Hakkı\'nın Hayatı ve Eserleri Üzerinde Bir Araştırma, Ege Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, İzmir, 1990.

7.       İnce, Mehmet. Mahmut Fuat (Hayatı, Şahsiyeti ve Eserleri), Ege Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, İzmir, 1990.

8.       Kavas, Yakup. Muallim Sadi (Hayatı, Şahsiyeti, Edebî Eserleri), Dokuz Eylül Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, İzmir, 1990.

9.       Öngül, Bilâl. Mehmet Şeref Aykut’un Hayatı ve Eserleri Üzerinde Bir Araştırma, Ege Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, İzmir, 1991.

10.   Kamer, Şerife. M. Nuri Efendi\'nin Hayatı ve Eserleri Üzerinde Bir Araştırma, Ege Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, İzmir,1994.

11.   Mumcu, Yasemin. Sırat-ı Müstakim ve Sebilü’r-reşat Dergilerinde Dış Türkler Meselesi Üzerinde Bir Araştırma, Ege Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, İzmir, 1994.

12.   Çetin (Aktaş), Meftune. Mehmet Sırrı Sanlı’nın Hayatı ve Eserleri Üzerinde Bir Araştırma, Ege Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, İzmir, 1994.

13.   Alat, Aykar. Benal Nevzat’ın Hayatı ve Eserleri Üzerinde Bir Araştırma, Ege Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, İzmir,1999.

14.   Öztürk, Muammer. Moralızade Rıfat Ahmet’in Hayatı ve Edebî Eserleri Üzerinde Bir Araştırma, Ege Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, İzmir, 1999.

15.   Çağın, Şerife. Eşref, Hayatı ve eserleri Üzerine Bir İnceleme, Ege Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, İzmir, 1999.

16.   Bağcı, Müberra. Kemal Bilbaşar’ın Hayatı ve Edebî Eserleri Üzerinde Bir Araştırma, Ege Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, İzmir, 2002.

 

DANIŞMANLIĞINDA HAZIRLANMIŞ DOKTORA TEZLERİ

1.       Akkoyun, Turan. Türk İnkılâbının İzmir Basınındaki Yankıları (1922-1938), Dokuz Eylül Üniversitesi Atatürk İlke ve İnkılâpları Tarihi Enstitüsü, İzmir, 1992.

2.       Çağın, Sabahattin. Tokadizade Şekip\'in Eserleri Üzerinde Bir Araştırma, Ege Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, İzmir, 1994.

3.       Bağcı, Rıza. Baha Tevfik\'in Edebi ve Felsefi Eserleri Üzerinde Bir Araştırma, Ege Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, İzmir, 1994.

4.       Özer, Mehmet. İzmir Gazeteleri(1923-1950)’ndeki Milli Mücadele Romanları Üzerinde Bir Araştırma, Ege Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, İzmir, 1995.

5.       Gökçek, Fazıl. Mehmet Akif Ersoy’un Şiiri Üzerinde Bir İnceleme, Ege Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, İzmir, 1995.

6.       Şenel, Ünal. Başlangıcından 1950’ye Kadar Türk Şiirinde İzmir Üzerinde Bir Araştırma, Ege Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, İzmir, 1997.

7.       Kamer, Şerife. Orhan Rahmi Gökçe, Hayatı ve Romanları Üzerinde Bir İnceleme, Ege Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, İzmir, 2001.

8.       Özsarı, Mustafa. Ege Bölgesi Halkevleri Dergilerindeki Edebî ve Kültürel Muhteva Üzerinde Bir İnceleme, Ege Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, İzmir, 2002.

9.       Öngül, Bilâl. Abdülhalim Memduh’un Hayatı ve Eserleri Üzerine Bir Araştırma, Ege Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, İzmir, 2002.

10.   Çağın, Şerife. Eşref’in Şiiri ve Türk Hiciv Edebiyatındaki Yeri, Ege Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, İzmir, 2004.

11.   Mumcu, Yasemin. Fuat Edip Baksı’nın Hayatı, Sanatı ve Eserleri Üzerinde Bir İnceleme, Ege Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, İzmir, 2005

12.   Nemutlu, Özlem. II. Meşrutiyet’ten Cumhuriyetin İlânına Kadar İzmir’de Tiyatro Faaliyetleri, Ege Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, İzmir, 2005

13.   Fedai, Özlem. Tarık Dursun Kakınç’ın Hayatı, Edebî Şahsiyeti, Hikâye ve Romanları Üzerinde Bir İnceleme, Ege Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, İzmir, 2006.

14.   Morkoç, Ayvaz. Nahit Ulvi Akgün’ün Hayatı ve Şiiri Üzerinde Bir İnceleme, Ege Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, İzmir, 2006.

15.   Bağcı, Müberra. Kemal Bilbaşar’ın Hikâye, Roman ve Tiyatroları Üzerine Bir İnceleme, Ege Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, İzmir, 2008.

 

 

 



* Daha önce Ömer Faruk Huyugüzel’e Armağan (İzmir, 2010) adlı kitapta yer alan bu yazı aradan geçen zamanda değişen bilgilerle güncellenmiştir.

* Prof. Dr., Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü, ORCİD: 0000-0003-3945-4475


Dr. Tuna YILMAZ*- Dr. Eren AKÇİÇEK* \\\\

ATATÜRK’ÜN İZMİR ANILARI

Tuna YILMAZ*-Eren AKÇİÇEK*

 

İzmir tarih boyunca birçok medeniyete ev sahipliği yapmış bir kenttir. Şehir stratejik konumuyla çok önemli bir liman kenti olmasının yanı sıra ülkemizin ekonomik, tarihî ve sosyo-kültürel açıdan da önde gelen şehirlerinden biridir. İzmir, her zaman çağdaş, gelişmiş, aynı zamanda işlek bir ticaret merkezi olmuştur. Stratejik ve sosyo-kültürel olarak bu şehir, Türklerin eline geçtikten sonra da değerini korumuştur. Atatürk de İzmir kentinin tarihî ve kültürel önemine birçok defa tanıklık etmiştir.

İzmir, Mustafa Kemal için ayrıca çok özel bir şehir olmuştur. O’nun hayatını yakından incelediğimizde bunun birden çok nedeni olduğunu görmekteyiz. Peki neydi bu şehri bu kadar önemli kılan. Bunu Mustafa Kemal’in kendi ağzından duymak yerinde olacaktır. Mustafa Kemal 31 Ocak 1923 tarihinde İzmir halkı ile yaptığı konuşmasında;

İzmir, kırk asırlık bir ecdat yurdudur. İzmir, bu kadar derin bir tarihe malik olmakla beraber coğrafî durumu sebebiyle ekonomik ve siyasî çok büyük bir ehemmiyete maliktir. İşte bunun içindir ki, Türkiye’yi mahvetmek isteyen düşmanların, her şeyden evvel gözleri bu tarihî, bu mühim beldeye döner. Nitekim düşmanlarımız en evvel burasını işgal etmişler, ondan sonra daha doğuya ilerlemişlerdir. İzmir’in işgali, bütün milletin kalbinde derin bir yara husule getirmiştir. Herkes İzmir için feryat ediyordu. İzmir, halkın elemlerini, feryatlarını, azim ve imanını ifade etmek için bir parola olmuştu. Muhtelif görüş noktalarından çok kıymetli olan İzmir, elbette düşmanların elinde bırakılamazdı ve nitekim bırakılmadı.” (Atatürk 1923: 84) diyerek bu şehrin ne kadar önemli olduğunu bizlere kısaca aktarmıştır.

Atatürk’ün İzmir anılarına başlamadan önce şehrin Atatürk ile olan derin bağlarına değinmek yerinde olacaktır.

Aslında Atatürk’ün İzmir’e olan düşkünlüğün altında çok duygusal bir gerçek önemli bir yer tutmaktadır. O da doğduğu kent olan ve şimdi Yunanistan topraklarında kalan Selanik ile İzmir’in benzer kentsel özellikleri barındırmasıdır. Ege’nin iki ayrı kıyısındaki İzmir ve Selanik’in birbirine olan benzerliği çok dikkat çekicidir. İki şehrin benzer bir atmosfere sahip olması, canlı sokakları, lezzetli yemekleri ve sıcak kalpli insanları Mustafa Kemal’in dikkatinden kaçmamıştır.

Mustafa Kemal’i bu kente gönülden bağlayan en önemli nedenlerden birisi de, annesi Zübeyde Hanım’ın ebedî dinlenme mekânını içinde barındırmasıdır. Zübeyde Hanım’ın mezarı Karşıyaka ilçesinde, Zübeyde Hanım Parkı içinde bulunmaktadır.

Atatürk’ün ilk ve tek eşi olan Lâtife Hanım, İzmir’in tanınmış ailelerinden Uşakîzadeler’dendir. Mustafa Kemal Paşa, 29 Ocak 1923 günü, saat 17.00’de, Uşakîzadeler’in kızı Latife Hanım ile, Uşakîzade Köşkü’nde sade bir nikâh töreni ile evlenmiştir.

15 Mayıs 1919\'da Yunanlılar tarafından işgal altına alınan İzmir’in, düşman işgalinden kurtarılması tüm yurtta zaferin simgesi haline gelmiştir. İzmir’in işgali Anadolu’yu birleştirmiş ve Türk Ulusal Bağımsızlık Savaşı’nın başlangıcı olmuştur. İstiklal Savaşı’nın bütün stratejisinin nihai hedefi İzmir’in kurtuluşu olmuştur. Çünkü İzmir’in kurtuluşu, Anadolu’nun içlerinden başlayan İstiklal Savaşı’nda elde edilen zaferin tüm Dünya’ya haklı ilânıdır.

Şehit Gazeteci Hasan Tahsin Recep ya da gerçek adıyla Osman Nevres (1888, Selanik-15 Mayıs 1919, İzmir) tarafından Kurtuluş Savaşı’nın başlangıcı sayılan ilk kurşunun atıldığı yer olmasının yanı sıra son kurşunun da burada atılması tarihimizdeki güzel tesadüflerden birisidir.

Tarih boyunca bir ticaret merkezi olan İzmir, kurtuluşundan sonra 1923’te Türkiye İktisat Kongresi’ne ev sahipliği yapmıştır. İzmir İktisat Kongresi’nde ekonomik gelişmenin ilerleyen yıllarda nasıl olması gerektiğine dair yol haritası çizilmiş ve ekonominin temel ilkeleri bu kongrede belirlenmiştir.

Mustafa Kemal’in yaşamında İzmir’in ne kadar önemli olduğunu daha iyi anlamak için, bu şehir ve bu şehrin insanları ile yaşadıklarını anlayabilmek için geçmişe doğru bir yolculuğa çıkacağız. Böylelikle Atatürk’ün bu şehir ve şehrin yaşayanları ile olan anılarına kronolojik olarak eşlik edeceğiz. Atatürk\'ün İzmir\'de birçok anısı vardır. İzmir\'de birçok yerde konaklamış, toplantılar yapmış, İzmirliler ile birlikte olmuş, ülke için önemli bazı kararları yine bu şehirde almıştır.

Atatürk, İzmir’e yaptığı 18 ziyaretinde toplam 147 gün bu şehirde misafir olmuştur. Uşakîzade Köşkü’ne beş kez gelişindeki misafirliğinde 91 gün kalmıştır. Geri kalan misafirliklerini Kordonboyu’ndaki Naim Palas\'ta şimdiki adıyla İzmir Atatürk Müzesi’nde geçirmiştir.

Naim Palas, 1860-1862 yıllarında yaptırılmış, bir ara otel olarak kullanılmıştır. 1927 yılında İzmir Belediyesi, binayı hazineden satın alarak Atatürk\'e hediye etmiş, içini dayayıp döşemiştir. Atatürk, 11 Ekim 1925’ten sonra sekiz defa İzmir\'de hep bu binada kalarak birçok tarihi kararları burada almış ve önemli misafirlerini bu binada ağırlamıştır.

Mustafa Kemal ilk olarak 1905 Şubat’ında İzmir\'e gelmiş ve kısa bir süre de olsa şehirde bulunmuştur Ali Fuat, Mustafa Kemal, Ahmet Müfit Özdeş 5 Şubat 1905’te ilk görev yerleri olan 5. Ordu’ya (Merkezi Şam) atanmışlardır. Mustafa Kemal, Ali Fuat Cebesoy ve Müfit Özdeş ile birlikte Şam’a gitmek için 10 Şubat 1905’te İstanbul’dan ayrılırlar. Ali Fuat Cebesoy anılarında yolculuğu ve Şam’a giderken İzmir’e varışlarını şöyle anlatmaktadır:

“Mustafa Kemal, ben, Müfit Kırşehir ve diğer bazı mümtaz yüzbaşılar İstanbul Limanı’ndan kalkan bir Nemse (Avusturya) vapuruyla, Beyrut’a doğru yola çıktık. Soğuk ve karlı bir havaydı. Buna rağmen üç kurmay arkadaş, vapurun güvertesinde epeyce kaldık. Üzüntümüz artık geçmişti. Çünkü biz, bu kutsal ve sevgili askerlik mesleğini seviyorduk. Mustafa Kemal ‘Bizim için hayat yeni başlıyor’ diyordu. O akşam, geminin yemek salonunda kendimize güzel bir ziyafet çektik. Birinci mevki kamarada yolculuk ediyorduk. Gece gayet coşkulu geçti. Güldük, eğlendik. Yalnız dikkati elden bırakmıyorduk. Vapurda hafiye ve casus olabilirdi.

Ertesi günü öğle üzeri İzmir’e geldik. İzmir’i ilk kez görüyordum. Üç arkadaş bir araba tutarak Kordonboyu’nda dolaştık. Şehir çok güzeldi. Sahildeki gazinolarda orkestralar çalıyordu. Birine girmek istedik, ama sonra gemiyi kaçırmaktan korkarak bundan vazgeçtik.” (Cebesoy 1966: 105).

Gazi Mustafa Kemal Paşa, İzmir’i ilk görüşünü 11 Ekim 1925 tarihinde İzmir Belediye binası balkonundan halka hitaben yaptığı konuşmada şöyle dile getirmiştir:

“Benim İzmir’i ilk gördüğüm gün, okulu bırakarak sürgüne gittiğim gündür. Bu güzel memlekette sürgüne giderken birkaç saat geçirmiştim. O zaman bu güzel rıhtımı, baştanbaşa bize can düşmanı olan bir ırkın sahipleriyle tamamen dolu görmüştüm. O zaman karar vermiştim ki, İzmir, gerçek, asil ve yüce Türk İzmirlilerin elinden gitmişti. Fakat ne yapayım ki, o tarihte bu gerçeği açıklamaya imkân yoktu. Çünkü ben sürgüne gönderildiğim yere gidiyordum. O gün bu gerçeği açıklayamamak yüzünden bütün memleketin İzmir’le birlikte ne kadar büyük, ne kadar acı felaketlere uğradığını elbette bilirsiniz.” (Gürel 2008: 8).

Bu konuşmasından bu ziyaretin vapurla Şam’a giderken gerçekleştiği anlaşılmaktadır.

Mustafa Kemal Eylül 1907 de Selanik\'e geçerken İzmir\'e uğramıştır ki bu onun şehre ikinci gelişi olmuştur.

Mustafa Kemal’in İzmir’e her gelişi, şehirde geçirdiği zaman ve ayrılışları çok özel anıları da içinde barındırmaktadır. Yaşamı boyunca ilk gelişinden son ziyaretine kadar O’nun bu şehre olan düşkünlüğünün tarifi zor olmuştur. Buna karşılık İzmirlilerin de O’na olan tutkusu ve sevgisi gerçekten çok büyük olmuştur.

O’nun yaşadığı ve yaşattığı bu şehir ile ilgili anıları bizler için hâlâ sıcaklığını korumaktadır. Mustafa Kemal’in İzmir anılarına biraz daha yakından bakarak tarihsel bir sıra içinde, olayların akış sırasını koparmadan vermeye çalışalım.

Mustafa Kemal’in şehre ilk birkaç gelişinden kısaca bahsetmiştik. Mustafa Kemal’in gerçek anlamda İzmir’e gelişi, şehrin Yunan işgalinden kurtarılarak savaş kazanmış bir komutan olarak geldiği 10 Eylül 1922 tarihine denk gelecektir. Aslında bu tarihten bir gün önce, şehrin Manisa yakınlarında olan Armutlu kazasına girmesiyle olacaktır. O gün Armutlu’ya gelişini ve o an orada neler yaşandığını yanında bulunan yakın silah arkadaşı ve başyaveri Salih Bozok’un anılarından alıntılayarak anlatalım.

 

GAZİ’NİN GÖĞÜSTE SAKLANAN FOTOĞRAFI ve İHTİYAR KÖYLÜ

Aynı gün Batı Anadolu’nun içlerinden İzmir’e kaçmaya çalışan Yunanlıların ateşe verdiği Kasaba\'ya (Turgutlu) varıp burayı ve yanan köyleri geçer. Armutlu\'ya gelinir. Burada mola verilir. Mustafa Kemal üstü açık bir arabada koyu bir toz gözlüğü taktığı için çok tanınacak bir durumda değildir.

Mustafa Kemal Paşa’nın başyaveri Salih Bozok, Armutlu’da yaşadıkları 9 Eylül 1922 gününü şöyle anlatmaktadır:

“Armutlu’dan geçerken, köy halkı Türk askerini seyretmek için yol kenarına çıkmışlardı. Yanık bakraçları, kırık testileriyle de yoldan geçen askerlere su veriyorlardı. Buradan geçerken, arabalara ve hayvanlara rastlıyorduk. Onlara yol vermek ve yolun açılmasını beklemek üzere otomobilimizi durdurmuştuk.

Gazi Mustafa Kemal Paşa bir sigara yakmak için toz gözlüğünü gözünden kaldırdığı zaman, yaşlı bir köylü ani bir hareketle kalabalığın arasından ayrıldı. Otomobile yaklaşan köylü bir süre Gazi’nin yüzüne baktıktan sonra elini koynuna soktu ve çıkardığı kartpostalı avucu içinde saklayarak otomobilin basamağına çıktı. Tüm dikkatimle ihtiyarı inceliyordum. İhtiyar bir karta, bir de Gazi’nin yüzüne baktıktan sonra sağ elinin işaret parmağını önce karta sonra Gazi’ye çevirdi ve “Bu sensin!” diye bağırdı ve devamında köylülere döndü ‘Arkadaşlar, Mustafa Kemal’dir’ dedi. Bunu işiten köylüler, kadın, erkek ellerindeki testileri, bakraçları atarak her taraftan otomobile girdiler. Gözyaşları dökerek Gazi’nin kalpağını, omzunu öptüler, Gazi’nin ayağındaki tozları sürme gibi gözlerine çekenler vardı.

Köylünün elindeki kart kim bilir ne zamandan beri ve ne güçlüklerle sakladığı Gazi’nin bir fotoğrafıydı.

Köylüleri Gazi’nin etrafından ayırmak zor olduğu için, şoföre, çaresiz olarak motoru çalıştırmasını söyledim. Motor çalışınca mecburen ayrıldılar. Hareket ettik, fakat sesleri hâlâ bizimle beraber geliyordu: ‘Yaşa Gazimiz... Namusumuzu, hayatımızı kurtardın, hepimiz sana kurban olalım.’ Yunanlılar tarafından yerle bir edilmiş ve yakılıp yıkılmış olan bu yöreden geçtiğimiz sırada karşılaştığımız bu samimî tezahürat bizi her seferinde ağlatmıştır. Halkın böyle heyecanlı tezahüratları arasında dinlenilerek köylerden ve kasabalardan geçerek Nif’e geldik.” (Banoğlu 1978: 222).

Salih Bozok, Mustafa Kemal’le neredeyse bir ömür birlikte hayat sürmüştür. Salih Bozok da Mustafa Kemal gibi 1881 yılında Selanik’te doğmuştur. Bozok’un Atatürk’le üçüncü kuşaktan akraba oldukları bilinmektedir. Atatürk’ün mahalle ve okul çocukları arasında en çok birlikte olduğu arkadaşıdır. Aynı mahallenin sokaklarında başlayan bu yakın arkadaşlık daha sonra okul arkadaşlığıyla devam etmiştir. Şemsi Efendi ilkokulunda, Selanik Askeri Rüştiyesinde ve Manastır Askeri İdadisi’nde birlikte okumuşlardır. Birlikte İstanbul Harp Okulu’nu bitirirler. Harp Okulu’nun ardından Salih Bozok jandarma sınıfına geçmiş ve Türk ordusunda görev almıştır. Mustafa Kemal Harp Okulu’ndan sonra Harp Akademisi’ne devam etmiştir.

Salih Bozok ilerleyen yıllarda başyaver olarak uzun yıllar Mustafa Kemal’in yanında bulunmuş, onun büyük sırdaşlarından da biri olmuştur. Atatürk hakkındaki duygularını şu sözlerle açıklamaktadır: “Ben Atatürk’ü daha genç bir zabitken bugün herkesin onu Atatürk olarak takdir ettiği derecede sevmiş ve onun kudretine iman etmiştim.” (Maden 2011: 290)

Mustafa Kemal 9 Eylül 1922 Cumartesi günü karargâhı ile Belkahve\'ye varır. Bir incir ağacının altında şanlı bayrağımızın dalgalandığı İzmir\'i uzun uzun seyreder. Gazi, İzmir’de herhangi bir yangın belirtisi görmeyince, arkadaşlarına “Eğer, bu güzel şehre bir şey olsaydı çok üzülürdüm” demiştir.

Geceyi Nif’te (Kemalpaşa) geçiren Gazi Mustafa Kemal Paşa, “Bütün hayatımda sevinçle geçirdiğim bir gece vardır. O gece; ordumuzun İzmir’e girdiği günün burada geçirdiğim gecesidir” diyerek, o gün yaşananları şöyle anlatmaktadır:

“O zaman buradan geçerken, bu muhterem halkın gördüğü zulüm ve düşmanlığa rağmen, resmimi koynundan çıkararak beni tanıdıklarını ve otomobilime atılarak kucakladıklarını unutamam. Bugün o hatırayı yaşıyorum.”

Armutlu’da gözleri yaşartan karşılamadan sonra, yine Salih Bozok’un anılarından Nif’e nasıl gelindiğini aktaralım:

 

MUSTAFA KEMAL NİF’TE

“Nif’e akşamüzeri vardık. Gazi, buradan İzmir’in kaç kilometre mesafede olduğunu sordu. Nifliler İzmir\'den 25-30 kilometre uzakta olduğumuzu söylediler. Başkumandan civarda bir tepeden İzmir’i seyretmenin imkânı olup olmadığını sordu. Belkahve denilen yerden İzmir\'in göründüğünü anlattılar.

Bunun üzerine Gazi otomobiline binerek, Belkahve’ye hareket emrini verdi. Oraya geldik, İzmir’in, üzerinde yabancı devletlerin gemilerinin durduğu körfezini görür görmez, birden ‘Deniz!’ diye bağırmışız. Hakikaten, oradan İzmir’in körfezi, Kadifekale ve diğer bazı yerler gayet iyi görülüyordu. Güneş bir kez daha batıyordu ve gurup oluşmuştu ki, Türkiye’miz üzerinde sonsuza kadar kalacak olan bir manzarayı seyretmek mutluluğunu tattık. Kadifekale’ye Türk bayrağı çekiliyordu. Güneş yavaş yavaş alçalmış, İzmir Körfezi’nin yeşil sularında erimişti. Hiçbirimiz Belkahve’den ayrılamıyorduk.

Mustafa Kemal, Ruşen Eşref Ünaydın ile İzmir’e Gelişinde (09.1922)


Bu arada ağaçlıklar arasından bir araba sesi geldi. Tek atlı bir yol arabası İzmir yönünden gelmekte ve arabacı şarkı söylemekteydi. Nereden geldiğini sorduk. Gür bir sesle ‘İzmir’den’ dedi. ‘İzmir’de ne var ne yok?’ dedik. ‘Askerlerimiz Kordon’da geziyor’ cevabını verdi. ‘Doğru mu söylüyorsun?’ diye sorduk. ‘Nah, işte İzmir, gidin de bakın!’ diye körfezi işaret etti ve yoluna koyuldu.

 

Daha bir süre daha orada kaldıktan sonra Nif’e dönmek üzere hareket ettik. Yolda bir birliğin İzmir’e doğru yürüyüş düzeninde ilerlediğini gördük. Erler günlerce süren yürüyüşlerine rağmen yorgunluk belirtisi göstermiyorlar, bir an evvel İzmir\'e ulaşabilmek için can atıyorlardı. Gazi bana dönüp ‘Askerlere, arkadaşlarının İzmir’e girdiklerini söyle!’ dedi. Emri bildirmek üzere ayağa kalktım. Kolbaşına elle işaret ederek birliği durdurdum. ‘Arkadaşlar nereye gidiyorsunuz?’ diye sordum. ‘İzmir’e’ diye haykırdılar. ‘Süvarilerin İzmir’e girdiklerini biliyor musunuz?’ dedim ve arkadaşlarının İzmir’e geldiklerini haber verdim. İçlerinden biri “Aferin be” diye bağırdı. Hepsi birden şevkle yollarına devam ettiler, biz de Nif’e döndük. Geceyi Nif’te geçirdik. Gazi, İzmir’de kendilerine kalacak bir yer hazırlamam için erkenden hareketimi emrettiler. Emirleri gereğince sabahleyin henüz şafak sökerken arkadaşım Mahmut Soydan, Ruşen Eşref ve Paşa’nın şifre memuru Memduh beylerle beraber hareket ettik.

İzmir’e vardığımız zaman birliğin kolbaşısı şehre mızıka çalarak giriyordu. İzmir halkı sokaklarda, neşeden çılgın bir halde, yürekten kutluyorlardı. Damlardan, evlerin pencerelerinden kadınlar askerlerimizin üzerine çiçek, halk kolonya, gülsuyu serpiyorlardı. O zaman nereden sağladıklarını halen anlayamadığım Gazi’nin kartları halkın başında, göğsünde ve evlerinde görünüyordu. Kalabalıktan durmaya mecbur olduğumuz zamanlar, halk otomobilimize hücum ediyor, hepimizi ayrı ayrı öpüyorlardı.

Bu sonsuz tezahüratlar arasında hükümet konağına geldik. İzzeddin Paşa Vali vekili olmuştu. Biz Karşıyaka’da Kral Konstantin’in, sonradan da İstiryadiks’in oturduğu köşkü Gazi Paşa için hazırlamak için yola çıktık. Yabancı devletlerin gemilerinden çıkan denizcilere şurada burada rastlıyorduk. Bilhassa Karşıyaka’ya gitmek üzere Bayraklı’dan geçerken, karşılaştığımız yabancı askerlerinin otomobilimizin önünde selâm vermeleri unutulur hatıralardan değildir. Muzaffer ordunun bireylerine karşı yapılan bu davranış, insanın bakışlarını bir süre önceye, İstanbul’un işgal zamanındaki olaylara çeviriyordu.

Köşke geldiğimiz zaman civardaki hanımlar yanımıza geldiler. Maksadımızı anlar anlamaz ‘Biz Gazi’miz için her şeyi kendi elimizle yapacağız, siz yorulmayınız. Siz her şeyin hazır olduğunu kendilerine haber veriniz!’ dediler. Biz de yapacak bir iş kalmadığını anlayınca, Gazi’ye durumu haber vermek üzere geri döndük. Halkapınar’a gelmiştik ki, süvarilerin önlem almış olduklarını gördük. Sebebini sorduğumuz zaman Gazi’nin İzmir’e geçmiş olduklarını öğrendik ve hayretler içinde kaldık. Zira biz Gazi’nin her şeyin hazır olduğunu kendilerine bildirdikten sonra İzmir’e gireceğini sanıyorduk.

Gazi’ye, İzmir Hükümet Konağında katıldım. Karargâhın hazırlandığını arz ettim. Gülerek ‘Çok iyi, fakat top seslerini işitiyor musunuz?’ dedi.

Hakikaten Söke yönünden kaçıp İzmir’e sığınmak isteyen iki alaylık bir düşman kuvveti Seydiköy’e geldiği zaman Kadifekale’deki Türk bayrağını görmüş ve yanlarında bulunan toplarla şehre ateş açmıştı. Fakat gerek onları takip eden Çolak İbrahim Bey’in süvari birliği, gerek şehirden gönderilen kuvvetlerle hepsi esir edilerek İzmir’e getirildiler. İzmir’de ilk günleri rıhtımdaki karargâhımızda geçirdik. Fakat burada da çok kalamadık. Çünkü arkamızdaki evlerden yangın çıkmıştı. Ermeniler, yangının önüne geçmek üzere ateşlere atılan askerlerimize yaktıkları evlerin pencerelerinden bomba atıyorlardı.

Yangın yayıldı, karargâhımız da yandı, bunun üzerine Göztepe’ye karargâhı naklettik. 21 gün sonra da Ankara’ya döndük” (Ünaydın 2001: 154-156).

 

İZMİR’E DOĞRU

Türk edebiyatının önemli yazarlarından olan Halide Edip Adıvar, İstanbul’un işgalinden sonra Milli Mücadele’ye katılmak için Anadolu’ya geçerek Türk Kurtuluş Savaşımızın önemli simaları arasına katılmıştır. Kurtuluş Savaşı sırasında cephede görev yapmış, Sakarya Savaşı’nda onbaşı, İzmir’in kurtuluşunun ardından da kendisine başçavuş rütbesi verilmişti. Mustafa Kemal ile Halide Edip arasında geçen bir konuşmayı, sonrasında birlikte İzmir’e nasıl girdiklerini Halide Edip’in yazdıklarından okuyalım:

Başkomutan Mareşal Mustafa Kemal, yanında Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak ve yaveri Salih Bozok olduğu hâlde İzmir\'e geliyor (10 Eylül 1922)


“Sabah kahvaltısında ‘Bugün İzmir’e gireceğiz’ dedi. Ben de dedim ki ‘Bir zafer alayında gitmek istemem, teşekkür ederim. Ben sonra yalnız başıma gelirim’ dedim. O, amir sesiyle “Geleceksin, hanımefendi” dedi. Öğle vakti zeytin dallarıyla süslenmiş beş otomobille İzmir’e hareket ettik. Askerler yanda yürüyorlardı. Ben, yürüyen askerlerle beraber olamadığıma hayıflanıyordum. Fakat Gazi, o gün kutsal bir semboldü; Halkın kurtarıcısıydı. Şehrin kapısında bir süvari alayı bizi karşıladı. Romantik bir görünüşleri vardı. Onlar dokuz gün at üstünde Yunan ordusunu arkasından kovalamışlardı. Bir an tehlikeden kurtulmamışlar, bir an dinlenmemişlerdi. Atlılar ve atlar büyük bir görkem teşkil ediyorlardı. Özellikle başlarında bir genç komutan dikkati çekiyordu, kafası bir iskelet gibiydi, avurtları çökmüştü, gözleri dört bir tarafı tarıyor ve durmadan emirler veriyordu. Bir anda askerler kılıçlarını çektiler, iki tarafımızda kılıçları güneşte parlayarak yürüdüler. Kapalı Çarşıdan geçerken nal sesleri kulakları parçalıyordu. Kaldırımlarda asker ve insanlar yürüyordu, kılıçlar parlıyordu. Bunların arasında binlerce insandan, ‘Yaşa’ sesleri yükseliyordu.” (Adıvar 1962: 288).

 

Mustafa Kemal, Kurtuluş Savaşımızın son safhası olan İzmir’in kurtuluşunda Türk Ordusunun imkânsız denilen düşman cephelerini yararak nasıl bir zafer kazandığını kendi kelimeleri ile şöyle anlatmaktadır:

“Ordularımız, asıl kuvvetleri ve bütün harp gereçleri ile dört yüz kilometreyi on gün içinde aşıp geçtiler. Diyebilirim ki, süvari tümenlerimizle piyade birliklerimiz düşmanı ezip İzmir’e yürümekte birbirleriyle yarış etmişlerdir. İzmir rıhtımında süvarilerimizin kılıçları denizde resim gibi şekillenirken, piyadelerimiz Kadifekale’de Türk bayrağını semaya yükselttiler. Türkiye Büyük Millet Meclisi ordularının, harp tarihine verdiği son harekât örneğinin kıymeti, bu harekât bütün safhalarıyla tetkik edildikten sonra ve belki bugün değil, yarın anlaşılabilecektir. Büyük orduların yürüyüş birimi yanlış hatırlamıyorsak, günde 20-25 kilometredir..

Bundan dolayı, askerlerimize İzmir’e kavuşmak için her gün bu mesafeyi aşıp geçirten kuvvet kaynağının, ne yüce bir vatan aşkı olduğunu anlamak güç değildir.” (Atatürk 1922: 39)

Mustafa Kemal Büyük Taarruzun başlamasıyla ortaya çıkacak sonuçtan o kadar emindir ki yakın arkadaşlarından yazar Falih Rıfkı Atay bunu bize kısaca şöyle aktarmaktadır:

“‘Ordular, İlk Hedefiniz Akdeniz’dir. İleri!’ emrinden ve büyük taarruz hazırlıklarından önceki günlerdeyiz. Gazi Mustafa Kemal Paşa, Keçiören’de yakın adamlarıyla Ankara’da son gecesini geçirdi. Ayrıldığı zaman bir hayli yorgundu. Yanındakilere ‘Hücum haberini alınca hesap ediniz. On beşinci gün İzmir’deyiz’ demişti. İzmir’den dönüşünde karşılayıcılar arasında o gece beraber bulunduklarından bir ikisini görünce ‘Bir gün yanılmışım!’ dedi.” (Atay 1966: 102)

 

BAŞKOMUTAN KARŞIYAKA İPLİKÇİZADE KÖŞKÜ’NDE YUNAN BAYRAĞINA BASMIYOR

Gazi bu engin insanlık duygusu ile milletlerin istiklali prensibine olan gönülden saygı ve bağlılığını İzmir’e girdiği sırada da göstermiştir. O’na İzmir’de Karşıyaka’da bir ev hazırlanmıştır ki, bu evde işgal sırasında Yunan Kralı Konstantin de kalmıştır.

Gazi Mustafa Kemal, İzmir\'de İplikçizade Köşkü’nde (10 Eylül-1 Ekim 1922)

Gazi Mustafa Kemal, İzmir\'de İplikçizade Köşkü’nde (10 Eylül-1 Ekim 1922)

 


Evin sahibinin oğlu ile evin hazırlanmasında çalışanların bazı yakın akrabası Yunanistan’da esir bulunmuşlardır; işgal sırasında, bütün Türkler gibi çok ızdırap çekmişlerdir; içlerinden yaralıdırlar ve Yunanlılardan öç almak ateşiyle yanıp tutuşmaktadırlar.

 

Ruşen Eşref Ünaydın’dan 10 Eylül 1922 gününe ait bir anı, bizlere bunu nasıl aktarıyor bir bakalım:

“Hep bitmeyen, tükenmeyen alkışlar ve kutlayışlar arasında evin önüne vardın. Atlar durdu. Araba durdu. İki yanını sarmış bir coşkun halk arasından geçtin. Evin merdiven taraçasına çıktın. Seni yerlere eğilerek; seni el çırparak; seni dualar ederek karşılayan kadın, erkek kalabalığın önünde durdun. Seni içeri davet ediyorlardı. Sen duruyordun… Yerde yatan örtüyü sordun. O, ipekten kocaman bir düşman bayrağıydı ki üzerine basılarak geçilecek bir yol halısı gibi böyle serilmişti. Kadın-erkek oradaki İzmirliler ‘Buyurunuz, geçiniz. Bizim öcümüzü yerine getiriniz! Yabancı kral, bu evden içeri, bizim bayrağımıza basarak geçmişti. Siz, lütfedin. Bu karşılıklı o lekeyi silin. Burası sizin şehrinizdir. Bu ev sizin evinizdir. Bu hak sizindir’ diye yalvarıyorlardı.

Sen, o yerde serili bayrağın önünde, bulunduğun noktada kaldın. Sana ağlaşarak yalvaran kadınlara, erkeklere tatlılıkla baktın ‘O, geçmişse hata etmiş. Bir milletin istiklalinin timsali olan bayrak çiğnenmez. Ben onun hatasını tekrar edemem’ dedin. Onu yerden kaldırttın ve bembeyaz mermerlere basarak içeri girdin.

İşte, sen İzmir’e ilk gün zaferinle böyle girdin” (Ünaydın 2001: 154-166).

 

BEN HANIMLARA EL ÖPTÜRMEM

Salih Bozok Bey, Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın Latife Hanım’ın daveti üzerine Göztepe’deki köşke gelişini şöyle anlatmıştır:

Mustafa Kemal Paşa, Uşakizade Köşkü\'nün önünde, İzmir. (30 Ocak 1923)


“Beyaz Ev’in önünde arabadan indi Gazi. Kapıyı yaver Rusuhi[1] açtı. İsmet (İnönü) ve Fevzi (Çakmak) Paşalar ve onların yaverleri sıralandılar. Beyaz Ev’in bahçesi mor salkımlar, güller ve menekşelerle donatılmıştı. Merdiven sahanlığında Latife Hanım bekliyordu. Paşa heyecan dolu, ama biraz da sinirliydi ‘Eviniz çok güzel Latife Hanım!’ diyor. Latife Hanım’ın verdiği cevap şöyleydi ‘Hiçbir ev size layık bir ev olamaz Paşa Hazretleri, ama… Sanırım şimdilik en emniyetli ev burası galiba.’ Paşa’nın elini öpmek üzere uzandı. Ama… Ciddi ve heyecanlı bir ses ‘Ben hanımlara el öptürmem hanımefendi, bunu unutmayın’ diye ciddi bir tavırla bildirdi” (Araz 2000).

 

 

Uşakizade Köşkü\'nün bahçesinde eşi Latife Hanım\'la birlikte.  (30 0cak 1923)


24 SAAT İÇİNDE İZMİR’İ TERK EDECEKSİNİZ

 

20 Eylül 1922 günü, Uşakizade Köşkü’nde yine önemli bir gün yaşanır. Gazi Mustafa Kemal Paşa, her zaman olduğu gibi köşkün başodasında çalışmaktadır. O sırada, İzmir limanında İngilizlere ait 64 parça savaş gemisi bulunmaktadır. Büyük kurtarıcı, İzmir Limanı’nda bulunan İngiliz donanmasının gerçekleşen büyük zaferden sonra, artık bir vazifesi kalmadığından yirmi dört saat zarfında limanı terk etmeleri için bir nota yazmalarını devrin Dışişleri Bakanı Yusuf Kemal (Tengirşek) Bey’den ister. Mahmut Baler, o anı şöyle anlatır:

“Yusuf Kemal Bey kendi düşüncesine göre, bu emri endişeli bulduğu için bir türlü çabuk yazıp getirememiş. Gazi bu gecikmeden sinirlenerek ‘Ültimatom hâlâ yazılmadı mı?’ diye bir iki defa sormuş, Gazi, ev sahibi Latife Hanım’a dönerek “Siz Fransızca bir ültimatom yazar mısınız?” Aldığı olumlu yanıt üzerine ‘Müttefik donanmasının İzmir limanından çıkıp gitmesi için Filo Komutanı’na bir ültimatom yazınız’ dedi. Latife Hanım, köşkün koridorunda duran masanın üzerinde şu ültimatomu yazmıştır: “24 saat içinde İzmir’i terk edeceksiniz.”

Bu olayın devamını Mahmut Baler şöyle anlatır:

“‘Bu notayı hangi kalemle yazdınız?’ diye Gazi, Latife Hanım’a sormuş. Latife Hanım elindeki kalemi gösterince, Gazi o kalemi Latife Hanım’ın elinden almış ve öpmüş.”

Mahmut Baler anıyı şöyle tamamlıyor: “İşte yakınlaşma ve sevgi başlangıcı da böyle olmuştur.” (Baler 1982: 59-60)

 

YAZIK ÖYLE İSE! KRAL KONSTANTİN İZMİR’İ NEDEN ALMAK İSTEMİŞ?

Atatürk’ün Sofrası’nın yazarı Hikmet Bil, İzmir’in kurtuluşunun ikinci gecesinde yaşanan bir hadiseyi anlatırken Mustafa Kemal’in bir savaş adamı olmasının yanında estetik yanı kuvvetli ve ince ruhlu bir insan olmasına da vurgu yapar:

“10 Eylül 1922. Düşmanı denize döken muzaffer Başkomutan Gazi Mustafa Kemal de şimdi İzmir’dedir. İstanbul’dan gelmiş olan gazetecilere muzaffer komutan ‘Bu akşam Kramer Palas Oteli’nde buluşalım’ der.

Dostlarıyla, gazetecilerle tıpkı bir zamanlar Selanik’in Beyazkule Kordonu’ndaki gazinolarda yaptığı gibi, bu sefer de İzmir’in Kordon’undaki gene Ege denizini seyrederek özlemini çektiği sohbetlerine devam etmek istemiştir. Gazi kongreler ve savaşlar boyunca ağzına içki koymaz. Ama bugün, bu gece artık zafer gecesidir. Türk milletinin yedi düvele kafa tutuşu görkemli bir zaferle sona ermişti. Herkes gibi O’nun da bu zaferi kutlamak hakkıdır. Selanik sofralarında o bir hayal adamıydı…

Dostlarıyla sofra başında o hayal âlemlerinde âdeta kanatlanır uçardı! Gerçi henüz yüzbaşıydı, kolağasıydı, ama kendini büyük orduların başında zaferden zafere koşan bir başkomutan gibi görürdü, toplumun kaderini değiştirirken görürdü… Şimdi ise, bugün artık o hayal göklerinde uçan biri değildir. Ayakları yerdedir. Gerçek bir muzaffer komutandır. Yüz bin kişilik düşman ordusunu denize dökmüştür. Yepyeni bir Türk devletinin başıdır.

Sırtında ne üniforma vardır ne omzunda sırmalar! Ne yanında generaller ne de koşuşan yaverler mevcuttur! Haki renkli bir elbise vardır sırtında. Yanındaki birkaç arkadaşıyla yürüyerek Kramer Palas Oteli’ne gelirler. Tıpkı Selanik’teki Olimpos Gazinosu’na gelir gibi. İçeriye girerler. Otel daha hâlâ yabancı ve yerli Hıristiyanlarla doludur! Tam salona girerken Rum bir garson karşılarına dikilir ‘Yerimiz yoktur, Efendim’ der. ‘Canım şöyle bir köşeye sığışsak?’ Bozuk Türkçe’siyle Rum diretir ‘Mümkünsüzdür Efendim, yerimiz yoktur’ der. Ama o sırada müşterilerden biri tanır ve ‘Mustafa Kemal Paşa!’ diye bağırınca herkes yerinden fırlar, alkışlar çığlıklar yükselir. Körfeze bakan bir pencere kenarına otururlar. Bu sefer aynı Rum garson “Emriniz Paşam” diye koşar… Gazi garsona ‘Kral Konstantin İzmir’e geldiği zaman buraya oturup bir kadeh rakı içti mi?’ diye sorar. ‘Hayır, Paşa Efendimiz…’ ‘Yazık’, der Gazi Mustafa Kemal Paşa. ‘Öyleyse neden İzmir’i almak istemiş?’ (Bil 1981: 88-89).

 

ZÜBEYDE HANIM’IN ÖLÜMÜ

Gazi’nin annelerinin ölüm telgrafını, gece Eskişehir Sivrihisar yakınındaki Biçer İstasyonu’nda aldığını belirten Ali Metin, o üzüntülü anı şöyle anlatmaktadır:

“Geceleyin Biçer İstasyonu’na vardığımız zaman Zübeyde Hanım’ın ölüm telgrafını aldım ve kendilerine veremedim. Zübeyde Hanım’ın ölüm tarihi bir pazar günü olan 14 Ocak 1923’tür. Sabaha yakın beni çağırdılar ve haber alıp almadığımı sordular. Ben de ‘Şifre var, açılıyor’ dedim. Bunun üzerine, ‘Annem öldü biliyorum’ buyurdular ve gördükleri rüyayı anlattılar. Rüyalarında anneleri ile birlikte yeşil kırlarda gezerlerken birden ortaya çıkan bir sel annelerini yanlarından alıp götürmüştü. ‘Çocuk şifreyi al, getir’ emri üzerine şifreyi getirdim. Daha içeri girer girmez ‘Ölmüş değil mi?’ dediler. Ben de ‘Siz sağ olun Paşam!’ dedim. Gözlerini havaya kaldırarak yanaklarından sel gibi akan gözyaşlarını içlerine akıtmak istercesine, ‘Millet sağ olsun. Milletin annesi benim annemdir’ dediler.

Tren henüz Eskişehir’e gelmemişti. İzmit’e gitmeye karar vererek, annelerinin cenazelerinin kaldırılması için İzmir’e talimat verdiler.” (Lüle 2008: 138)

Mustafa Kemal annesinin ölümü ile derin bir üzüntü yaşamıştır. Bu büyük üzüntüye rağmen O görev edindiği hizmetlerden geri kalmak istemez. Annesinin cenaze törenine eşlik etmeden devlet işlerine eğilmek durumunda kalmış, sonradan mezarını ziyaret ederek üzüntüsünü yaşamıştır. Onun hayatının her anında gözlemlediğimiz basit ve gösterişsiz bir yaşamı tercih etmesi, annesinin mezarlığının yapımında da kendini göstermiştir. Bu durumu ve yaşananları yaveri Muzaffer Kılıç ve silah arkadaşı Halil Nuri Yurdakul’dan dinleyelim:

Mustafa Kemal Paşa, annesi Zübeyde Hanım\'ın mezarını Mareşal Fevzi Çakmak ve Kazım Karabekir Paşa\'larla ziyaret ediyor (27 Ocak 1923)

 


 “Atatürk’ün annesi, Ankara’ya gelip yerleşmiş, fakat kısa bir süre sonra zaten bozuk olan sağlığı iyice bozulmuştu. Doktorların Ankara’nın yüksek ve sert iklimi yerine deniz havasının daha iyi geleceğini ısra
rla söylemeleri üzerine, onu İzmir’e göndermişti. Orada Uşakizadeler’in yazlık köşkünde ve müstakbel gelini Latife Hanım’ın dikkatli bakımına karşın 15 Ocak 1923 günü vefat etmişti. Atatürk o gece Eskişehir’de bulunuyordu. Bu haberi kendisine İzmir’de bulunan Başyaver Salih Bey (Bozok) telgrafla bildirmişti. Derhal cevap verildi. Verdiğiniz elim haber beni çok müteessir etti. Merhumenin münasip bir tarzda merasim-i tedfiniyesini ifa ettiriniz.’

 

Birkaç gün sonra İzmir’deydik. Trenden iner inmez, annesinin Karşıyaka’da mezarını ziyarete gitti ve büyük bir teessür ve heyecan içinde gözleri dolu dolu Annem ölmüş, bu hazin hakikat karşısında benim için teselliye sebep bir nokta var; kurtuluşu hepimiz için, gaye-i emel ifade eden bu güzel İzmir’in mukaddes topraklarına gömülmüş olmasıdır. Annem benim için çok sıkıntılar çekti. Allah orada ona rahat uyumasını nasip etsin’ diye içini döktü.

Aradan birkaç yıl geçtikten sonra, bir gün annesi için galiba Latife Hanımefendi tarafından yaptırılan mermer sandukalı ve uzun kitabeli kabrin fotoğrafını görmüş, hiç beğenmemiş, hele kitabede, ‘Türkiye Büyük Millet Meclisi Reisi Mustafa Kemal Paşa Hazretleri Valide-i Muhteremleri Zübeyde Hanımefendi’nin’ diye başlayan cümleden hiç hoşlanmamışlardı.

Bir gün Genel Sekreter Hasan Rıza Soyak Bey’e, ‘İlk fırsatta İzmir’e gidersin, bu sandukayı ve kitabeyi kaldırtırsın, dağdan iki büyük ve uzun taş getirtirsin, birini olduğu gibi temel üzerine tespit ettirir, diğerini baş tarafına diktirirsin. Bir yerini de biraz düzelttirerek, ‘Atatürk’ün anası Zübeyde burada yatmaktadır.’ diye yazdırırsın, altına da ölüm tarihini koydurursun, yeter’ emrini vermişti.

Latife Hanım’ın yazdırdığı kitabe, kelimesi kelimesine şöyle diyor:

‘Hüve’l-bâki. Türkiye Reis-i Cumhuru Gazi Mustafa Kemal Paşa Hazretlerinin vâlide-i muhteremeleri Zübeyde Hanım’ın ruhuna rızâen lillâhi’l-Fâtihâ. Sene 1338 (1923).’

Bir gün İzmir Belediye Reisi Dr. Behçet Uz, Dolmabahçe Sarayı’na geldi. Beraberinde Atatürk’ün annesi için, Belediye Meclisi kararı ile hazırlattığı bir türbe projesi getirmişti. Bu tatbik edilirse, abide halinde muazzam bir eser olacaktı. Etrafında bir park bir de çocuk bahçesi yaptırılacaktı.

Bu proje Atatürk’e sunuldu. Bir an göz ucuyla projeye baktı. ‘Hayır’ dedi, ‘Ben size mezarın nasıl yapılacağını tarif etmiştim; gene öyle yapılmalıdır. Hem belediyenin masraf etmesine lüzum yoktur, bunu biz yaptıralım.’

Atatürk’ün bu isteği belediye reisi ve üyelere bildirilince çok üzülürler. ‘Arzu ettikleri mezar 1500-2000 liralık küçük bir masrafla yapılabilir. Lütfetsinler, hiç değilse bu küçük gideri İzmirlilere bıraksınlar’ diye rica ederler.

Durum Atatürk’e bildirilince olumlu cevap vermiş ve böylece Atatürk’ün isteğine uygun mezar yapılıp yazı da onun isteğine uygun şekilde yazılmıştır” (Yurdakul 2006: 107-108).

 

BEN LATİFE HANIM’LA EVLENMEYE KARAR VERDİM

Gazi Mustafa Kemal Paşa, gezi programını bozmayarak, 16/17 Ocak 1923 günü İzmit’te İstanbul basını ile buluşmuştur. Gazi’nin başsağlığı dileklerini trenle her uğradığı yerde kabul ederek 27 Ocak 1923 günü sabahı Karşıyaka’ya ulaştığını belirten Salih Bozok, o günleri şöyle anlatmaktadır:

“Eskişehir’den İzmir’e gelirken Karşıyaka’da kendilerini karşıladık. Beni kompartımanlarına yalnız olarak kabul buyurdular ve şu emri verdiler ‘Ben Latife Hanım’la evlenmeye karar verdim. Şimdi babası burada ise kendisini bu kararımdan haberdar edersin ve kimseye söylememesini de ilave edersin’ dedi.

Gazi’nin emirleri gereğince hareket ettim. Muammer Bey’e, Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın kayınpederi olacaklarını söylediğim zaman boynuma sarıldı ve içine çekerek beni kokladılar.

Biraz sonra Gazi Hazretleri de vagonlarından inerek Muammer Bey’le tanıştılar” (Bozok 1985: 211-213).

 

TAHSİN ÖZTİN’DEN İZMİR GÖZTEPE ANISI

Anılar vardır adeta insana tapulu olurlar. Tüm yaşantısında düşüncelerinden kopamazlar. Benim de böyle bir anım vardır. Hem de Atatürk’e ait. Bu benim ilkokul çağından filizlenip, bugüne değin zevkle düşüncemde kilitlendiğim bir anımdır.

Mustafa Kemal Paşa, Uşakizade Köşkü\'nün bahçesinde (30 0cak 1923)


Çocukluğum İzmir’in Göztepe’sinde geçti. Yakınımız olan Sadık Bey’e akar gider. Uşakizade Muammer Bey’in köşkünün geniş bahçesine yaşlarımız 7–8 olduğundan bahçıvan amca bizleri bırakır, ikindi serinliğinde bahçede Karadeniz oyunları, Zeybek oynayan muhafızları seyrederdik. Karanlık basmadan, bahçıvan amca ‘Hadi çocuklar’ der, topluca köşkü terk ederdik.

 

Gazi Mustafa Kemal Paşa yanında hanımı Latife Hanım ve yakın arkadaşlarıyla bu oyunları seyretmekten büyük zevk duyar, ara sıra ‘Bravo’ der, alkışlardı. Bazı ikindiler, Sadık Bey’deki (Uşakizade Köşkünün Bulunduğu Semt) kayınpederi Uşakizade Muammer Bey’in köşkünden çıkar, yaya olarak, hanımı, arkadaşlarıyla Göztepe’ye kadar yürüyüş yaparlardı. Bizler de, Göztepeli çocuklar, yaya kaldırımlardan toplu olarak Gazi’yi izler, zevkle, heyecanla beraber yürürdük. Bir gün, gene bir ikindi, güneşin sıcaklığının henüz Göztepe Tramvay Caddesi’nden çekildiği bir zamandır. O zaman, öyle trafik yoktu, ne otobüsler ne de ardı arkası kesilmeyen otomobiller. Yalnızca 15 dakikada bir geçen Konak-Kokaryalı (Güzelyalı) atlı tramvayları vardı. Gazi yanında Latife Hanım’la, arkasında onu takip eden arkadaşlarıyla caddenin ortasından yürüyorlardı. Karşı taraftan, Güzelyalı tarafından da elinde yuları bir deveci, devesiyle geliyordu. Tam vapur iskelesi önünde karşılaştılar. Deveci ‘Aman Bey, yan dur’ diye titizlendi. ‘Deve huysuzdur.’ Gazi ve deveci adeta karşı karşıya, caddenin ortasında konuşuyorlardı. Bizler de hemen çepeçevre halka yapıp merakla onları dinlemeye koyulmuştuk:

-Deve ısırır beyim.

-Bana onlar bir şey yapmazlar ağa.

-Benim deve nalettir.

-Nalet olamaz onlar. Koca harpte, onlar bana az mı cephane, yiyecek taşıdılar. Develer beni severler, ben de onları severim, ağa.

Deveci anlayıvermişti. ‘Bu bey Mustafa Kemal Paşamdır’ diye. Ne korkmuştu ‘Yan dur Bey’ diye Gazi’ye seslenişinden. Çünkü etrafı bizler de dâhil kalabalıklaşıvermişti. Gazi’nin ellerine sarılmak istedi. Gazi devecinin sırtını okşadı. Kendisine bir sigara ikram etti, deveci iki büklüm olarak utandı. ‘Sana güle güle ağam’ dedi. Gazi’nin ikramı sigarayı alarak kuşağının arasına soktu. Ve yoluna devesiyle ağır ağır İzmir istikametinde devam etti.

Yedi yaşın anısı bu bende. Atatürk hâlâ sesiyle, sapsarı buğday rengi saçlarıyla, tunca çalar çehresiyle çocukluk düşüncelerimden beni yoklar” (Öztin 1981: 168-169).

Görüldüğü gibi bu satırlarda devletin en üst kademesinde bulunan bir devlet adamının gerektiğinde bir halk adamı olabildiği, onların diliyle konuşabilmeyi başardığı görülebilmektedir. O, her zaman gösterdiği çok yönlü kişiliğini burada da göstermektedir.

 

O’NUN İZMİR’E SEVGİSİ

Gazi Mustafa Kemal, 1925 yılının 11 Ekim tarihinde şapka devrimi günlerinde gerçekleştirdiği İzmir gezisinde de her zaman olduğu gibi İzmir halkı tarafından büyük sevgi ile karşılanmıştır. Bu sevgi karşılıksız değildir, O’da İzmir’i ve sakinlerini çok sevmektedir. Duygular karşılıklıdır ve çok özel bağlara dayanmaktadır. Bu durumu ortaya koymak için, konakladığı Kordon’da bulunan Naim Palas oteli yakınlarına Göztepe ve Karşıyaka semtlerinden, onu vapurlarla karşılamaya gelen halka seslenir. Özellikle annesinin mezarının bulunduğu Karşıyaka onun için önemlidir ve bu semt onun gönlünde müstesna bir yere sahip olmuştur.

“İzmir‘in Karşıyakalıları, sizi derin muhabbetle selâmlarım. Ben bütün İzmir‘i ve bütün İzmirlileri severim. Güzel İzmir‘in temiz kalpli insanlarının da beni sevdiklerinden eminim. Yalnız bir tesadüf beni Karşıyaka’ya daha çok bağlamıştır. Karşıyakalılar, anam sizin sinenizde, sizin topraklarınızda yatıyor. Karşıyakalılar, İzmir‘i gördüğüm gün evvelâ Karşıyaka’yı ve orada da sizin Türk topraklarınızda yatan anamın mezarını gördüm(A.S.D. 1959, s. 227; Hâkimiyeti Milliye gazetesi, 13.10.1923).

 

ATATÜRK’ÜN KIZI AFET İNAN

Mustafa Kemal ile bir şekilde karşılaşan ve onun ilgisini çeken Türk çocuklarının ve gençlerinin kaderleri inanılmaz şekilde değişmiştir. Bunlardan biri de 11 Ekim 1925 yılında İzmir’de yaşanmıştır. İlerleyen zamanda Mustafa Kemal’in manevi kızı olan Afet İnan’ın Mustafa Kemal Paşa ile tanışması da henüz 17 yaşındayken İzmir’de olmuştur.

Atatürk, Çorlu Çerkezköy Yakınlarındaki Trakya Manevralarında Afet İnan’la beraber değerlendirme yaparlarken (17-20 Ağustos 1937)


Afet İnan, öğretmen, tarihçi ve sosyoloji profesörü olarak bilinir. Cumhuriyet’in ilk tarih profesörlerinden biri olan Afet İnan, 30 Ekim 1908 tarihinde Selanik’in Doyran kasabasında dünyaya gelmiştir.

 

Afet İnan’ın babası İsmail Hakkı Bey (Uzmay), annesi Doyran Müderrisi Emrullah Efendi’nin torunu olan Şehzane Hanım’dır. Ailesi Balkan Savaşları’ndan sonra Anadolu’ya göçen Afet İnan, İlköğrenimine Eskişehir’in Mihalıççık ilçesinde başlar. Ancak İnan, 1915 yılında verem hastalığı nedeniyle annesini kaybeder. Öğrenimine Ankara ve Biga’da devam eden Afet İnan, 1920’de ilkokul diplomasını almaya hak kazanır.

1921 yılında ailesi ile birlikte Alanya’ya yerleşen İnan, bir yıl sonra 1922’de Elmalı’da öğretmenlik sertifikası alır ve hemen akabinde Elmalı Kız Okuluna başöğretmen olarak atanır. Babasının görevi nedeniyle sık sık şehir değiştirmek durumunda kalan Afet İnan, 1925 yılında Bursa Kız Muallim Mektebi’ni bitirerek İzmir’de Redd-i İlhak İlkokulu’nda göreve başlar. İzmir Redd-i İlhak İlkokulu’nda göreve başladığının üçüncü haftası olan 11 Ekim 1925 tarihinde, Mustafa Kemal Paşa’nın İzmir’e gelişinin onuruna okulda verilen çay partisine katılır.

Afet İnan çay partisi başladığında önceleri oturma düzeninde Mustafa Kemal Paşa’nın sağında yer alan Kazım Özalp ile konuşur. Paşa başlarda kendisi ile ilgilenmez. Fakat İnan’ın ‘Nerelisin?’ sorusuna verdiği cevap ilgisini çeker, zira İnan Makedonyalıdır. İnan’ın, annesinin Selanik’in Doyran kasabasından olduğunu öğrenince kendisiyle ilgilenmeye başlar. İnan’ın küçük yaşlardan beri yabancı dil öğrenmeye merakı vardır. Paşa’nın eğitim-öğretime ne kadar önem verdiğini bilen İnan, kendisine açılmak ister. Henüz üç haftalık öğretmen iken dahi öğrenimini sürdürmek ve yabancı dil öğrenmek istemektedir. Tek isteği Avrupa’da tahsiline devam etmektir. Bu arzusunu öğretmen okulundan çıkacağı sırada bir okul vazifesinde ortaya koyar. Atatürk, müsamere gecesi öğrendiği bu arzu ile ilgilenmiş, okul ziyaretinin ertesi günü İnan’ın İzmir’de Orman Kontrol Memuru olan babası İsmail Hakkı Efendi ile tanışmış ve tayinini Ankara’ya çıkartmıştır. Mustafa Kemal Paşa, Afet İnan’ın bir süre öğretmenlik yapıp daha sonra Paris’e gitmesini ister. Afet İnan’a, babasına gönderilmek üzere bir mektup yazdırmış, bu mektubu Fahrettin Paşa’ya da okumuştur. Mektupta babasının isteği doğrultusunda hareket edeceğini ve İzmir’de kendisine bir ev alınacağını, artık tamamı ile Atatürk’ün manevi kızı olduğunu yazmıştır. Mustafa Kemal Paşa’nın bu tarihten itibaren İnan’ın hayatında önemli bir etkisi olmuş, öğrenim ve çalışmalarını onun gözetiminde sürdürmüştür. Nitekim Paşa’yla Ankara’ya geldikten hemen sonra bir okula tayin edilse de dil öğrenimi için iki yıllığına İsviçre’nin Lozan şehrine gönderilmiş, 1925-1927 yılları arasında Rochment Yatılı Okulu’nda öğrenimini tamamlamıştır” (Gümüşsoy 2011; Çameli 2003; Aydemir 1969).

Yukarıda özetlediğimiz Afet İnan’la ilgili hususlara Lord Kinross da Atatürk adlı kitabında daha kısa şekilde temas etmiştir: “… Bu gezilerden birinde İzmir’de Afet adında genç bir öğretmenle tanıştı. Bir orman müfettişinin kızı olan Afet Hanım, o sırada, eğitimini tamamlamak için, ya İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu’na ya da Avrupa’ya gitmeyi çok istiyordu. Gazi, Afet Hanım’la aslında Makedonyalı olduğu ve kendi söylediğine göre “ailesinden iyilik gördüğü için” onunla ilgilendi. Böylece eğitimini tamamlamak ve arkadan da öğretmenlik mesleğinde ilerlemesini sağlamak konusunda yardım önerisinde bulundu. Afet Hanım bu öneriyi teşekkürle kabul etti. Önce Lozan’da iki yıl Fransızca öğrenimi görmüş, sonra İstanbul’da Notre Dame de Sion Fransız Lisesi’nde okumuştur…” (Kinross 2007: 543).

İki yıllık Fransızca eğitimini tamamlayan Afet İnan Ankara Muallim Mektebi ve Ankara Kız Lisesi\'nde öğretmenlik yapmıştır. Cenevre Üniversitesi\'nde tarih okumuş, sosyoloji doktorası yapmıştır. 1939\'da Ankara\'da Dil Tarih Coğrafya Fakültesi\'nde profesör olur. Türk Tarih Kurumu, Türk Dil Kurumu gibi pek çok kurumun kurucu başkanlığında ve üyeliklerinde bulunur. Doktor Rıfat Bey\'le evlenen Afet Hanım\'ın iki çocuğu olur. Atatürk ve Türk tarihiyle ilgili birçok yayını bulunan Afet İnan 8 Haziran 1985\'te hayatını kaybetmiştir.

Atatürk’ün Afet İnan’a gösterdiği ilgi ve destek aslında onun kadına ve kadın eğitimine verdiği önemi de göstermektedir. Başka bir ifadeyle Afet İnan, Atatürk’ün bu düşüncesinin âdeta bir sembolü olmuştur.

 

GAZİ, KENDİSİNE SUİKAST YAPACAK ADAMLA KARŞI KARŞIYA

Mustafa Kemal Atatürk’ün İzmir’deki en kötü hatırası ve İzmirliler için de en üzüntülü yaşanmış olay, kendisine yapılması planlanan suikast girişimidir. Onun bu çirkin olay ile ilgili yaşadıklarını Said Arif Terzioğlu şöyle anlatmaktadır:

“İzmir’de hazırlanan o alçakça suikastten sonra, bir gün bize Gazi şu olayı anlatmıştı:

Ziya Hurşit’in beni öldürmek için görevlendirdiği iki zavallı vardı. Sorguları yapıldıktan sonra bunlardan birini yanıma çağırdım. Odada kimse yoktu. Kendisine sordum:

-Sen Mustafa Kemal’i öldürecekmişsin, öyle mi?’

-Evet, dedi. Ben gene sordum:

-Mustafa Kemal, ne yapmış ki onu öldürecektin?

-Fena bir adammış da... Memlekete çok fenalık yapmış. Sonra, bize onu öldürmek için para da vereceklerdi.

-Sen Mustafa Kemal’i tanıyor musun?

-Hayır.

-O halde tanımadığın bir adamı nasıl öldürecektin?

-Geçerken işaret edecekler, “Mustafa Kemal, işte budur” diyeceklerdi. Biz de öldürecektik.

O zaman cebimden tabancamı çıkararak, kendisine uzattım:

-Mustafa Kemal benim. Haydi, al eline tabancayı... Öldür, dedim.

İzmir\'den ayrılışında istasyona giderken, Naim Palas Oteli önü (09 Temmuz 1926)


Adam, benden bu cevabı alınca, yıldırımla vurulmuş gibi oldu. Bir müddet şaşkın yüzüme baktıktan sonra, diz üstü kapanarak hüngür hüngür ağlamaya başladı” (Terzioğlu 1964: 30-31).

 

 

“HALKIN NEŞESİNİ BOZMAMAK LAZIMDIR”

Her zaman hayattan keyif alınması gerektiğini bizlere gösteren Atatürk, her fırsatta halkını düşünmüş halkının mutluluğu için örnek davranışlar sergilemiştir. Bunlardan birisi de İzmir’de olmuştur.

“İzmir seyahatlerinden birindeydi. Gazi, Naim Palas’ta ziyafette bulunuyordu. Başka bir otelin bahçesinde çalan bandonun getirilmesini emretti. Biraz sonra yaverine:

-Niçin bando halen gelmedi? diye sordu.

-Efendim halk bandonun etrafına toplanmış, neşe içinde, danslarını eğlencelerini bozmak istemedik.

Biraz düşündü:

-Çok iyi ettiniz, hiçbir zaman halkın neşesini bozmamak lazımdır, dedi” (Atay 1980).

 

TÜRK KADINI İLK KEZ İZMİR’DE SAHNEYE ÇIKIYOR

Gazeteci ve yazar Selma Selçuker, Hürriyet gazetesi için hazırladığı “Sanat Tünelinde Sanatsever Atatürk” adlı röportajlarında, ünlü tiyatro sanatçımız Bedia Muvahhit ile de konuşmuştur. Türk kadınının ilk kez sahneye çıkışını onun ağzından aktaralım:

“23 Temmuz 1923 Pazar günü akşamı Kordonboyu’nda, sahnesi bizim tarafımızdan geçici yapılmış olan Palas Sineması salonunda Gazi Mustafa Kemal Paşa hazretlerinin katılımıyla Darülbedayi, ilk temsilini vereceğini ilan etti. Temsil büyük bir başarı ile gerçekleşir ve İzmir, Türk kadın haklarında bir başka dönüm noktasına daha şahitlik yapar. Başta Gazi olmak üzere, bütün komutanların alkışlarını alan sanatçılar, onları selamlamış ve örneğini yaşamadıkları bir heyecanı tatmışlardı. Birçok sahada hak ettiği davayı kazanmış olan Türk kadını, bu imtihanı da başarıyla verir ve böylece Türk sahnesine ‘Milli İrade’ ile yerleşip sahip olurlar.”

Bedia Muvahhit, Gazi’nin arzusuyla 1923 Temmuz ayı sonunda İzmir’de ilk kez sahneye çıkışını şöyle anlatmaktadır:

Bedia Muvahhit’in oynadığı 1923 yapımı Ateşten Gömlek filminden bir kare


“Eşim Muvahhit, İzmir’e arkadaşlarıyla bir turne yapmıştı. Ben de gittim. Mustafa Kemal, merak etmiş, sordurmuş ‘Sahnede kimler var?’ diye. Onlar da ‘Ermeni hanımlar var’ demişler. Mustafa Kemal, o zaman Muvahhit’e ‘Niye senin karın çıkmıyor? O oynasın. Gelip seyredeceğim’ demiş.

 

Mustafa Kemal’in benim sahneye çıkmamı istemesi de şundan: Ben, Ateşten Gömlek filminde oynamıştım. Halide Edip Hanım davet etmişti… Ona da tavsiye eden, Muhsin Ertuğrul Bey’di… İzmir’de; Mustafa Kemal, ‘O oynasın’ deyince, hemen sahneye çıkmaya hazırlandım. Çünkü ‘Gelip seyredeceğim’ demiş.

Bende heyecan, ‘Ayol ben nasıl çıkarım, nasıl yaparım?’ filan… O gece oynanacak oyun ‘Ceza Kanunu’.

 ‘Baş kadın oyuncu rolüne hazırlan’ dediler. Bir genç kadın rolü, Sacide’yi oynayacağım. Ne halde olduğumu düşünemezsiniz. Sonunda, Mustafa Kemal sahneye geldi… İzmir, yangından yeni çıkmıştı; O’nun ayakları küller, çamurlar içinde ve o haliyle sahneye geldi. Piyesi çok beğendi ve İzmir civarını da dolaşıp temsiller vermemizi istedi. Denizli, Manisa gibi… Sonra bana döndü ‘Yalnız, oralarda, hemen sahneye başın açık çıkma’ dedi. ‘Neden Paşam?’ dedim. ‘Oralarda halk, savaştan yeni çıktı. Bir Türk kadınının sahneye çıkmasına, hem de başı açık çıkmasına hemen alışılamaz, başına başörtüsü gibi bir şey tak, öyle çık, sonra gitgide alışacaklardır. Türk kadını, layık olduğu, medeni seviyeye kavuşacak, medeni dünyada hak ettiği yeri alacaktır…’

Muhsin Ertuğrul’un yönettiği Halide Edip Adıvar’ın ünlü romanı Ateşten Gömlek Müslüman Türk kadınının rol aldığı ilk filmdir, “Ayşe” karakterini canlandıran oyuncu Bedia Muvahhit\'tir

Daha önceleri de bir iki Türk kadını sahne tecrübesi yapmıştı. Örnek olarak Afife Jale’yi verebiliriz. Onlara çok zorluk çıkarmışlar. Fakat ben doğrudan doğruya Mustafa Kemal’in izniyle çıktığım için, tam tersine, son derece ilgi ve takdirle karşıladılar. Büyük övgü aldım” (Selçuker 1998).

 

 

BEN ANLAŞILMAM Kİ…

O’nu anlamak. Mustafa Kemal’i anlamak çok zor olmamalıydı. O her şeyi milletin gözü önünde örnek olarak yaşamayı en büyük mutluluk olarak görmüştür. Bu milletin gerçek bir ferdi olmaktan her zaman övünç duymuştur.

Yakın arkadaşı gazeteci ve yazar Falih Rıfkı Atay, onun milletinin önünde nasıl şeffaf olarak yaşadığını bir anısıyla bizlere şöyle anlatır:

“Atatürk İzmir\'e bir gidişinde Kordonboyu\'ndaki evinin salonuna büyük bir sofra kurulur. Davetliler tamam olup oturulacağı vakit, sokakta biriken halkın içerisini gözetlediğini gören Vali, perdelerin indirilmesini emreder. Atatürk der ki:

-Vali Bey, dışarıdaki halk acaba bizim ne yaptığımızı sanıyor? İçki içtiğimizden kuşkusu yok. Fakat şimdi masa üstünde kadın da oynattığımızı zannedecekler. İçki içmekten başka bir şey yapmadığımızı görmeleri için perdelerinizi açtırınız!

Yaptığını saklamak ikiyüzlülüğüne düşmekten her zaman tiksinmiştir. Daha da coşkun ve cümbüşlü bir geceden sonra, Çankaya\'daki evine gitmiştim. Kendisine dedim ki:

-Şimdiye kadar sizin için yabancı dillerde yalnız Frenkler yazdılar. Biz yanınızdayız. Sizi onlardan daha iyi tanıyoruz. İzin vermez misiniz, Yakup Kadri ile ben hayatınız ve eserleriniz hakkında bir kitap hazırlasak?

Bilardo ıstakasını bırakarak yüzüme baktı:

-Dün geceyi yazacak mısınız?

-Canım efendim, bu kadar da özelliklere girmeye ne gerek var?

-Ama bunlar yazılmazsa ben anlaşılmam ki...” (Atay 1952).

 

İŞTE BENİM NESLİM BUNLAR...

Atatürk, İsmet Paşa, Kız Enstitüsü’nde çocuk bakımı dersleri için çocuk bahçesini ziyaretinde “Biz çocukları niçin severiz?” diye bir soru sormuş ve orada bulunan herkes bir cevap vermiş, en sonunda kendisi de: “Çocukları çok severiz. Çünkü çocuklar bizim devamımızdır. Her çocukta biz, sonsuzluğa doğru uzanıp gitme özlemimizin doyumunu buluruz” diyerek sorusunun yanıtını kendisi vermiştir.

Adana\'da İsmet Paşa Kız Enstitüsü\'nde

Ülkesinin geleceğini yıllar öncesinden plânlamayı bilen Atatürk, nasıl bir nesil yaratması gerektiğini de çok iyi biliyordu. İşte o çok sevdiği nesil ile İzmir’de yaşadığı güzel bir anıyı tekrar yaşamak yerinde olacaktır:

 

“Atatürk, 12 Nisan 1934 akşamı İzmir’de,  İzmir Palas salonlarında Hakimiyeti Milliye Okulu tarafından fakir çocuklar menfaatine verilen baloyu şereflendirir.

Öğrencilerden Ali isminde bir çocuk ortaya gelir, fakat heyecandan bocalar, konuşamaz derken küçük Ali coşar kendinden geçer. Kollarını ona doğru uzatarak içten gelen bir sesle ‘Senin ismini andıkça, senin resmine baktıkça, seni karşımda görünce damarlarımda bir şeyler kaynadığını duyuyorum... Ah! Seni doya doya öpmek istiyorum!’ diye haykırır. O zaman O da kollarını açar. ‘Öyle ise gel öp’ der. Ali koşar, boynuna atılır. Diğer çocuklar dururlar mı? ‘Biz de!. Biz de!.’ diye bağrışarak koştular. Kucağına atıldılar. Öptüler, öptüler. Heyecandan, sevinçten herkes ağlar. Yaverler, Paşalar, Vali hatta kendisi de...

İzmir Kız Lisesi’nden ayrılırken öğretmen ve öğrencilerle. (01.02.1931)

 


Evet. Yaptığı harplerin heyecanı, kazandığı zaferlerin sevinci belki onu ağlatmamıştır. Fakat bir avuç Türk yavrusunun içten gelen coşkunluğu onu sarsmış, heyecanlandırmıştı. Gözlerine dolan yaşları zaptetmek için dudaklarını ısırdı. Sonra heyecandan, titreyen bir sesle yanındakilere dönerek ‘İşte benim neslim bunlar!.. Bunlarla biz akranız’ der”. (Bayar, 1955 s. 91-92).

 

*.....*

*

Atatürk’ün İzmir’de geçen anılarından bazılarına tarih sırası içinde değinmeye çalıştık. Yaşanılan anılarda gördük ki, İzmir’in, Atatürk’ün yaşamında çok özel bir yeri olmuştur. Bununla birlikte özel bir kent olan İzmir’in de Atatürk’e olan sevgisi yıllar içinde hiç azalmadan artarak bugünlere kadar gelmiştir. Bu güzel kentin, güzel ve çağdaş insanları Atatürk’ü ve hatıralarını her zaman kalplerinin en özel yerinde yaşatmaya ve anmaya devam etmektedir.

 

KAYNAKÇA

Adıvar, Halide Edip (1962), Türk’ün Ateşle İmtihanı, Atlas Kitabevi, İstanbul.

Akçiçek, Eren (2003), Sevgili Atatürk ve Mustafa Kemal Olmak, Elit Ofset, İzmir.

Araz, Nezihe, “Latife Hanım’la Mustafa Kemal Nasıl Evlendiler”, Popular Tarih, nr. 8 Ocak 2000.

Atatürk (1997), Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri I-III Atatürk Araştırmaları Merkezi Yayını, Ankara.

Atay, Falih Rıfkı (1966), Babamız Atatürk, 2. baskı, İstanbul.

---------- “Çankaya”, Dünya gazetesi 3 Mart 1952 Tefrika No:3

---------- (1980), Çankaya-Atatürk Doğumundan Ölümüne Kadar, Sena Matbaası, İstanbul.

Aydemir, Şevket Süreyya (1969), Tek Adam, C. 3, 3. baskı, İstanbul.

Baler, Mahmut (1982), Bal Mahmut Baldan Damlalar, İstanbul.

Banoğlu, Niyazi Ahmed (1978), Nükte ve Fıkralarla Atatürk, İnkılâp ve Aka Kitabevleri, İstanbul.

Bayar, Celal (1955), Atatürk’ten Hatıralar, Sel Yayınları, İstanbul.

Bil, Hikmet (1981), Atatürk’ün Sofrası, Uncu Yayınevi, İstanbul.

Bozok, Salih-Bozok, Cemil S. (1985), Hep Atatürk’ün Yanında, Çağdaş Yayınları, İstanbul.

Cebesoy, Ali Fuat (1966), Sınıf Arkadaşım Atatürk, İnkılap Kitabevi, İstanbul.

Gürel, Ahmet, “Gazi’nin İzmir Günleri”, İzmir Tarih ve Toplum, nr. 3, Aralık 2008.

Lüle, Zeynel (2008), Mustafa Kemal’in Can Yoldaşı-Ali Çavuş, İstanbul.

Maden, Fahri, “Atatürk’e Adanmış Bir Hayat Salih Bozok 1881-25 Nisan 1941”, Türk Yurdu, nr. 290, Ekim 2011.

Öztin, Tahsin (1981), Mustafa Kemal’den Atatürk’e, İstanbul.

Selçuker, Selma, “Sanat Tünelinde Sanatsever Atatürk”, Hürriyet, 6 Kasım 1998.

Terzioğlu, Sait Arif (1964), İnsancıl Atatürk, İstanbul.

Ünaydın, Ruşen Eşref (2001), Atatürk’ü Özleyiş, Türkiye İş Bankası Atatürk ve Devrim Serisi, Ankara.

Yurdakul, Yurdakul (2006), Atatürk’ün Hiç Yayınlanmamış Anıları, 4. baskı, Truva Yayınları.

 

GAZETELER

Hâkimiyeti Milliye, 13 Ekim 1923

Cumhuriyet, 20 Haziran 1926

Hakimiyet-i Milliye, 20 Haziran 1926

Yeni Asır, 13 Nisan 1934

Cumhuriyet, 20 Haziran 1926

Milliyet, 20 Haziran 1926

İkdam, 20 Haziran 1926

Yeni Asır, 13 Nisan 1934

Cumhuriyet, 13 Nisan 1934

Dünya, 3 Mart 1952 Tefrika No:3

Hürriyet, 6 Kasım 1998

 



* Tıp doktoru, Atatürk araştırmacısı, info@isteatatürk.com

* Ege Üniversitesi, Tıp Fakültesi, İç Hastalıkları Anabilim Dalı, Gastroenteroloji Bilim Dalı Emekli Öğretim Üyesi, akcicekeren@gmail.com

[1] Rusuhi Savaşçı, (1886–1959), Cumhurbaşkanlığı Başyaverliğine getirilmiştir. Bu görevi 11 yıl aralıksız yürütmüştür.


Prof. Dr. Engin BERBER* \\\\

LASTİK TEKERLEKLİ BİR TOPLU TAŞIMA ARACI OLARAK OTOBÜSÜN İZMİR’DEKİ ÖYKÜSÜ

Engin BERBER*

 

Osmanlı kentlerinde insan taşımada kullanılan geleneksel ulaşım araçları bellidir: At ve eşek gibi binek hayvanları; bu hayvanların koşulduğu değişik tip, büyüklük ve isimde tekerlekli arabalar ile deniz veya akarsu varsa kayık ve sallar. XIX. yüzyılın ilk yarısı itibariyle İzmir’in yapı dokusu, genelde arabaların işleyemeyeceği kadar dar sokaklar üzerinde konumlandığından, insan taşımacılığı daha ziyade binek hayvanları; eşya taşımacılığı ise develer, binek hayvanları ve hamallar marifetiyle yapılırdı (Kurt, 2012: 42, 43).


Aynı yüzyılın ikinci yarısında İzmir, yakın çevresine, şoseler[1] ile bağlanmıştır. Belediyenin yabancı sermayeli şirketlere ihaleyle yaptırdığı bu şoseler sayesinde, XX. yüzyıl başlarında Bornova ve Buca gibi, daha çok Levanten ve ecnebilerin ikamet ettiği sayfiye semtlerine daha kolay ulaşılabilmiştir (Kurt, 2012: 36). İzmir içinde aynı dönemde, “sıra dışı iki caddeden söz edilebilir. İlki, liman yakınında, ecnebilerle Rum-Ortodoks Cemaati varsıllarının ikamet ettiği Frenk Caddesi (Sokağı) olup en geniş yeri sekiz metreyi geçmezdi (Pınar, 1994: 108). İkincisi, dolgu ile denizden kazanılmış, 3325 metre uzunluk ve 18 metre genişliğindeki Kordon / Rıhtım Caddesi’ydi. İzmirlilerin “Kordonboyu” dedikleri bu cadde, Napoli taşı döşeliydi (Salname-i Vilayet-i Aydın, 1312 (H.), 195).

                                              Şekil 1. Rum-Ortodoks Mahallesi’nde bir sokak ve eşeklerin çektiği arabalar

 

XIX. yüzyılın son çeyreğine girildiğinde, “… araba işleyecek bir cadde (si) bile olmadığı” anlaşılan İzmir’in (Arıkan, 1986: 145, 160) şansı, karayolu yaptırmaya meraklı valilerin Aydın’a[2] tayin edilmesi oldu. Bunlardan ilki, 1880 Ağustos’unda valilik koltuğuna oturtulan Mithat Paşa’dır. Sadece dokuz ay görevde kalabilen Paşa, bu süre içinde sonradan “Mithatpaşa Caddesi” adı verilecek ve Osmanlı dönemi İzmir’inin en uzun yolu olan Göztepe Caddesi’nin önemli bir kısmını açmayı başarmıştı. Vilayet Konağı’nın güney-batısındaki kışladan (Sarıkışla) Göztepe’ye uzanan bu şose, İzmir kentini Çeşme Yarımadası’ndaki kaza merkezlerine de bağlıyordu (Keskin, 1992: 42; Arıkan, 1986: 151). Sonra sırasıyla Hacı Naşit Paşa İkiçeşmelik-Yağhaneler yolunu; Kıbrıslı Mehmet Kâmil Paşa, Çukurçeşme’yi Hatay Caddesi’ne bağlayan yolu (Kamilpaşa Sokak) açtırmıştı. “Gidemediğin yer senin değildir” özdeyişinden bildiğimiz Halil Rıfat Paşa ile Göztepe Caddesi’ni Kokaryalı’ya[3] (sonradan “Güzelyalı”) kadar uzatan Nazif Paşa ve de döneminde Punta (Alsancak)-Darağacı-Karşıyaka şosesi açılan Abdurrahman Nureddin Paşa’yı unutmamak gerekir (Keskin, 1992: 51, 54, 62; Ahenk, 18 Haziran 1892).    

Kent içi yol şebekesinin metraj ve nitelik bakımından gelişmesi, XIX. yüzyıl sonlarında İzmir’e hem insan hem de eşya taşımacılığında kullanılan atlı arabalarını getirdi. “Landon”, “Karoca” ve “Victorya” diye anılan bu arabaların önüne, genelde bir çift at koşulurdu. “kupe” tabir edilen arabalara vali, belediye reisi ve kumandan gibi askeri ve mülkî erkân binerlerdi. 1891’de toplamı 100 olan İzmir’deki atlı arabaların sayısı, 1914’te 395 ve 1926’da 496’ya yükseldi ise de, motorlu ve lastik tekerlekli bir binek aracı olan otomobillerin artışına bağlı olarak, 1939’da sayıları 190’a düşmüştü (Kurt, 2012: 43). İzmir’de, XX. yüzyıla ramak kala, birkaç hatta çalıştığı anlaşılan ve günümüzde dolmuşu anımsatan büyük at arabası omnibüs, lastik tekerlekli olmamakla birlikte, İzmirlileri karayolunda “toplu taşıma” ile tanıştıran ilk ulaşım aracıdır. İzmir-Pınarbaşı ve Karşıyaka Vapur İskelesi-Soğukkuyu arasında omnibüs işletildiği bilinmektedir. Ancak 1906 yılında atlı tramvayın işlemeye başladığı Karşıyaka Vapur İskelesi- Soğukkuyu hattında omnibüs seferlerine son verilmişti (Berber, Serçe, 2011: 182-184; Kurt, 2012: 46).

Şekil 2. Türk Mahallesi’nde omnibüs durağı

İzmir Körfezi’nde insan ve eşya taşımada yaygın olarak kullanılan bir başka araç, atlı arabalar gibi mülkiyeti şahıslara ait olan kayıklardı. Bunlar, kamuya ait veya yabancı tüccarların sahip olduğu iskelelerden aldıkları insan ve eşya ile açıkta demirlemiş vapurlara veya vapurlardan yolcu (Pasaport) ve eşya gümrüğü (şimdiki Konak Pier) ile söz konusu iskelelere adeta mekik dokur gibi gider gelirlerdi. İzmir gazetelerindeki bazı haberlerden, körfezin iki yakasındaki iskeleler arasında[4] düzenli/düzensiz kayık seferlerinin yapıldığı anlaşılmaktadır.

Öncelikle yukarıda sözü edilen ulaşım araçlarından hiçbiri, İzmirlilerin kent içinde otobüsten önce kullanmış oldukları tren, tramvay ve vapur gibi modern toplu taşıma araçlarıyla[5] hız, konfor ve seyahat ücreti bakımından karşılaştırılamaz. İkinci olarak, belediyenin kamu hizmeti götürürken, önceliğinin hangi toplumsal kesimler olduğu, sorgulama gerektirmeyecek kadar açıktır[6].

 

İZMİRLİLERİN OTOBÜSLE TANIŞMASI

       13 Eylül 1922’de başlayıp beş gün devam eden İzmir yangını[7]; ecnebiler, Rum-Ortodoks ve Ermeni-Gregoryen sakinlerin oturduğu (aşağı) mahalleleri (Punta/Alsancak ve Haynots / Ermeni Mahallesi) yok etmiştir.[8] İzmir İstatistik Müdürlüğü’nün, 1923 Mart’ında açıkladığı verilere göre bu yangında, kentteki 42.495 haneden 14.004’ü tamamen yanmış, geriye sadece kentin kenarları ile ortası yanmış koca bir delik kalmıştı (Serçe, 2001, Sunuş). Böyle bir yangının tahrip ettiği alandaki yapı dokusu yanında, yol şebekesini değiştirmesi de doğaldı.

       İzmirlilerin, iki yanı ağaçlı geniş bir anayol olan “bulvar” ile tanışması, Cumhuriyet döneminde oldu. İlk olarak, Basmahane Garı’nı Kordon’a bağlayan Gazi Bulvarı açıldı. Daha sonra Gazi Bulvarı’nı Cumhuriyet Meydanı’na bağlayan İsmet Paşa Bulvarı ile Vasıf Çınar, Kâzım Özalp, Şükrü Kaya, Doktor Mustafa Bey, Fevzi Çakmak bulvarları tamamlandı (Kurt, 2012: 37-42). Böylece imar ve iskân edilmekte olan yangın bölgesi, kentteki bazı Türk ve Yahudi sakinlerin ikamet ettiği mahallelere bağlanmış oluyordu. İzmir yangını, Osmanlı’nın son 50 yılında vilayet ve belediyece sarf edilen tüm çabalara rağmen, nicelik ve nitelik bakımından yetersiz kalmış kent içi yolların, yabancı şehircilik uzmanlarına yaptırılmış planlardan esinlenerek ele alınıp geliştirilmesine fırsat vermiştir. (Baran, 1994).

Şekil 3. Gazi Bulvarı

       İzmirlilerin Cumhuriyet döneminde tanıştıkları bir başka nesne, lastik tekerlekli modern bir toplu taşıma aracı olan otobüstü. Körfez Vapurları Şirketi’nin olasılıkla bilet fiyatlarına yaptığı zam nedeniyle bazı Karşıyakalıların vapura binmeyi reddetmesi sonucu, 1932 Kasım’ında İzmir-Karşıyaka arasında özel kişilerce başlatılan otobüs seferleri (Kurt, 2006: 40) esasen, daha erken bir tarihte yapılmak istenmişti. Bir gazete haberinde, Emekli Miralay Hamdi Bey’in, İzmir’in işgalinden iki ay önce İzmir ve Karşıyaka’da otobüs işletmek için (belediyeden) ruhsat talep ettiği yazmakta (Köylü, 14 Mart 1919) ise de, sonucun ne olduğu belli değildir. Tramvay, tren ve vapur şirketlerinin engellemeye yönelik çeşitli adımlarına rağmen, özel otobüs seferleri sonraki yıllarda Reşadiye (Güzelyalı), Buca ve Bornova’yı da içine alacak şekilde genişleyecekti (Berber Serçe, 2011:188).

 

Şekil 4. Gazi Bulvarı girişinde burunlu bir otobüs

Özel otobüs sahiplerinin sadece diğer toplu taşıma şirketleriyle değil, kendi aralarında da kıyasıya rekabet ettikleri bu yıllarda, İzmir Belediyesi’nin bir otobüs talimatnamesi yapmak (1933) ve otobüslerin bir kısmını, daha çok ihtiyaç duyulan hatlara kaydırmak suretiyle düzenleyici bir rol aldığı görülmektedir. Söz konusu talimatnameye göre, otobüslerin alacağı yolcu miktarı iç kısımlar ve motor kapakları üzerinde yazılacak, güzergâh ve duraklar levhalar halinde asılacak, şoförler günde dokuz saatten fazla çalıştırılmayacak ve fabrikalar ile umumi yerlerde çalışan işçiler için, sabah ve akşam saatlerinde ucuz seferler düzenlenecekti (Kurt, 2012: 71, 73).

Şekil 5. Kordon hattında bir otobüs seferde

Atlı tramvayların 1 Mayıs 1935’te hizmetten kaldırıldığı Kordon hattında çalıştırılan otobüslerin çoğu İstanbul’dan getirilmiş eski araçlardı. Bunlardan sadece bir tanesi, 34 yolcu kapasiteli ve iki kapılı bir trambüstü. Diğerleri 20 yolcu taşıyabilen “kamyon azmanı” araçlardı. Dönemin İzmir gazeteleri bu araçlar için “yüz kızartıcı” veya “medeni bir şehir için atlı tramvaylar kadar ayıp nesneler” ifadesini kullanmışlardır.

Kordon hattında gece yarısına kadar işletilen otobüsler, özellikle okulların açılma ve kapanma saatlerinde yetersiz kalıyor, aşırı doluluktan ara duraklardan yolcu alamıyorlardı. Bu hatta günde 6.000 yolcu taşıyan otobüslerde, Konak’tan Alsancak’a gidiş ücreti 5 Kuruş’tu. Asker ve polisler ile üç-yedi yaş arası çocuklardan bilet fiyatının yarısı (2,5 Kuruş) alınırdı. Yolcusu çok, yolu düzgün ve kısa olan Konak- Göztepe- Reşadiye hattında ise, 1932’de 7,5 Kuruş olan bilet fiyatı sonraki yıllarda 5 Kuruş’a kadar düşmüştü. Tüm eksiklerine rağmen otobüs filosu büyüdü. Şöyle ki, 1933 yılında İzmir’de 33 otobüs varken; 1935 yılında 22’si Kordon, 15’i Reşadiye, 8’i Karşıyaka, 11’i Buca ve 11’i Bornova hattında[9] çalışan 67 otobüs vardı ki, bunların yıllık gelirleri 140.000 Lirayı geçiyordu. Aynı yıl Otobüsçüler Birliği şoförlere gündelik 150-200; biletçilere ise, 100 Kuruş gibi yetersiz ücretler veriyordu (Kurt, 2012: 71-73)

İzmir’de toplu taşımanın temel sorunu[10], yoksul kesimlerin ikamet ettiği semtler yani yukarı mahallelere[11], modern taşıma araçları ile insan taşınamamasıydı. Belediye Reisi seçildikten (1931) sonra, bu semtlere giderek ihtiyaçları yerinde belirleyen Behçet Bey’in (Uz), 1933 Nisan’ında otobüs işletme imtiyazının belediye tarafından alınıp tek elden yönetilmesi teklifi, daha fazla araştırmaya ihtiyaç olduğu gerekçesiyle belediye meclisinde reddedilmişti. Anlaşılan o ki, meclis ekonomik sıkıntılarla boğuşmakta olan belediyenin, hem yüklü miktarda borçlanarak otobüs işletmesini istemiyor, hem de yolcularına rahatsızlık veren otobüs (kalabalık, sarsıntı, ağır yağ ve benzin kokusu nedeniyle) yerine elektrikli tramvaya daha sıcak bakıyordu (Serçe, 1998: 296)[12].

Belediyenin otobüs işletmeye başlatmasında, Kordon’da çalıştırılan atlı tramvayın hizmetten kaldırılması etkili olmuştur. Belediye meclisi, 28 Nisan 1935 günü önce ekseriyetle İzmir belediye sınırları içinde kendisinde olan otobüs işletme hakkını, kanuna uygun olarak üçüncü kişilere devretmeye karar vermişti. Ancak Behçet Uz’un ısrarları sonucu, 1 Nisan 1936 tarihli toplantısında bu kez, Kordon’da otobüs işletmeyi ekseriyetle kabul ve bunun için 60.000 Lira borçlanılmasını uygun görmüştü. Bu tarihten sonra kent içinde otobüsle toplu taşıma, üzerlerinde “İ.B.O” (İzmir Belediye Otobüsleri) yazan otobüslerle yapılacaktı (Yılmaz, 2007: 178).

Kapalı zarf usulüyle yapılan otobüs ihalesini kazanan Bussing firmasından[13] belediye, her birinin fiyatı 6.118 Lira olan 12 adet otobüs satın almıştır. Mazotlu, kaloriferli, lüks koltuklu ve otomatik (tek) kapılı olan otobüsler, 24 yolcu taşıyabiliyorlardı. Behçet Uz, 8 Kasım 1937 günü yaptığı bir konuşmada, Kordon hattında 28 Ekim’de ilk seferlerini yapmaya başlayan otobüslerin, kademeli olarak bütün hatlarda belediyece işletileceğini söylemişti. Üç gün sonra belediye meclisi, diğer hatlarda işleyen özel otobüslerin ruhsat harçlarının yarısı olan 36.000 Lirayı teminat göstererek, ilaveten 10 otobüs ve bir trambüs almayı kararlaştırmıştı. Bu otobüslerin gelmesinden sonra belediye, 10 Ağustos 1938 günü Konak-Tepecik hattında otobüs seferleri başlattı. Otobüs işletmeciliğini kazançlı bulan meclis, 4 Kasım 1938 tarihli toplantısında 27 otobüs daha alınmasını kararlaştırdı. İkinci Dünya Savaşı nedeniyle bu otobüslerden sadece 16 tanesini alabilen belediye, 1939 Ekim’inde elektrikli tramvayın yetersiz kaldığı Reşadiye hattı ile Karşıyaka Vapur İskelesi-Soğukkuyu arasında otobüs işletmeye başlamıştı. Kent içi otobüs işletmeciliğini tamamen üstlendiği 1940 yılına (Berber, Serçe, 2011: 188) kadar, özel otobüsleri Karşıyaka, Buca ve Bornova gibi banliyö hatlarına kaydıran İzmir Belediyesi’nin, Uz’un başkanlık görevi bitmeden (1941) önce, kent içi ulaşım sorununu çözdüğü anlaşılmaktadır.

Bir kent gözlemcisi, 1939 yılında belediye otobüsleri hakkında şunları yazmıştı: “Bütün Türkiye’de otobüsler işliyor, fakat İzmir’deki otobüsler ve seyrüseferleri kadar muntazam ve lüks bir otobüs servisi hiçbir yerde yoktu”. Belediyenin kırmızı renkli otobüsleri, “İstanbul’da işleyen otobüsler gibi tuğla taşıyan kamyonlardan bozma şeyler değil, doğrudan doğruya dünyaya otobüs olarak doğmuş, fakat ferah ve temiz şeylerdi” (Olgaç, 1939: 30, 102, 104). Aynı tarihte belediye otobüsleri Konak-Alsancak (Kordon hattı), Konak-Basmahane-Alsancak, Konak-Tepecik, Konak-Güzelyalı (Reşadiye hattı), Konak-Eşrefpaşa, Karşıyaka Vapur İskelesi-Soğukkuyu, Alaybey-Bostanlı ve (sadece deniz mevsiminde) Konak-İnciraltı hattında düzenli (saatli) seferler yapmaktaydı (Kurt, 2012: 74, 75; Serçe, 1998: 296).

Şekil 6. Kordon hattında çalışan Bussing marka bir otobüs

Bilet fiyatlarına gelince, hattın uzunluğu ve satın alanın yaş grubu, statüsü ve mesleğine göre değişiyordu. Belediye meclisinin 20 Nisan 1939 günü kabul ettiği tarifeye göre, Konak- İnciraltı 15, Güzelyalı-İnciraltı 10, Alsancak-İnciraltı 20, İnciraltı-Ilıca 10, Alsancak-Güzelyalı 10, Konak-Güzelyalı 5, Konak-Eşrefpaşa 5, Eşrefpaşa-Kültürpark 10 ve Konak-Tepecik 5 Kuruş’tu. Asker, öğrenci ve üç-yedi yaş grubu çocuklar, % 50 indirimli fiyatla yolculuk ediyorlardı. İstanbul ve Ankara’ya kıyasla ucuz yolcu taşıyan otobüslerin biletlerine, 11 Nisan 1940 tarihli toplantısında belediye meclisi mazot, yağ ve yedek parça fiyatlarındaki artışlar nedeniyle % 20 zam yapmıştı (Kurt, 2012: 76, 77). Kent içi yolcu taşımacılığından belediyenin hasılatı da yüksekti. Şöyle ki, 1939 yılında 617,985 Lira kazanılmış olup bunun 266,950 Lira’sı işletme ve personel giderlerine harcanmıştı. Kalan miktardan yeni otobüsler, (santral) garaj inşaatı[14] ve diğer giderler düşüldüğünde, belediyeye 100.000 Lira kâr kalıyordu ki, bu meclisin beklentisinin çok üstünde bir rakamdı (Serçe, 1998: 297).

 

Şekil 7. Konak Vapur İskelesi önünde burunlu otobüsler; Arka planda ve sağ

yanda Konak-Reşadiye hattında çalışan elektrikli tramvaylar (1930’lu yıllar)

 

İkinci Dünya Savaşı’nın başlaması nedeniyle belediye, otobüslerini çalıştırmakta zorlandı. Şöyle ki, sipariş edilen otobüslerin bir kısmı teslim alınamamışken, yeni hatlar açmak zorunda kalınmıştı. Yedek parça tedariki mümkün olamıyordu. 1943 yılına gelindiğinde, aynı sebeple 12 otobüs servis dışında kalmıştı. 1945 başında ise, eldeki 42 otobüsten sadece 14 tanesi servise çıkarılabilmekteydi. Ulaşım hizmeti Kordon, Tepecik ve Eşrefpaşa ile sınırlandırılmış; alınmış bulunan 10 adet Ford marka kamyon otobüse dönüştürülerek hizmete sokulmuştu. Bu koşullarda bile İzmir Belediyesi’nin yılda 10.000.000 yolcu taşıyabilmesi başarıydı (Kurt, 2012: 77).

 

ESHOT’TAN İZULAŞ’A: KAMU HİZMETLERİNDE YENİ DÖNEM

Osmanlı’nın son iki çeyreği ile Cumhuriyet’in ilanından sonraki ilk on yılda, kent içi toplu taşıma, telefon, su dağıtım, havagazı gibi kamusal hizmetler belediye tarafından değil, çoğu tamamen yabancı sermayeli bazı şirketlerce verilmiştir. Hal böyle olmakla birlikte, İzmir Belediyesi’nin bu hizmetlerden bazılarını, daha Yunan işgali yıllarında vermek istediğini biliyoruz. Belediye meclisinin, İdare-i Umumiye-i Vilayet Kanunu’nun 78. Maddesinin 3. Fıkrasına istinaden, Körfez vapurlarını 40 yıl süreyle işletmek istediği bir gazete haberinde okunmaktadır (Ahenk, 5 Ekim 1919). Gerçekleşmediği ortada bu istekten yaklaşık 15 yıl sonra 1933’te belediye bu kez, kent içinde yolcu taşıyan vapur, otobüs, tramvay ile liman hizmetleri imtiyazını üstüne almak istemişti. Bunların ilk üçünün işletme imtiyazının belediyeye verilmesi kabul edilmişse de liman verilmeyince, Körfez vapurları ile Rıhtım (Kordon) tramvaylarının zarar ettiğini bilen belediye isteğinden vazgeçmişti (Kurt, 2012: 230).

Cumhuriyet idaresinin millileştirme çabalarına hız verdiği 1934 yılından sonra[15], belediye İzmir Rıhtım Şirketi Tramvayları (31 Mart 1935’te)[16], İzmir Havagazı Şirketi (15 Eylül 1935’te), İzmir Mezbahası Türk Anonim Şirketi (31 Ağustos 1937)[17] ve İzmir Tramvay ve Elektrik Türk Anonim Şirketi[18] ile İzmir Suları Osmanlı (Türk) Anonim Şirketi’ni (1 Ocak 1945’te) mal varlıkları ve her türlü hukuki haklarıyla devralmıştı[19]. Artık tümü belediye tarafından verilecek bu kamusal hizmetlerden ortak yönleri olanların, tek elden yönetilmesine bir engel kalmamıştı. Nitekim bütçe encümeninin teklifiyle belediye meclisi, 15 Kasım 1944 tarihli toplantısında elektrik, su, havagazı, otobüs ve tramvayın “ESHOT” ismindeki umum müdürlük[20] çatısı altında ve mülhak (katma) bütçe ile idare edilmesini kabul etmişti. Aynı gün bütçesi ile kadrosu onaylanan ESHOT’un, 1 Ocak 1945’ten itibaren işlerlik kazanması öngörülmüştü (Serçe, 1998: 302,303). ESHOT Umum Müdürlüğü ertesi gün (2 Ocak 1945), İzmir Tramvay ve Elektrik Türk Anonim Şirketi’nin Bahribaba’daki merkez binasına yerleşmiştir (Kurt, 2012: 169). ESHOT Teşkilatı ve Vazifeleri Hakkında Yönetmelik, 11 Haziran 1957 tarih ve 9630 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girmiş olup halen geçerlidir[21].

Milli Güvenlik Konseyi’nin 11 Aralık 1980 tarih ve 17187 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan 34 numaralı kararı ile İzmir’e bağlı Bornova, Karşıyaka, Altındağ, Balçova, Buca, Büyük Çiğli, Gaziemir, Güzelbahçe, Gültepe, Işıkkent, Narlıdere, Pınarbaşı ve Yeşilyurt belediyesi ile Balatçık, Doğançay, Doğanlar, Örnekköy, Uzundere köylerinin kamu tüzel kişiliklerinin kaldırılması ve bütün hak ve görevleriyle İzmir Belediyesi’ne bağlanması sonucu, bu yerleşim merkezlerinde kurulu elektrik, su ve otobüs işletmeleri ESHOT’a bağlanmıştı. 23 Mart 1984 tarih ve 18350 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan 195 sayılı KHK ve 27 Haziran 1984 tarih ve 3030 sayılı kanun gereğince kurulan İzmir Büyükşehir Belediyesi (İBB), hizmet ve görev itibari ile dört belediyeye ayrılmış (Büyükşehir, Merkez (Konak), KarşıyakaBornova); ESHOT Genel Müdürlüğü ise, İBB’ne bağlı katma bütçeli bir işletme olarak kalmıştır[22].

Şekil 8. Troleybüs park halinde

 

                   

Kuruluşundan itibaren büyüyen ESHOT, 1950’lilerden itibaren kademeli olarak kan kaybetmeye başladı. Şöyle ki, Konak- Göztepe hattında işleyen tramvay, belediyenin işletmecisine yaptığı baskı sonucu, 1 Kasım 1928’ten itibaren elektrikli olmuş, 1952 yılında da kaldırılmıştır. Boşluğun nasıl doldurulacağı tartışması troleybüs lehine sonuçlandı[23]. Almanya’dan ithal edilip 28 Temmuz 1954’te, Konak-Güzelyalı hattında hizmete giren ancak daha sonra Buca-Montrö ile Fahrettin Altay-Alsancak hattında çalıştırılan troleybüsler de[24]; teknolojisinin eskimesi, yedek parça temininde yaşanan sıkıntılar, trafik akışını aksatmaları ve işletme maliyetindeki artış nedeniyle 1992 Temmuz’unda hizmet dışı bırakıldılar[25]. İzmirlilerin “boynuzlu” dediği troleybüsler, 38 yıl hizmet verdikten sonra İzmir trafiğinde görünmez oldular[26].

Belediyenin devralmasından sekiz yıl sonra (1943), havagazı işletmesinin abone sayısı iki misliden fazla artmıştı (622’den 1400’e). Fabrikanın katran, zift ve blok gibi yan ürünleri belediyeye katkı sağlıyor ve hükümetin ülke içinde satış ve dağıtım hakkını verdiği Etibank, kok kömürünü bir sözleşme ile İzmir’de havagazı işletmesinden yapıyordu (1 Mayıs 1942’ye kadar). Ancak kentin aydınlatılmasında elektriğe geçilen[27] semtlerde mevcut sokak fenerleri söküldü. Havagazı fabrikası sadece, daha ziyade Alsancak semtindeki abone konutların mutfaklarında yakılmak üzere üretim yapıyordu (Serçe, 2012: 300). Teknolojisinin eski olması, yarattığı çevre kirliliği ve sürekli zarar etmesinden ötürü, İBB Meclisi’nin 1 Eylül 1994 tarih ve 05.195 sayılı kararı ile kapatıldı[28].

Elektrik ve suya gelince, elektrik (elektrikle ilgili üniteler ve personeli) 12 Eylül 1982 tarih ve 17809 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan 2705 sayılı Kanun uyarınca, 1 Kasım 1982 tarihinde Türkiye Elektrik Kurumu’na (TEK) devredilmiştir[29]. 25 Mart 1987 tarih ve 19411 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan 87/11594 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile 2560 sayılı Kanuna 3305 sayılı Kanunla eklenen EK-4. Maddeye istinaden, İZSU Genel Müdürlüğü kurulmuştur. ESHOT Genel Müdürlüğü’ne bağlı su ile ilgili birimler ve personeli, 1 Temmuz 1987 tarihinde belediyenin bu müdürlüğüne devredilmiştir[30].

Şekil 9. ESHOT Otobüs Filosu (15 Ocak 2022)

Kaynak: https://tr.wikipedia.org/wiki/ESHOT (19.01.2023)

Açıklamalar: ESHOT envanterinde sekiz farklı markada ve 13 farklı modelde toplam 1730 otobüs bulunmaktadır. Bunların 20’si elektrikli (TCV / E-Karat), 570’i körüklü (Mercedes-Bens / Conecto, Solaris / Urbino 18 ve Otokar / Kent LF) otobüs olup üretim tarihleri 2007 ile 2022 arasında değişmektedir.

1994 yılından bu yana ESHOT, kent içinde ve de İBB sınırları dâhilindeki kırsalda, toplu taşımacılığı 340 hatta ve sadece lastik tekerlekli araçlar ile yapmaktadır. Son teknoloji ürünü, engelli erişimine uygun, konforlu ve güvenli otobüslerle verilen hizmette bir aksama olmaması için ESHOT; Karşıyaka, Mersinli, İnciraltı, Adatepe, Çiğli, Küçük Çiğli, Torbalı, Menderes, Urla, Sarnıç ile Gediz Atölye ve Ağır Bakım tesislerini kullanmaktadır[31].

ESHOT Genel Müdürlüğü, 30 Ekim 2020 tarihli İzmir Depremi’nden sonra, Gaziemir’deki Fuar İzmir’e taşınmıştır (Adres: Zafer Mah. 840 Sokak, No. 2 Yeni Fuar Alanı, Gaziemir-İzmir)[32]. 2021 yılı itibariyle 1.817.146.000 TL bütçesi olan ESHOT’un, 2019 yılında çalıştırdığı personel 4.297 idi.

Açık ismi “İzmir Ulaşım Hizmetleri Makine Sanayi AŞ” olan İZULAŞ Anonim Şirketi, 3030 sayılı Kanun’un verdiği yetkiye dayanılarak 1990 Nisan’ında kurulup faaliyete başlamıştır. İBB ve ESHOT Genel Müdürlüğü’nün ortağı olduğu Şirket, İçişleri Bakanlığı’ndan aldığı yetkiyle kent içi toplu taşımacılık hizmeti vermekte, ayrıca Balçova Teleferiği ve bisiklet paylaşım sistemi Bisim’in işletmeciliğini yapmaktadır. ESHOT’un sermaye payı olarak devrettiği 29 adet MAN marka otobüsle işe başlayan Şirket, kurulduğu yıl satın aldığı BMC’den Fatih marka 10 ve Ikarus marka 25 adet otobüsle filosunu genişletmiştir.

Kurulduğu yıllarda kent metropol alanı dahilinde akaryakıt istasyon işletmeciliği, gaz servisi hizmeti ve otopark işletmeciliği hizmetleri de veren İZULAŞ AŞ’nin, çeşitli semtlerde atölye ve garajları vardır. ESHOT’la eşgüdüm içinde çalışan Şirket, 306 otobüsüyle kent içi ulaşımın iyileşmesine katkıda bulunmaya devam etmektedir (Adres: Evka 3 Mah. 129 Sok. No. 1/201, Bornova-İzmir)[33].

 

EK- 1

TROLEYBÜSLERE VEDA

            “İzmir’de bir zamanlar atla çekilen tramvaylar vardı. Bunların yerini elektrikli tramvaylar alınca, İzmir için bu çok büyük bir devrim olarak görüldü. Araç sayısı arttıkça trafiği tıkamaya başladı. Sonunda raylar söküldü ve yine ‘devrim’ yapılarak troleybüsler getirildi. Şimdi onlar da hantal oldukları ve trafiği aksattığı gerekçesiyle ulaşımdan kaldırılıyor.

            Sık sık tepelerindeki ‘arş’ları atan hantal yapılı ‘boynuzlular’ iki ay içinde İzmir sokaklarında görülemeyecek. Tesadüfe bakın ki, Türkiye’de ilk çalıştırıldığı Mithatpaşa Caddesi’nden sökülecek telleri. Sadece bir hatta sembolik olarak kalacak. Belki de üç beş ay sonra oradan da kaldırılacak.

            ESHOT Genel Müdürü Mehmet Erdül, ‘Kurumun elinde 35 yaşında troleybüsler var. En yenileri ise İstanbul’dan getirilen 76 troleybüs. Bu araçlar hem trafiği olumsuz olarak etkiliyor, hem de işletmeye verim sağlamıyor’ diyor.

            14 Mayıs 1954’te Pasaport açıklarına yanaşan Alman bandralı Walter şilebinden ‘FİAT’ marka dört troleybüs indirilir. Bunlar Türkiye’ye gelen ‘ilk’ troleybüslerdir. Zamanın Belediye Başkanı Rauf Onursal’ın çabalarıyla düşük faizli 900.000 Lira’lık kredi sağlanmış ve Siemens firmasıyla işbirliğine gidilerek yoğun bir çalışma sonucu, troleybüslere güç sağlayacak havai hat çoktan tamamlanmıştır. Ve 28 Temmuz 1954’te ‘Türkiye’de ilk kez’ Konak-Güzelyalı hattında troleybüs çalışmaya başlar. On bir metre boyunda, yaklaşık 100 kişi taşıyabilen bu araçlar ‘hızlı’ gidişleriyle göz doldurmuştu o yıllarda. 25 Ağustos 1954 tarihinde bu kez Alman Atlas şilebi 10 troleybüs daha getirdi İzmir’e.

            Bu gelişmeler, gerisinde yığınla anı bırakarak İzmir’de 74 yıllık tramvay saltanatını bir çırpıda yıkmış, yerine raylara bağlı olmadan yolcu taşıyan’ bir aracın ‘troleybüsün dönemini başlatmıştır. İzmir’i daha sonra İstanbul ve Ankara izler. 1958 Haziran’ında, şu anda çalışmakta olan üç adet körüklü ‘FİAT Viberti’ daha alınır. Bu arada 1962-1971 yılları arasında ESHOT atölyelerinde éBussingé şasi üzerine ‘Brown Boveri’ ekipmanları monte edilerek ‘yokuş tipi’ 21 adet troleybüs üretilir. 1984 Kasım’ında ise İstanbul’dan alınan 75 adet 1960 model ‘Ansaldo’ katılır ESHOT troleybüs filosuna. İzmir’de troleybüs filosu giderek büyümektedir. Ta ki, yıllar birbirine eklenip tüm büyük şehirlerde olduğu gibi troleybüslere artık caddeler dar gelinceye kadar. Yük olur. Buralara sığamaz.

            Genel Müdürün şok açıklaması

            Geçtiğimiz günlerde ESHOT Genel Müdürü Mehmet Erdül’ün yaptığı bir açıklama troleybüs çalışanlarında ‘şok’ etkisi yaptı: ‘Troleybüsler kaldırılıyor’. Evet en yenisi 32 yıllık olan ve artık kullanılamaz hale gelen troleybüsler seferden çekilecekti… Erdül’ün açıklamasına göre ‘operasyon’ kademeli olarak gerçekleştirilecek ve ithali yapılan otobüsler devreye girdikçe troleybüsler seferden kaldırılacaktı. Hem de iki ay gibi kısa bir süre içinde.

            En yenisi 32 yaşında

            Açıklamaya göre, 1957’den beri kent içi toplu taşımacılıkta kullanılan ve en yenisi 32 yaşında olan troleybüsler öncelikle Mithatpaşa Caddesi ve Buca-Montrö hattında seferden çekilecek, daha sonra belirlenecek bir hatta sadece sembolik olarak çalışacak. Bu hatlardan alınacak troleybüslerin bir süre daha İnönü Caddesi’nde çalışmaya devam etmesi planlanmıştı. Güzelyalı’daki deponun kapatılmasından sonra da İzmir’de troleybüsle toplu taşımacılık devri kapanmış olacaktı.

            Bu gelişmeler olurken yürekleri kan ağlayan kişilerle görüştük. Güzelyalı Troleybüs Deposu’nda çalışan. Hele bunların içinde biri var ki, troleybüslerle birlikte işe başlayan, onlarla birlikte emekli olmayı düşünen.

            Sözünü ettiğim kişi Muammer Boralı. Şu anda Troleybüs Atölye Şefi olan 60 yaşındaki Boralı, 27 yaşında elektrik teknisyeni olarak işe başlamış ve aralıksız 33 yıl troleybüslerle iç içe yaşamış. Zaten troleybüslerden söz ederken çocuklarım diyor Boralı. Troleybüslerin seferden kaldırılması haberinin kendisini yıktığını söyleyen Muammer Usta, geçtiğimiz yıllarda balıklara yuva olsun diye körfeze atılan troleybüslere öyle üzülmüş ki, günlerce işe gelmemiş, oturup ağlamış evinde. Yani böylesine duyarlı bir kişi.

Troleybüsler İzmir Limanı’nda; Walter şilebinden inmeden önce

‘Onlardan ayrılırsam ölürüm’ diyen Muammer Usta’nın 50 kişi çalışıyor yanında. Elektrikçi, alttakımcı, arşçı, redresörcü, havai hatçı, bobinajcı bölümlerinde çalışan personel de en az Muammer Usta kadar yıkılmış troleybüslerin emekli olacağı haberiyle. Üzüntüleri işsiz kalacaklarından değil, ‘Nasıl olsa başka servislere gönderiliriz. Biz, kendimizden bir parça gibi gördüğümüz araçlarımızdan ayrılacağımız için üzgünüz’ diyor hepsi de.

 

Troleybüsleri çok yakından tanıyan bu insanların ilginç saptamaları da var: ‘Bu saatten sonra yararı olacağını sanmıyoruz. Ancak bilinmesinde yarar var’ deyip şöyle konuşuyorlar: ‘Troleybüsler sanıldığı kadar yavaş araçlar değildir. Yirmi dakikayı bulan duruşlarla birlikte bir araç 19 kilometrelik Alsancak-Fahrettin Altay arasını yaklaşık bir saatte gider. Bu süre içinde harcanan enerji 40 Kilowattır. Bu seferler sırasında ortaya çıkan trafik sıkışıklığı ise, yolun sağına soluna gelişigüzel park edilmiş sorumsuz araç sürücülerinden kaynaklanmaktadır. Malzeme sarfiyatı çok az, taşıdığı insan sayısı çok fazla olan bu araçlar gerçek anlamda çevre dostudur.  Verilen karara saygımız var fakat raylı sistemin yaygın olduğu günümüzde troleybüsleri seferden kaldırmadan önce iyice düşünmeliyiz.

            Çevre dostlarıydı hepsi

            İşte 1914 yılında atlı tramvay ile başlayan, 1931’de elektrikli tramvaya dönüştürülen, gelişen teknolojiyle birlikte 1954 yılında da yerini ‘boynuzlulara’ bırakan İzmir’deki toplu taşımacılık öyküsünden troleybüse ait satır başları. İzmir’de raylara bağımlı tramvaylardan sonra, yıldızları o yıllarda bir anda parlayan, fakat o denli de çabuk sönen ‘çevre dostu’ bu sevimli araçlar yakında seferden kaldırılıp toplu taşım araçları müzesinin bir köşesinde yerlerini alacaklar. Ancak acı tatlı anıları belleklerimizden silinmeyecek.”

Güzelyalı Troleybüs Atölyesi idareci ve çalışanları, İşaretli Muammer Usta

Kaynak: Yeni Asır, 6 Mart 1992.

 

KAYNAKÇA

Ahenk (İzmir). 18 Haziran 1892.

Ahenk, 5 Ekim 1919.

Arıkan, Zeki (1986), “Midhad Paşa’nın Aydın Valiliği”, Uluslararası Midhad Paşa Semineri, Ankara.

Baran, Tülay Alim (1994), “İzmir’in İmar ve İskânı” (1923-1938), Yayımlanmamış Doktora Tezi,: DEÜ-AİİTE, İzmir.

Begüm, T., Adanalı, N. (2007), İzmir Ticaret Odası Kültür, Sanat ve Tarih Yayınları- 4, İzmir.

Berber, Engin-Serçe, Erkan (2011), Karşıyaka Tarihi, Karşıyaka Belediyesi Kültür Yayını, İzmir.

Berber, Engin (1999), Yeni Onbinlerin Gölgesinde Bir Sancak: İzmir (30 Ekim 1918-15 Mayıs 1919), Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul.

---------- (2013), İzmir Yangını Hakkında Ön Rapor, Örnek Olay: Ödemiş Birgi’nin Yakılması / The Izmir Fire: Preliminary Report, Case Study: The Burning of Ödemiş-Birgi, Ödemiş Belediyesi Yıldız Kent Arşivi ve Müzesi Yayını: 3, Ödemiş.

Salname-i Vilayet-i Aydın, 1312 (H.). 

Keskin, Mehmet Ali (1992), İzmir Valileri (Kurtuluşa kadar Aydın valileri), 1390-1992, (y. y. ve y.t.y.).

Köylü (İzmir), 14 Mart 1919.

Kurt, Sadık (2006), “19. ve 20. Yüzyılda Karşıyaka’nın Ulaşımı”, Karşıyaka Kültür ve Çevre Sempozyumu, Bildiriler, İzmir.

---------- (2012), İzmir’de Kamusal Hizmetler (1850-1950), İzmir Büyükşehir Belediyesi, İzmir.

Olgaç, Ulvi (1939), Güzel İzmir Ne İdi ne Oldu, İzmir.

Pınar, İlhan (1994), Gezginlerin Gözüyle İzmir, XIX. Yüzyıl, İzmir Büyükşehir Belediyesi, İzmir.

Serçe, Erkan (1998), Tanzimat’tan Cumhuriyet’e İzmir’de Belediye (1868-1945), Dokuz Eylül Yayınları, İzmir.

---------- (hzl.), (2001), 1923 Senesi İzmir Vilayeti İstatistiği, İzmir Büyükşehir Belediyesi Kültür Yayını, İzmir.

Serçe, Erkan-Yılmaz, Fikret-Yetkin, Sabri (2003), Küllerinden Doğan Şehir, The City which Rose from the Ashes (Çev. Zafer Yörük), İzmir Büyükşehir Belediyesi Kültür Yayını, Kent Kitaplığı Dizisi: 45, İzmir.

Şeker, N. (2023) “Millileştirilen Yabancı Şirketler (Atatürk Döneminde)”, 18.01.2023 tarihinde https://ataturkansiklopedisi.gov.tr/bilgi/millilestirilen-yabanci-sirketler-ataturk-doneminde/ adresinden alındı

Yılmaz, Fikret (hzl.), (2007), Cama Yazılan Tarih, History Written on Glass (Çev. Hurşide Taçoğlu), İzmir Ticaret Odası Kültür-Sanat ve Tarih Yayınları-4, İzmir.

Yeni Asır (İzmir), 6 Mart 1992.

https://www.eshot.gov.tr/tr/Tarihce/26/19?AspxAutoDetectCookieSupport=1, (19.01.2023).

https://tr.wikipedia.org/wiki/ESHOT (19.01.2023).

https://www.eshot.gov.tr/tr/Tarihce/26/19?AspxAutoDetectCookieSupport=1, (19.01.2023).

https://www.eshot.gov.tr/tr/Tarihce/26/19?AspxAutoDetectCookieSupport=1, (19.01.2023).

https://www.gdzelektrik.com.tr/kurumsal-bilgiler/tarihce, (19.01.2023)

https://www.eshot.gov.tr/tr/Tarihce/26/19?AspxAutoDetectCookieSupport=1, (19.01.2023).

https://www.eshot.gov.tr/tr/Tarihce/26/19?AspxAutoDetectCookieSupport=1, (19.01.2023)

https://www.izulas.com.tr/hakkimizda.html(22.01.2023) ve

https://tr.wikipedia.org/wiki/%C4%B0ZULA%C5%9E (22.01.2023)

 

 



* Prof. Dr. Ege Üniversitesi, İİBF, Uluslararası İlişkiler Bölümü, enginberber63@gmail.com, ORCID: 0000 0002 4635 7836

[1] Taş kırıkları üzerine kum dökülerek yapılan karayolu.

[2] Hicri 1286 tarihinden (Miladi 1869 / 1870) itibaren İzmir, adı “Aydın” olan bir vilayetin merkez sancağı (diğer sancakları Aydın, Manisa ve Denizli) ve yönetim merkeziydi. Ayrıntılar için bkz. Engin Berber, Yeni Onbinlerin Gölgesinde Bir Sancak: İzmir (30 Ekim 1918-15 Mayıs 1919), İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 1999, 5-9.

[3] Bugün Ahmet Adnan Saygun Sanat Merkezi’nin (İzmir) bulunduğu alanda, bir dönem tramvayları çeken atların bağlandığı ahırlar mevcuttu. “Kokaryalı” ismi burada çıkmaktadır.

[4] Güneyde Pasaport ve İngiliz; kuzeyde Bornova ve Menemen iskeleleri.

[5] Yazımızın kapsamı dışında olduğundan bunlara hiç değinilmemiştir.

[6] Cumhuriyetin ilanını izleyen yıllarda, İzmir gazetelerinde yazan bazı kalemler bu tespiti yapmışlardır. Örneğin Haydar Rüştü Bey 4 Temmuz 1924 tarihli Anadolu’da, “… anlaşılıyor ki, şimdiye kadar ümran namına yapılan şeyler Frenk Mahallesi’ne [Aşağı Mahalleler] münhasır kalmış ve İslâm mahallatı, fukara olan yerler hep ihmal edilmiştir” diye yazmıştı. Bkz. Erkan Serçe, Tanzimat’tan Cumhuriyet’e İzmir’de Belediye (1868-1945), İzmir: Dokuz Eylül Yayınları, 1998, 207. 

[7] İzmir’deki büyük yangınların kronolojik listesi için bkz. Engin Berber, İzmir Yangını Hakkında Ön Rapor, Örnek Olay: Ödemiş Birgi’nin Yakılması / The Izmir Fire: Preliminary Report, Case Study: The Burning of Ödemiş-Birgi, Ödemiş: Ödemiş Belediyesi Yıldız Kent Arşivi ve Müzesi Yayını: 3, 2013, 4-5.

[8] Bazı ecnebilerin Buca, Bornova ve Karşıyaka gibi İzmir’in yakın çevresindeki semtlerde oturdukları evlerin bu yangından kurtulabilmiştir.

[9] Ertesi yıl bu hatlara, Konak-Tepecik ve Konak-Eşrefpaşa’nın eklendiği anlaşılmaktadır.

[10] 1930’ların başında yukarı mahallelere su ve kanalizasyon gibi diğer kamu hizmetleri de götürülmemiş durumdaydı.

[11] İkiçeşmelik, Eşrefpaşa, Dolaplıkuyu ve Namazgâh’tan Kadifekale’ye doğru yükselen alandaki semtler.

[12] Erkan Serçe- Fikret Yılmaz- Sabri Yetkin, Küllerinden Doğan Şehir, The City which Rose from the Ashes, Çeviri: Zafer Yörük, İzmir: İzmir Büyükşehir Belediyesi Kültür Yayını, Kent Kitaplığı Dizisi: 45, 2003, 131’den, Gazi Bulvarı’na önce tramvay hattı döşenmiş ancak kent içi ulaşımda otobüs tercih edilince, bu hatların üzerinden gidip gelmeye başlamıştı.

[13] Heinrich Büssing tarafından 1901 yılında Braunschweig kentinde (Almanya) kurulup otobüs ve kamyon imal eden bu firma, 1930’larda Avrupa’nın en büyük üreticilerinden birine dönüşmüştü. Bussing firması 1971 yılında MAN AG bünyesine girdi.

[14] Bu garajın belediye otobüslerine ait ilk kısmı, 15 Mart 1939’da hizmete açılmıştı. Bkz. Serçe, 1998, 298.

[15]Nesim Şeker, “Millileştirilen Yabancı Şirketler (Atatürk Döneminde), https://ataturkansiklopedisi.gov.tr/bilgi/millilestirilen-yabanci-sirketler-ataturk-doneminde/, (18.01.2023).

[16] İzmir Liman ve Rıhtım Şirketi bünyesinde yer almaktaydı.

[17] İmtiyaz süresi uzatılmadığından belediyeye geçmiştir.

[18] Diğer adı “İzmir Göztepe Tramvay Şirketi”

[19] Bu üç şekilde yapılmıştır: 1. Doğrudan satın alma 2. Hükümetten devralma 3. (Mülk sahibi belediye ise) Şirketin imtiyaz süresini uzatmamak şartıyla.

[20] Bu isim, verilecek hizmetlerin baş harfleri bir araya getirilerek oluşturulmuştur.

[23] Küllerinden Doğan Şehir…, 129-130 ve 133.

[24] Gücünü, güzergâhı üzerine asılı bir elektrik hattındaki iki kablodan alan ve raylar üzerinde değil, asfaltta lastik tekerlekler üzerinde hareket eden normal ya da körüklü otobüslere verilen isimdir.

[26] Bir çalışanının gözünden troleybüs için bkz. EK- 1.

[27] Elbette bir anda ve aynı tarihte olmamıştı. 1950’li yıllarda İzmir’in yoksul semtleri: Kançeşme (Gürçeşme), Boğaziçi, Sinekli (Yeşildere) ve Beştepeler hâlâ elektrikten mahrumdu. Bkz. Kurt, 2006, 255.

[29] Sonrasında elektrik konusunda İzmir’deki durum hakkında bkz. https://www.gdzelektrik.com.tr/kurumsal-bilgiler/tarihce, (19.01.2023)

[31] Kuruluşundan sonra tamir-bakım amacıyla kullanmış olduğu diğer tesisler: Karataş, Gümrük, Basmahane, Yeşilyurt, Konak’tadır.


Dr. Erkan SERÇE* \\\\

İZMİR’İN UNUTULAN GAZETESİ: HAVADİS

Dr. Erkan SERÇE*

 

Türkiye basın tarihinin İstanbul’dan sonra en önemli merkezi İzmir’dir. 1797’de İstanbul’da Fransız Elçiliğinde basılan Fransızca bültenleri bir kenara bırakacak olursak ilk gazete yine Fransızca olarak Le Spectateur Oriental adıyla 1821’de İzmir’de yayınlandı. Sonraki yıllarda İzmir bir basın merkezi olarak sivrildi. İzmir’de 1922’ye kadar Türkçe, Grekçe, Ermenice ve Yahudicenin yanı sıra Fransızca ve İngilizce gibi Batı dillerinde onlarca gazete ve derginin yayınlandığını biliyoruz. (Arıkan, 2006; Huyugüzel, 1996; Sevinçli, 2019).Bu gazete ve dergilerden bazılarının çeşitli nüshalarından oluşan koleksiyonları Türkiye’nin belli başlı kütüphanelerine dağılmış olmakla birlikte bir bölümü de sadece yayınlandığını bir biçimde öğrendiğimiz isimlerden ibarettir (Huyugüzel, 1996). Bu durum, yayın alanında sadece Türkçe gazete ve dergilerin kaldığı 1922’den sonraki dönem için de geçerlidir. 1934 yılında Derleme Kanunu’nun çıkarılmasına kadar geçen sürede yayınlanan gazete ve dergilerin ne kadarının kütüphanelere girdiği, ne kadarının kaybolduğu ayrı bir araştırma konusu olabilir. Ancak bu kayıpların Derleme Kanunu sonrasında da devam ettiği görülmektedir. Özellikle küçük yerleşim yerlerinde basılan gazete, dergi hatta kitapların kanunda belirtilen derleme kütüphanelerine ulaştırılmasında sıkıntılar yaşandığı veya kütüphanelere ulaşanların çeşitli nedenlerle raflara girmediği anlaşılmaktadır.

Diğer taraftan gazete ve dergilerin Türkiye’nin son iki yüzyıllık tarihine ışık tutan en önemli kaynaklar arasında bulunduğu açıktır. Türkiye basını, ilk ortaya çıktığı dönemden itibaren kendisine kültürel yapılandırma görevi biçen gazetecilerin elinde biçimlenmesinin yanı sıra siyasal iktidarı etkileme ve hatta ele geçirmek isteyen çevrelerin en kullanışlı araçlarından biri olmuştur. Gerek Tanzimat ve Meşrutiyet dönemlerinde gerekse de Cumhuriyet döneminde siyasal gruplar düşüncelerini açıklamak ve siyasal görüşlerine kamuoyu desteği sağlamak için, doğrudan ya da dolaylı olarak destekledikleri gazeteler ve dergilerin yayınlanmasını teşvik etmişlerdir. Bu gazete ve dergilerin incelenmesi, yayınlandıkları dönemin siyasal-kültürel ortamını anlamamıza yardımcı olduğu gibi, bu ortamın aktörlerini tanımamız açısından da paha biçilmez bilgiler sunmaktadır.

Basının kamuoyu oluşturma potansiyeli, siyasi ve kültürel iktidarı elinde tutanlar tarafından genellikle bir tehdit olarak görülmüş, engellenmek ya da en azından denetim altında tutulmak için çeşitli yollara başvurulmuştur. Bu nedenle Türkiye basın tarihi, sansür uygulamalarıyla,  gazeteci cinayetleri, sürgünleri ve hapisleriyle, yasaklamalarla, hatta gazetelerin basıldığı matbaaların tahrip edilmesiyle iç içe ilerlemiştir. Basına karşı uygulanan şiddetin ve yaptırımların dozu, ülkenin içinde bulunduğu koşullara, iktidarın muhalefet konusundaki tutumuna ve yöneticilerin niteliğine vb. gelişmelere bağlı olduğu kadar, uluslararası siyasi ve toplumsal dengelerin etkisi altında biçimlenmiştir. Bu yazıda ele alacağımız kısa ömürlü Havadis gazetesi yukarıda değindiğimiz süreçlerin ve uygulamaların ilginç örneklerinden birini oluşturmaktadır.

Havadis 20 Temmuz 1946 ila 9 Eylül 1946 arasında sadece 48 sayı yayınlanabilmiş bir gazetedir.[1] Ancak kısa ömrüne karşın, gazetenin yayımlanmasına ön ayak olan Naci Sadullah [Danış] başta olmak üzere yazar kadrosu, haber ve yazıların içeriği, İzmir’in diğer gazeteleriyle girdiği tartışmalar, iktidarda bulunan CHP yöneticilerinin gazeteye karşı tavrı ve tüm bunların yanında edebiyat sayfalarında yayınlanan şiir, hikâye, sanat yazıları ve denemeler, Havadis’in ele alınmasını haklı kılmaktadır.) Ama öncelikle Havadis’in yayınlandığı dönemi ve bu dönemin basın rejimini özetlemekte yarar var.

Türkiye basını için 1940’ların ilk yarısında II. Dünya Savaşı’nın belirleyiciliği ön plandadır. Cumhuriyet tarihinin ilk Matbuat Kanunu 1931’de çıkarılmıştı. 1909’da çıkarılan Matbuat Kanunu’nun yürürlükte olduğu Cumhuriyet’in ilk yıllarında basın, nispeten serbest bir-iki yıl yaşamış, ancak 1925’te Takrir-i Sükûn Kanunu’nun hükümete tanıdığı gazeteleri kapatma yetkisiyle bu serbestiyet sona ermişti. 1930’da Serbest Fırka olayı sonrasında tek partili rejimde karar kılınması, bu karara uygun bir matbuat kanunu düzenlemesini gündeme getirdi. 1931 yılında düzenlenen Matbuat Kanunu basını sıkı denetim altına alıyor, siyasal iktidara Bakanlar Kurulu kararıyla gazete ve dergileri toplama ve kapatma yetkisi tanıyordu. Özellikle “Memleketin umumi siyasetine dokunacak neşriyat” gerekçe gösterilerek yine Bakanlar Kurulu kararıyla gazete ve dergilerin kapatılabilmesi, basının tamamen iktidarın çizdiği sınırlar içine çekilmesi anlamına geliyordu. 1930’ların ikinci yarısında Avrupa’da savaş olasılığının gittikçe yükselmesi, Türk dış politikasının ince bir buz üzerinde yürümesi gerekliliğini beraberinde getirdi. Dış politikanın parçası olarak, Avrupa devletlerini gücendirecek haber ve yorumların iktidarın izin verdiği, hatta belirlediği biçimde gazetelerde yer alması iktidarın şiddetle dikkat ettiği bir konuydu. Bu nedenle 28 Haziran 1938’de Matbuat Kanunu’nda yapılan bazı değişiklikler TBMM’den geçirilerek Hükümet’e önemli yetkiler verilmesi sağlandı.

Matbuat Kanunu’nda yapılan değişikliklerle gazete ve dergi çıkarmak için, yayının yapılacağı yerin en yüksek mülki idare amirinden – vali veya kaymakam – ruhsat almak gerekiyordu. Böylece Hükümet, istediği gazeteye izin verip vermemekte tek yetkili hale getiriliyordu. Ayrıca gazete veya dergi çıkaracak olanlar, bir bankadan alacakları, nüfusa göre 1.000 ila 5.000 lira arasında bir teminat mektubunu vermek zorundaydı. Diğer yandan ruhsat talep edenlerin, ‘Türk olmak’ gibi pek çok özelliği taşımaları gerektiği sui şöhretli olanların gazete ve dergi çıkarma hakkı bulunmayacaktı  (Resmi Gazete, nr. 3960, 15.VII, 1968; Koçak, 1996: 134). Tabii ki ‘sui şöhret’in ne olduğu tanımlanmıyordu. Savaş süresince gazeteler, başta iç ve dış politika haber ve yorumları olmak üzere neredeyse tüm içeriğiyle Hükümet’in belirlediği sınırlar içinde hareket etmek zorunda kaldı. Buna rağmen 1939-1945 arasında gazeteler ve dergiler pek çok kez süreli kapatma cezalarına uğradığı gibi Tan gazetesi[2] 12 Haziran 1944’te, Vatan gazetesi de 30 Eylül 1944’te süresiz olarak kapatıldı (Koçak, 1996: 138-139).

1944 yılı başlarında II. Dünya Savaşı’nın gidişatının müttefikler lehinde değişmeye başlaması üzerine, savaştan uzak kalmak için ince bir buz zemin üzerinde dengede durmaya çalışan Türk dış politikası da gittikçe köşeye sıkışmaya başladı. Almanya’nın askeri cephelerde gerilemesi ve savaşın sonuna dair tahminlerin belirginleşmesi, Hükümet’in yeni hamlelerini beraberinde getirdi. Müttefiklerin gözünde Alman yanlısı olarak değerlendirilen Fevzi Çakmak’ın genelkurmay başkanlığından istifa etmesi, Almanya’ya krom ihracının durdurulması, Almanya yanlısı kararları nedeniyle eleştirilen Numan Menemencioğlu’nun istifası ve nihayet Almanya’yla ilişkilerin kesilmesi birbiri ardına geldi. Bu arada müttefiklerle ilişkiler geliştirilmeye çalışılırken, özellikle Sovyetler Birliği ile olan ilişkiler dengelenmek istendi. Nihayet 23 Şubat 1945’te Almanya ve Japonya’ya savaş ilan edildi. Ancak savaşın sonlarına doğru yapılan bu hamlelerin müttefiklerle ilişkileri düzeltmeye yetmeyeceği kısa sürede anlaşıldı. Sovyetler Birliği, Türkiye’nin müttefiklerin yanında savaş ilan etmesinin üzerinden daha bir ay geçmeden, Türkiye-Sovyetler Birliği Dostluk ve Saldırmazlık Antlaşması’nın günün koşullarına uydurulması için nota verdi. Birleşmiş Milletler toplantısına katılma hazırlıkları yapan Türkiye’nin önünde tek seçenek, liberal Batı demokrasileriyle yönetilen ABD ve İngiltere’nin desteğini alabilecek şekilde açılım hamlelerini genişletmekti.

Değişen koşullara uyum sağlamak için atılan çeşitli adımlar arasında iç politikada ölçülü ve denetim altında bir muhalefete izin verilmesi de bulunuyordu. CHP içinde uzun süredir var olduğu bilinen huzursuzluk, 1945 yılı başlarında Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu görüşmelerinde muhalefete dönüştü. Aynı yılın Mayıs ayındaki bütçe görüşmelerinde devam eden muhalefet, görüşmeler sonunda Saracoğlu Hükümeti’nin güven oylaması sonucunda ret oyu veren altı milletvekiliyle birlikte somut bir harekete dönüştü. Güvenoyu vermeyen milletvekilleri, Celal Bayar, Adnan Menderes, Refik Koraltan, Fuat Köprülü, Emin Sazak, Yusuf Hikmet Bayur ve Recep Peker’di. Bu milletvekillerinden Bayur ve Peker hariç diğerleri kısa süre içinde CHP’den ayrılacaklar ve 7 Ocak 1946’da Demokrat Partisi’ni kuracaklardır.

 

MUHALEFET VE BASIN

Yukarıda kısaca değindiğimiz gibi Türkiye siyasal hayatında muhalefet, basınla paralel gelişmiş, gazete ve dergiler muhalefetin en önemli aracı, hatta zaman zaman muhalefetin kendisi olmuştu. Nitekim 1944 yılında basının en ağır baskılar altında olduğu bir dönemde, dış politikada meydana gelen değişiklikler gazetelerde tartışmalar yaratmış, neticede bazı gazeteler kapatılmıştı. 1945 yılında Meclis görüşmelerinde muhalefetin belirginleşmesi de basında yansımasını bulmuş ve tartışmaları alevlendirmişti. Gazetecileri bu tartışmalara girme konusunda, Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün 19 Mayıs 1945 günü yaptığı konuşmada, ülkenin siyasi ve düşünsel yaşamında demokrasinin daha geniş ölçüde hüküm süreceğini vurgulamasının cesaretlendirici olduğunu belirtmek gerekir. Ancak Matbuat Kanunu’nun 50. maddesinin Hükümet’e tanıdığı gazete ve dergileri kapatma yetkisi, basının üzerinde bir tehdit olarak var olduğu sürece, bu cesaretin ne kadar devam edebileceği ya da muhalefeti destekleyebilecek gazete ve dergilerin ortaya çıkıp çıkamayacağı şüpheliydi. 7 Haziran 1945’te Celal Bayar ve üç milletvekili, CHP Meclis Grubu’na, CHP tüzüğünde ve bazı kanunlarda, demokratik kurumların doğup yaşamasına engel olan ve anayasanın ruhunu kısıtlayan hükümlerin değiştirilmesini talep eden bir takrir verdiler.

“Dörtlü Takrir” olarak bilinen bu önergenin sahibi olan ve TBMM’nde muhalefeti oluşturan grubun lideri konumunda görünen Celal Bayar, 13 Haziran 1945’te verdiği önergeyle Matbuat Kanunu’nun 50. maddesinin değiştirilmesini istedi.  Önergede, gazete kapatma yetkisinin Bakanlar Kurulu’ndan alınarak mahkemelere verilmesi ve yeni çıkacak gazeteler için araştırma süresinin beyanname verildikten sonra bir ayı geçmemesi teklif edilmekteydi. Teklif, Meclis’in tatile girmesi nedeniyle görüşülemedi. Ancak artık ok yaydan çıkmış, gazetelerin durumu demokrasi ve özgürlükler bağlamında tartışılmaya başlanmıştı. Celal Bayar’ın 1945’teki önergesinden tam bir yıl sonra 13 Haziran 1946’da Matbuat Kanunu’nun 50. maddesinin değiştirilmesine ilişkin kanun teklifi Meclis’e gelmiştir. Aynı oturumda 1938’de rejime uygun bir basın yaratılması amacıyla hazırlanan Basın Birliği Kanunu, “mesleğin serbestçe gelişimine uygun olmadığı” gerekçesiyle kaldırılmıştı (Salimoğlu, 2022; 95-128).

Matbuat Kanunu’nun 50. Maddesinde yapılan değişiklik, kuşkusuz basın üzerindeki baskının azalmasını, daha doğrusu keyfi bir oldu-bittiden çıkarılarak hukuki bir sürece yayılmasını sağladı. Buna karşılık 50. madde, bizzat Başbakan Şükrü Saracoğlu’nun belirttiği gibi büyük ölçüde uygulanamaz hale gelmişti. Yaklaşık yedi ay kapalı kaldıktan sonra 28 Mart 1945’te yeniden yayımlanmaya başlayan Tan ve yine yaklaşık altı ay kapalı kaldıktan sonra 22 Mart 1945’te yayımlanmaya başlayan Vatan başta olmak üzere bazı gazeteler iktidarın politikalarını eleştirmekteydi. Buna karşılık İstanbul’da yayınlanan gazetelerin büyük bölümü iktidar yanlısı tutumlarını değiştirmeden devam ettirdiler.

 

II. DÜNYA SAVAŞI YILLARINDA İZMİR GAZETELERİ

II. Dünya Savaşı yıllarında İzmir basını, eski parlak günlerinden büyük ölçüde uzaklaşmıştı. 1945 yılında İzmir’de yayınlanan gazetelerin en eskisi, günlük baskısı 5.000 civarında olan Anadolu gazetesiydi. Gazetenin sahibi olan Haydar Rüştü Öktem 1923-1939 arasında Denizli, 1939-1943 arasında da Tunceli Milletvekili olarak CHP’den milletvekilliği yapmıştı. Anadolu gazetesinin iki katına yakın baskı yapan Yeni Asır gazetesinin sahibi Şevket Bilgin, gazeteyi Selanik’te çıkarmaya başlamış, 1923’te geldiği İzmir’de gazeteyi yayımlamayı sürdürmüştü. 1945 yılında CHP İzmir Bölge Müfettişi ve Seyhan Milletvekili Kemal Satır’a göre “Partili ve çalışkan” Haydar Rüştü’nün Anadolu gazetesinin aksine, Yeni Asır gazetesinin tavrı hakkında kesin bir şey söylemek mümkün değildi.[3] Bu iki gazetenin dışında, CHP Müfettişi Kemal Satır’ın tirajları pek az dediği Selim Sırrı Sanlı’nın Halkın Sesi, Süha Tükel’in Ticaret ve İlhami Kaymak’ın Ekonomi ve Piyasa gazeteleri İzmir’in diğer gazeteleriydi.

Kemal Satır 1945 yılı için hazırladığı raporunda, İzmir’de CHP yanlısı yayın yapacak yeni bir gazete çıkarılması önerisi eklemişti. Ancak tam tersine, İzmir’de yayınlanan gazete, Demokrat Parti’nin yayın organı olarak çıkarılan İzmir gazetesi oldu. Ekrem Hayri Üstündağ’ın sermayesiyle kurulan gazetenin yazar kadrosu, adeta Demokrat Parti’nin vitriniydi. Bir el ilanında 12 Nisan 1946’da yayına başlayacak olan “Günlük, bağımsız siyasî gazete” İzmir’de yazıları yer alacak kişiler şöyle listelenmişti: Celal Bayar, Adnan Menderes, Fuat Köprülü, Refik İnce, Ziya Şakir, Kâzım N. Duru, Hidayet Keşfi, Saip Serter, Yahya Kerim Onart, Burhan Belge, Ali F. Başgil, Dr. E. Üstündağ, Fevzi L. Karaosmanoğlu, Aka Gündüz, Ethem Menderes, Calip Serter ve Ragıp Sarıca.[4] CHP Genel Sekreterliği’nden İzmir İl İdare Kurulu’na gönderilen bir yazıda, İzmir gazetesinin günü gününe takip edilmesi, önemle yayınları yazılarak, gerekirse telefonla bildirilmesi ve bu yayınların elverişli yayın araçlarıyla karşılanmasının istenmesi, gazetenin CHP’nde telaş yarattığını göstermektedir. Nitekim bu yazıdan on gün sonra CHP İzmir İl İdare Heyeti’nden Genel Sekreterliğe gönderilen bir yazıda, İzmir gazetesinin Demokrat Parti’nin her bakımdan faaliyetini yeniden hızlandırdığı itiraf ediliyor, buna çeşitli yollarla karşılık vermek için yüklüce bir paranın (25.000 lira) İzmir İl İdaresi’ne gönderilmesi isteniyordu.[5] İşte bu sıralarda İzmir’de yeni bir gazetenin çıkarılması gündeme geldi. Havadis adını taşıyan bu gazetenin girişimcileri Naci Sadullah [Danış] ve Nihat Gökçek’ti. Havadis’in öyküsünü anlayabilmek için öncelikle bu gazetenin hemen her şeyi olan Naci Sadullah’ı tanımak gerekiyor.

 

NACİ SADULLAH [DANIŞ]

İzmir’de 1910’da doğan Naci Sadullah, Uşakizade ailesine mensuptur. Galatasaray Lisesi ve Halıcıoğlu Askeri Lisesi’nde eğitim gördü, Fransa\'ya giderek Grenoble Üniversitesi\'nde eczacılık okudu (Necatigil, 1995:234; Huyugüzel, 2000: 458). Türkiye’ye döndükten sonra İstanbul’da bir süre eczacılık yaptı ve 1928’de gazeteciliğe başladı. Gazetecilikte kısa sürede adını duyuran Naci Sadullah, 1930’lu yıllarda başta Son Posta, Yedigün, Yarımay, Tan ve Cumhuriyet olmak üzere pek çok gazete ve dergide fıkralar, mizahi öyküler, tefrika romanlar yazdı; çeviriler ve röportajlar yayımladı. Behçet Necatigil’e göre özellikle, şair ve yazarlarla yaptığı röportajlar edebiyat tarihine değerli katkılardır (Necatigil, 1995:234). Haldun Taner, Sedat Simavi’nin Naci Sadullah’ı “Röportaj Kralı” olarak nitelendirdiğini aktarmaktadır. Yine Taner’e göre Naci Sadullah Babıali, namı diğer Ankara Caddesi’nde en çok yazanlardan, en beğenilenlerden, en çakıntılılardan biri olarak ün yapmıştı (Taner, 1986: 177). Yusuf Ziya Ortaç’ın kalemini “sihirbaz değneği” olarak gördüğü (Ortaç, 1966: 292) Naci Sadullah, yazılarında kullandığı sivri dili, çeşitli yazarlarla girdiği kalem kavgalarıyla tanındı. O dönemde kaleminden en korkulan yazarlar, sağda Peyami Safa, solda Nazım Hikmet, Sabiha Zekeriya ve Naci Sadullah\'tı (Taner, 1986: 178). Nazım Hikmet, Hasan Ali Ediz, Kemal Tahir, Sabiha Sertel gibi dönemin toplumcu yazarlarının yakın arkadaşı olan Naci Sadullah dönemin iktidarı tarafından “komünist” olarak mimlenmişti. Safiye Ayla’nın aktardığı bilgiler, Naci Sadullah’ın komünistliği sadece İstanbul, Ankara gibi büyük şehirlerde değil, o dönemde ücra bir yerleşim yeri olan Bodrum’da bile bürokratik kesimlerde bir sıfatı olarak bilinir olmuştu (Seçkin, 1998: 42).

Naci Sadullah’ın İzmir’e gelmesinin zeminini, 1939’da Rıza Nur hakkında Tan gazetesinde kaleme aldığı bir yazı hazırlamıştır. Rıza Nur’un şikâyeti üzerine yargılanan Naci Sadullah sekiz ay hapis cezası almıştı. Bu sırada Bodrum’da Halikarnas Balıkçısı’nın yanında bulunan Naci Sadullah, Safiye Ayla tarafından İstanbul’a dönüp teslim olmaya ikna edildi (Seçkin, 1998: 44). Sekiz aylık cezasını çektikten sonra, cezasının bir parçası olarak, o dönemde İstanbul’da yürürlükte bulunan Sıkıyönetim Kanunu uyarınca hapis cezasını takip eden altı ayı İstanbul’un dışında “sürgünde” geçirmesi gerekiyordu. Sıkıyönetim Komutanlığı’nda kendisine hangi şehre gitmek istediği sorulduğunda İzmir’i nasıl sevinçle tercih ettiğini yıllar sonra şöyle anlatacaktır: 

“O suale muhatap kalır kalmaz, sevinçten gözlerim nemlenerek hemen İzmir demişim! İzmir! Canım şehir! Kurucuları da dedelerimin öz dedeleri! 450 senelik İzmirliyim ben! (…) İzmir kurucularından artakalmış bütün aileleri, uzaktan veya yakından benim akrabam olan şehir! (…) Siyasetin adaletsizliği canımı fena halde yakınca  ‘şimdi beni ancak İzmir koruyabilir, ancak İzmir anlayabilir ve bu şartlar içinde ben ancak İzmir’e sığınabilirim’ diye düşünmekte hata etmemişim! Kendisini senede hiç değilse bir defa ziyaret edebilmek için daima bahane yaratabilmiş olduğum bu sevgili İzmir’e o sene bir ‘örfi idare sürgünü’ olarak gidiyordum. (…) Dövüşecektim! Ve İzmir’i de, kendimi de kurtaracaktım!” (Danış, 1960:?)

Naci Sadullah’ın ne zaman İzmir’e geldiği belirsizdir. Ancak Huyugüzel’in tespitine göre ilk yazıları Temmuz 1943’te Yeni Asır’da yayınlandığına bakılacak olursa bu tarihe yakın bir dönemde İzmir’e geldiği düşünülebilir (Huyugüzel, 2000: 458).[6] Kendisi tarafından verilen bilgiye göre, 1946 yılı başlarında Suat Hayri Ürgüplü’nün oğlu, sınıf arkadaşı Bülend Ürgüplü tarafından yayınlanacak olan İzmir gazetesinin hazırlık çalışmalarına davet edildi. Gazetenin bağımsız olacağını düşündüğünü ileri süren Naci Sadullah, gazetenin yüzde otuz hissesine sahip olacak, yönetimde bağımsız olacağı gibi yazı işlerinin sorumluluğunu da üstlenecekti. Ancak gazetenin Demokrat Parti’nin sözcüsü olacağının anlaşılması ve kendisine vaat edilen idari sorumluluğunun Burhan Belge’ye verilmesi üzerine kuruluş aşamasındaki gazeteden istifa etti.[7]

İzmir gazetesi macerası, gazetenin daha kuruluş aşamasında sonlanan Naci Sadullah, 30 Haziran 1946 1946’dan itibaren Anadolu gazetesinde yazmaya başladı. Naci Sadullah’ın “Şimdilik” adı taşıyan köşede 15 Temmuz’a kadar yazdığı on bir yazının büyük bölümü, daha çok Demokrat Parti mensuplarına yönelik eleştirel içeriğe sahiptir. Bunun yanında ‘Kızıl Komünist’ olarak nitelendirilen Naci Sadullah’ın CHP’nin İzmir’deki sözcüsü olan Anadolu’da yazması, onun CHP’nden para aldığı söylentilerine yol açmıştı. Bir yazısında bu iddialara cevap veren Naci Sadullah, Yeni Asır’ın hem CHP’yi hem Demokrat Parti’yi gücendirmemek, İzmir’in de komünist olmak suçlamasına maruz kalmamak için kendisine yazı yazdırmadıklarını ileri sürmekte, Anadolu’nun “tarafgirlik” şartı ileri sürmeden sayfalarını kendisine açtığını belirtmektedir.[8] Bundan sonraki üç yazısında da İzmir gazetesinin kuruluş aşamasındaki öyküsünü, bu süreçte kendisinin oynadığı rolü ve nasıl dışlandığını anlatmıştır.[9]

Naci Sadullah’ın, gazetedeki köşesinin adından da çıkarılabileceği gibi, Anadolu’yu geçici bir durak olarak gördüğü açıktır. “Bütün meslek hayatımda adına gazete denilen müesseseyi bir gelir kaynağı olarak değil, bir hürriyet kürsüsü olarak özledim” diyen Naci Sadullah’a göre “Mesleğini seven bir gazeteci için, hayatta kavuşulabilecek en büyük gayelerden birisi de bir gazete sahibi olmaktır.”[10] Bu nedenle Naci Sadullah, Anadolu’da yazarken ve belki de öncesinde, İzmir’de yeni bir günlük gazete çıkarmak için çalışmalara başladığı anlaşılıyor. Bu konuda beraber hareket ettiği kişi de Cihat Gökçek’tir.

 

HAVADİS ÇIKIYOR…

Türkçe öğretmeni olduğunu bildiğimiz Cihat Gökçek, Asım Kültür’le birlikte Ekim 1942-Ekim 1943 tarihleri arasında İzmir Kültür Gazetesi adıyla bir dergi çıkarmıştı. Yirmi sayı çıkan derginin imtiyaz sahipliğini üstlenen Gökçek’in, süreli yayın ruhsatı alınması konusunda deneyimli olduğu ve CHP İzmir yönetimiyle iyi ilişkiler kurduğu anlaşılıyor. Gökçek, CHP Genel Sekreterliği’ne gönderdiği 5 Haziran 1946 günlü telgrafta, Parti Müfettişi Dr. Kâmran Örs ve [Isparta Milletvekili] Kemal Turan’la mutabakatı dairesinde çıkaracağı Havadis adlı gazete için teminat mektubunun gönderilmesini rica etmişti.[11] Birkaç gün sonra da Kemal Turan CHP Genel Sekreterliği’ne gönderdiği mektupla gazetenin ihtiyaç duyduğu 5.000 liralık teminat mektubu talebine desteğini göstermişti. Genel Sekreterlik 11 Temmuz’da Türkiye İş Bankası’na gönderdikleri yazıyla, gazetenin çıkartılabilmesi için gerekli olan banka teminat mektubunun İzmir Valiliği’ne gönderilmesini, bu teminattan dolayı bankanın uğrayacağı zararın CHP tarafından karşılanacağını bildirdi. Aynı gün Cihat Gökçek ve İzmir Valisi Refik Soyer’e gönderilen bir yazıyla da teminat mektubu emrinin verildiği haberi veriliyor, gerekli işlemlerin yapılması isteniyordu. Teminat mektubuyla ilgili işlemler 15 Temmuz’da, yani ilk başvurudan on gün sonra tamamlanmış,[12] böylece gazetenin çıkartılabilmesi için gerekli olan ruhsat alınmıştı.

CHP’nin gerekli olan teminat mektubunun verilmesine aracılık etmesi ve bunun kısa süre içinde hazır edilmesi akla tek bir olasılığı getiriyor; çıkarılacak olan Havadis’in, Demokrat Parti’nin sözcüsü konumundaki İzmir’i dengeleyecek bir gazete olarak görülmesi. Daha önce aktardığımız gibi CHP İzmir’de kendisini destekleyen tek gazetenin Anadolu olduğunun farkındaydı. Kamuoyu üzerinde etkisini yeterli görmediği bu gazetenin, yeni bir gazeteyle desteklenmesi gerektiğini düşünüyordu. İzmir gazetesinin beklenenden fazla etki yaratması bu niyetlerini güçlendirmiş olmalıdır. Kuşkusuz Cihat Gökçek’in Havadis’i Naci Sadullah’la birlikte çıkaracağını da biliyorlardı. Naci Sadullah her ne kadar “komünist” olarak tanınsa da kaleminin gücü ortadaydı. İstanbul’da her görüşten gazete ve dergide yazmış ve son olarak da yazılarını Anadolu’da yayınlamaya başlamıştı. Üstelik bu yazıların neredeyse tamamı, Emin Sazak ve Burhan Belge gibi Demokrat Parti ileri gelenleriyle ve İzmir gazetesini çıkaran kadrolarla ilgiliydi. Dolayısıyla Naci Sadullah gibi keskin bir kalemin Demokrat Parti’ye ve İzmir gazetesine karşı kullanılabileceği düşüncesi oldukça cazipti. Ancak yanıldıklarını anlamaları için uzun bir süre geçmesi gerekmeyecekti.

 

HAVADİS ve GÜNLÜK SİYASET

Havadis’in ilk sayısı, 21 Temmuz 1946 yapılan Cumhuriyet tarihinin ilk çok partili genel seçiminden bir gün önce, 20 Temmuz 1946’da yayınlandı.[13] Gazetenin künyesinde imtiyaz sahibi Cihat Gökçek, sorumlu müdürü ise Kemal Gençspor olarak belirtilmişti. Ancak daha ilk nüshasından gazeteye damgasını vuracak kişinin Naci Sadullah olduğu anlaşılıyordu. Naci Sadullah’ın açık imzasıyla “Dosdoğru” başlıklı bir köşesi bulunuyordu. “İşin Şakası” başlığını taşıyan köşenin yazarı olarak geçen Zahide Samsam da Naci Sadullah’tan başkası değildi[14]. Ayrıca gazetenin adı kullanılarak kaleme alınan başyazının da Naci Sadullah’ın elinden çıktığını anlamak güç değildi. Gazetenin imtiyaz sahibi Cahit Gökçek, “Dikkat” başlığı altında, bir kısmı imzasız olarak güncel politik, kısa yazılar kaleme alıyordu. Bunların dışında gazetedeki tek sürekli köşe, Faik Şemsettin Benlioğlu’nun “Dün ve Bugün” başlığını taşıyan tarih yazılarına ayrılan köşeydi[15].

“İçeride” başlığı altında verilen iç haberler ve “Dışarıda” başlığıyla verilen dış haberlere zaman zaman “Küçük Haberler” başlığı altında, daha çok İzmir ve çevresinde emekçilerin karşılaştığı sorunların haberleri verilmekteydi.

Gazetenin ilk sayısında asıl ortaya çıkan gerçek, Havadis’in beklendiği gibi CHP taraftarı olmadığıydı. Ancak Havadis Demokrat Parti’den yana da değildi. İlk sayıda, “İşin Şakası” köşesinde “Halk ve Partisi!” başlıklı yazısında Zahide Samsam [Naci Sadullah] şöyle yazmıştı:

“Kendi hesabıma ben 1938’den evvelki hükümeti beğenmediğim için Celal Bayar’a ve 1938’den sonraki hükümeti beğenmediğim için Şükrü Saracoğlu’na oy vermeyeceğim. Bunun içindir ki, ne yapacağımı düşüne düşüne verebildiğim karar şu oldu: Yarın başına gideceğim seçim sandığına, oy pusulamı bomboş atmak. O bomboş kâğıt parçası, galiba Halk Partisi’nin de, Demokrat Parti’nin de halk hesabına bana verebildiği ümitlerin sembolü olacak.”[16]

Havadis’in ilk sayısında Naci Sadullah’ın dışındaki tek politik yazı, Abdi Muhtar Bilginer’in “Hakikat yürüyor, hiç kimse onu yolundan alıkoyamaz başlıklı” yazısıdır. Dr. Abdi Muhtar Bilginer 1930’lu yıllardan başlayarak Başta Yeni Asır olmak üzere, İzmir gazetelerinde popüler bir dille sağlık yazıları kaleme alan bir yazardır. Bilginer’in Havadis’te adı iki kez daha görünür. Bunlardan ilki, Havadis’te çıkan yazısının eleştirilmesi üzerine kaleme aldığı, “Dr. Kamuran Örs’e ve Sayın Dr. Ekrem Hayri Üstündağ’a!”  başlıklı yazıdır. Her ikisi de tıp doktoru olan Kâmran Örs CHP’nin, Ekrem Üstündağ ise DP’nin İzmir il başkanlarıdır. Her ikisiyle de dost olduğunu belirten Bilginer’in Havadis’te yazı yazması, birbirine muhalif partilerde yöneticilik yapan arkadaşlarının eleştirilmesine yol açmıştı. Bilginer kaleme aldığı ikinci yazısında bu eleştirilere verdiği cevap, Havadis’in İzmir’in hâkim politik çevreleri tarafından nasıl karşılandığını gösterir niteliktedir:

“Şu garip halimize bakın ki, Anadolu’ya bir yazı versem ‘Mürteci’, İzmir’e bir yazı versem ‘Dönek’ Yeni Asır’a bir yazı versem ‘Kaypak’ Havadis’e bir yazı versem ‘Solcu’ oluyorum!”[17]

Havadis’in politik söylemini belirleyen kişinin Naci Sadullah olduğundan kuşku yoktur. 20 Temmuz-9 Eylül arasında 47 sayı çıkabilen gazetenin ikisi hariç bütün nüshalarında kendi imzasıyla “Dosdoğru” köşesinde politik yazılar kaleme alan Naci Sadullah, gün geçtikçe köşesinde eleştiri dozunu artırmaktan çekinmemişti. Hemen belirtmek gerekir ki Naci Sadullah’ın yazılarının hedefinde sadece İzmirli politikacı ve yöneticiler yoktu; İstanbul Valisi Lütfü Kırdar’dan yeni başbakan Recep Peker’e,  Peyami Safa’dan Behçet Kemal Çağlar’a kadar pek çok kişi yazılarının eleştiri konusudur. Havadis’in başyazılarındaki eleştirilere yine Naci Sadullah’ın elinden çıktığı belli olan gazete manşetlerini de eklemek gerekir. Birkaç örnek verelim:

“Biz bu adamları seçmedik!” (26 Temmuz), “Hürriyet babamız! Bu sefer, yok olan hürriyetimizi sizinle beraber almaya and içiyoruz! (Mareşal Fevzi Çakmak kastediliyor. 30 Temmuz), “Sıkıyönetimin altı ayı kaç sene daha sürecek” (İstanbul’da 1940’ta altı aylık olarak ilan edilen sıkıyönetim kastediliyor. 1 Ağustos), “Bugün Ankara, Millet Meclisi önünde: ‘Biz bunları seçmedik’ diye haykıracak!” (3 Ağustos), “Biz seçtiklerimizi istiyoruz” (4 Ağustos), “Ankara’ya memleketin her tarafından protesto telleri yağıyor!” (10 Ağustos), “Memleket halkının sustuğuna bakıp da olup bitenlerin muhasebesini yapmadığını sanmak hatadır!” (12 Ağustos), “Yurttaş vicdanının sesine uyanacaksın”, (1 Eylül).

 

HAVADİS ve EDEBİYAT, GENÇLİK SAYFALARI

Yukarıda da belirttiğimiz gibi Naci Sadullah, gençliğinden itibaren edebiyatın ve gazeteciliğin çekiciliğine kapılmış, asıl mesleği olan eczacılıktan kısa sürede uzaklaşmış, İstanbul dergileri ve gazetelerinde özellikle röportajlarıyla tanınmıştı. Bu süreçte başta Nazım Hikmet, Hasan Ali Ediz, Sabiha ve Zekeriya Sertel, Suat Derviş, Halikarnas Balıkçısı gibi dönemin tanınmış yazar ve şairleri arasında geniş bir arkadaş çevresi edinmişti. İzmir’e geldikten sonra da bu ilişkilerini sürdürdüğü ve İzmir’deki küçümsenmeyecek edebiyat çevresiyle, özellikle de gençlerle bağlantı kurduğu anlaşılıyor. Nitekim iki sahifelik gazetenin daha ilk sayısında, İzmir’in maruf basın emekçilerinden ve edebiyatçılarından Orhan Rahmi Gökçe’nin 36 sayı boyunca sürecek olan “Bunu Okumayınız” adlı romanı tefrika edilmeye başlanmıştı.[18] Aynı sayıda başlayan Kemal Bilbaşar’ın 1944 yılında yayımladığı (Bilbaşar, 1944) ilk kitabına adını veren “Pazarlık” adlı uzun hikâyesi de dört sayı boyunca yayımlanmıştır. Bilbaşar’ın hikâyesinin tamamlanmasından sonra, gazetenin bu bölümü adeta bir “Hikâye” köşesi olarak ayrılmış ve burada birçok yazarın hikâyelerine yer verilmiştir. Bunların değerlendirmesini ilgililerine bırakarak yayınlanan hikâyelerin künyelerini vermekle yetiniyoruz.

İsmet Kültür, “Recep Ağa”, (5) 24 Temmuz 1946.

İsmet Kültür, “Temiz Kâğıdı”, (6) 25 Temmuz 1946.

Kemal Özmanav, “İş”, (7) 26 Temmuz 1946.

Aytekin [İsmet Kültür][19], “Ağanın Karısı”, (8) 27 Temmuz 1946.

İhsan Âli Vatandaş, “Kaptan”, (9) 28 Temmuz 1946.

Kemal Özmanav, “Kahveci Mustafa”, (11) 30 Temmuz 1946.

Ali Özarslan, “Afrika”, (12) 31 Temmuz 1946.

Mehmet Ac, “Fırıncı” (13) 1 Ağustos 1946.

Bekir Önen, “Eski Nişanlım” (15) 3 Ağustos 1946.

Kemal Özmanav, “İnsanlar ve Biri”, (16) 4 Ağustos 1946

İhsan Ali Vatandaş, “(Ben) ile (Sen) in Hikâyesi”, (17) 5 Ağustos 1946.

Ali Özarslan, “Babalık”, (20) 8 Ağustos 1946.

Kemal Özmanav, “Bir Sözün Arkasında”, (21) 9 Ağustos 1946

Şerif Aral, “Gelinim”, (24) 12 Ağustos 1946.

Kemal Özmanav, “Hırsız”, (35) 23 Ağustos 1946

Vahit Berna, “Yangın-Büyük Hikâye”, (38) 2 Eylül 1946.

Sabahattin Âli, “Bahtiyar Köpek”, (44) 8 Eylül 1946.

Şükran Kurdakul anılarında, “…demokratikleşme çabasının getirdiği, bir basın sıçraması” olarak nitelendirdiği Havadis’in edebiyat sayfasını kendisiyle beraber İhsan Ahmet Kapkın ve yine o sırada Devlet Konservatuarında öğrenci olan Aclan Sayılgan ile birlikte hazırladıklarını kaydetmektedir (Kurdakul, 2003: 24-25).  Kurdakul gazetede şiir, fıkra ve denemelerini kendi adıyla yayımlamaktadır. Daha çok Mehmet Ac takma adını kullanan Aclan Sayılgan ise hikâye ve denemeleriyle kendini göstermekteydi (Sayılgan, 1989: 58).

 

ATTİLÂ İLHAN ve HAVADİS

Havadis yayımlandığı sırada Karşıyaka Lisesi’nde öğrenci olan Şükran Kurdakul, Asım Kültür’ün önce bir dergi, sonrasında da bir gazete olarak yayımlanan Kültür’de, Cihat Gökçek, Asım Kültür ve İsmet Kültür gibi yazarlarla tanışmış, 1940’lı yılların başlarından itibaren ilk şiirlerini çeşitli dergilerde yayımlamaya başlamıştı. Bu ilişkiler sayesinde Havadis’te kendine yer bulan Kurdakul, kendi şiir ve düz yazılarının yanı sıra başta Attilâ İlhan olmak üzere tanıdığı genç şair ve hikâyecilerin eserlerinin de gazetede yayımlanmasına aracı olur.[20]

Attilâ İlhan’ın Havadis’te üç şiiri yayımlanmıştır. Bunlardan ilki, Nazım Hikmet’in “Kurtuluş Savaşı Destanı”ndan esinlenerek yazmaya başladığı, İkinci Dünya Savaşı’nın destanı olarak düşündüğü ve başlığını “Şafak Vakti Dünya” olarak belirlediği uzun şiirinden “Vakit Tamam!” başlıklı bölümdü.[21] Bu sırada Attilâ İlhan, “Cabbaroğlu Mehemmet” şiiriyle, 146 şairin katıldığı CHP’nin şiir yarışmasında, Cahit Sıtkı Tarancı’nın ardından ikincilik ödülünü almış (yarışmanın üçüncüsü Fazıl Hüsnü Dağlarca’ydı) ve edebiyat dünyasında şaşkınlıkla karşılanan bir şöhrete kavuştu. Gazetede yayınlanan “Vakit Tamam!” başlıklı şiirin sunuşunda, bu ödüle gönderme yapılarak –ihtimal Şükran Kurdakul’un kaleminden– şöyle deniyor:

“Aşağıda okuyacağınız enfes şiirin şairi, son yapılan büyük müsabakada, eseri ikinciliği kazanmış olan sanatkârdır. İddialara göre, eğer ‘Attilâ İlhan’ o müsabakaya bu eseriyle girseydi, birinciliği kazanabilirdi. Bu iddiaların yerinde olup olmadığına karar vermek bittabi, aşağıdaki şiiri okuduktan sonra size düşer.”

Attilâ İlhan ilk şiirlerinin yer aldığı Duvar’ın ilk ve ikinci baskısında, üç bin satırdan oluşmasını tasarladığı destanı ayrı olarak yayımlama düşüncesinde olduğu için, “Şafak Vakti Dünya”ya yer vermedi.[22] Bütün Şiirleri’nin ilk cildi olarak yayınlanan Duvar’ın 1973 yılındaki üçüncü baskısında (Bilgi Yayınları) ise “Şafak Vakti Dünya”nın bazı bölümleri bulunmakla birlikte Havadis’te yayımlanan bölüm yer almamaktadır. Söz konusu şiiri aşağıda veriyoruz.

“Ay doğmuyor, karanlık çökmüş yüreğime

Halim perişan, cümle âlem perişan

Dert vuruyor: dermanı bulunmaz;

Sancısı tuttu dünyanın: Vakit tamam.

— Pehlivanlar cümle libastan soyunmuş üryan idiler—

Parça parça kan oturmuş zalimin gözlerine

Geceler bakıyor arkasından: Zindan misali geceler.

Karşısında dağlar gibi kükremiş hürriyet.

Kıt’alar dolusu heyecan,

Saatler boyunca intizar,

Zaman dolaşıyor damarlarında dünyanın

Vakit: Tamam.

Ay doğmuyor, karanlık çökmüş yüreğime

Çökmesin ben aydınlık insanıyım

Gel güzelim, daha benden yana gel

Saçlarının arasına sokulmasın karanlık

Korkuların siyahlığı vurmasın gözlerine,

Yüzün her lahza aydın olsun isterim

Her lahza neş’eli, her lahza mütebessim;

Hey benim rüzgâr şimali Döne’m

Hey ceylanım, hey kardelin gülüşlüm

Sen benim sinemdesin, ben gecenin sinesinde;

Yağmur atıyor inceden, ıslanmış kirpiklerin.

Kim söylüyor dokunaklı bu vedâ şarkısını?

Yanıyor, yanıyor perde perde sesi havada.

Önümüzde insanlar, ardımızda insanlar,

Kardeş bilmişiz cümlesini kendimize

Kucaklamak, tekrar tekrar kucaklamak isteriz.

Ağlama sakın, sil gözyaşlarını

Sil Döne’m, sil yağmura karışmasın

Sevinçten ağlanacak günlerimiz yakındır.

Sokul bana, insanlar bize sokulsun

Nihayet yekpare bir insan olalım,

Yekpare vursun Hürriyet diye yüreklerimiz,

Hey benim rüzgâr simâlı Döne’m

Hey ceylânım, hey kardelin gülüşlüm

Sokul bana, insanlar bize sokulsun

Böylece hissedelim yalnız olmadığımızı

Karanlıktan aydınlığa çıkan yol üzerinde.

Ay doğmuyor, karanlık çökmüş yüreğime

Yağmur değil, karanlık yağıyor semadan

Karanlık bitiyor yerden, karanlık püskürüyor.

Sokul bana Döne’m, insanlar bize sokulsun

Top sesleri geliyor Avrupa’dan

Bulutların etekleri tutuşmuş yangınlardan

Birdenbire karanlıkta alevler köpürüyor.

Sancısı tuttu dünyanın: Vakit tamam.”

Attilâ İlhan’ın Havadis’teki ikinci şiiri “Aşka Dair Şarkılar” başlığıyla, gazetenin “Gençlik Konuşuyor” sayfasında 26 Ağustos 1946’da yayımlanmıştır. Şairin Duvar’ın ilk iki baskısında yer veremediği bu şiir, kitabın ancak üçüncü baskısında “İş başı” başlığıyla ve şiirin şu son iki dizesi çıkarılarak yer bulabilmiştir (İlhan, 1973: 78). Çıkarılan dizeler şöyledir:

“Uyan sevgilim, uyuduğun yeter artık.

İşte sabah. Fabrikalar işbaşı çalıyor.”

Attilâ İlhan’ın Havadis’teki üçüncü şiiri, gazetenin son sayısında yayımlanan “Akşamüstü Düşünceleri”dir.[23] Bu şiir de, Duvar’ın ancak üçüncü baskısında, -noktalama işaretleri dışında- gazetede olduğu gibi yayımlanmıştır. İlhan, kitabında mutat olduğu üzere şiir kitaplarında düştüğü “meraklısı için notlar” bölümünde şiir hakkında şu bilgiyi veriyor:

“Çıktığı sıra epeyce etki yapmış bir şiirdir bu, ne var ki nerede yayınlandığını kesinlikle hatırlayamıyorum. O ara Naci Sadullah İzmir’de Havadis adında günlük bir gazete çıkarma denemesine girişmişti, onun edebiyat sayfasında olabilir, zira Şükran (Kurdakul) o sayfa için hepimizden şiir isterdi, biz de gönderirdik.” (İlhan, 1973: 206).

Havadis’te Bedrettin Kadıoğlu[24] imzasıyla “Üç Şaire Dair” başlığıyla yayınlanan ve üç sayı devam ettiği anlaşılan yazı dizisinin[25] ilkinde Attilâ İlhan’ın şiiri ve sanat anlayışı ele alınmakta ve Duvar’ın yine 1973’te yayımlanan üçüncü baskısında yer alabilen “Düştü Polonya Kalesi” başlıklı şiirinden küçük bir bölüme yer verilmektedir.[26]

Havadis’te şiirleri yayınlanan tek genç şair sadece Attilâ İlhan değildi. Gazetenin edebiyat ve gençlik sayfalarını hazırlayanlardan Şükran Kurdakul’un “Ölümün Ayırmadığı Yol”, “Teminat”, “Kınayış”, “Artık”,  “Haykırış”, “Teselli” ve “Cevap” başlıklı şiirleri Havadis’in sayfaları arasına dağılmıştır. Son şiirin altına, “Şairin yakında çıkacak Yemin adlı kitabından” notu düşülmüş. Yanıkoğlan mahlasıyla şiirler yazan ve genç yaşta yaşamını yitiren Kasabalı (Turgutlu) şair Niyazi Hicran Damla’nın Havadis’te on şiiri bulunuyor. Havadis’in edebiyat sayfasının hazırlanmasında Şükran Kurdakul’la birlikte çalışan Aclan Sayılgan’ın “Fosforlum”[27] ve “Yalnayaklar” şiirini bunlara eklemek gerekir. Gazetede iki şiiri bulunan, Ali Özarslan’ın, yine iki şiiri bulunan Y. Etik’in, birer şiirleri bulunan Sadri Tuney ve Azmi Tekinalp’in kim olduklarını, başka yerde, başka şiirlerinin yayınlanıp yayınlanmadığını bilmiyoruz. Ama Havadis’in 8 Ağustos 1946’da nüshasında imzasız olarak yayınlanan “Seferberlikte Mehmetçik” başlıklı şiirin kime ait olduğunu biliyoruz: Nazım Hikmet.

 

NACİ SADULLAH, NAZIM HİKMET ve HAVADİS

Naci Sadullah’ın Nazım Hikmet’le olan tanışıklığı 1920’lerin sonlarına uzanmaktadır.[28] Yıllar içinde Nazım Hikmet’in şair, Naci Sadullah’ın gazeteci olarak ünü artarken ikili arasındaki ilişki de gelişmiştir. Naci Sadullah çalıştığı gazete ve dergiler için Nazım Hikmet’le pek çok röportaj yapmış, hatta bazı seri röportajlarına onunla başlamıştır.[29] Nazım Hikmet’in 1938 yılında hapishaneye girmesinden sonra Naci Sadullah, kendisinin de hapishaneye girdiği 1942-1943 yılları içindeki altı aylık dönem hariç, şairin dış dünya ile başlıca bağlantılarından biri olmuştur. (Ran, 1993: 63 ve muhtelif sayfalar) Naci Sadullah Havadis gazetesini çıkarmaya başladığı andan itibaren, Nazım Hikmet’in hapishanede yazdığı şiirlere gazetede yer vermiş , ilk olarak da onun “Seferberlikte Mehmetçik” şiirini yayımlamıştır. İmzasız olarak yayımlanan bu şiirin başına, “Bu, benzeri olmayan şiirin imzası, mısralarındaki emsalsiz cevherde mevcuttur” notu düşülmüştü.[30]

Nazım Hikmet’in Havadis’te, 11 Ağustos’tan başlayarak sonuncusu 7 Eylül’de olmak üzere on yedi sayısında daha şiirleri yayımlanır. “Büyük Destan”dan olduğu belirtilen şiirlerin dördünde Nurettin Eşfak[31] imzası yer almakta, diğerlerinde ise imza bulunmamaktadır. “Büyük Destan”dan ilk şiir “Köylümüz (Kendi türküsüyle)” başlığıyla ve Nurettin Eşfak imzasıyla çıkar (Havadis, 11 Ağustos 1946).[32] Bu şiir, 1965’te Kurtuluş Savaşı Destanı’nın ilk basımında, kitabın neredeyse tam ortasında yer alan “Nurettin Eşfak’ın Bir Mektubu ve Bir Şiir” adlı Dördüncü Bab’ta Nurettin Eşfak’ın yazdığı belirtilen “Türk Köylüsü” başlıklı şiirdir. İki gün sonra, yine Nurettin Eşfak imzasıyla, kitabın son bölümü olan Sekizinci Bab’taki Mustafa Kemal Paşa’yı Kocatepe’de tasvir eden bölüm “Atatürk (Büyük Taarruz Sabahında)” başlığıyla yayımlanır.

Havadis’in 14 Ağustos’ta yayınlanan sayısından itibaren “Destan” “Birinci Bab’tan, “Onlar” şiiriyle yayımlanmaya başlar. “Destan”ın iki gün sonra, 16 Ağustos’ta yayımlanan “Yıl 918-9 ve Hikaye-i Karayılan” başlıklı devamının giriş bölümünün[33] altına düşülen notta şöyle denmektedir:

“Büyük Destan’dan” başlığı altında dünden itibaren vermeye başladığımız şiirleri bir araya getirirseniz, sonunda tam bir esere kavuşmuş olacaksınız.”

Gerçekten de 17 Ağustos’ta “Hikâye-i Karayılan”[34]  20-24 Ağustos tarihli sayılarda, kitabın “Yıl 1920 ve Arhavili İsmail’in Hikâyesi” başlıklı Üçüncü Bab’ı, “1920 Senesi Nisan, Mayıs, Şubat ayları” ve “Hikâye-i Arheveli İsmail” adları altında neredeyse tamamı yayımlanır. Nazım Hikmet’in 11 Ağustos’ta “Köylümüz (Kendi türküsüyle)” başlığıyla yayımlanan şiiri, 27 Ağustos’ta bir kez daha, ancak bu kez “Türk Köylüsü” adıyla ve Kurtuluş Savaşı Destanı’ndaki sırasına uygun biçimde çıkar. Gazetenin 1 ve 3 Eylül tarihli sayılarında “Büyük Destan”dan “İlave başlığıyla iki parça daha yayınlanır. Bu parçalar Kurtuluş Savaşı Destanı’nda Muharebeler ve Düşman Elinde Kalanlar” başlıklı Altıncı Bab’ta İnönü Savaşı’ndan Kartallı Kâzım’ın hikâyesine kadarki bölümü oluşturmaktadır. Kurtuluş Savaşı Destanı’nın Yedinci Bab’ını oluşturan “922 Ağustos Ayı ve Kadınlarımız ve Altı Ağustos Emri ve Bir Aletle Bir İnsanın Hikâyesi” Havadis’in 4-7 Eylül tarihli sayılarında “Büyük Taarruza Hazırlık, 6 Ağustos Emri, O Kağnılar ve Bir Aletle Bir İnsan” başlığıyla yayımlanır. Büyük Destan’ın 8 Eylül tarihli Havadis’te “26 Ağustos Gecesi Büyük Taarruza Takaddüm Eden Gece Saatler” başlığıyla yayımlanan son bölümüyse Kurtuluş Savaşı Destanı’nın “Sekizinci Bab”ının Kocatepe’de Mustafa Kemal Paşa’nın tasvir edildiği yere kadarki bölümüdür. Anlaşıldığı kadarıyla Havadis, 9 Eylül tarihli sayısı yayımladıktan sonra kapandığı için “Büyük Destan” yarım kalır.

Nazım Hikmet’in Kurtuluş Savaşı Destanı’nı 1939’da Çankırı Hapishanesi’nde yazmaya başladığı ve ilk halini 1941’de Bursa Hapishanesi’nde tamamladığı bilinmektedir (Oral, 2015: 15). Ancak Nazım Hikmet “Büyük Destan” adını verdiği bu çalışmasını bağımsız bir yayın olarak düşünmemiş, onu Memleketimden İnsan Manzaraları’nın parçası olarak tasarlamıştı (Ran, 1989: 60). Diğer taraftan Nazım Hikmet, Destan’ın bazı parçalarının yazıldığı sıralarda, en azından bazı bölümlerinin dayısı Ali Fuat Paşa ve İsmet İnönü tarafından okunduğunu ve beğenildiğini kaydetmekte, hatta Kemal Tahir’e yazdığı bir mektupta, onun Milli Destan’ı İsmet İnönü’den izin alarak yayınlama teklifini ciddiyetle değerlendirdiğini belirtmektedir (Nazım Hikmet, 1993: 78, 97). Nazım Hikmet, Kemal Tahir’e yazdığı başka bir mektupta, Vatan gazetesi sahibi Ahmet Emin Yalman’ın kendisine bir muharririni göndererek Manzaralar’dan “Destan” parçasını satın alarak gazetesinde yayımlamak istediğini bildirmiş, kendisi açısından hem büyük faydaları, hem de büyük mahzurları olan böyle bir işi birdenbire kestirip atamadığını ifade etmişti. Nazım Hikmet’in yine Kemal Tahir’e 1943’te yazdığı muhtelif mektuplarda, “Destan”ı ayrı olarak yayımlama düşüncesinden tamamen vazgeçtiği görülmektedir (Ran, 1993: 161-162, 167).

Diğer taraftan Naci Sadullah’ın “Destan”ın Havadis’te yayımlanması konusunda Nazım Hikmet’i bir şekilde ikna ettiği anlaşılıyor. Böylece Attilâ İlhan’ın da belirttiği gibi, meraklılarıyla birlikte herkes “Kurtuluş Savaşı Destanı”nın ayrıntılı ilk parçalarını Havadis’te okuma imkânını bulmuştu.[35] “Destan”ın Havadis’te yayınlanan bölümlerinden ikisi, Havadis’in kapanmasından bir ay sonra çıkmaya başlayan Yığın dergisinde yayımlandı.[36] İlerleyen yıllarda “Destan”ın bazı parçaları, başka dergilerde yayınlanmakla birlikte tamamı ancak 1965’te “Kurtuluş Savaşı Destanı” adıyla basılabilmiştir.[37]

 

HAVADİS ve TİYATRO

Havadis’in yayımlandığı 1946 yılında İzmir’de belediyeye bağlı bir Şehir Tiyatrosu kurulmuş ve ilk oyunlarını Şubat ayından itibaren sergilemeye başlamıştı (Akçura, 1986). Avni Dilligil’in öncülüğünde kurulan İzmir Şehir Tiyatroları’nın kentte tiyatroya karşı ilgiyi artırdığı, İzmir’de yayınlanan bütün gazetelerin sayfalarında tiyatro gelişmelerine ve sahnelenen oyunlara geniş yer vermesinden de anlaşılmaktadır. Havadis de iki sahifelik, sınırlı sütunlarında İzmir Şehir Tiyatrosu’nun İzmir Enternasyonal Fuarı nedeniyle Açık Hava Sahnesi’nde sergilediği oyunlara yer vermekten uzak kalmamıştı. Bu meyanda kendisi de Avni Dilligil’in ekibinde bir tiyatro oyuncusu olan Renan Fosforoğlu’nun “İzmir Şehir Tiyatrosunda ‘Elektra’yı Gördüm”[38] başlıklı değerlendirmesi daha çok İzmir Şehir Tiyatrosu’nun sahnelediği Elektra’nın bir övgüsü niteliğindedir. Ancak o sırada tiyatro eğitiminin başlangıcında ve 1950’de Ankara Devlet Konservatuarı Tiyatro Bölümü\'nü bitirerek Devlet Tiyatrosu\'nda göreve başlayacak olan Ekmel Hürol’un İntikam Maçı adlı oyun hakkında kaleme aldığı “Fuarda ‘İntikam Maçı’ yapıldı ve kötü bir oyun çıkaran Şehir Tiyatrosu mağlup oldu” başlıklı yazısı ağır bir eleştiri niteliğindedir.[39]

 

HAVADİS’İN SONU

Havadis ilk sayısından itibaren İzmir’de yayınlanan gazetelerin içinde ayrıksı bir ses oldu. 1946 seçimlerinin yapılış biçimi, meşruiyeti, muhalefet üzerindeki baskısı ve seçim sonrası uygulamaları üzerinden iktidara yoğun eleştirilerde bulundu. Gazetenin bu tavrı kısa zamanda CHP içinde rahatsızlık yaratmakta gecikmedi. Havadis’in yayımlanmaya başlamasından 20 gün sonra, CHP İzmir Vilayeti İdare Meclisi Başkanı M. Orhon, CHP Genel Sekreterliği’ne gönderdiği 10 Ağustos 1946 tarihli yazısında şöyle diyordu:

“Teminat mektubu Partimizce verilmiş olan Havadis gazetesi, ilişik nüshalarından anlaşılacağı üzere, sistemli bir surette aleyhimize ağır neşriyatta yapmaktadır. Sabahları çıkan ve 5 Kuruş’a satılan gazetenin hayli okuyucusu da vardır. Yazarları arasında komünist temayülleri ile tanınmış Naci Sadullah’ın da bulunması bu gazetenin himayemiz altında halkı mütemadiyen zehirlemesine müsamaha ve müsaade edilmesini asla doğru bulmadığımızdan teminat mektubunun hemen ve kabilse telgrafla geri alınmasını saygılarımla arz ederim.”[40] Bunun üzerine CHP Genel Sekreterliği İş Bankası Genel Müdürlüğü’ne gönderdiği bir yazıyla 5.000 Lira’lık teminat mektubunun iptal edilmesini istemiş ve Genel Müdürlük 3 Eylül 1946 tarihinde cevabî bir yazıyla teminat mektubunun iptal edildiğini bildirmişti. Teminat mektubunun banka tarafından iptal olunduğu ve teminat mektubu bir biçimde yenilenmezse gazetenin yayınlanamayacağı, İzmir Emniyet Müdürlüğü tarafından 6 Eylül’de Havadis’e tebliğ edildi.”[41]

Ancak Havadis üzerindeki baskı sadece teminat mektubu üzerinden yürümüyordu. CHP İzmir Vilayeti İdare Meclisi Başkanı M. Orhon’un Havadis’in teminat mektubunun iptal edilmesini isteyen yazısını kaleme aldığı gün, Havadis’in sorumlu müdürü Kemal Gençosman da Anadolu gazetesine gönderdiği bir yazıyla “Havadis gazetesinin güttüğü fikirleri beğenmediğinden bu gazete ile” ilgisini kestiğini kamuoyuna duyurmak istemişti.[42] Havadis’in yayımlanmaya başlamasıyla birlikte, özellikle CHP’nin İzmir’deki sesi olan Anadolu’yla atışmaya başladığını kaydetmiştir. Başlangıçta kişiler üzerinden yürüyen bu atışma, özellikle 4 Aralık 1945’te Tan gazetesinin tahrip edilmesiyle sonuçlanan olaylarda üniversite gençliğinin rolü, Türkiye ile Sovyetler Birliği arasındaki Boğazlar Sorunu gibi konuların gündeme gelmesiyle gittikçe şiddetlenmiş ve Anadolu’nun özellikle okuyucu mektupları ve gençlik köşelerinde, Havadis’e yönelik eleştirinin yoğunluğu giderek artmıştı. Anadolu’da İrfan Özkök adlı bir okuyucunun mektubunun “Gençlik bir gazeteden izahat istiyor” başlığıyla yayınlanması[43] ve Naci Sadullah’ın “Haydar Rüştü’ye İhtar!”[44] başlıklı bir yazıyla buna verdiği cevap iki gazeteyi mahkemenin sınırına getirmişti.

Tüm bunların yanında Havadis’in kapanmasında maddi olanaksızlıkların da göz ardı edilmemesi gerekmektedir. Yukarıda söz ettiğimiz 5.000 Lira’lık teminat mektubunun sağlanması dışında,  ilanların dağılımı, gazete kâğıdını iki kat pahalıya satın alma, matbaa yetersizliği konuları Havadis’in dile getirdiği sorunlarıydı. Bunlara rağmen gazete kadrosunun genişletileceği, kusurlarının düzeltileceği ve mükemmelleştirileceği yolunda adımlar atılacağı belirtiliyordu.[45] Aynı gün Havadis’in kadrosuna katacağı yazarlar hakkında da şu açıklama yapılmıştı:

“Yeni hareketlere hazırlanan gazetemiz, okuyucularına ilk hizmet olarak, kıymetli mizahçı Aziz Nesin’in, Profesör Behice Boran’ın, romancı Suat Derviş’in ve devrimizin Eşref’i şair Hüseyin Rifat’ın devamlı yazı yardımlarını temin etmiştir.”[46]

Ancak gazete sorunlarının üstünden gelemedi ve 9 Eylül 1946’da son sayısını yayımladıktan sonra kapandı.[47]

 

KAYNAKÇA:

Havadis Gazetesi.

Anadolu, 9 Temmuz 1936.

Anadolu, 11 Temmuz 1936.

Anadolu, 7 Ağustos 1946,

Anadolu, 10 Ağustos 1946.

Anadolu, 14 Ağustos 1946

Anadolu, 25 Ağustos 1946.

Anadolu, 1 Eylül 1946.

Akçura, Gökhan (1986), İzmir Şehir Tiyatrosu (2 Cilt), Devlet Tiyatroları İç Eğitim Dizisi, Ankara, (Teksir)

Arıkan, Zeki (2006), İzmir Basın Tarihi (1868-1938), EÜ Edebiyat Fakültesi Yayınları, İzmir.

Attilâ İlhan, “…O, Kendisi İçin Bir Şey İstemiyordu!..”, Cumhuriyet, 3 Ocak 2005.

Balkar, Nazım, “Bu gazete ve ötekiler, artık hesaplaşmalıdır!”, Havadis, 6 Eylül 1946

BCA (Cumhurbaşkanlığı Devlet Arşivleri Başkanlığı Cumhuriyet Arşivi), 490.1-665-232.1, s. 52.

BCA, 490-1-0-1367-532-3. 09.09.1946.

BCA. 490-1-0-0/1368-534-1. 09.10.1946.

Bilbaşar, Kemal (1944), Pazarlık, Güneş Basım ve Yayınevi, İzmir.

Bizer, Oktay, “Naci Sadullah ile Nâzım Üzerine Konuşma (8/Mayıs/1974)”, Türkiye Defteri, s. 118

Hulusi, Şerif “Kurtuluş Savaşı Destanı ve Nâzım Hikmet’in ‘Kuvayı Milliye Destanı’”, Eylem, cilt 2, Sayı 17, Temmuz 1965, s.55.

Huyugüzel, Ö. Faruk (1996), 1928’e Kadar İzmir’de Çıkmış Türkçe Kitap ve Süreli Yayınlar Kataloğu, EÜ Edebiyat Fakültesi Yayınları, İzmir.

---------- (2000), İzmir Fikir ve Sanat Adamları (1850-1950), Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara.

---------- (2004), “İzmir Fikir ve Sanat Adamlarının Kullandığı İlk Adlar, Takma Adlar, Kısaltmalar ve Rumuzlar”, İzmir’de Edebiyat ve Fikir Hareketleri Üzerine Araştırmalar, İzmir Büyükşehir Belediyesi Kültür Yayını, İzmir.

İleri, Selim (2005), Nam-ı Diğer Kaptan “Attilâ İlhan’ı Dinledim”, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 3. Baskı, İstanbul.

İlhan, Attilâ (1973), Duvar, 3. Baskı, Bilgi Yayınları, Ankara.

Koçak, Cemil (1996), Türkiye’de Millî Şef Dönemi (1938-1945), Cilt II, İletişim Yayınları, İstanbul.

Kurdakul Şükran, “Nâzım Hikmet’in Kuvayı Milliye Destanı Sahnede”, Cumhuriyet, 15 Aralık 1997;

---------- (2003), Cezaevinden Babıali’ye, Babıali’den TİP’e Anılar,  Evrensel Basım Yayın, İstanbul.

Naci Sadullah, “Elde Kalem Otuz Yıl”, Büyük Gazete, Ağustos 1960.

Necatigil, Behçet (1995), Edebiyatımızda İsimler Sözlüğü, Varlık Yayınları, 16. Baskı, İstanbul.

Oral, Haluk (2015) Şiir Hikâyeleri, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 5. baskı, İstanbul.

Ortaç, Yusuf Ziya (1996), Bizim Yokuş, Akbaba Yayınları, İstanbul.

Ran, Nazım Hikmet (1989), Cezaevinden Memet Fuat\'a Mektuplar (Haz.: Memet Fuat), Adam Yayınlan, 12. basım, İstanbul.

---------- (1993), Kemal Tahir’e Mapushaneden Mektuplar, Adam Yayınları, 5. basım, İstanbul.

---------- (1996), Memleketimden İnsan Manzaraları De Yayınevi, İstanbul.

---------- “En kuvvetli şair, romancı ve hikâyecimiz kim? Nazım Hikmet’in cevabı”, Son Posta, 31 Mart, 1936.

---------- “İstiklâl Savaşı Destanı’ndan: Hikâye-i Arhavili İsmail”, Yığın, Sayı 4, 15 Kasım 1946.

---------- “İstiklal Savaşı Destanından: Şoför Ahmet”, Yığın, Sayı 3, 1 Kasım 1946.

Ran, Nazım Hikmet, “Mehmetçik”, Yön, Yıl 4, Sayı 95, s. 15.

Resmi Gazete, nr. 3960, 15/VII/1938.

Salimoğlu, Meltem (Yaz 2022), “Matbuat Kanunu’nun 50. maddesi Odağında Türkiye’de Basın Özgürlüğü: Cumhuriyet Gazetesi Örneği (1945-1947)”, Liberal Düşünce Dergisi, Yıl: 27, Sayı:107, ss. 95-128.

Sayılgan, Aclan (1989), Kabahat Kimde? Çehreler, Uygar Yayınları, İstanbul.

Seçkin, Nalân (1998), Musalladan Şöhrete Safiye Ayla, Bilgi Yayınevi, Ankara.

Sevinçli, Efdal (2019), İzmir Basın Tarihi, Gazeteler, Dergiler, İzmir Büyükşehir Belediyesi Yayınları, İzmir.

Taner, Haldun, Ölürse Ten Ölür, Canlar Ölesi Değil, Bilgi Yayınevi, 3. Basım, Ankara.

 

 

 

 

 



* Dr. Öğr. Üyesi, Dokuz Eylül Üniversitesi Buca Eğitim Fakültesi, e- mail: erkan.serce@deu.edu.tr, ORCID:0000-0003-1748-3785

 

[1] Havadis’in son sayısı 45 olarak kaydedilmiştir. Ancak 36, 37 ve 38. sayılar sehven mükerrer kaydedilmiştir. Gazetenin 18 Ağustos tarihli 30. ve 25 Ağustos tarihli 37. sayıları mevcut değildir. Gazete 28-31 Ağustos arasında, matbaa makinasında yaşanan arıza nedeniyle dört gün yayınlanmamıştır.

[2] Tan gazetesi 28 Mart 1945’ten itibaren yeniden yayınlanmaya başlamıştır.

II. Dünya Savaşı yıllarında Tan gazetesinin tutumu için bkz. Mithat Kadri Vural, “II. Dünya Savaşı Türkiye’sinde Bir Muhalefet Örneği Olarak ‘Tan’ Gazetesi”, ÇTTAD, VII/16-17, (2008/Bahar-Güz), s.s.381-395.

[3]Cumhurbaşkanlığı Devlet Arşivleri Başkanlığı Cumhuriyet Arşivi (BCA), 490.1-665-232.1, s.52.

[4] BCA. 490-1-0-0/1368-534-1. 09.10.1946

[5] Adı geçen arşiv kaynağı.

[6] Bununla birlikte Naci Sadullah 8 Temmuz 1946’da “İzmir gazetesi nasıl çıktı?” başlığıyla Anadolu gazetesinde yayınlanan yazısında şöyle diyor: “… İşte o mahpusiyet ve sürgün yorgunluğu içinde, kavgaya bir nebzecik mola vermek ihtiyaciyle ‘İzmir’e geldiğim zaman, beni gökte ararken yerde bulduğunu söyleyen ‘Ekrem Hayrizade’ ‘Bülend Üstündağ’ın bir teklifiyle karşılaştım. Burada, adına ‘Ege’ denilen cennetin bu mavi ve aydınlık payitahtında, gündelik, siyasi ve bu aziz şehrin efe yüreği kadar bağımsız bir gazete kurmak!” Bu ifadede Naci Sadullah’ın Yeni Asır’dan söz etmediğine bakılacak olursa Yeni Asır’da yayınlanan yazılarının İzmir dışındayken gönderdiği düşünülebilir. Naci Sadullah aynı başlıkla yayınladığı üçüncü yazısında, gazeteyi çıkarma çalışmaları sırasında Demokrat Parti’nin kurulduğunu belirtmektedir; bir başka deyişle İzmir, Demokrat Parti kurulduktan sonra, onun sözcüsü olmak için yayınlanması kararlaştırılan bir gazete değil, Demokrat Parti kurulduktan sonra, kuruluş aşamasındayken, Demokrat Parti’nin sözcüsü olması kabul edilen bir gazetedir. Diğer yandan bu ifade Naci Sadullah’ın İzmir’e 1945 yılı sonlarında geldiği izlenimi yaratmaktadır.

[7] Anadolu, 11 Temmuz 1946.

[8] Havadis, 21 Temmuz 1946.

[9] Havadis, 23-25 Temmuz 1946.

[10] Anadolu, 9 Temmuz 1946.

[11] BCA, 490-1-0-1367-532-3. 09.09.1946

[12] Adı geçen kaynak.

[13] “Sabahları İzmir’de Çıkar Bağımsız Siyasi Gazete” Havadis’in künyesinde gazetenin yönetim adresi olarak Eski Keresteciler 864 sokak, No. 23 olarak verilmiştir. Gazetenin basıldığı yer ise Dost Basımevi’ydi. Gazetenin ana bayii ise Kemeraltı’nda Küçük Salepçioğlu Hanı, No. 24’te Esat Ekicigil ve İhsan Pek’ti. Havadis gazetesi, 20 Temmuz-9 Eylül tarihleri arasında 48 sayı yayınlanmıştır. 18 Ağustos tarihli 30. ve 25 Ağustos tarihli 37. sayısı kayıptır. Gazete 28 Ağustos-1 Eylül tarihleri arasında dört gün yayınlanmamıştır. Bunun nedeni 1 Eylül tarihli sayıda, “Makinemizdeki arıza yüzünden dört gün Bayram yapmak zorunda kalmamız, sizleri meraka düşürdük, özür dileriz” biçiminde açıklanmıştır. Havadis, 26 Ağustos’a kadar 39 sayı yayınlanmış, ancak 38. sayıdan itibaren sayılar karışmaya başlamış, 1 Eylül’den itibaren gazete yeniden 36. sayı olduğu belirtilerek basılmış, üç sayı mükerrer, son sayısı 48 olarak ömrünü tamamlamıştır.

[14] Naci Sadullah’ın kullandığı takma adlar hakkında bkz. Ö. Faruk Huyugüzel, “İzmir Fikir ve Sanat Adamlarının Kullandığı İlk Adlar, Takma Adlar, Kısaltmalar ve Rumuzlar”, İzmir’de Edebiyat ve Fikir Hareketleri Üzerine Araştırmalar, İzmir Büyükşehir Belediyesi Kültür Yayını, İzmir, 2004, s. 111.

[15] Rodos doğumlu olan Faik Şemsettin Benlioğlu’nun (1889-1949), İzmir’de yayınlanan gazete ve dergilerde pek çok hikâye ve tarihi romanı tefrika edilmiştir. Bkz. Huyugüzel, İzmir Fikir ve Sanat Adamları, s. 145-148. Benlioğlu’nun Havadis’teki tarih yazıları kaleme aldığı köşesi çok uzun devam etmemiş, gazetenin 14 Ağustos tarihli 16. sayısında sonlanmıştır.

[16] Havadis, 20 Temmuz 1946.

[17] Havadis, 8 Ağustos 1946. Bilginer’in Anadolu gazetesi için “mürteci” sıfatını kullanması, Anadolu tarafından tepkiyle karşılanmış ve cevap olarak şunlar yazılmıştır: “…Şu ve bu gazeteler hakkındaki sözler bizi alakadar etmez. Ancak, sayın doktora işaret edelim ki, Anadolu gazetesi, şimdiye kadar en kızıl düşmanları tarafından bile “Mürteci” olarak vasıflandırılmamış bilakis “İleri” bir gazete olarak tanınmıştır. Bu itibarla doktor bizi, kendilerine bu itham silahını verenler hakkında lütfen tenvir ederler mi?” Anadolu, 9 Ağustos 1946.

Dr. Abdi Muhtar Bilginer’in Havadis’teki son yazısı politikadan uzak, sağlıkla ilgili eski konularına döndüğünü göstermektedir: “Dehâ ve Cinnet”, 26 Ağustos 1946.

[18] Orhan Rahmi Gökçe’nin bu tefrikası, gazetenin 24 Ağustos 1946 tarihli 36. sayıda “devam edecek” denmesine rağmen kesilmiştir. Büyük ihtimalle, Havadis’in CHP tarafından mimlenmesi sonrasında CHP mensubu olan Orhan Rahmi Gökçe gazeteye romanın devamını göndermeyi bırakmıştır.

[19] “Aytekin” İsmet Kültür’ün kullandığı takma adlardan biridir. Bkz. Ö. F. Huyugüzel, İzmir Fikir ve Sanat Adamlarının Kullandığı İlk Adlar, Takma Adlar, Kısaltmalar ve Rumuzlar”, s.112.

[20] Sayılgan Attilâ İlhan’ın şiirleri kendisine gönderdiğini ve bunları Havadis’te yayınladığını ileri sürmektedir. Bkz. A. Sayılgan, Kabahat Kimde? Çehreler, s. 41.

[21] Havadis, nr. 25, 13 Ağustos 1946.

[22] Duvar’ın ilk baskısı 1948’de, ikinci baskısı ise Dost Yayınları arasında 1959’da yapıldı. Attilâ İlhan, Duvar’ın ilk baskısını CHP’nin şiir yarışmasından kazandığı ödül parasıyla, paranın el verdiği ölçüde şiirleri arasından seçme yaparak gerçekleştirmişti. Selim İleri [Söyleşi], Nam-ı Diğer Kaptan “Attilâ İlhan’ı Dinledim, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 3. Baskı, İstanbul, 2005, s. 98.

[23] Havadis (45), 9 Eylül 1946.

[24] Bedrettin Kadıoğlu’nun kim olduğunu tespit edemedik. Muhtemelen takma isim olan Bedrettin Kadıoğlu imzasıyla Havadis’te yukarıdaki yazıların dışında “Hakiki sanatçı hakkında Sahratvarî bir konuşma” başlıklı bir yazı daha bulunmaktadır. (13 Ağustos 1946).

[25] Havadis, 16-18 Ağustos 1946. Yazı dizisinin ikincisinde Şükran Kurdakul üzerinde durulmuştu.  Üçüncüsünde Enver Gökçe’nin üzerinde durulacağını yazarın yazı dizisinin başında verdiği bilgiden anlıyoruz. Ne yazık ki gazetenin 18 Ağustos tarihli sayısı mevcut olmadığı için yazının içeriği hakkında başkaca bilgimiz bulunmuyor.

[26] Düştü Polonya Kalesi”nden yayınlanan bölüm şöyledir:

“Bir gariplik sinmiş bulutların tarlasına

Ve bir ay doğuyor beklemediğimiz

Şöyle çarpan bir tokat gibi alnımıza

Yollar kıvranıyor. Telgraf direkleri mahzun

Bir kartal kanat açmış Vistül’e doğru

Geçiyor çarpa çarpa işte semadan

Düşürüp gölgesini üstüne yolumuzun

Örtüyor, örtmesin örtmesin ufukları,

Örtmesin, aydınlık ister Hürriyet,

İnsanlar gibi yaşamak ister insan…”

[27] Şairin adı belki bir mürettip hatası olarak “Aslan” olarak gösterilmektedir.

[28] Oktay Bizer, “Naci Sadullah ile Nâzım Üzerine Konuşma (8/Mayıs/1974)”, Türkiye Defteri, s.118. Naci Sadullah, Nazım Hikmet’le ilk karşılaşmasının 1927 ya da 1928 yılı olduğunu söylemektedir.

[29] Örnek olarak bkz. “En kuvvetli şair, romancı ve hikâyecimiz kim? Nazım Hikmet’in cevabı”, Son Posta, 31 Mart, 1936.

[30] “Seferberlikte Mehmetçik” şiiri Nazım Hikmet imzasıyla Havadis’te yayınlanmasından yaklaşık 20 yıl sonra, 22 Ocak 1965’te Yön dergisinde (Yıl 4, Sayı 95, s. 15) “Mehmetçik” adıyla yeniden basıldı. Şiir, Nazım Hikmet’in ilk baskısı de yayınevi tarafından 1966’da yapılan Memleketimden İnsan Manzaraları içine, çoğu dizesi çıkarılarak ve bazı dizeleri de değiştirilerek yedirilmiştir. Bir tren katarındaki askerlerin durumunu ve yolculuğunu betimleyen şiirin Havadis ve Yön’de yayınlanan versiyonlarında, noktalama işaretleri dışında çeşitli farklar bulunmaktadır. Farkların ilki –belki de bir baskı hatası eseri olarak–, askerin içinde bulunduğu katarın numarasının Havadis’te 965, Yön’de ise 895 olmasıdır. Diğer fark ise Havadis’te çeşitli dizelerde geçen “ray” kelimesi, yerini Yön’de “yol” kelimesine bırakmıştır. Şiirin bu haliyle Nazım Hikmet’in Bütün Şiirleri başlığıyla yayımlananlar da dahil olmak üzere, hiçbir kitabında yer almadığını belirtmek gerekir. Aşağıda şiirin Havadis’te yayınlanan biçimini aktarıyoruz:

“895 numaralı katarın

3 üncü mevki vagonunda

Üç yolcu var:

Sefalet

Felaket

ve Mehmet

Tren düdükleri öter Mehmetçiğin üstünden:

Medet… Medet

Uzun raylar gider memleket memleket

Yok bu raylarda merhamet

Mehmetçik, Mehmet

Mehmetçik, Mehmet

Mehmetçik, Mehmet

Dağ taş Mehmet dolu

Kiminin sallanır dallarda kolu

Kiminin pantolonu

Kiminin donu

Bu uzun yolların sonu

Varır kışlasına Selimiye’nin

Selimiye avlusu

Mehmetçik dolu

Mehmetçiğin kolu bit dolu

Bit Mehmetçiği yer

Mehmetçik biti

Tren düdükleri öter Mehmetçiğin üstünden:

Medet… Medet

Uzun raylar gider memleket memleket

Yok bu raylarda merhamet

Mehmetçik, Mehmet

Mehmetçik, Mehmet

Mehmetçik, Mehmet”

[31] Bilindiği gibi Nurettin Eşfak, Kurtuluş Savaşı Destanı’nda yer alan bir karakterlerden biridir.

[32] Şerif Hulusi, bu bölümün “Köylü” adıyla Yeni Ses dergisinin 1940’ta çıkan üç satısında Nurettin Eşfak adıyla yayımlandığını belirtmektedir. “Kurtuluş Savaşı Destanı ve Nâzım Hikmet’in ‘Kuvayı Milliye Destanı’”, Eylem, cilt 2, Sayı 17, Temmuz 1965, s.55.

[33] “Sene 918-919” adıyla yayımlanmıştır.

[34] Havadis’in 18 Ağustos 1946 tarihli sayısı mevcut değildir. Büyük olasılıkla bu sayıda “Hikaye-i Karayılan”ın giriş bölümü bulunuyordu.

[35] Şükran Kurdakul “Nâzım Hikmet’in Kuvayı Milliye Destanı Sahnede, Cumhuriyet, 15 Aralık 1997; Attilâ İlhan, ““…O, Kendisi İçin Bir Şey İstemiyordu!..”, Cumhuriyet, 3 Ocak 2005.

[36] “İstiklal Savaşı Destanından: Şoför Ahmet”, Yığın, Sayı 3, 1 Kasım 1946 ve “İstiklâl Savaşı Destanı’ndan: Hikâye-i Arhavili İsmail”, Yığın, Sayı 4, 15 Kasım 1946.

[37] “Kurtuluş Savaşı Destanı”nın Havadis’te yayımlanan bölümleriyle kitap olarak yayımlandıktan sonraki biçimini karşılaştırmak önemli olmakla birlikte bu yazının konusu olmadığı için bir değerlendirme yapılmamıştır.

[38] Havadis, 27 Ağustos 1946.

[39] Havadis, 1 Eylül 1946.

[40] BCA. 490-1-0-0/1367-532-3.

[41] Havadis, 7 Eylül 1946.

[42] Anadolu, 10 Ağustos 1946.

[43] Anadolu, 1 Eylül 1946. Ayrıca bkz. aynı gazete, “Karanfil demetleri”, 7 Ağustos 1946, “4 Aralık Hadisesi ve Türk Gençliği” 14 Ağustos 1946, “Edip Bolluğu”, 14 Ağustos 1946 ve “Havadis’cilere son, toptan cevap”, 25 Ağustos 1946.

[44] Havadis, 6 Eylül 1946.

[45] Nazım Balkar, “Bu gazete ve ötekiler, artık hesaplaşmalıdır!”, Havadis, 6 Eylül 1946.

[46] Havadis, 6 Eylül 1946. Habere Hüseyin Rifat’ın bir de dörtlüğü eklenmişti:

“Yirmi yıldan beri Halk fırkasının erkânı

Ettiler bizleri her yerde ve her işte zelil;

Yok demek yaka kurtarmamızın imkânı

İşimiz lâtifeye kaldı, yetiş ey Ezrail!”

[47] Havadis’in Ankara Milli Kütüphane’de bulunan koleksiyonunun son sayısı 9 Eylül 1946 tarihini taşımaktadır. Gazetede kapanacağına dair bir açıklama bulunmadığı gibi İzmir’de yayınlanan diğer gazetelerde de Havadis’in kapandığına dair bir haber bulunmamaktadır. Ancak başka koleksiyonda aksini gösteren bir sayı ortaya çıkmadıkça bu tarih Havadis’in kapandığı tarih olarak kabul edilebilir.


Dc. Dr. Nejdet BİLGİ* \\\\

İZMİR’İN KÜÇÜK ve MEÇHUL GAZETESİ HAKİKAT

Nejdet BİLGİ*

 

GİRİŞ

Cumhuriyet’in ilk yıllarında Türk basın hayatındaki genel görüntü ile siyasi hayat arasında benzerlik vardır. İstiklal Savaşı’nın zaferle sonuçlanması ve Cumhuriyet’in ilanı siyasi hayatta gözlenen olumlu hava, 1924’te Hilafet’in kaldırılması ve Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın kurulması ile gerilimin yükselmesine yol açtı. Özellikle 1925’te kabul edilip yürürlüğe giren Takrir-i Sükûn Kanunu ile iyimser hava karamsarlığa evrildi. Bu kanunla ülke çapında çok sayıda gazete ve derginin yayın hayatına son verildi. 1926 yılındaki İzmir suikast girişimi karamsar havanın daha da ağırlaşmasına neden oldu. 1927’de iyimserliğin yeniden yükselmeye başlaması da uzun sürmedi ve 1928’deki alfabe değişikliği karamsar havanın biraz daha sürmesine yol açtı. Burada ele almaya çalışacağımız Hakikat gazetesi de böyle bir ortamda doğdu ve söndü.

 

GAZETENİN ÇIKIŞI ve KOLEKSİYONLARI


İzmir’de, Hakikat adıyla bir gazetenin yayınlanacağına ilişkin ilk haber, 4 Ağustos 1927 tarihlidir. Haber şöyle: “Muhterem karilere hem cumartesi gününün havadisi verme ve hem de eğlenceli ve bol resimli bir mecmua takdim etmek fikir ve maksadıyla bu hafta cumartesi gününden itibaren Hakikat ismiyle yeni bir gazetenin intişar edeceği memnuniyetle haber alınmıştır. Sahip ve müessisini tebrik eder ve muvaffakıyetini dileriz.” (Ahenk, 4 Ağustos 1927, 3). İkinci haber ertesi gün yayımlandı: “Cumartesi günlerine mahsus olmak üzere Hakikat namıyla şehrimizde bir gazete intişar edecektir. Hakikat’in ilk nüshası yarın mutena münderecatla çıkıyor. Kuvvetli bir heyet-i tahririyeye malik olan bu yeni arkadaşımıza şimdiden uzun ömürler temenni ederiz.” (Hizmet, 5 Ağustos 1927, 2). Gazetenin yayın hayatına başladığı 6 Ağustos Cumartesi günü de şu küçük habere yer verilmiş: “Şehrimizde her cumartesi günleri intişar etmek üzere bugünden itibaren Hakikat namıyla yeni bir refikimiz intişara başlamıştır. Muhterem refikimizi tebrik ve muvaffakiyet temenni ederiz.” (Ahenk, 6 Ağustos 1927, 2).

Hakikat’in haftalık çıkan 15. sayısının başlık kısmı

 

Çeşitli yayınlarda gazetenin çıkış ve kapanış tarihleri farklı verilmektedir. Tülbentçi’nin kitabına göre, haftalık yayınlanan siyasi bir gazete olan Hakikat, 26 Ağustos 1927 tarihinde yayın hayatına başlamıştır. Tülbentçi gazetenin kapandığı tarihi belirtmemektedir (Tülbentçi, 1941, 78). Huyugüzel, gazetenin “Ağustos 1927-14 Haziran 1928” tarihlerinde 90 sayı çıktığını yazmaktadır (Huyugüzel, 1996, 51). Sevinçli de kaynak belirtmeksizin Huyugüzel’le aynı tarihleri vermektedir (Sevinçli, 2019, 241). İzmir basını üzerine yapılan bazı çalışmalarda, Hakikat gazetesinin varlığından söz edilmekle beraber, hakkında bilgi verilmemektedir (Akkoyun, 1996, 110). Gazetenin haftalık olarak ilk sayısı 6 Ağustos 1927 tarihinde yayınlanmıştır (Ahenk, 6 Ağustos 1927, 2). Gazete, 21 Mart 1928 tarihindeki 21. sayısıyla 4 sayfa ve günlük olarak yayınlanmaya başlamıştır. Özege Bağış Kitapları koleksiyonundaki son sayı 94 numaralıdır. Eğer yayın devam etmediyse, gazetenin son sayısının 94 numara ile 19 Haziran 1928 tarihinde yayınlandığı söylenebilir.

Hakikat, İzmir’de yayınlanan bir gazete olmasına rağmen, İzmir Milli Kütüphanesi’nde tek sayısı bile bulunmamaktadır. Duman’ın kataloğuna göre, gazetenin İstanbul kütüphanelerinden yalnızca Hakkı Tarık Us Kütüphanesi’nde dört sayısı vardır. Bunlar 1928 yılına ait 31-33 ve 90. sayılardır. Duman, gazetenin çıkış ve kapanış tarihlerini vermeksizin 90 sayı yayınlandığını belirtiyor (Duman, 1986, 136). Milli Kütüphane’nin kataloğuna göre, kütüphanede gazetenin 3 sayısı bulunmaktadır. Bunlar, 1927 yılına ait 15 ve 16. sayılarla, 1928 yılına ait 21. sayıdır. Kataloğa göre, Hakkı Tarık Us Kütüphanesi’nde gazetenin 31, 32, 33 ve 90. sayıları bulunmaktadır (Eski Harfli, 1987, 91). Gazete’nin en geniş koleksiyonu Erzurum Atatürk Üniversitesi Kütüphanesi’ndeki Seyfettin Özege Bağış Kitapları arasında yer almaktadır. 24 sayının yer aldığı bu koleksiyondaki sayılar şunlardır: 1927:17, 18, 1928:47,  49, 54, 55, 66-71, 73, 74, 76, 80-82, 85-88, 93, 94. Özege Bağış Kitapları Kataloğu’nda gazetenin çıkış ve kapanış tarihleri bulunmamaktadır (Seyfettin Özege, 1989, 514). Mevcut koleksiyonlara göre, gazete en az 94 sayı çıkmış olmalıdır. Bu 94 sayıdan günümüze 31 sayı ulaşmış görünmektedir. Mevcut sayılar ve tarihleri şu şekildedir: 15: 12 Teşrinisani 1927, 16: 19 Teşrinisani 1927, 17: 26 Teşrinisani 1927, 18: 3 Kânunuevvel 1927, 21: 21 Mart 1928, 31: 4 Nisan 1928, 32: 5 Nisan 1928, 33: 6 Nisan 1928, 47: 23 Nisan 1928, 49: 25 Nisan 1928, 54: 1 Mayıs 1928, 55: 2 Mayıs 1928, 66: 14 Mayıs 1928, 67: 15 Mayıs 1928, 68: 16 Mayıs 1928, 69: 17 Mayıs 1928, 70: 18 Mayıs 1928, 71: 20 Mayıs 1928, 73: 22 Mayıs 1928, 74: 23 Mayıs 1928, 76: 25 Mayıs 1928, 80: 30 Mayıs 1928, 81: 4 Haziran 1928, 82: 5 Haziran 1928, 85: 8 Haziran 1928, 86: 10 Haziran 1928, 87: 11 Haziran 1928, 88: 12 Haziran 1928, 90: 14 Haziran 1928, 93: 18 Haziran 1928, 94: 19 Haziran 1928.

Eğer ilk 20 sayı cumartesi günleri düzenli olarak yayınlandıysa, 8 sayfa olarak yayınlanan son sayı olan 20. sayı 17 Aralık 1927 tarihli olmalıdır. İlk sayının 6 Ağustos 1927 tarihinde yayınlandığı gazete, haftalık olarak cumartesi günleri çıktığına göre, ilk yirmi sayının tarihleri şu şekilde olmalıdır: 1: 6 Ağustos 1927, 2: 13 Ağustos 1927, 3: 20 Ağustos 1927, 4: 27 Ağustos 1927, 5: 3 Eylül 1927, 6: 10 Eylül 1927, 7: 17 Eylül 1927, 8: 24 Eylül 1927, 9: 1 Teşrinievvel 1927, 10: 8 Teşrinievvel 1927, 11: 15 Teşrinievvel 1927, 12: 22 Teşrinievvel 1927, 13: 29 Teşrinievvel 1927, 14: 5 Teşrinisani 1927, 15:12 Teşrinisani 1927, 16: 19 Teşrinisani 1927, 17: 26 Teşrinisani 1927, 18: 3 Kânunuevvel 1927, 19: 10 Kânunuevvel 1927, 20: 17 Kânunuevvel 1927.

Eğer böyle ise günlük olarak 21. sayının yayınlandığı 21 Mart 1928 tarihine kadar, 18 Aralık (Kânunuevvel) 1927-20 Mart 1928 tarihleri arasında 94 gün yayınına ara verdiği anlaşılıyor. Gazetenin günlük olarak çıktığı dönemde de düzenli yayınlanamadığı söylenebilir. Nitekim 21. sayısı 21 Mart’ta yayınlanan günlük gazetenin 31. sayısının 31 Mart yerine 4 Nisan tarihini taşıması, günlük periyodun gerçekleşmediğini göstermektedir. Yine 33. sayı 6 Nisan tarihini taşırken, günlük çıkmakta olan gazetenin 47. sayısının 20 Nisan tarihini taşıması gerekirken 23 Nisan tarihli olması; 30 Nisan tarihini taşıması gereken 54. sayının 1 Mayıs tarihini taşıması gibi örnekler, gazetenin günlük periyoduna uyamadığını göstermektedir. Mevcut günlük sayılarda cumartesi günü çıkmış bir sayı bulunmamaktadır. Cumartesi günü yayınlanmadığına ilişkin bilgi de yer almamakla beraber, gazetenin cumartesileri yayınlanmamış olması muhtemeldir. 

 

GAZETENİN TEKNİK BİLGİLERİ

Hakikat gazetesi, eldeki sayılardan anlaşıldığı kadarıyla haftalık olarak çıkmış ilk 20 sayıda 8 sayfa olarak yayınlanmıştır. 21 Mart’tan itibaren yayınlanan günlük sayılar ise 4 sayfadır. 8 sayfalık sayılarda gazetenin adı başlık olarak hem 1. hem de 8. sayfada yer almaktadır. 1. sayfada başlık altında “Hakikat, Hak ve hakikatın müdafiidir” sözü yer almaktadır. Gazetenin günümüze ulaşan haftalık sayılarında matbaa bilgisi 17, 18 ve 20. sayılarda “Bilgi Matbaacılık Anonim Şirketi-İzmir” şeklinde yer almaktadır. Haftalık sayılarda gazetenin kim veya kimler tarafından yayınlandığına ilişkin tek bilgi, yine ilk sayfada başlık altında, “Sahib ve müdir-i mesulü: İhsan İzzet” şeklinde belirtilmektedir.

Haftalık gazetenin son sayfası olan 8. sayfasında da ilk sayfadaki gibi “Hakikat” başlığı bulunmaktadır. Başlığın sağında abone bilgileri, “Abone şeraiti, seneliği 4 lira, altı aylığı 2 lira, tanesi 5 kuruştur” şeklinde, sol tarafında adres bilgileri, “İdarehanesi: Birinci Beyler Sokağı’nda Türkiye Oteli’nde daire-i mahsusasında, telefon: Polis santrali” şeklinde yer almaktadır. Başlık altında sayfa genişliğindeki iki kalın çizgi arasında ise, “Şimdilik cumartesi günü çıkar içtimai, siyasi, edebi, cumhuriyetçi, halkçı gazete” ibaresi yer almaktadır. Gazetenin başlık kısımları hem ilk hem de son sayfada kırmızı renklidir.

Haftalık sayıların 15, 17 ve 18.’sinde “Her şehirde muhabir istiyoruz” başlığı altında şu duyuru yapılmıştır: “Gazetemiz; daire-i faaliyetini tevsie karar vermiştir; İzmir’den Uşak ve Eğridir’e kadar olan havalide memleketin ihtiyaçları, terakki yolundaki faaliyetlerini bildirecek muhabirlere ihtiyacımız vardır; bu vazifeye talip olacakların: 1- Behemehal Türk olması, 2- Cumhuriyetperver bulunması, 3- Mazi ve halinde her türlü şaibelerden muarra olması lazımdır. Arzu edenlerin iki kıta fotoğrafla müracaatları ilan olunur.” Bu duyuru gazetenin İzmir’in yerel gazetesi olmakla yetinmeyerek, bölge gazetesi olmak istediğini göstermektedir. Ayrıca belirtilmemekle beraber, bu duyurunun günlük gazeteye geçiş girişimi olması da muhtemeldir.

Eldeki sayılar arasında günlük yayınlanan ilk sayı (21. Sayı) da bulunmaktadır. 21 Mart 1928 tarihini taşıyan bu ilk günlük sayının ilk ve son sayfaları tamamen kırmızı mürekkeple basılmıştır. Bundan sonraki sayıların hem başlık hem de metin kısımları siyahtır. Günlük çıkan sayıların tamamı dörder sayfadır. Bu dört sayfanın ilk iki sayfası yazı ve haberlere, son iki sayfası ilan ve reklamlara ayrılmıştır.

Günlük ilk sayının yayın bilgileri, başlığın sağı ve solundaki çerçevelerin içinde ve başlığın altında yer almaktadır. Hemen başlığın altında, “Cumhuriyet’te hâkim kanundur” ibaresi yer alırken hemen altında sayfa genişliğindeki iki kalın çizgi arasında, “Hak ve hakikatin müdafiidir. Siyasi, edebî, içtimai, inkılapçı, cumhuriyetçi gazetedir” sözü bulunmaktadır. Başlığın sağ tarafındaki çerçevede gazetenin tarihinden sonra, “sayısı her yerde 100 paradır” denilmektedir. Devamında verilen bilgiler ise şu şekilde: “Müessis ve müdir-i mesulü: İhsan İzzet // Abone şeraiti yıllığı 800 altı aylığı 450 kuruştur // Cumhuriyet-i idareye muhalif ve aykırı yazılarla sahibi ve imzası meçhul veya imzasız yazılar kabul ve derç edilmez // Matbaa ve idarehanesi: Vakıf Hoca Sokağı daire-i mahsusa.” Başlığın sol tarafındaki çerçevede gazetenin yıl, sayı ve tarih bilgileri verildikten sonra, “günü geçen nüshalar 25 kuruştur” deniliyor. Devamındaki yayın bilgileri şu şekilde: “Tahrir müdürü: Faik Şemsettin // Müdir-i umur: M. Kâmil // Şahsiyata dair ve edebe mugayir musahabelere sütunlarımız kapalıdır // Yazı işleri için tahrir müdüriyetine idare ve ilan işleri için idare müdürüne müracaat edilmelidir // Telefon: Polis Santrali.” Bu bilgilerdeki ilk değişikliği, elde bulunan 1 Mayıs 1928 tarihli 54. sayıda görebiliyoruz. Buna göre gazetenin sahibine dair değişiklik şöyle belirtilmiştir: “Sahib-i imtiyaz: B. Sıtkı, F. Şemsettin”. Ayrıca, “Müdir-i umur: Bekir Sıtkı”, “Müdir-i mesul: İhsan İzzet” olmuştur. Bir de 66-71. sayıların 4. sayfasının altında, “Müdir-i mesul: İ. İzzet” bilgisi yer almıştır. 8 Haziran 1928 tarihli 85. sayıdan başlayarak, yayın bilgilerindeki “sahib-i imtiyaz” ifadesi “sahipleri” şeklinde değiştirilmiştir.

Hakikat’in günlük çıkan 94. sayısının başlık kısmı

 

Gazetenin kurucusu ve ilk sahibi İhsan İzzet’tir. 1 Mayıs 1928 tarihinden başlayarak bütün sayılarında, sahipleri Bekir Sıtkı ve Faik Şemsettin olarak görülmektedir. İhsan İzzet ise bu dönemde sorumlu müdür olarak geçmektedir. İhsan İzzet’ten önceki sorumlu müdür M. Kâmil’dir. Gazetenin yayınlanmasında rol oynamış olan bu dört isimden yalnızca Faik Şemsettin hakkında bilgi bulunmaktadır. Ö. F. Huyugüzel’in yazdığı biyografisine göre, 1889 Rodos doğumlu olan Faik Şemsettin Benlioğlu, 1910 yılında yazı hayatına girmiş, İzmir ve İstanbul gazetelerinde çalışmış ve çeşitli eserler kaleme almıştır. Rumca, Arapça ve Farsça da bilen Faik Şemsettin, 1949 yılında İstanbul’da hayata veda etmiştir (Huyugüzel, 2000, 145-148). Mevcut sayılarda, gazetenin diğer sahibi Bekir Sıtkı’nın imzasını taşıyan tek yazı bulunmaktadır (Bekir Sıtkı, 19 Haziran 1928, 1). Hayatı hakkında hiçbir bilgi bulunamamıştır.

Gazetenin 15 Mayıs tarihli sayısında “Haşiye” başlığı altında şu küçük açıklama yapılmıştır: “Gazetemizde imzasız olarak neşrolunan bütün makalelerin tahrir müdürümüz tarafından yazıldığını -yazıları benimseyenler çıktığı için- ilana mecbur kaldık.” Tahrir müdürü, yani yazı işleri müdürü de Faik Şemsettin olduğuna göre, imzasız makalelerin yazarı da kendisidir. Çeşitli konularda farklı imzaların bulunduğu gazetenin spor yazıları genelde A(yın). Adnan imzasını taşımaktadır.

Hakikat gazetesinin mevcut sayılarının çoğunda bir başyazı bulunmaktadır. Gazetenin ilk sayfasında ve sağ başta yer aldıkları için başyazı olarak tanımladığımız yazıların bir kısmı imzasızdır. Çoğunda imza bulunmakla beraber, imzalar çeşitlidir. Bunlar; Hakikat, Gökçenoğlu, Tahrir Heyeti, Aka Aydın, ***, Halil Zeki ve Ahmet Salih’tir.

 

HAFTALIK ve GÜNLÜK HAKİKAT

Hakikat gazetesinin özellikle haftalık çıkan sayılarından günümüze ulaşan 15-18. sayılar incelendiğinde, magazin yönü olan bir gazete algısı oluşmaktadır. Nitekim 17. sayıda öğretmen bir okuyucuya verilen cevap bunu teyit eder niteliktedir. Cevap şu şekildedir (Hakikat, 26 Teşrinisani 1927, 7):

“Gazetemizde muallimlerin de istifadesini mucip yazılar istiyorsunuz. Gazetemiz, maatteessüf böyle ağır yazılar neşredemiyor. İhtisas yazıları, ancak ihtisas ve meslek mecmua ve kitaplarında aranıyor, böyle bir yazı bizim Hakikat gibi umuma mahsus bir gazetede ne aranıyor ve ne de yazılanlar okunuyor. Size Fikirler mecmuasını takibi tavsiye ederiz ve büyük bir gayretle neşredilmekte olan Çocuk Yıldızı da bir muallimin mütalaasından müstağni kalamayacağı bir mecmuadır.”

Hakikat gazetesi yayın politikası ve siyasi tercihini, yayın hayatına girdikten yaklaşık dört ay sonra, 3 Aralık 1927 tarihli sayısında belirtmek ihtiyacı hissetmiştir. “Mesleğimiz” başlıklı yazı şu şekildedir (Hakikat, 3 Kânunuevvel 1927, 7):

Hakikat’in haftalık çıkan 17. sayısının başlık kısmı

“Gazetemizin altı aylık bir zamandan beri neşredilmesine rağmen, bu hafta mesleğimizi yeniden izaha mecbur kalınmasını muhterem karilerimiz garip bulmamalıdırlar. Esasen sözden ziyade işe ehemmiyet verdiğimiz için böyle bir tarife lüzum olmadığına kaniyiz. Fakat bazı yerlerden yükselen itiraz sadaları karşısında mesleğimizi bir daha izaha lüzum hissettik.

 

Hiç şüphe yoktur veya bu hususta zerre kadar tereddüt günahtır ki tam manasıyla cumhuriyetçi ve hakiki halkçıyız!

Bütün tarihlerimizde inkılapların en samimi bir müdafii ve candan taraftarı olduğumuzu gösterdik, siyasi umdelerimiz Cumhuriyet Halk Fırkası’nın düstur ve umdelerinden zerre kadar inhiraf etmeyecek derecede […] sağlamdır.

Bunun içindir ki memleketimizde yapılan her hareket ve fiilin behemehal Cumhuriyet Halk Fırkası ve tabiatıyla fırkamızın itimadına müzahir olan hükümeti takviye edecek, hükümetin mevkiini daha yükseltecek, inkılabımızı esaslandıracak şekilde olmasını isteriz ve işte bu pek büyük gaye içindir ki bu hususta en küçük bir yanlışlığa en küçük bir eğriliğe hemen hücum eder ve o fenalık refedilinceye kadar o eğrilik düzelinceye kadar tenkit ederiz!

Bu bir kabahat midir? Hayır… Bilakis bizim bu mesleğimizi fena görmek kabahatlerin en büyüğüdür. Hatta… İnkılabımıza hıyanet, hükümetimize suikasttır. Hükümet-i merkeziyenin düstur ve umdelerine muhalif hareketleri tenkit ediyoruz diye kabahatli görülürsek... Bu vatan nasıl terakki eder ve cumhuriyet memlekette nasıl teessüs edebilir?

İzmir’in en genç gazetesi olmamıza rağmen ilk defa gizli mektepler meselesini meydana atmasaydık, yalnız Tire’de iki yüz bu kadar çocuğun hayat ve dimağını zehirleyen bu kurun-ı vustaî usul, bu irticakâr suikastler gün geçtikçe mühlik bir şekil almaz mı idi? Kıyafet ve çarşaf meselesi ile beyhude mi uğraşıyoruz?.. Kanun-ı medenimizin faydalarını, her hadise ve fırsatta ne için göstermek istiyoruz? Çünkü cumhuriyetimiz, çünkü hükümet-i hazıramızın ve inkılabımızın candan taraftarıyız…

O halde? Tenkitlerimize gücenmekten evvel yanlışlarımızı göstermemek ne için?.. Gazetecilik ile erişmek istediğimiz bir makam mı var?

Biz gazeteciliği bir vasıta değil fakat hayat ve istikbalimiz için mukaddes ve ulvi bir gaye addediyoruz. Tenkitlerimizde, çok defalar şahısları bile tanımayız. Fakat şahısların hatalarını pek güzel görür ve vatanımızın menafii namına lüzumuna göre de pek acı bir usul takip ederiz.”

Hakikat gazetesi günlük çıkan ilk sayısında yer alan bilgilere göre, kendi matbaası bulunmadığı için yayınına ara vermek zorunda kalmıştır. Bu ilk sayıda Cumhuriyet ve inkılaplara bağlılık, gençlere yapılan bir uyarı şeklinde, ilk sayfanın başında iri harflerle şöyle vurgulanmaktadır (Hakikat, 21 Mart 1928, 1):

“Gençler, köhne bir maziye arka çevirerek inkılaba ve Cumhuriyet’e iman ederken; inzibata, ahlaka, doğruluğa, seciyenin kuvvetine, ilme de iman ediniz. Ulu mürşidin size tevdi’ ettiği büyük emaneti ancak bu silahlarla mücehhez olursanız müdafaa ve himaye edebilirsiniz.”

Gazete Cumhuriyete ve inkılaplara bağlılık yanında, hakka ve gerçekliğe de vurgu yapmaktadır. Gazetenin günlük yayınlanan ilk sayısında “Tahrir heyeti” imzasıyla yapılan açıklamalar, yayın hayatı ve amacı hakkında bilgi verir mahiyettedir (Tahrir Heyeti, 21 Mart 1928, 1):

Hakikat, İzmir’in müzmin ve malum matbaa buhranı karşısında tatil-i neşriyat ederken verdiği söze sadık kalarak bugünden itibaren gündelik olarak çıkıyor. Büyük fedakârlıklar mukabilinde temin edilen ve muhtasaran Hakikat gazetesine ait matbaa sayesinde neşriyatımıza muntazaman devam edebileceğiz.

Bu mazhariyet, hiç şüphe yoktur ki muhterem okuyucularımızın gazetemize gösterdiği alaka ve teveccühün şayan-ı şükran bir neticesidir. Gazetemizin ne vakit neşredileceğini soran ve bir an evvel neşredilmesini gerek tahriren ve gerek şifahen isteyen muhterem zevata burada alenen beyan-ı şükran ederiz.

Hakikat yevmi olarak çıkarken, haftalık Hakikat’in mesleğinden hiçbir noktayı değiştirmemektedir. Halkın pek sevdiği mesleğimiz, dar bir sahadan ziyade her gün feyizli bir tatbik sahası bulacaktır.

Gazetemiz eskisi gibi:

1-Cumhuriyetçi ve halkçıdır;

2-Hak ve hakikatin her ne pahasına olursa olsun müdafidir.

3-Hak ile vazifenin anlaşılması ve kabul edilmesi taraftarıdır. Bunun için: İrticaın ve muhafazakârlığın, haksızlığın ve hak ile vazifeyi tanımayanların amansız düşmanı olmak ile müftehiriz.

Tenkitlerimiz, esaslı bir mefahirenin eseri olduğu için altı aylık hayat-ı neşriyemizde pek çabuk hüsn-i kabul görmüş ve daima hüsn-i kabul görecektir!

Hülasa, hak ve kanuna hizmetten ibaret olan mesleğimiz sayesinde Hakikat’in karilerinin her zaman için takdirine mazhar olacağına şüphemiz yoktur.”

Bu açıklamadan anlaşılacağı üzere, gazetenin yayına ara verme sebebi matbaa yetersizliğidir. Açıklamaya göre gazete artık kendi matbaasında basılmaktadır. Bu noktada, gazetede çokça dizgi hatası bulunduğunu ve hurufat kalitesinin de çok iyi olmadığını söyleyebiliriz.  Gazete bu açıklamada da kendini cumhuriyetçi ve halkçı olarak tanımlarken, hak ve hakikatin savunucusu olduğuna da vurgu yapmaktadır.

Hakikat akşamları çıkan bir gazete olduğu için bazı haberleri yansıtamama durumuna düşmektedir. Bunu telafi etmek için, gazeteye “Dünden Bugüne” başlıklı bir sütun koyma yoluna gidilmiştir. Konu okuyuculara şöyle duyurulmaktadır (Hakikat, 21 Mart 1928, 1):

“Gazetemiz her gün akşamları intişar ettiği için sabahçı gazetelere geçen havadisleri bizzarur tafsilatıyla derç edemeyecektir. Gazetemizin istihbaratı tam bir şekil almadığı için her gün intişarımızdan sabaha kadar olan havadisleri ‘Dünden Bugüne’ serlevhası altında hülasaten karilerine arz edecektir.”

 

HAKİKAT ve İZMİR BASINI

Gazetenin eldeki 19 Haziran 1928 tarihli son sayısında “İzmir Gazeteciliği” başlıklı bir yazı yer almaktadır. Yazıda nüfusu iki yüz bini aşan İzmir ve çevresinde gazeteciliğin yeterli seviyede olmadığı, şehirde üçü sabah, ikisi akşam yayınlanan sadece beş gazete bulunduğu, bunların da iki sayfası ilana ayrılan dört sayfadan ibaret olduğu belirtilmektedir. İzmir gazeteciliğini ayakta tutan şeyin ilan olduğu, sabah gazetelerinin yedi bin, akşam gazetelerinin iki bin beş yüz civarında olmak üzere, toplam on bin civarında bir satış yapabildikleri, iki yüz bin nüfuslu bir şehir için bunun çok küçük bir sayı olduğu vurgulanmaktadır. Bu durumun sorumluluğunun iki tarafta aranabileceği, birincisinin gazeteciler ikincisinin ise okuyucular olduğu belirtilmektedir. Yazıda gazetecilerden kaynaklanan eksiklikler şöyle verilmektedir (Gökçenoğlu, 19 Haziran 1928, 1):

Hakikat’in günlük çıkan 17. sayısının başlık kısmı

“Evvela gazetecilere ait olanları teşrih edelim. Gazetelerimizin hemen hepsi iyi kâğıda basılmamakta ve iyi hurufat ile çıkarılmamaktadır. Kullanılan matbaa hurufatı ve makineler son derece basit ve Kurun-ı Vusta’dan bakiyedir. Hâlbuki bugün saatte binlerce nüsha basan son sistem rotatif makineleri varken hâlâ bu müşkül ve yorucu âlât ile uğraşmak doğru olmasa gerektir.

 

Gazetelerde resim yoktur. Bu çok büyük bir noksandır. Bugün yazı kadar resmin ehemmiyeti ve cazibesi vardır. Bunun sebebi de aşikârdır. Şehirde mükemmel ucuz bir çinkograf yoktur. Ve basılacak klişeler hem güç hem pahalıya mal olmaktadır.

Nihayet amele ücreti ve muhabir, muharrir masrafı yüksektir. Hele gazete idarehanelerinin binaları hepsi çürük çarıktır ve fazlasını da elde etmeğe imkân yoktur. Hâlbuki İstanbul gazeteleriyle küçük bir mukayese yapsak İzmir gazeteciliğinin ne derece feci vaziyette bulunduğunu görürüz. Onlar gerek makine gerek harf itibariyle son derece mükemmel çıktıkları gibi resimler, kıymetli muharrirlerin yazılarıyla da gazetelerini süslemektedirler. Gazeteler ekseriyetle sekiz sahifedir. Hatta İkdam son bir hamle ile on iki sahifeye çıkarmıştır.

Amele yevmiyesi ucuz, vesait-i nakliye muhabire her türlü teshilata amadedir.”

Gazetecilerden kaynaklanan eksikler bu şekilde belirtildikten sonra, okuyucuların durumu ele alınıyor. Öncelikle İstanbul’da gazeteye ilginin daha fazla ve bunun da çeşitli sebepleri olduğu vurgulanıyor. Sonra da İzmir’deki okuyucuların maruz kaldığı durum ele alınıyor. Fakat okuyucudan kaynaklanan bir eksikliğe değinilmiyor. Okuyucunun gazetelere ilgisizliğinin kaynağı da gazeteler ve gazeteciler olarak gösteriliyor ve şu şekilde izah ediliyor (Gökçenoğlu, 19 Haziran 1928, 1):

“İzmir bir ticaret merkezidir; hâlbuki İzmir gazeteleri iktisadi ve ticari yazılardan çok fakirdir.

İzmir gazetelerinde alelade vakayi ilk sahifeleri yer tutmaktadır. İzmir gazetelerinde mevzusuzluk mevcuttur… Birinin ağzına doladığını diğeri hemen alarak mukabil cephe tesis etmektedir.  Bir mübadele meselesi, bir belediye hadisesi İzmir gazetelerinin günlerce sermaye-i makali olmuştur. Hâlbuki karie bu tarzda yazıları okumaktan usanmaktadır. Okuyucunun cinsine ve nevine göre, mesleğine nazaran yazı olmalıdır. Hâlbuki İzmir gazeteleri gerek meslekî gerek cinsî yazıları daha henüz sütunlarına geçirmemişlerdir. O halde yalnız okuyucuların azlığı gazeteciliğimizin noksanı karşısında bir sebep addedilmemeli… Bilakis bunu çoğaltmak için gazetelerimizi ıslah ve tanzim etmelidir.

Hiç şüphe yok ki İstanbul gazeteciliği de bidayette bu müşkülat ile çarpışmakta idi. Masrafı çoktu. Okuyucu azdı... Fakat zaman ile gazeteler mükemmel bir hale geldikçe okuyucu çoğaldı ve bugünkü vaziyeti buldu…

Şu basit sözle neticeye geleceğim… İstanbul gazeteleri İzmir’de İzmir gazetelerinden daha çok satılmaktadır… O halde İzmir münevver bir muhittir gazeteye lazım gelen ehemmiyeti vermiştir. Yalnız gazeteler mükemmel olmak şartıyla…”

Hakikat gazetesinin diğer gazetelerle ilişkilerinin de gazetede bazı izleri bulunmaktadır. Gazetenin elde bulunan ilk sayısında (15), Anadolu gazetesi tarafından başlatılan bir ankete değiniliyor. Ankete Hakikat gazetesi de katılıyor. Fakat eleştirel bir başlıkla: “Çok mânâsız bir sual: İzmir’de ihtikâr var mı?” Bu başlıktan sonra şöyle bir açıklama yapılıyor:

“Muhterem Anadolu refikimizin açtığı ankete bu yazılarımız bir nevi iştirak teşkil edebilir. Ümit ederiz ki bu neşriyatımız ihtikâr hakkında sarih bir fikir verecektir.” Bu açıklamadan sonra ihtikâr yani vurgunculuk var mı sorusuna cevap niteliğindeki ilk yazıya şöyle bir giriş yapılıyor: “Resmi ve gayriresmi ağızlarda tekrar edilegelen bu suale İzmir’de bulunduktan ve her gün bin bir çeşit ihtikârla mutazarrır olduktan sonra, bilmem ki lüzum var mı? İzmir’de ihtikâr var mı diye düşünmek, güneş zevalde iken acaba gündüz mü diye tereddüte düşmeğe benzer.

Hakikat’in günlük çıkan 69. sayısının başlık kısmı

Evet, İzmir’de müthiş bir ihtikâr, hemen her şeyde bir ihtikâr vardır. Muhterem refiklerimizin ihtikâr var mı münakaşasından evvel ihtikârın nevi ve derecesini göstermeğe çalışmaları bu mücadelede daha müspet bir sahada yürümek demektir.” Bu yorumdan sonra İzmir’deki “un ve ekmek ihtikârı” hakkında ayrıntılı bilgi veriliyor (Hakikat, 12 Teşrinisani 1927, 2-3). İhtikâr konusu, haftalık Hakikat’in 16. sayısında da ele alınıyor. “Belediyelerin en büyük hatası unu bir tarafa bırakmak, fırıncılarla uğraşmak!” başlığı altında, Hizmet gazetesinin de kendi iddialarını destekleyen bir telgraf yayımladığına vurgu yapılıyor (Hakikat, 19 Teşrinisani 1927, 7).  İhtikâr konusu 17. sayıda da ele alınıyor. “İhtikâr var mı yok mu? İzmir’de en büyük ihtikâr sebze üzerinde yapılmaktadır” başlıklı haberde, özellikle sebze vurgunculuğuna değinilmektedir (Hakikat, 26 Teşrinisani 1927, 3).

 

Hakikat’in 19 Kasım 1927 tarihli sayısında İzmir basın hayatında “atlatmak” üzerine bir yazı bulunmaktadır. Yazının bir kısmı şöyledir (Hakikat, 19 Teşrinisani 1927, 7):

“Osmanoğulları’ndan Nazmi Sadık Bey bitaraf olarak “Doğru Ses”ini çıkarmakta, soğanı kendi yağıyla kavurmakta ve iyi bir yola girmek üzere iken, Zakkumzade soluğu Nazmi Sadık matbaasında almış. Haydi senin akşamcı gazetenle altı sayfalık bir de sabahçı çıkaralım ve bir sene geçmeden kazancımızdan bir İzmir Oryant Bank açalım şampiyon oluruz demiş! Ve altı sayfalık gazete çıkardılar. Doğru Ses iki hafta sonra malulen be-marazü’d-dinar vefat etti. Nazmi Sadık Bey tenzil-i sınıf ile Memleket’e tahrir müdürü olmuş, Zakkumzade ise ellerini oğuşturarak ohhh artık gazete benim firmamla yalnız çıkıyor ezher cihetten patron oldum ve atlatmak şampiyonu oldum … dedi!” Yazının devamında piyango çekilişinin cuma gününe denk gelmesinin, haftalık olarak cumartesi çıkan gazetelerin lehine olduğu ele alınıyor. Konuya şöyle giriş yapılıyor: “Haftalık Hakikat ve İzmir gazetelerine gün doğdu. Piyango keşidesi cuma gününe tesadüf etti. Bittabi bu münasebet dolayısıyla gazeteler beş on nüsha fazla satılır ama… Bu sefer yevmi gazeteler istifade edemediler.” Devamında mizahi bir tarzda bu avantaj üzerinde duruluyor.

Hakikat gazetesi yayınlarından dolayı mahkemelik de olmuştur. Konuyla ilgili gazetede yer alan haber şöyledir(Hakikat, 3 Kânunuevvel 1927, 8):

 “Gazetemizde yazdığımız hikâye ve maceralardan dolayı esbak mektupçu Ahmet Rifat Bey’le kerimeleri hanımın hakkımızda bir dava ikame ettiklerini Hizmet refik-i muhterememizde okurken hayret ettik: Herhangi bir hikâye veya maceramız ile bu zatın veya kerimesi hanımın ne münasebeti olabileceğini anlayamıyoruz ve bugüne kadar birçok sual ve müracaatlar da bu cevabı hem şifahen ve hem de alenen gazetemizle verdik. Üç haftadan beri karilerle “Başbaşa” sütununda intişar eden cevaplara rağmen Ahmet Rifat Bey’in dava ikamesine nazaran bu meselede bir müşevvikin mevcudiyetine hükmetmek istiyoruz. Maamafih, ihdas olunan bu meselenin hallini adil mahkememize terk ediyoruz.”

Gazetenin yayınlarından ötürü açılan dava bununla sınırlı değildir. 16 Mayıs 1928 tarihli sayıda yer alan bir haberden, başka bir dava daha açıldığını öğreniyoruz. Haber şöyledir (Hakikat, 16 Mayıs 1928, 2):

“Bu sabahki gazetelerde, gazetemiz hakkında müstehcen neşriyat davası açıldığını okuduk. // Anadolu refik-i muhteremimizin verdiği tafsilat, davanın 27 Nisan tarihli nüshada münteşir ‘sevicilik’ hakkındaki hikayesi bir bent hasebiyle ikame edildiğini de anladık. // Yazının ne dereceye kadar mucib-i töhmet olduğunu teşrih etmeyeceğiz, memlekette mevcut bir fenalığı teşrih eden bu yazı hakkında yalnız şu izahatı vermeyi lazım görüyoruz: Mezkûr yazı intişar ettiği zaman gazete bizim değil idi. Sahip ve müdürleri başka zevat olduğu gibi, yazı da hal-i hazırdaki heyet-i tahririyemiz tarafından yazılmamıştır. // İstanbul’da da mühim bir mesele halini alan ‘müstehcen neşriyat’ın belki hudutlarını tespite medar olur ümidiyle bu davayı dikkatle takip ve safahatını karilerimize arz edeceğiz.”

 

EDEBÎ METİNLER

Hakikat gazetesi kendisini siyasi, edebi, içtimai olarak tanımlamaktadır. Nitekim günümüze ulaşan sayıların çoğunda şiir veya hikâye türünde metinler bulunmaktadır. Roman tefrikasına benzeyen, fakat kısa süren tefrikalar da görülmektedir. Özellikle bu tarihlerde hayatta olmayan Tevfik Nevzat ile bu tarihlerde İzmir’de bulunan Ahmet Mithat ve Ali Şadi imzalı şiirlerin yer alması dikkat çekicidir. Gazetenin mevcut sayılarında Ahmet Mithat imzalı iki şiir bulunmaktadır. Bunların ilki 12 Kasım 1927 tarihli sayıdaki “Manzum İstida”, diğeri 26 Kasım 1927 tarihli sayıdaki “Münacaat” başlıklı şiirlerdir. Tevfik Nevzat’ın da iki şiiri bulunmaktadır. İlki 19 Kasım 1927 tarihli sayıdaki Hayat ve Kadın”, diğeri 21 Mart 1928 tarihli sayıdaki “Tahassür Neşidesi” başlıklı şiirlerdir. Ali Şadi imzalı şiir sayısı da ikidir: İlki 23 Mayıs 1928 tarihli sayıdaki Herkesin İstediği”, ikincisi 11 Haziran 1928 tarihli sayıda yer alan Bu da Bir Şiir başlıklı şiirlerdir.

Gazete, Ahmet Mithat’ın ilk şiirine yer verirken şu açıklamayı yapıyor (Hakikat, 12 Teşrinisani 1927, 1):

“Kıymetli ve mütefekkir zevatımızdan esbak Gümüşhane mutasarrıfı Ahmet Mithat Bey’in merhum Talat Paşa’ya vermiş olduğu manzum istidanın mabadını da neşrediyoruz; bu dokunaklı istida sayesindedir ki mazul rical-i mülkiyenin beklemelerine mahsus bir salon tesis edilmişti. // Ahmet Mithat Bey’in gayr-i münteşir birçok âsârını bu sütunlarda neşir muvaffakıyetini elde ettiğimizi muhterem karilerimize müjdeleriz.”

Açıklamadan anlaşılacağı gibi, Ahmet Mithat Bey’in Talat Paşa’ya verdiği “Manzum İstida” başlıklı şiir, gazetenin daha önceki sayılarında yayımlanmıştır. Şimdi, bu şiirin devamı yayımlanmaktadır. Ahmet Mithat Bey 1860 Kayseri doğumludur. 1894’te Mülkiye’den mezun olan Ahmet Mithat Bey, 1913 yılında Gümüşhane mutasarrıflığından azledildi ve 1915 yılında da emekliye ayrıldı. On yıldan fazla İzmir’de yaşadıktan sonra, son yıllarını İstanbul’da geçirdi. 1930’da gittiği memleketi Kayseri’de Mart 1931’de hayata veda etti. Çok sayıda beste ve güftesi bulunmaktadır (Çankaya, 1968-1969, 612-619; Öztuna, 2006, 38). Ahmet Mithat Bey’in gazetede yayımlanan Manzum İstida şiiri şu şekildedir:

 

 

Manzum İstida

Haftalarda salıdır encümenin eyyamı

Arz-ı endam eder aza o günün akşamı

Görmeli orda çıkan arbede ve ahkam

Bir işe bakmayarak hepsi gider encam

Size gitsek buyurursun gidiniz encümene

Git gel encümene varımı verdim rehine

***

Kapıda avluda bizler dolaşır otlarız

Yağmur altında taş üstünde üşür ıslanırız

Çaresiz söyleşiriz dertleşiriz sızlanırız

Hep fakiriz ki bu hale sırıtır katlanırız

Size gitsek buyurursun gidiniz encümene

Git gel encümene varımı verdim rehine

***

Mutasarrıflara teklif olunmaz Fizan,

Bir müdüre verilir Kudüs-i şerif ve Saruhan

Yoktur hükkâm-ı kavanine riayet bir an

Nazırın encümenin haline âlem hayran

Size gitsek buyurursun gidiniz encümene

Git gel encümene varımı verdim rehine

***

Nice yıldan beri evlâd ü ıyalden dûruz

Hep zulüm-dideleriz bekliyoruz mazuruz

Çekilir yük değil amma çeker mecburuz

Badema arz-ı şikâyet ederiz mazuruz

Ahmet Mithat”

 

 

Gazetede Tevfik Nevzat’ın da iki şiiri bulunmaktadır. 1864 yılında İzmir’de doğan Tevfik Nevzat, İzmir basın hayatının önemli isimlerindendir. Jön Türk hareketine mensup olduğu için çeşitli sürgün cezalarına maruz kaldığı gibi, bir ara Avrupa’ya da firar etmiştir. 1905 yılında Adana cezaevinde iken intihar yoluyla hayata veda etmiştir (Huyugüzel, 2000, 573-580; Şahin, 1993, 1-54). Gazeteci, şair ve yazar olarak Tevfik Nevzat’ın Hakikat’te yayımlanan şiirlerinin kaynağı hakkında bilgi bulunmamaktadır. Gazetenin günlük olarak çıktığı ilk sayıda yer alan “Tahassür Neşidesi” şiiri şu şekildedir (Hakikat, 21 Mart 1928, 2):

 

 

Tahassür Neşidesi

 

(Yine sembole)

 

Aradım hüsnünü sevgili yârim

Yıldızda, çiçekte, renk-i sihirde

Her yerde seni ben arar, sorarım

Güvercin edalı bülbülüm nerde?

 

Doğuşun nereden, ilk bahardan mı?

Menekşe kokulu bahçelerden mi?

Bana gücendin mi, iğbirardan mı?

Görmüştüm son günü seni kederde

 

Gece çok bekledim vakit de geçti

Yıldızlar çehremde felaket seçti

Ruhumdan bir ateş süzüldü, geçti

Bulamayınca seni her günkü yerde

 

O zaman ruhuma öksüzlük çöktü

Hicranın kalbimden dürdane söktü

Seher kızları hep gözyaşı döktü

Ağlayan bir hal var sandım kamerde

 

Ey aşk! Ne macera bu senin ile?

Yükseldim irfanen düşsem de dile

Bakmayın zahiren yıkılsam bile

Büyüklük serdedir değil efserde

Tevfik Nevzat”

 

 

Gazetede iki şiiri bulunan diğer bir şair de Ali Şadi’dir. 1873 Sivas doğumlu olan şair, 1892’de Bahriye Mektebi’nden mezun olmuş, çeşitli görevlerden sonra 1924 yılında emekli olmuştur. Bu tarihten sonra İzmir Liman başkan yardımcılığı yapmıştır. 1933’e kadar bulunduğu İzmir’de, yerel gazetelerde şiirleri yayımlanmıştır (Huyugüzel, 2000, 65-66). 23 Mayıs 1928 tarihli gazetedeki şiiri şöyledir:

Herkesin İstediği

Gül müsün ravza-i cennetteki bülbül mü sesin?

Nahl-ı tubaya mı avizedir altın kafesin?

Gûş-i can vecde gelir zemzeme-i şevkinden

Can verir mürde-i enfasa ilahi nefesin

Neredendir o güzel şa’şa-i tekvinin

Hissolunmaz cihetin belki de yok piş ü pesin

Hâkim-i hükm-i zamansın da hafâ tahtgehin

Bitmiyor perde-i esrara bürünmek hevesin

Bu nasıl tavr-ı tecella ki: Hüveyda; pinhan

Tavk-ı fanusa giren nur-ı mücerred mi nesin

Tebrikin banın tesavire devam et (Şadi)

Arza ok salmalıdır aksi tanin-i cersin

Karşıyaka: Ali Şadi”

Hakikat gazetesinin elde bulunan 31 sayısında, şiir ve hikâye türünden 30 civarında metin yer almaktadır. Bunun dışında da çeşitli edebi metinler bulunmaktadır. Şiir ve hikayelerde görülen imzalar şunlardır: Ahmet Mithat, Tevfik Nevzat, Ali Fevzi, Sarı Kadıoğlu Ali İhsan, A(yın). G., Edremitlioğlu Mustafa Cezmi, Erbey, E(lif). C., Nüzhet, Mustafa Fevzi, A(yın). Adnan, Muammer Tahsin, Ali Şadi, Gökçenoğlu, Fahri Arif, Şahap Ali ve Şeref Kazım.

 

SONUÇ

Türk basın hayatında önemli bir yere sahip olan İzmir’in basın tarihi yeterince ortaya konabilmiş değildir. Varlığı bilindiği halde nüshalarına ulaşılamayan gazete ve dergiler vardır. Süreli yayın koleksiyonunun zenginliğine rağmen, İzmir Milli Kütüphanesi de bu açıdan yeterli değildir. Burada ele alınmaya çalışılan Hakikat gazetesi, önce haftalık, sonra günlük olarak 1927-1928 yıllarında İzmir’de yayınlanmıştır. Ama İzmir kütüphanelerinde tek sayısı dahi bulunmamaktadır. Eldeki sayılardan hareketle en az 94 sayı yayınlandığı söylenebilecek olan gazetenin, günümüze 31 sayısı ulaşabilmiştir. Zamanla başka sayılarının da ortaya çıkması muhtemeldir.

Hakikat gazetesinin mevcut sayıları incelendiğinde, Cumhuriyet’in ilk yıllarının resmi çizgisine uyumlu, hatta kendisini cumhuriyetçi, inkılapçı ve halkçı olarak açıkça tanımlayan, popüler veya magazin yönü bulunan bir gazete olduğu söylenebilir. Bunların yanında edebi metinlere de yer verdiği görülmektedir. Dönemin diğer gazeteleri gibi günlük çıkan 4 sayfanın 2 sayfası bütünüyle ilan ve reklamlara ayrılmıştır. 8 sayfa çıkan haftalık sayıların yaklaşık 1,5 sayfalık kısmı ilan ve reklamlara ayrılmıştır.

Gazetedeki yazıların çoğunda imza bulunmakla beraber, bunların da çoğu müsteardır. Sözgelimi başyazıların önemli bir kısmında Gökçenoğlu ve *** imzası bulunmaktadır. Gazetedeki bir açıklamaya göre, imzasız yazılar, gazetenin önce yazı işleri müdürlüğünü yapan, sonra da iki sahibinden biri olan Faik Şemsettin’e (Benlioğlu) aittir.

 

KAYNAKÇA

Gazete Haber ve Yazıları

Ahenk, (4 Ağustos 1927), “Yeni bir gazete”, Ahenk, 4 Ağustos 1927, s. 3.

Ahenk, (6 Ağustos 1927), “Hakikat”, Ahenk, 6 Ağustos 1927, s. 2.

Bekir Sıtkı, (19 Haziran 1928), “Muhacirlerin Hakkı ve Emlaki”, Hakikat, 19 Haziran 1928, s. 1.

Gökçenoğlu, (19 Haziran 1928), “İzmir Gazeteciliği”, Hakikat, 19 Haziran 1928, s. 1.

Hakikat, (16 Mayıs 1928), “Hakikat Hakkındaki Dava”, Hakikat, 16 Mayıs 1928, s. 2.

Hakikat, (19 Teşrinisani 1927), “Bir Fahirden İlham! Atlamak ve Atlatmak”, Hakikat, 19 Teşrinisani 1927, s. 7.

Hakikat, (26 Teşrinisani 1927), “Karilerle Başbaşa”, Hakikat, 26 Teşrinisani 1927, s. 7.

Hakikat, (3 Kânunuevvel 1927), “Hayret Ettik”, Hakikat, 3 Kânunuevvel 1927, s. 8.

Hakikat, (3 Kânunuevvel 1927), “Mesleğimiz…”, Hakikat, 3 Kânunuevvel 1927, s. 7.

Hakikat, 12 Teşrinisani 1927, s. 2-3

Hakikat, 19 Teşrinisani 1927, s. 7.

Hakikat, 21 Mart 1928, s. 1.

Hakikat, 26 Teşrinisani 1927, s. 3.

Hizmet, (5 Ağustos 1927), “Hakikat Gazetesi”, Hizmet, 5 Ağustos 1927, s. 2.

Tahrir Heyeti, (21 Mart 1928), “Arz-ı Şükran”, Hakikat, 21 Mart 1928, s. 1.

 

Kitap ve Makaleler

Akkoyun, Turan (1996), “Atatürk Devri İzmir Basını ve Kamuoyu Üzerindeki Tesiri”, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, 12/34, ss. 101-124.

Çankaya, Ali (1968-1969), Yeni Mülkiye Tarihi ve Mülkiyeliler, C. III, Mars Matbaası, Ankara

Duman, Harun (1986), İstanbul Kütüphaneleri Arap Harfli Süreli Yayınlar Toplu Kataloğu 1828-1928, IRCICA, İstanbul.

(İmzasız) (1987), Eski Harfli Türkçe Süreli Yayınlar Toplu Kataloğu, C. I, Milli Kütüphane Başkanlığı Yayınları, Ankara.

Huyugüzel, Ö. Faruk (1996), 1928’e Kadar İzmir’de Çıkmış Türkçe Kitap ve Süreli Yayınlar Kataloğu, Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi, İzmir.

----------- (2000), İzmir Fikir ve Sanat Adamları (1850-1950), Kültür Bakanlığı, Ankara.

Öztuna, Yılmaz (2006), Türk Musikisi Akademik Klasik Türk Sanat Musikisi’nin Ansiklopedik Sözlüğü I, Orient Yayınları, Ankara.

Sevinçli, Efdal (2019), İzmir Basın Tarihi Gazeteler, Dergiler, İzmir Büyükşehir Belediyesi Yayınları, İzmir.

Seyfettin Özege, (1989), Seyfettin Özege Bağış Kitapları Kataloğu, Cilt 6, Atatürk Üniversitesi Kütüphane ve Dokümantasyon Dairesi Başkanlığı Yayınları, Erzurum.

Şahin, İbrahim (1993), İzmirli Bir Şair Tevfik Nevzad, Akademi Kitabevi, İzmir.

Tülbentçi, Feridun Fazıl (1941), Cumhuriyetten Sonra Çıkan Gazeteler ve Mecmualar 29 İlkteşrin 1923-31 İlkkânun 1940, Devlet Matbaası, [Ankara].

 

Ek-1: Hakikat Gazetesinde Haber Dışındaki Yazı ve Şiirler

 

 

Hakikat, 12 Teşrinisani 1927, Cumartesi, Sayı 15

-Hakikat, Cinayetler ve Düşüncemiz [başyazı], s. 1

-Şayan-ı Şükran Bir Netice [makale], s. 1

-D. F. T., Kadının Aşk Hakkı-2-, s. 2

-Kadını Sükût Ettiren Amiller Nedir?.. Bir Artistin Sernüvişti, (daha var), s. 3

-Casuslar Arasında Harp, Aşka Bile Galebe Eden Casusluk Alenidir! s. 5

-Rüyalar Bir Hakikat İfade Eder mi?.. s. 7

-Ahmet Mithat, Manzum İstida [şiir], s. 8

Hakikat, 19 Teşrinisani 1927, Cumartesi, Sayı 16

-Polis ve Faaliyeti [başyazı], s. 1

-Dert Olan Bir İş! [makale], s. 1

-Casuslar Arasında Harp, İşkence Karşısında Bir Kadın Neye Azm Eder?.. s. 2

-Ayın. Ş., Senası Geçkin Söke Balosu, s. 3

-Tevfik Nevzat, Hayat ve Kadın, [şiir] s. 3

-Kadını Sükût Ettiren Amiller Nedir? Bir Artistin Sernüvişti, (mabadı var), s. 5

Hakikat, 26 Teşrinisani 1927, Cumartesi, Sayı 17

-Bir Emir ve Karar [başyazı], s. 1

-Komünistler [makale], s. 1

-Casuslar Arasında Harp! s. 2

-Ahmet Mithat, Münacaat [şiir], s. 3

-Bir Saadet Haberinden En Meşum İki Felaket Nasıl Doğar?.. s. 5

-Kadını Sükût Ettiren Amiller Nedir? Bir Artistin Sernüvişti (mabadı haftaya), s. 7

Hakikat, 3 Kânunuevvel 1927, Cumartesi, Sayı 18

-Zabıta-i Ahlakıye [başyazı], s. 1

-Şayan-ı Dikkat Noktalar, s. 1

-D.M.F., Kadının Aşk Hakkı -3, s. 2

-Ali Fevzi, -Tahassür- [şiir], s. 2

-Deli Gönül [şiir], s. 2

-Sarı Kadıoğlu Ali İhsan, Tazallum-ı Hal [şiir], s.2

-Kadını Sükût Ettiren Amiller Nedir? Bir Artistin Sernüvişti, s. 3

-Mesleğimiz… s. 7

Hakikat, 21 Mart 1928, Çarşamba, Sayı 21

-Tahrir Heyeti, Arz-ı Şükran [başyazı], s. 1

-Çöl Yıldızı-Çöller Sultanı, s.1-2

-Ayın. G., Derviş Ağzı [şiir], s. 2

-Tevfik Nevzat, Tahassür Neşidesi [şiir], s.2

Hakikat, 4 Nisan 1928, Çarşamba, Sayı 31

-Aka Aydın, Zelzele-1- [başyazı], s. 1

-Osman Nuri, Anlaşılmaz Bir Muamma, s. 2

-Ayın. Adnan, Robert Koleje Geliyor, s. 2

Hakikat, 5 Nisan 1928, Perşembe, Sayı 32

-Aka Aydın, Zelzele -2- [başyazı], s. 1

-Çöl Yıldızı-Çöller Sultanı, s.1

Hakikat, 6 Nisan 1928, Cuma, Sayı 33

-Aka Aydın, Zelzele -3- [başyazı], s. 1

-Çöl Yıldızı-Çöller Sultanı, s.1

-Edremitlioğlu Mustafa Cezmi, Zelzele ve Felaketzedeler [şiir], s. 2

Hakikat, 22 Nisan 1928, Pazartesi, Sayı 47

-***, Balkanlar ve Cihan Sulhü [başyazı], s. 1

-Kaptan Elif. Sad, Bulgaristan Siyaset-i Dahiliyesi, s. 1

-Gökçenoğlu, İzmir’den-İstanbul’a, s.1-2

-Hoşgör, Şehir Mektubu, s. 2

-***, Şimendüferciler Sütunu, s. 2

-Erbey, Kızıl Alev [şiir], s.2

Hakikat, 25 Nisan 1928, Çarşamba, Sayı 49

-Gökçenoğlu, Adaletin Şamarı [başyazı], s. 1

-Ayın. Adnan, 23 Nisan Spor Hareketleri, s. 2

-***, Şimendüferciler Sütunu, s. 2

-Hoşgör, Şehir Mektubu: Karadan Devr-i Âlem, s. 2

-Elif. C., Sarışın Afet [şiir], s.2

Hakikat, 1 Mayıs 1928, Salı, Sayı 54

-***, Ahlak-ı Umumiyemiz [başyazı], s. 1

-Gökçenoğlu, İzmir’den-İstanbul’a Anavatanda Tetkikler, s. 1

-Regülatör, Şimendüferciler Sütunu, s. 2

Hakikat, 2 Mayıs 1928, Çarşamba, Sayı 55

-***, Hak-ı Say ve Hak-ı Hayat [başyazı], s.1

-Şeref Kazım, Eski ve Yeni Hukukumuz Hakkında Tetkikat, s.1-2

-A.C., Doğum ve Ölüm! s. 1

Hakikat, 14 Mayıs 1928, Pazartesi, Sayı 66

-***, İlk Mahsul Bayramı [başyazı], s. 1

-Molla Cami’nin Aşkı-1

-Nüzhet, Sözlerin…[şiir], s. 2

Hakikat, 15 Mayıs 1928, Salı, Sayı 67

-***, İktisadi Tehlikeler [başyazı], s.1

-Molla Cami’nin Aşkı, s. 1

-Mustafa Fevzi, Nefes [şiir], s. 2

-Ayın. Adnan, Zehirli Çiçek [hikâye], s.2

Hakikat, 16 Mayıs 1928, Çarşamba, Sayı 68

-***, 15 Mayıs [başyazı], s.1

-Molla Cami’nin Aşkı, s. 1

-Mustafa Fevzi, Üstad-ı Muhterem Ali Şadi’ye, s. 2

-Feridun Aka Gündüz, İzmir Körfezine Bir Nazar, s. 2

Hakikat, 17 Mayıs 1928, Perşembe, Sayı 69

-***, İzmir’de Buhran [başyazı], s. 1

-Molla Cami’nin aşkı, s. 1

-Muammer Tahsin, Muannid [hikâye], s.2

Hakikat, 18 Mayıs 1928, Cuma, Sayı 70

-***, İskân ve Kırtasiyecilik [başyazı], s.1

-Molla Cami’nin Aşkı -3-, s.1

Hakikat, 20 Mayıs 1928, Pazar, Sayı 71

-Halil Zeki, Yerli Malı Tercih Edelim [başyazı], s.1

-Molla Cami’nin Aşkı, s. 1

Hakikat, 22 Mayıs 1928, Salı, Sayı 73

-***, İş Muhitinde Kadınlar [başyazı], s. 1

-Ahmet Salih, Bulgarya ve Sırbiya’daki Türk Emvali Nasıl Kurtarılacak, s. 1

-Mustafa Fevzi, Molla Cami’nin Bir Naatı, s.1

-Fahri Akif, Bir Emir Daha! s. 2

-Süreyya, Sathiyat [şiir], s.2

Hakikat, 23 Mayıs 1928, Çarşamba, Sayı 74

-İstihsal Kredisi, [başyazı], s.1

-Ali Şadi, Herkesin İstediği [şiir], s.1

Hakikat, 25 Mayıs 1928, Cuma, Sayı 76

-Mustafa Fevzi, -Şiir-, s. 1

-Ahmet Cemalettin, Şimendüfer Lazım!.. s.2

Hakikat, 30 Mayıs 1928, Çarşamba, Sayı 80

-***, İçki Derdi [başyazı], s. 1

-Ahmet Salih, Bulgaristan Türklerinin Tahlis-i Emvali Hakkında, s. 1

-Fahri Arif, Şehir Mektubu: Bir tip, s. 2

Hakikat, 4 Haziran 1928, Pazartesi, Sayı 81

-Gökçenoğlu, Olimpiyat Dersleri [başyazı], s.1

-F.A., Bayram günlerini İzmir nasıl geçirdi, s. 1

-Kadri Kemal, Alaşehir Türk Ocağı ve Bayramlaşma, s.1-2

Hakikat, 5 Haziran 1928, Salı, Sayı 82

-Gökçenoğlu, İktisadi Rakibimiz [başyazı], s. 1

-Cırcırböceği, Günün Dedikodusu: Hangi Bir Hitabı Tashih Edeyim! s.1

-Fahri Arif, Bugün de Çocuklarımla [hikâye], s. 2

-Korsan Hikâyeleri -3 Batmış Geminin Esrarı, s. 2

Hakikat, 8 Haziran 1928, Cuma, Sayı 85

-Ahmet Salih, Balkanlarda Türk Malları [başyazı], s. 1

-Gökçenoğlu, Anadolu’nun Güzel Bir Köşesi Ödemiş, s. 1

-Mustafa Fevzi, Biz de Oyun ve Spor Tarihine Bir Nazar, s. 1

-Faik Şemsettin, Hak ve Kanun Tanımayan Bir Kumpanya! s.2

Hakikat, 10 Haziran 1928, Pazar, Sayı 86

-Dini Reform [başyazı], s. 1

-Derelioğlu Hakkı Hami, Şayan-ı Dikkat Bir Ölüm, s. 1

-M. Hilmi, Bir Cevap, s. 1-2

-Korsan Hikâyeleri: Batmış Geminin Esrarı -5- (mabadı var), s. 2

Hakikat, 11 Haziran 1928, Pazartesi, Sayı 87

- Gökçenoğlu, Milliyet Güneşi [başyazı], s. 1

-Anadolu’nun Güzel Bir Köşesi: Ödemiş, s. 1

-Ali Şadi, Bu da Bir Şiir [şiir], s. 1

-Zımba, Şehir Mektubu: Hikmetinden Sual Olunmaz!.. s. 2

-Hüzni Cefai, Alaşehir’den Bir Tavzih, s. 2

Hakikat, 12 Haziran 1928, Salı, Sayı 88

-Gökçenoğlu, Hep Onun Menakıbıdır [başyazı], s. 1

-Cırcırböceği, Günün Dedikodusu: Şerefimizi Rehin Verdik! s. 1

-Bizde Oyun ve Spor Tarihine Bir Nazar (mabadı var), s. 2

-Korsan Hikâyeleri: Batmış Geminin Esrarı -6- (mabadı var), s. 2

Hakikat, 14 Haziran 1928, Perşembe, Sayı 90

-Gökçenoğlu, Vekillerin Seyahati [başyazı], s. 1

-Olimpiyat Hatıraları -2, s.1

-Mustafa Fevzi, Bizde Oyun ve Spor, s. 2

-Şefkat Nuri, Hüzni Cefai Bey’e Cevap, s. 2

-Şahap Ali, Tezat [hikâye], s. 2

Hakikat, 18 Haziran 1928, Pazartesi, Sayı 93

-Gökçenoğlu, Londra-Kahire Hattı [başyazı], s. 1

-Cırcırböceği, Günün Dedikodusu: Yalnız Sokaklar mı?!.. s. 1

-Şeref Kazım, Adanalı Ziya Bey’e Nazire [şiir], s. 1

-***, Bazı Sükûtların Sebebi, s. 2

-Şahap Âli, Borçlu [hikâye], s. 2

Hakikat, 19 Haziran 1928, Salı, Sayı 94

-***, Hayal ve Hakikat [başyazı], s. 1

-Gökçenoğlu, İzmir Gazeteciliği, s. 1

-Cemalettin, Karşıyaka Kız Muallim Mektebini Ziyaret, s. 1

-Bekir Sıtkı, Muhacirlerin Hakkı ve Emlaki, s. 1

-Ayın. Adnan, Final Müsabakaları, s. 2

-Şahap Âli, Zamanın Öcüsü [hikâye], s. 2



* Doç. Dr., Manisa Celal Bayar Üniversitesi, Fen Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü, nejdet.bilgi@gmail.com, ORCID: 0000-0002-2288-616X.


Prof. Dr. Hasan MERT* \\\\

İZMİR FİKİR ve SANAT ADAMLARINA BİR KATKI: NECDET ÖKLEM’İN HAYATI ve ESERLERİ

Prof. Dr. Hasan MERT*

 

GİRİŞ

Türk kültürüne verdiği katkılarla unutulmaz âlimler arasında yer alan Prof. Dr. Ömer Faruk Huyugüzel’in İzmir’e dair makale ve kitaplarından istifade etmeyen araştırmacı yoktur. Özellikle 1928’e kadar İzmir’de Çıkmış Türkçe Kitap ve Süreli Yayınlar Kataloğu elimizde başlıca rehber, İzmir Fikir ve Sanat Adamları (1850-1950) başlıklı eseri de başvuru kitabı olmuştur. Elbette bu ikinci esere alınmayan veya alınamayan İzmirli pek çok yazar ve fikir adamı daha olabilir. İşte biz de hocamızın bu eserine bir zeyl olarak Necdet Öklem’in hayatı ve eserlerini ilave etmeyi uygun bulduk.

Necdet Öklem ile ilgili ilk araştırmamızı “Necdet Öklem ve 1940-1960 İzmir’de Siyasi Hayat” başlığıyla Yüksek Lisans tezi olarak yapmıştık. 1995 yılında danışmanım Prof. Dr. Tuncer Baykara’nın teşvikiyle henüz kendisi hayattayken İzmir şehrinin özellikle bir döneminin siyasi tarihine ışık tutmak amacıyla biyografik bir çalışma olarak kaleme almıştık. Yaşayan bir kişinin biyografisini yazmak o dönem biraz garip gelmişti. Ancak tarihte yaşanan olayları en iyi bilenlerin o olayı bizzat yaşamış kişiler olacağından hareketle tarihin sözlü kaynaklar kısmına önemli bir katkı sağladığımızı gördük. Zira Necdet Öklem, Türk siyasi hayatında önemli bir yer işgal eden İzmir’de, üstelik çok partili hayata geçiş sürecinin yaşandığı 1940-1960 yılları arasını aydınlatmak için biçilmiş kaftandı. Bunun yanında çeşitli kaynaklardan Necdet Öklem’i araştırdıkça onun farklı yönlerini de keşfetme imkânı bulmuştuk. Onun siyasetçi tarafının ötesinde hukukçu, tarihçi, öğretmen, yazar ve şair yönlerini görmek daha fazla ilgimizi çekti. Dolayısıyla birbirinden değerli yazar ve fikir adamı yetiştiren İzmir şehrinin bir değerini de bu vesileyle ilgililere tanıtmış olduk.

 

AİLESİ VE YETİŞMESİ

  Necdet Öklem, İzmir’de Yunan vahşetinin bütün ağırlığıyla devam ettiği 1921 yılında İkiçeşmelik semti Şerifali sokağında dünyaya geldi. Babası evlad-ı fatihandan Yenişehir (Larissa) doğumlu Hacı Hüseyin Bey’dir.  Annesi Makbule Hanım da yine Tırhala’dan İzmir’e göç eden bir ailenin kızıdır. Tüccarlıkla uğraşan Hüseyin Bey, Milli Mücadele döneminde İzmir Müdafaa-i Hukuk Teşkilatı üyesi olarak işgal altındaki İzmir’de istihbarat faaliyetleriyle Ankara’ya destek olmuş ve bunun sonucunda 16.12.1340 tarihinde kırmızı şeritli İstiklal Madalyasıyla ödüllendirilmiştir.  Halk Fırkası’nın kuruluşundan sonra partinin yönetiminde çeşitli görevler alır. III. Dönem (1927-1931) İzmir Milletvekili olarak Büyük Millet Meclisi’nde görev alan Hacı Hüseyin Bey, 1950 yılında vefat etmiştir (TBMM 2010, s. 153). Babasının milletvekilliği sona erince Alaşehir’deki bağ işlerine çocukluk çağındaki Necdet Öklem de yardım eder. Bağevindeki odasında Akbaba dergisi okurken gelecek için planlar yapmaktadır. Bu süreçte babasının milletvekilliğinin ardından yapayalnız kalması onun da politikayla yakından ilgilenmesine ve birçok kez bu fırsatı bulmasına rağmen milletvekilliğinden uzak durmasına sebep olmuştur.

Necdet Öklem ilköğretime İzmir’deki Sakarya İlkokulu’nda başlayıp (1927), babasının işi dolayısıyla taşındıkları İstanbul’daki Fevziye Lisesi’nin ilkokul kısmında tamamlar (1931). Lise tahsiline de İzmir Atatürk Lisesi’nde başlayıp sonradan Namık Kemal Lisesi’nde tamamlar (1939). Lise yıllarındaki İngilizce öğretmeni Ali Karadayı’nın öğrettiği ve okyanusun ortasında mahsur kalan bir geminin hikâyesinin anlatıldığı “Albatros” şiirini kendine hayat felsefesi olarak kabul eder: “Water, water every where, Nor any drop to drink” [1] (Beer, 1990, s.176). Öklem’e göre o günkü toplum da böyledir. “Her yer insan, fakat gerçek dost okyanusta içmek için aranan bir su damlası kadar nadir.” (Mert 1995, s.10)

Lise tahsilinin devam ettiği günlerde tarih öğretmeni Garra Sarmat, Atatürk’ün vefat haberini verir. Kimseden ses çıkmasa da gözlerden gayriihtiyari yaşlar boşanmaktadır. Okul tatil edilip eve dönmek için sokağa çıktığında bütün İzmir’in teessür duygularına tanık olur. Sonrasında Cumhurbaşkanı olarak İsmet İnönü’nün seçilmesini Necdet Öklem de olumlu karşılar.

Üniversite çağına geldiğinde kendisi her ne kadar müzisyen olmak istese de teyzesinin bir an evvel meslek sahibi olup hayatını kazanarak babasının yükünü hafifletmesi tavsiyesinden etkilenerek İstanbul’a gitmek üzere vapurla İzmir’den ayrılır. İstanbul Üniversitesi Tıbbiye kısmına girmek niyetindeyse de okulu gezdikleri sırasında morgda cesetleri gören Öklem hemen oradan ayrılarak bitişikteki Hukuk Fakültesi’ne kaydını yaptırır. Bu seçiminde de babasının icracılarla başının dertte olmasından bilinçaltında babasına yardımcı olmayı hedeflediği sonucu çıkarılabilir.

1939 yılında Hukuk Fakültesi’nde öğrenime başlayan Necdet Öklem kısa sürede burayı benimsemiştir. Hocaları arasında o dönemin önemli simaları Cemil Birsel, Ebul’ula Mardin, Ali Fuat Başgil ve Alman Hukuk profesörleri Shwars ve Hirsch de bulunmaktadır. Öklem, üniversite eğitimini sürdürürken maddi ihtiyaçlarını karşılamak için İngilizce dersleri verirken yaz tatillerinde de Hüseyin Bey’in İzmir’deki üzüm işletmesinde kâtiplik yapar.

II. Dünya Savaşı’nın ağır şartlarının kendisini hissettirdiği bir dönemde öğrenciler arasında farklı siyasi görüşler belirmiştir. Bir taraftan Marksistler kendilerini gösterirken diğer yandan milliyetçi öğrencilerin bir araya geldiği Turancılık fikrine sahip öğrenci grupları vardır. Necdet Öklem bunlardan kendisini uzak tutarak Eminönü Halkevi çalışmalarına katılır. Burada Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu’nun konferanslarını takip eder. 1942-1943 yıllarında İstanbul Üniversitesi Talebe Birliği’nde görev alır.

Türk Hukuk Tarihi kürsüsünde açılan asistanlık kadrosuna hocası Ömer Lütfi Barkan’ın teşvikiyle başvurur ancak sınavda Osmanlıca bir kelimeyi doğru okuyamadığı için başarısız sayılır. Bunun üzerine İstanbul’dan ayrılarak avukatlık mesleğine adım atmak üzere İzmir’e döner.

 

MESLEKÎ FAALİYETLERİ

Necdet Öklem, 1942-1943 döneminde İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirdikten sonra İzmir’de avukatlık stajını yapmak üzere Baha Yörük’ün yanında işe başlar. 1944’te başlayan stajı bir yıl sürer, bunun ardından mahkemeler nezdindeki stajını da tamamladıktan sonra 274 sicil numarasıyla 30.02.1947 tarihinde İzmir Barosu avukatlar levhasına kaydı yapılır (İzmir Barosu 1947, s.2).

Dönemin önde gelen avukatlarını gözlemleyen Öklem, mesleği hakkında ilginç ve eleştirel gözlemlerde bulunur:

“… Avukatlıkta büyüklüğünüzü kanıtlamak için bazı kurallara uymanız gerekir. Mutlaka en azından iki odanız olacak. İçeride gazete okuyor olsanız bile, geleni hemen almayacaksınız. Sekreteriniz sizin önemli bir işiniz olduğunu söyleyerek müşteri adayınızı odasında bekletecektir. Hani çok acıkan insanın lokantada, ızgaranın gecikmesi ile iştahının artmasından doğan sabırsızlığı vardır ya, işte müşteri adayı da derdinin heyecanı içinde epey ter dökecektir…

Geleni içeri aldığınızda gayet ciddi bir surat takınacaksınız. Tebessümünüz bile ona iltifat gelecek. Söze başlarken ona, bir daha sefere randevu almasını ihtar edecek ve böyle olursa bekleme külfetinden kurtulacağını söyleyerek onu bir de mahcup duruma düşüreceksiniz.

Masanızın üzerinde açılmış dosyalar ve kalın kitaplar bulunacaktır. Bu ciddi incelemeler yaptığınızı gösterir. Konuşurken adı geçerse, başka meslektaşınızı küçümseyeceksiniz. Hiç olmazsa son derece müstehzi bir tavır takınacaksınız. Adı geçen genç ise ‘bak sen… neler de biliyormuş..’ yaşlı ise ‘ o artık avukatlığı bıraksa iyi olacak..’ gibisinden sataşmalar yapacaksınız. Karşınızdaki, Muhammet Ali gibi sizin en büyük olduğunuza inanmalıdır..”  (Mert 1995, s.15).

 

Susurluk’taki askerlik görevi devam ederken 31 Mayıs 1947’de Şive Hanımla evlenir. Dönüşünde Kardiçalı İşhanı’nda faal avukatlık hayatına başlar. Aynı yıllarda politikayla da ilgilenmeye başlar.

1962-1968 arasında üç devre İzmir Barosu Başkanlığı da yapan Öklem, yıllarca birçok davaya girmiş ve önemli başarılara imza atmıştır. 1965 yılında ABD’deki bir Hukuk Sempozyumu’na Türkiye delegesi olarak katılmış ve Los Angeles Barosu’nun “Ömür Boyu Onur Üyesi” payesiyle ödüllendirilmiştir. Öklem, sonraki günlerde ABD’de geçirdiği 70 günü anlatan yazı dizisini “Bir Başka Dünya” başlığıyla Ege Ekspres gazetesinde tefrika etmiştir (Öklem 1969). İzmir Barosu’nun 1990 yılında aldığı bir kararla “5 Nisan Avukatlar Günü” nedeniyle düzenlenen törende adalet hizmetinde 40. Yılını dolduran Necdet Öklem’e şükran plaketi sunulur (İzmir Barosu 1990, sayı:4597). Meslek hayatı boyunca bir İzmirli olarak halktan gelen davalara daha fazla ilgi göstermiş, büyük şirketlerin işlerinden kaçınmıştır. Necdet Öklem’in Konak semtinde Varlık İşhanı’ndaki Avukatlık bürosu 2000 yılındaki vefatına kadar kapıları hiç kapanmamıştır.

 

ÜNİVERSİTE HOCALIĞI

Necdet Öklem’in Baro Başkanlığı yaptığı dönemde İzmir’de Gazetecilik Yüksekokulu açılmıştır. Okulun kurucusu Prof. Ali Haydar Erişgil’in teklifi üzerine Öklem, 1967 yılından itibaren bu okulda Basın Hukuku dersleri vererek eğitimciliğe ilk adımını atar. Okulun diğer hocaları arasında Tarık Zafer Tunaya ve Orhan Aldıkaçtı gibi tanınmış isimler de vardır. Daha sonra bu okulda Devrim Tarihi dersleri de vermeye başlamıştır. 1968 yılında ise Ege Üniversitesi’nde İnkılap Tarihi hocalığı görevine getirilir. Ege Üniversitesi bünyesinde Eczacılık, Gazetecilik ve Ticari Bilimler Yüksekokullarında dersler verir.

Necdet Öklem’in Devrim Tarihi dersini işleme metodu şu şekildedir:

“Kavram karışıklığı sebebiyle öncelikle anarşi, ihtilal, inkılap ve evrim gibi kavramları açıklamakta büyük yarar vardır. Öğrencilerin bazıları zaman zaman bu konuların kendilerini ilgilendirmediğini, kendi politik eğilimlerine göre anlatım yapılmasını, özellikle metodun Marksizme dayandırılmasını istemişlerdir. Bu kanaatteki öğrencilere, dersin mahiyeti anlatılarak, esasen başlı başına bir akım olan Atatürkçülüğe dayalı Devrim Tarihi dersinin başka bir akımın ilkeleriyle anlatılamayacağı izah edilmelidir. Dersin oluşturulmasında Atatürk İlkeleri daima esas alınmalıdır. Çünkü bu ilkeler birbirine bağlı ayrılmaz nitelik taşımaktadır. Bu ilkeler kişisel eğilimlerden arındırılarak anlatılır hale getirilmelidir. Tarihin içinde yer almış olaylar, bu ilkelere kanıt olarak anekdotlar şeklinde sunulursa derse ilgi daha da artmakta ve öğrenim kolaylaşmaktadır.” (Mert 1995, s.19).

 

O dönemde henüz bir İnkılap Tarihi kürsüsü kurulmamış olan üniversitede 68 kuşağı olarak bilinen grubun önderliğinde siyasi olaylar da tırmanma eğilimindeydi. Ancak Necdet Öklem verdiği bilgilerle gençleri bu Marksist hareketlerden uzak tutmaya çalıştı. Devrim Tarihi derslerini verirken bir taraftan da sonraki bölümlerde bilgi vereceğimiz ders konularıyla ilgili dört kitabı da Ege Üniversitesi yayınları arasından çıkmıştı.

1970’li yıllarda tırmanma eğilimindeki üniversitedeki öğrenci olayları 12 Eylül 1980 askeri darbesiyle sona ermişti. Ancak Necdet Öklem de 1982 yılında kendi isteğiyle üniversite hocalığından ayrılsa da Ege Üniversitesi, 1992 yılında üniversiteye ve bilime yaptığı katkılar nedeniyle kendisini Fahri Doktora payesiyle ödüllendirmiştir.

 

POLİTİK FAALİYETLERİ

Necdet Öklem de Tek Parti döneminde gençlerin oyalanacağı bir yer halindeki Halkevlerine daha öğrencilik yıllarında bulunduğu İstanbul’da devam etmekteydi. Necdet Öklem\'in burada çalışmalara katıldığı sırada İzmir Halkevi’nin başkanlığını Rahmi Balaban yapmaktaydı. 1943 yılında İzmir’e döndüğünde de Kovan dergisi aracılığıyla tanıştığı Cihat Gökçek onun İzmir Halkevi çalışmalarına katılmasını sağladı. Özellikle tiyatro kolundaki çalışmaları onu İzmir’de daha tanınır bir sima haline gelmesini kolaylaştırdı. Bir gün partinin ileri gelenlerinden birisi, babasının eski CHP yöneticilerinden olduğunu dolayısıyla kendisinin de parti çalışmalarına artık katılması gerektiğini söyleyerek onu ikna etti. 1944 yılında henüz Tek Parti iktidarı devam ederken politikaya atılan Necdet Öklem bundan böyle vaktinin önemli bir kısmını buradaki faaliyetlere ayırmaya başlamıştı.

Necdet Öklem, henüz 23 yaşında iken Cumhuriyet Halk Partisinde yer almıştır. Özellikle 1945 yılından itibaren, onun da etkisiyle partide gençlerin sayısı yavaş yavaş artmaya başlamıştı. Necdet Öklem, ilk önce yakından tanıdığı ve güvendiği arkadaşlarını partiye girmeye ikna ederken sonraları bu hareket hızlandı ve parti içinde etkili olacak seviyeye gelmelerini sağladı:

“Bulaşıcı hastalığa benziyordu bu... Mademki ben parti hastalığına yakalanmıştım, bunu başkalarına da bulaştırırsam rahat edecektim. Partiye girdim diye bana yan bakanlar, istihza edenler vardı. Girenler çoğalmalıydı ki, bizim saf güçlensin ve ben savunmada yalnız kalmayayım.” (Mert, s.49)

 

Necdet Öklem’in bu noktada partiye katılmasını “bulaşma” olarak adlandırması dikkat çekmektedir ki sonraki yıllardaki gelişmeler neden böyle olumsuz bir ifade kullandığını da açıklar niteliktedir.

Nitekim 1947 yılına gelindiğinde önce ilçe kongresinde idare kuruluna seçilen Necdet Öklem, etkili hatipliği sayesinde daha sonra il yönetimine de seçilmeyi başarmıştı. Bu sırada İzmir’i ziyaret eden İsmet İnönü ile tanışma fırsatı bulan Öklem, siyasi hayatı boyunca ondan oldukça etkilendiğini her zaman dile getirdi. Necdet Öklem 1950 yılına girerken İzmir ve Türkiye\'nin içinde bulunduğu siyaset ortamını şu şekilde değerlendiriyordu:

“Parti çalışmalarım bana partililerin birbirleriyle değil asıl kendi içlerinde partililerin çekişmesiyle dolu olduğunu gösterdi. İktidarda iken bir köşe kapabilmek için çekişmelerin kaçınılmaz olduğunu kabul etsek bile muhalefette bu çekişmenin sebebini anlamak zordur. Muhalefette paylaşılacak ne var idi? Yine zaman gösterdi ki muhalefetteki çatışmalar ileriye dönükmüş... İktidar güneşi doğduğunda hemen eşikte bulunmalı ki nimetlerden yararlanılabilsin... Biz iktidarda iken samimi olarak partinin muhalefete düşmesini isterdik. Dedik ki şimdi iktidardayız bir sürü parazit var. Keşke muhalefete düşsek de bu parazitler temizlense...” (Mert 1995 s.61).

CHP içindeki çekişmelerden hayli rahatsız olan Necdet Öklem 1953 yılındaki il kongresinden sonra önce idare kurulundan daha sonra da partiden istifa ederek aktif siyasi yaşamını sonlandırmıştır. Sonuç olarak Necdet Öklem’in politika hakkındaki görüşlerini şu satırlarında görmek mümkündür:

“Politika insanların binlerce yıl boyunca en çok rağbet ettikleri, üzerinde binlerce ciltlik kitaplar yazıldığı bir alan olduğu halde bünyesinde birçok hastalık mikropları olmuştur. Bu mikroplar, politika oyununun kötü aktörlerince o çağdan bu çağa aktarılmıştır. Karakter bozukluğundan kaynaklanan çıkarcılık, fırsatçılık, vefasızlık bu mikropların güçlenip semirdiği ortamlar olmuştur. Bu mikroplar, çeşitli kademelerinde yer alan kötü yaratılışlı kimselerle, başında bulundukları toplumda sosyal yaralar açarlar. Bu tiplerde ihtiras, tek itici güçtür. Biliriz ki, maddi alanda da alnının teriyle çalışarak varlık sahibi olanların yanında, her türlü ahlak düşkünlüğünün araçlarını kullanarak, ihtiraslarının etkisiyle zenginleşenler hiç eksik olmamıştır.” (Öklem 1998, s.19)

 

YAZARLIĞI ve ESERLERİ

Necdet Öklem\'in önemli faaliyet sahalarından biri de yazarlık olmuştur. Henüz üniversite yıllarında başlayan yazı yazma merakı onun bu alanda çok başarılı eserler vermesine zemin hazırlamıştır. Önceleri dergilere yazı yazmakla başlamış daha sonra gazetelerde köşe yazarlığı yapmış ve telif kitaplar yayımlamıştır.

Necdet Öklem\'in yazarlığa ve buna bağlı olarak dergi yayımcılığına başlaması üniversitenin son sınıfındayken, arkadaşı Besim Akımsar’la birlikte İzmir\'de çıkardığı Kovan dergisi vasıtasıyla olmuştur.

Dergiyi çıkarmaya karar verdikten sonra kapak resmi için o yılların meşhur karikatüristlerinden Cemal Nadir’e başvururlar. Cemal Nadir onların böyle bir işe girişmelerine çok memnun olur ve istedikleri resmi, karşılık almadan yapar. Kovan dergisinin ilk sayısı Ağustos 1943’te yayınlanır ve Öklem’in ilk yazısı “Sanatkâr” başlığını taşımaktadır (Öklem 1943). Daha sonra dergide hem isimsiz olarak bazı başyazıları yazar hem de çeşitli konularda makaleler yazmaya devam eder.

Kovan dergisinde gerek İzmirli yazarlar gerekse aralarında Prof. Dr. Vasfı Raşit Sevig, A. Kemal Karadayı, Adnan Önelçin, Muin Küley gibi yazarların da bulunduğu birçok kişinin yazıları yayınlanır. Bunların içinde Öklem’i en çok etkileyen Rüknettin Fethi Olcaytuğ olmuştur. Şişli Çocuk Hastahanesi’nde görev yapan Fethi Olcaytuğ koyu bir Atatürkçüdür ve Öklem’i tanıdıktan sonra dergilerine yazı yazacağını hatta İzmir’e de yerleşmeyi düşündüğünü söyler. Ancak kısa bir süre sonra 18 Mart 1944’de vefat eder. Bu olaya çok üzülen Necdet Öklem Kovan’da onun anısına bir yazı kaleme alır (Öklem 1944, s.8-9). Daha sonra da İzmir Halkevi’nde Dr. Rüknettin Fethi Olcaytuğ\'u anma töreni düzenlenir. Töreni Halkevi Reisi Rahmi Balaban açmış, bunu takiben merhumun üniversite arkadaşı Dr. Lebit Yurdoğlu\'nun heyecanlı konuşmasının ardından Necdet Öklem, Dr. Feridun Bilginer, Dr. Hayri Soykan da birer konuşma ile Dr. Rüknettin Fethi Olcaytuğ\'u anmışlardır (Anadolu 1947, s.15).

Kovan\'ın çıkmaya başladığı dönemde İzmir’de yalnız Halkevi’nin Fikirler isimli dergisi yayımlanmaktadır. Daha sonra bu sayı artar ve bunlara yenileri eklenir. 1947’de İzmir\'de Endüstri adı ile Türkiye’de hemen kendi başına diyebileceğimiz bir fen ve teknik dergisi, Dokuz Eylül adı ile -politika cephesi bir tarafa bırakılırsa- gençliği tutacak bir hareket dergisi ve nihayet Kovan ile Fikirler dergileriyle İzmir\'in fikir ve sanat dünyası hareketlenmektedir (Somar 1947, s.15).

Necdet Öklem ve Besim Akımsar dergiyi çıkardıkları yıllarda sarı basın kartı almak için Türk Basın Birliği’ne başvururlar ancak birliğin İzmir temsilcisi olan Anadolu gazetesi sahibi Haydar Rüştü Öktem tarafından istekleri geri çevrilir. Besim Akımsar’ın imtiyaz sahibi ve Necdet Öklem’in neşriyat müdürü olarak çıkardıkları dergi, birtakım mali problemlerle de karşılaşmış ancak CHP bünyesindeki halkevlerinin de abone olmasıyla bu sorun çözümlenmiştir. Parti çeşitli sebepler ve düşünceler altında, daha ziyade, Halkevlerine dağıttığı dergilerin bedelini, sadık bir borçlu olarak, muntazaman ödemektedir (Uran 1959, s.463).

Necdet Öklem, Kovan dergisinin andından 1947’de İzmir’de yayın hayatına başlayan 9 Eylül gazetesinde yazılar yazmaya başlar. Gazetenin yazar kadrosu o dönemlerde daha çok CHP bünyesinde Lebit Yurdoğlu, Necip Mirkelamoğlu, Necdet Öklem gibi genç gruba dâhil olan kimselerden oluşmaktadır. Gazetenin logosundan da anlaşılacağı üzere yazı kadrosu milliyetçi ve anti-marksist bir çizgi takip etmektedir (Dokuz Eylül 1947). Necip Mirkelamoğlu tarafından kurulan 9 Eylül Gençlik Derneğini oluşturan gençliğin CHP’ye ya da diğer partilere bağlı olmamasına karşın, derneğin yayın organı olarak çıkmaya başlayan gazete CHP’nin maddi desteğiyle CHP gazetesinin matbaasında basılmakta ve CHP’li gençlerin özverileriyle dağıtılmaktadır. 9 Eylül Gazetesi 1951 yılına kadar yayın hayatında 4 yıl kalır.

Öklem’in gazete yazarlığı özellikle İzmir basınında son yıllara kadar devam etmiş çok çeşitli gazetelerde yazıları yayınlanmıştır. Bunları şöyle sıralamak mümkündür: Sabah Postası, Dünya Gazetesi, Ege Ekonomi, Atayolu, Binbir Gece Masalları, Ekspres Gazetesi, Günaydın Gazetesi, Demokrat Ege Gazetesi, Hür Efe Gazetesi. Kovan ve Hür Efe’de 1995 yılında çıkan yazılarına kadar toplam 337 makale ve köşe yazısı tespit edilmiştir.

 

FOTOĞRAF: HÜR EFE GAZETESİ, KOVAN DERGİSİ

Necdet Öklem üniversite bünyesinde çalışmaya başladıktan sonra bu birikimini kitap yazmakta da kullanmış ve özellikle tarih alanında çok değişik eserler vermiştir. Ege Üniversitesi tarafından basılan 4 kitabının yanı sıra, 8 kitabı da özel yayınevleri tarafından yayınlanmıştır.

Kronolojik olarak kitapları şöyle sıralanmaktadır:

1. Saltanatın Kaldırılması, Evren Tarih Yayınları, İzmir 1972,160 s.

2. Türk Devrim Tarihi, Ege Üniversitesi Yayınları, İzmir 1977, 341 s.

3. Hilafetin Sonu, Ege Üniversitesi Yayınları, İzmir 1981,125 s.

4. 1877 Meclisi Mebusanı Bütçe-İller Kanunu İç Tüzük Üzerinde Tartışmalar, Ege Üniversitesi Yayınları, İzmir 1982, VI+219 s.

5. TBMM Gizli Oturumlarında Başkomutanlık Kanunu ve Tartışmalar, Ege Üniversitesi Yayınları, İzmir 1982, 134 s.

6. 70 Yıl Evvelki Çin Türkistanı Ahmet Kemal’in Serüvenleri, İzmir 1984 VI11+130

 7. I. Cihan Savaşı ve Sarıkamış-İhsan Paşa’nın Anıları Sibirya’da Esaretten Kaçış, İzmir 1985, VI+128 s. s.

8. Asırlar Boyu Değişmeyen Oyun Politika, İzmir 1998, 181 s.

9. Memleket Sorunları Konusunda Diyalog, İzmir 1998, 201 s.

10. İzmir’in İşgali, Işık Ofset, İzmir 1999, 176 s.

11. Tarihimizde Adalet Fatih’in Yargılanması, Işık Matbaası, İzmir 2000, 47 s.

12. Giderayak – Şiirler, Işık Matbaası İzmir, 2001, 97 s.

Kitaplarının ikisi, 70 Yıl Evvelki Çin Türkistanı Ahmet Kemal’in Serüvenleri ve I. Cihan Savaşı ve Sarıkamış-İhsan Paşa’nın Anıları Sibirya’da Esaretten Kaçış Osmanlıcadan aktarma olup diğerleri telif eserlerdir. Necdet Öklem’in gençliğinden itibaren yazdığı şiirleri Giderayak isimli kitapta bir araya getirilmiş ve şairin ölümünden bir yıl sonra basılmıştır. Ne yazık ki Öklem bunu görememiştir. Ancak onun kitabına da bu ismi seçmesi bir hissikablelvuku olarak görülebilir. Kimi şiirlerinde romantizmi kimilerinde ise hiciv denemelerini tercih eden Necdet Öklem’in şiirlerinden birini hatırlatmakta fayda var.

            BU NASIL OYUN

         Çocuktum, genç oldum..

         Şimdi de ihtiyar!..

         Usta bir makyajcı elinden,

         Çıktı her çağ….

         Sahi; bu şakayı,

         Kim yaptı bana?

         Ama artık ne çocukluk var,

         Ne de gençlik!...

         Hepsi kaldı geride!..

         Ya ben oynadım,

         Ya da beni oynattılar

         Bu temsilde…

         Ne olur;

         Şu filmi,

         Yeniden başlatsalar!” (Öklem 2001, s.48-49)

 

Öklem Hür Efe’de devam ettiği (1995) gazete yazarlığı yanında bazı arkadaşlarına da zaman zaman konu bulmakta yardımcı olmaktadır. Yeni Asır gazetesi yazarlarından Ayla Selışık Tamar, siyasî olaylar hakkında yazdığı bir makalesinde şunları anlatıyordu:

“Salı günü, İzmir Barosu eski başkanlarından Necdet Öklem üstad telefon etli. Arada beni arar; yazı malzemesi yapmam için bazı konulara değinir. O tatlı anlatımıyla; \'Bak dedi. \'Sana iki minik fıkra. Sivrisinek arabanın dingiline konup, geriye bakmış, amma da tozutuyorum haa demiş; bu bir… Horoz ise her sabah güneşin doğuşunu, kendi ötüşüne bağlarmış” gelin de Öklem üstadı anımsamayın” (Tamar 1998).

Necdet Öklem yazılarında, hayatının akışıyla da ilgili olarak birçok konuya değinmiştir. Ancak belirgin olarak en göze çarpan özelliği birçok yazısında temel olarak hukukun üstünlüğüne yer vermesidir. Öklem bir yazısında her müessesenin kendi işlevlerini yerine getirmesi gerektiğini belirtirken, hukukun üstünlüğünün de parlak sözlerle değil, herkesten önce hukukçuların hukukun ana ilkelerine sadık kalmaları ile sağlanacağına dikkat çeker (Öklem, 1972).

Öklem’in en fazla ağırlık verdiği konuların bir diğeri de Türk tarihi, özellikle Atatürk ve fikirleridir. Daha öğrencilik yıllarından başlayarak siyasette aktif olduğu dönemlerde Atatürkçülük fikrini savunmuş, bunu yazdığı yazılarla da açıkça göstermiştir. Daha sonra üniversitede İnkılap Tarihi hocalığı yapan yazar burada edindiği tecrübeyle tarihe daha profesyonelce yaklaşmış gerek kitaplarıyla gerekse makaleleriyle Türk tarihi hakkında ilginç tespitlerde bulunmuştur.

Atatürk onun için her zaman bir ışık kaynağı olmuştur. Birçok konuda yaptığı yorumlar hep Atatürkçü bakış açısındandır:

“Atatürk ne yeşilin ne de kızılın, bayrağı, kalkanı ve bahanesi olamaz. Türk milliyetçiliğinin modem kurucusu olduğu kadar, panislamizmin, panturanizmin, ırkçılığın ve kafatasçılığın karşısında yer aldı. Onun gibi olmak başka, onun yolunda olmak başka şeydir... Atatürk olmak muhâl... Atatürk anlayışı içinde millete hizmet etmek anlayışı ise, zor olmakla beraber mümkündür...” (Öklem 1971).

Öklem’de bütün faaliyetlerinde bu hizmet anlayışını takip etmiştir.

Necdet Öklem gazete yazarlığı sırasında, içinde bulunulan günlerle ilgili olarak da birçok konuda yazı yazmıştır. Bunlar üniversiteden sanata, politikadan sosyal meselelere kadar geniş bir yelpazeyi kapsar. Öklem’in gazete yazarlığında en göze çarpan özelliklerden birisi de aslında bir yan uğraş olarak sürdürdüğü gazete yazarlığına hemen hemen hiç ara vermeden 50 yıl devam etmesidir. Gazete ve dergi yazarlığı onun için adeta ikinci bir meslek gibidir. Tabii ki bu uzun sürenin verdiği tecrübe, yazılarının değerini de arttırmaktadır. Necdet Öklem’in sabırla emek verdiği bu çalışmalar, genç nesillere örnek olabilecek niteliktedir.

 

SONUÇ

İzmir, Türk siyasi hayatında gerek tercihleriyle gerekse yetiştirdiği önemli şahsiyetlerle her zaman ağırlığını hissettirmiş bir şehirdir. Özellikle çok partili demokratik hayata geçildiği 1945 yılından itibaren Türkiye’yi etkileyen birçok olaya sahne olmuş ve siyasete yön vermiştir. Türkiye’de 1945-1960 yılları arasındaki gelişmeler bugüne kadar birçok araştırmaya konu olmuştur.

Necdet Öklem, yetiştiği çevre itibarıyla ve çeşitli faaliyetlerin içinde yer almış olması dolayısıyla, özellikle 1940\'lardan itibaren İzmir’in sosyal ve siyasi durumuna yakından tanık olmuş bir şahsiyettir.

Necdet Öklem de hem babasının faaliyetleri doğrultusunda hem de ilkokuldan itibaren aldığı eğitimin sonucunda Atatürkçü düşünceye ve bu düşüncenin savunucusu olarak gördüğü CHP’ye karşı kendini yakın hissetmiştir. Özellikle 1939 yılında üniversite eğitimi almak amacıyla gittiği İstanbul’da halkevi faaliyetlerine katılmış, bu şekilde siyasete ilgisi de artmıştır. 1943 yılında hukuk eğitimini tamamlayıp İzmir’e döndüğünde halkevi çalışmalarına burada da devam eder. Temsil kolunda başladığı görevi CHP’ye kayıt olmasıyla şekil değiştirir.

Necdet Öklem\'in siyasete girdiği 1944 yılında henüz CHP’den başka bir parti yoktu. Tek parti olmanın verdiği rahatlıkla çoğu milletvekili, bu görevlerinin devam edeceğinden emin, halktan kopuk bir şekilde hayatlarını sürdürmekteydi. Ancak, 1945 yılından itibaren dünyada ve Türkiye’de yaşanan değişikler yeni partilerin siyasete katılmasını da getirmişti. Böyle bir ortamda CHP’nin aynı kadrolarla devam etmesi çok zordu. Söz konusu değişikliklerin devam etmesi ilk önce demokratik bir ortamın sağlanmasına bağlıydı. İsmet İnönü, partisinin içinde oluşan görüş farklılıklarını çok iyi bir şekilde idare ederek demokrasiye geçişi kolaylaştırmaya çalıştı. Bu çalışmalarındaki en büyük destekçisi de demokratik hayata bağlı gençlerdi.

Necdet Öklem 1953’te İl idare Kurulu’ndan istifa ettikten sonra partide aktif bir görev almamakla birlikte, hiziplerin mücadelesinde ismi gündemde kalmaya devam etti. Ancak CHP’de ortaya çıkmaya başlayan \"ortanın solu\" sloganı Öklem\'i oldukça rahatsız ediyordu. Çünkü bu şekilde partinin sosyalist bir anlayışa doğru kaydığını ve Atatürk\'ün temel ilkelerinden biri olan milliyetçiliğin terkedildiğini düşünüyordu. Bu rahatsızlığı çeşitli yerlerde dile getirmesine rağmen bir sonuç alınamadığını görünce, 27 Mayıs İhtilali ona beklediği fırsatı verdi ve Necdet Öklem CHP’den istifa ederek bu tarihten sonra bir daha doğrudan siyasete girmedi.

1960’tan itibaren asıl mesleği olan avukatlığa ağırlık veren Öklem, 1962’de İzmir Barosu Başkanlığı’na seçildi ve 1968’e kadar üç dönem bu göreve devam etti. Daha sonra gelen bir teklif üzerine Ege Üniversitesi’nde İnkılâp Tarihi dersleri vermeye başladı. Üniversitedeki görevi 1980 yılına kadar sürdü. Buradaki hocalığı sırasında öğrencilerine vermeye çalıştığı tarih kültürü ve Atatürkçülük üzerindeki fikirlerini aynı zamanda kitap haline getirerek yazarlık dalında da başarılı eserler verdi. Öklem’in başta Ege Üniversitesi yayınları olmak üzere çeşitli yayınevleri tarafından on iki kitabı basıldı. Aslında Necdet Öklem’in bu alandaki çalışmaları henüz Hukuk Fakültesi son sınıfta iken çıkardığı Kovan dergisiyle başlamıştı. Daha sonra da birçok gazete ve dergide yazılar yayınlamaya devam etti.

Necdet Öklem, çok yönlü kişiliğini çeşitli sanat dallarında da kullandı. Amatör olarak uğraştığı şiir ve resim dallarında başarılı eserler verdi.

Necdet Öklem’in asıl mesleği olan avukatlık onun her alanda hayata bakışını etkilemiştir. Sosyal ve siyasi meselelerde daima hukukun üstünlüğünü gözeten Öklem, hayatını kaybettiği 15 Temmuz 2000 tarihine kadar mesleğini hiç bırakmamıştır.

Sonuç olarak; İzmir’in tarihi, içinde yaşayanlarla birlikte oluşmuştur. Necdet Öklem de yaşadığı ve tanık olduğu olaylarla bu tarihin bir parçasıdır. Ayrıca çalışkanlığı ve mücadele azmiyle genç nesillere örnek teşkil edebilecek bir hayat tecrübesine sahip olan Öklem verdiği bilgilerle de İzmir’in geçmişinin aydınlatılmasında yerini almıştır.

 

KAYNAKÇA

Anadolu, “Dr. R. Fethi için Yapılan Heyecanlı İhtifal”, nr. 1, 1947.

Tamar, Ayla Selışık, “Hâlâ Alternatifsiz mi?” Yeni Asır, 18 Ağustos 1988.

Beer, John (1990), “The Rhyme of The Ancient Mariner”, Coleridge Poems, Londra.

Dokuz Eylül “Haftalık Siyasi, Milliyetçi Gazete”, Yıl: 1, nr. 29 Mayıs 1947.

Uran, Hilmi (1959), Hatıralar, Ankara.

İzmir Barosu Başkanlığı, 22.03.1990, nr. 4597.

İzmir Barosu Levhası 1947, İzmir 1947, s. 42.

Mert, Hasan (1995), Necdet Öklem ve 1940-1960 İzmir’de Siyasî Hayat, Ege Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yüksek Lisans Tezi, İzmir.

Öklem, Necdet, “Atatürk Olmak”, Ege Ekspres, 11 Kasım 1971.

----------, “Bir Başka Dünya”, Ege Ekspres, 22 Kasım 1968-10 Mayıs 1969.

----------, “Bu Nasıl Oyun?”, Giderayak, İzmir 2001.

----------, “Dr. Rüknettin Olcaytuğ”, Kovan, nr. 9 Nisan 1944.

----------, “Hukuka Saygı”, Ege Ekspres, 7 Şubat 1972.

----------, “Sanatkâr”, Kovan, nr. 1 Ağustos 1943.

TBMM Basın ve Halkla İlişkiler Müdürlüğü, TBMM Albümü 1920-2010, C. 1, Ankara 2010.

Somar, Ziya, “İzmir’in Fikir Hayatı”, Anayol, nr. 1, 1947.

 



* Prof.Dr. Hasan Mert, Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi, hasan.mert@ege.edu.tr,  Orcid No: 0000-0001-9080-7681

[1] “Su, her yer su; ama içmek için bir damla bile yok”.


Dc. Dr. Sabahattin ÇAĞIN* \\\\

NEVRUZ DERGİSİNDE HALİT ZİYA

Sabahattin ÇAĞIN*

Osmanlı Devleti sınırları içinde başlayan basın hayatı öncelikle İstanbul’da ve sonrasında Rusçuk, Saraybosna, Selanik, İzmir, Trabzon ve Erzurum gibi taşra şehirlerinde sürmüştür. Bunların içinde İzmir basın hayatı tıpkı İstanbul’da olduğu gibi gayrimüslimler arasında başlamıştır. Özellikle Fransızlar ve Rumlar başta olmak üzere Ermeni ve Musevilerin de İzmir’de matbaalar kurup gazete çıkardıkları bilinmektedir. İlk Türkçe gazete ise 1869 yılından başlayarak 1914’e kadar kırk beş yıla yakın bir süre yayımlanan Aydın gazetesidir. Bir vilayet gazetesi olarak Mehmet Salim Efendi tarafından başlangıçta Türkçe ve Rumca, sonradan sadece Türkçe olarak yayımlanmıştır. Bunu takip eden ve yine Mehmet Salim Efendi tarafından yayımlanan İntibah gazetesiyle birlikte İzmir’de çıkan gazete sayısı artmıştır[1].

Bilindiği gibi İstanbul’da gazetelerin yanında dergiler de basın hayatında önemli rol oynamaktaydı. İzmir’de ise ancak İstanbul’da yayımlanan dergiler takip edilmektedir. İzmir’de bu eksikliği hissedenlerden biri de henüz ilk gençlik yıllarını süren Halit Ziya’dır. Mechatirist Mektebi’ni bitirdikten sonra hocalarının onun okuması için oluşturdukları iki yüz ciltlik kitap listesi ve hikâye yazmaya olan yeteneğini bildirmeleri onda “İzmir’de bir risale-i mevkute tesis etmek fikrini” doğurmuştur:

“Bu bence sabit bir fikir olmuştu. Bütün emellerimle, hülyalarımla tezat teşkil eden, böyle olduğu için beni heveslerime muayyen bir mecra çizmek imkânından mahrum bırakan hayatımda bir tek hülya vardı: İzmir\'de birinci defa olarak bir risale-i mevkute neşretmek. Bu beni doyuracak, hayatımdan memnun bırakacak ve neler ümit edebilirsem onlara vusul için önümde geniş bir yol açacak tek hülyaydı.

Ve onlarla, kim bilir kimin vesatetiyle, buluşunca bu hülya adeta bir cinnet kuvvetiyle beni istila etmişti. Bunun sebebi var.”

Bunun sebebi Halit Ziya’nın özellikle mensur şiirlerini büyük bir hayranlıkla okuduğu Şark dergisini çıkaran Mustafa Reşit’in İzmir’e geldiğinde yaşadığı hayal kırıklığıdır.

Bu düşünceler içindeki Halit Ziya bir Nevruz günü iki arkadaşı Bıçakçızade Hakkı ve Tevfik Nevzat’la birlikte Manisa’da bir mesire yerine giderler. Burada konuşurlarken Nevruz adlı bir dergi çıkarma kararı alırlar. Bıçakçızade Hakkı bu adın Nevruz gününü göz önünde bulundurarak kendi teklifiyle verildiğini belirtir. (Orhan Rahmi 1927)[2] Ancak dergiyi çıkarmanın önünde iki önemli zorluk vardır: Bunların birincisi para, diğeri de İzmir’de bu dergiyi basacak matbaa şartlarının uygun olmamasıdır. Bunların ikisi de Halit Ziya tarafından halledilir. Halit Ziya Kırk Yıl’da bu iş için çok para gerekmediğini, hatta bu işten kâr ettiklerini mütevazı bir dille anlatır. İkinci zorluk ise dergiyi İzmir’de basabilecek yeterli matbaanın bulunmamasıdır. Bu yüzden İstanbul’da Beşir Fuat ile Haver dergisini çıkaran Ubeydullah Efendi’ye derginin müsveddeleri gönderilir ve dergi orada basılarak tekrar İzmir’e yollanır.

Nevruz dergisinin ilk sayısının kapağı

Dergideki birkaç ismin (Mehmet Reşit, Mehmet Semih Efendi, Edirneli Remzi Efendi) dışında yazıların tamamı bu üç arkadaş tarafından yazılmıştır. Dergiye yazdıkları yazılardan da anlaşılacağı gibi bu üç arkadaş gerek mizaç gerekse düşünce ve edebiyat anlayışı bakımından birbirinden farklı yapıya sahiptir. Bıçakçızade Hakkı kuvvetli bir medrese eğitimi almış, Doğu edebiyatlarına ve kültürüne daha yakın bir anlayışa sahipken Halit Ziya Batı edebiyatlarını tanıyan ve kendini o yolda geliştirmeye çalışan bir yapıya sahiptir. Tevfik Nevzat ise o dönemde öğrencisi olduğu Bıçakçızade’ye yakın olmakla birlikte daha hoşgörülüdür. Halit Ziya, Bıçakçızade’den hep güzel sözlerle bahsetmekle birlikte aralarında sert tartışmaların olduğunu ima eden cümleler de kullanır:

 

“Sonra; asla itidalinden bir nebze kaybetmeyen, fakat en evvel söylenmiş fikri ne ise en sonra yine ona sadık kalan, muhatabının en galeyan ile dolu hücumlarına en güzel bir istihza tebessümüyle mukabele eden Hakkı Efendi ile iki mübahisin arasında kalbinin safvet ve halisiyetinden örülmüş bir muvasala köprüsü kurmak için terleyen Tevfik Nevzat; bunların karşısında da müfrit bir garpçılıkla daima cenk-cû olmaktan vazgeçemeyen Halit Ziya vardı.

Ah; benim o bir türlü mübahase illetinden kurtulamayan fıtratımdan ne kadar müştekiydim! Bir kere yine böyle bir mübahesede fesimi unutarak o dar ve dik merdivenden kendimi sokağa fırlatışım olmuştu. Sonraları, bunu ikide birde yad ederek Tevfik Nevzat o gür kahkahalarıyla hikâye etmekten zevk duyardı.”

Derginin ilk sayısı 1 Mart 1300 (13 Mart 1884) tarihinde yayımlanır. Üç arkadaştan oluşan yazı heyeti, kendilerini ifade edebilmek için derginin başına bir “Mukaddime” koyarlar. Bu mukaddime basit, iddiasız olmakla birlikte gelecekten ümitli bir ruh halini yansıtmaktadır:

“Şimdiye kadar edebiyat ve fenne dair bir risale neşrolunamaması bizi, daha doğrusu memleketimizde bulunan tarafdaran-ı maarifi meyus etmekteydi. Böyle bir hizmet-i müftehireyi hiç kimsenin deruhte etmemesi, yeisimizi o kadar tezyid etmişti ki en sonra aczimizi bizaasızlığımızı düşünmeksizin, böyle bir teşebbüste bulunmaya kendimizde mecburiyet hisseyledik.

Vatana hizmet ne türlü olursa olsun ma’yub olmayacağından bizim de şu cesaretimizin mucib-i hande-i istihza olmayacağı ümidindeyiz.

İhtimal ki meşahirden nakledeceğimiz eserler, kari’lerimizin badî-i tahsin ve itibarı olarak hem risalemiz terakki eder hem de güzeran-ı eyyam sa’y ve ikdam ile biz de terakki eyleriz.

İleride enzara daha güzel eserler takdimi âmâlimizin en birincilerindendir.”

Derginin birinci sayısında yazıların ağırlıklı olarak sahibi Halit Ziya’dır. Bu sayıda ona ait beş yazı vardır. Bunlardan ilki Fransız yazar Louis Figuer’den çevirdiği “Tuvalet Masası”dır. Sonraki sayılarda da devam eden bu eser o günün Müslüman-Türk toplumuna oldukça yabancı bir hayat tarzını anlatması bakımından dikkat çekicidir.[3] Bu makalede bir tuvalet masası ile o masanın üzerinde bulunabilecek sünger, fırça, sabun, koku, kaplumbağadan ya da fildişinden yapılmış tarak gibi eşyalar ve bunların kullanımına dair bilgiler verilmektedir. İlk sayıda başlayan bu tercüme, derginin sonraki sayılarında da devam eder. (2-3. sayılar) Burada verilen bilgilerle Halit Ziya’nın bazı romanlarının (sözgelimi Nemide ve Aşk-ı Memnu gibi) karşılaştırılmasıyla önemli sonuçlara ulaşılacağı kanaatindeyiz. Bu tercümenin bizim için önemi, büyük ihtimalle Avrupa muaşeretine dair yayımlanan ilk eser olmasıdır. Bilindiği gibi Ahmet Mithat Efendi Avrupa Âdâb-ı Muaşereti adlı eserini yaklaşık on bir yıl sonra yayımlayacaktır.[4]

 Halit Ziya’nın Nevruz’daki yazıları ağırlıklı olarak tercümelerden meydana gelmiştir. Ziya Somar da bu yüzden dergiyi İstanbul’da yayımlanmakta olan tercüme ağırlıklı Envar-ı Zekâ’ya benzetir. Halit Ziya’nın dergideki tercümeleri çeşitlidir. Yazarın yukarıda belirttiğimiz “Tuvalet Masası” ve mensur şiirleri dışında bir hikâye tercümesi vardır. Ayrıca “Çinliler” üzerine bir seri yazısının da tercüme olduğunu ya da yabancı kaynaklardan faydalanılarak yazılmış bir derleme olduğunu düşünüyoruz. Halit Ziya’nın kendine ait iki mensur şiiri de dergi sayfalarında yerini almıştır. Halit Ziya tercümelerinin kiminde tercümenin kimden yapıldığını belirtirken bazılarında da bu kaydı düşmemiştir. Başlangıçta “Uşakîzade Halit Ziya” imzasını kullanan yazar, ikinci sayıdan sonra “Mehmet Halit”, 7. sayıdan itibaren de “Halit” imzalarını kullanmaya başlar.

Halit Ziya’nın \"Tuvalet Masası: Sabun\" başlıklı yazısı (Nevruz, nr. 6)

Tercüme edilen mensur şiirler ilk sayıda üç tanedir ve birer dipnotla parçaların hangi şaire ait olduğu belirtilmiştir. Alfred de Musset’e ait mensure aşk temalıdır ve sevgiliye hitaben söylenmiştir. İkinci parça ise yine bir Fransız şairi Milova’ya aittir. Şairin tam on yıl önce, ölen babası için yazdığı bu parça üzüntüsünün hâlâ devam ettiğini anlatır. Üçüncü parça ise Victor Hugo’ya aittir. Bu mensur şiir diğerlerine göre daha felsefî bir mahiyet taşır. Parçada dünyada kalanlar ile dünyadan ayrılanlar arasındaki bir diyaloğa yer verilmiştir:

 

“Şu dâr-ı fenada her şeyi taht-ı tahakkümüne alan bir kanun kimimizi alıp kimimizi de bırakıyor. Kalanlar gidenlere diyorlar ki, ‘Bedbahtsınız! Artık büsbütün mahvolup gittiniz. Heyhat! Şimdi bizim ne lakırdılarımızı ve ne de gürültülerimizi işitebiliyorsunuz. Ne semayı ve ne de tabiatın tezyinatını görebilirsiniz!’

Bizim şu üzerinde bulunduğumuz hak-i siyahın içinde nâbedid olarak ebedî bir zulmette kalmış ve hayatın lezaizinden tamamıyla şu yolda cevap veriyorlar:

‘Siz şu bulunduğunuz mahalde bais-i iftihar olabilecek hiçbir şeye malik değilsiniz. Sizin için saadet ve şan muhayyel şeylerden ibarettir. Hâlik en kıymetdar ve en ciddi şeyleri bize verir.

Ey kendini hayatta kıyas edenler!

Asıl hayat-ı hakikiyeye malik olan biziz, siz gölgeden başka bir şey değilsiniz.”

Görüldüğü gibi mensur şiirler hiç de tesadüfen seçilmemiştir. Halit Ziya tekrara düşmemek için farklı temaları içeren parçaları tercüme etme yoluna gitmiştir.

Dergide Halit Ziya tarafından tercüme edilen ve mensur şiir olarak nitelendirebileceğimiz iki taziyename daha vardır. Bunlardan birincisi “Lumider adlı bir Fransız şairinin sekiz yaşındaki çocuğu vefat eden bir valideye hitaben yazılmış uzun bir taziyenamesinin tercüme-i mensuresidir” başlığıyla dergide yer almıştır. Başlıktan da anlaşılacağı üzere çocuğunu kaybetmiş bir anneye hitaben yazılan bu parçada anneye oğlu için yeteri kadar gözyaşı döktüğü, artık bu üzüntüden uzaklaşması gerektiği söylenir:

“Gözlerinde envar-ı hakikati rüyete iktidar varsa artık nazarına mezarın manzara-i müdhişesi gelmemelidir. Hakikat-bîn olmayanlar için ma’rız ve mahuf kıyas olunan o mezar senin indinde bir câ-yı istirahat hükmünde olmalıdır. Evet! Evladının medfun olduğu o servi ağaçlarıyla sâye-dâr olan mahall-i âlî, arzın fenalıklarından teberra için en iyi ve en hakiki ilticagâhtır.”

Görüldüğü gibi bu satırlarda işlenen tema dünyanın acımasızlığı, onun insana rahat yüzü göstermeyen yanıdır. Nitekim ilerleyen satırlarda hayatın zorluk, mihnet, felaket gibi şeylerden meydana geldiği, tam anlamıyla bir istirahat ve mutluluğun ancak ölümle olacağı ifade edilmektedir. Hatta daha ileri gidilerek çok küçük yaşta ölenlerin, hayatın acılarını tatmadıkları için şanslı sayıldığı da söylenmektedir. “Malherbe nam meşhur Fransız şairinin Döperye ismindeki dostuna yazdığı bir taziyenamedir” başlığını taşıyan ikinci parça da kızını kaybetmiş bir babaya hitaben yazılmıştır. Diğer taraftan önceki mensureyle benzer bir muhtevaya sahiptir. Ancak birinci parça üslup ve anlatım bakımından bir mensur şiirin özelliklerine daha uygunken ikincisi daha kuru anlatıma sahip bir mektup niteliğindedir. Bunun tercümeyi yapandan kaynaklanıp kaynaklanmadığının araştırılması gerekmektedir.

Tercüme mensur şiirlerin dışında bizzat Halit Ziya’nın kaleme aldığı iki mensur şiir daha vardır dergide. Bunlardan ilki 3. sayıda yayımlanan “Genç Kız”, diğeri de 7. sayıda basılan “Neydi İşittiğim” adlı parçalardır.

Birinci parçada baharın gelip ortalığın çiçekler açması karşısında “Bu mevsim, kederli olacak mevsim değildir Bedayi-i kâinattan istifade tarîkini arayacak zamanındayız. Evet, gülmeliyiz, oynamalıyız, mesrur olmalıyız” diyen bir kızın birdenbire dudaklarındaki tebessümü, yüzündeki mutluluk ve şevki kaybetmesi, onların yerini keder ve gam çizgilerinin alması ve ellerini kalbinin üstüne koyarak “Lakin bunu ne yapalım?” demesi, yani kızın âşık olması durumu anlatılmaktadır.

İkinci parçada ise I. şahıs anlatıcının anlattığı bir durum vardır. Anlatıcı havanın iyice karardığı bir akşam vakti odasından çıkıp can sıkıntısıyla yürümektedir. Hava karardıkça bu sıkıntıya bir de korku eklenir. Gözlerini kapar ve yürümeye devam eder. Gözlerini açtığında şehrin dışında, sık ağaçların arasında bir yere geldiğini görür. Ay çıkmış, ortalığı aydınlatmıştır. Anlatıcı bir derenin kenarına oturarak kendi kendine sorular sorar: “Ben kimim? Hayat ne? Niçin hakikatini anlayamadığım müdrikem bunları keşfedemiyor? Her gün her saat, her dakika nazarımıza çarpan mevcudat; azametine hayran olduğumuz sema nedir? Şu bulunduğumuz dünya ne oluyor?” Anlatıcı bu düşüncelerden sıyrıldıktan sonra “Letafetini tariften kalemin istınkaf ettiği” şeklinde tanımladığı bir ses duyar: “İnsan! Ne kadar tuhaf bir mahlûksun ki aczini hiç hatırına getirmeksizin iktidarının fevkinde şeylerle uğraşıyorsun! Fikrine, ıttılaı muhal mesailin halli için icbar ediyorsun! Nafile it’ab-ı zihn etme! Bilmek istediğin şeyleri sana öğretmek iktidarı Hâlik tarafından fikrine verilmemiş. Bundan dolayı muğber de olma, her şeyin hakikatine vukufu merak etme. Aczini kendin bir bedbahtlık addediyorsan arzu-yı ilahiye karşı harekette bulunduğunu hatırından çıkarma! İnsan için yalnız bir şey vardır: İtikat, iman!!.” Anlatıcı sesin nereden ve kimden geldiğini anlamak için gözlerini açtığında müezzinin okuduğu ezanın “Lailaheillallah” kısmını duyar. O da gayri ihtiyari “Muhammeden Resullullah” der. Anlar ki o odasından hiç çıkmamıştır.

Halit Ziya’nın Nevruz’da yayımladığı hikâye tercümeleri de yer almaktadır. Bunlar sırasıyla “Kan Damlası” ve “Bir Fıkra” başlıklı yazarları belirtilmeyen hikâyelerdir. Birinci hikâyede şehrin en ünlü doktoruna giden bir genç, kolundaki dayanılmaz ağrıdan şikâyetçidir ve ağrıyan bu kısmın kesilmesini istemektedir. Doktor muayene eder, fakat görünürde bir şey yoktur. Hatta hastanın kendisiyle eğlendiğinden ya da onun bir deli olduğundan bile şüphe eder. Ancak onun gerçekten acı çektiğini anlar ve ameliyatı gerçekleştirir. Adam rahatlamıştır, teşekkür ederek ayrılır. Bir süre sonra adam tekrar gelir ve ağrılarının daha şiddetli şekilde başladığını söyler. Ameliyatta yeterince derine inilmediğini düşünmektedir ve ameliyatın tekrarını istemektedir. Doktor tekrar ameliyat yapar. Adamın ağrısı yine geçer, fakat bu defa umudunu kaybetmiştir ve bu ağrının tekrarlayacağına inanmaktadır. Epey bir zaman hasta gelmez. Onun yerine bir mektubu gelir. Mektupta adamın hayli zengin olduğu, komşusunun hizmetçisine âşık olup onunla evlendiği, çok mutlu olduğu, çünkü karısının onu çok sevdiği yazılıdır. Ancak bir gün şüpheye kapılıp “Acaba bu sevgi sahte olabilir mi?” vehmine kapılan adam, onun evde olmadığı bir zamanda çekmecesinde kırmızı bir kurdelayla bağlı bir demet mektup bulur. Mektuplar çok sevdiği bir arkadaşından gelen aşk mektuplarıdır. Adam, geceleyin karısını boğarak öldürür. Bu esnada kadının ağzından sızan bir damla kan, adamın koluna akar. Ertesi gün kadın defnedildikten sonra eve geldiğinde, karısının samimi arkadaşı olan kontesi, evde kendisini beklerken bulur. Kadın, kendisine ait bazı mektupları karısına emanet ettiğini, onları almak için geldiğini söyler. Adam beyninden vurulmuşa döner ve doğruca karısının mezarına gider ve lahdin kapağını açarak ondan intikam almasını ister. Mektubun sonunda adam kolunun ağrısının sebebinin bu olduğunu ve bundan kurtuluşun mümkün olmadığını söyleyerek mektubu bitirir. Bir iki gün sonra doktor gazetelerdeki bir haberden adamın tabancayla intihar ettiğini öğrenir.

Halit Ziya, hikâyenin sonuna şöyle bir not koyar: “Fransız gazetelerinden nakletmiş olduğumuz şu hikâye vehmin ve muahezat-ı vicdaniyenin şiddetini pek güzel anlatır.” Bu not hikâyenin tercüme olduğunu söylemesi yanında âdeta bir kıssadan hisseyi içermesi bakımından dikkate değerdir.

“Bir Fıkra” adını taşıyan ikinci tercüme hikâyesi, hayatının büyük bir kısmını askerlikle geçiren Rubiyar’ın başından geçen komik bir olayı anlatır. Rubiyar komutanıyla birlikte onun âşık olduğu kızı kaçırmaya giderler. Komutan kızın babasını oyalarken Rubiyar kızı bir çarşafa sararak kaçar. Çarşafı açtıklarında ise kızı değil, onun Arap dadısını kaçırdıkları anlaşılır. Bu basit hikâyede dikkatimizi çeken en önemli husus, Ahmet Mithatvarî cümlelerin kullanılmış olmasıdır: “Nasıl? Rubiyar hikâye nakletmek için bundan münasip bir zaman bulamaz mı dediniz? Evet ya! Elbette bulamaz.”[5]

Nevruz’un bazı sayılarının (1, 3, 6) sonunda “Cümel-i Hikemiye” başlıklı seri yazıda özlü sözlere yer verilmiştir. Toplam kırk özlü sözün yer aldığı bu yazının ilkinde Mehmet Halit imzası vardır. Sonraki sayılarda ise imza yoktur. Bunlar muhtemelen Batılı düşünürlerin çeşitli konulardaki hikmetli sözleridir. Ancak sözlerin kime ya da kimlere ait olduğuna, nereden alındığına dair hiçbir bilgi verilmemiştir. Burada yer alan sözler çoğunlukla dürüstlük, dostluk, adalete, iyilik, kardeşlik gibi insanî konulara ayrılmıştır.

Yine bir seri yazı olan “Çinliler” ise altıncı sayıdan başlayarak onuncu sayıda sona eren dört yazıdan oluşmaktadır. Çinliler hakkında ayrıntılı bilgi veren bu yazı, yukarıda da belirttiğimiz gibi bir eserden tercüme edilmiş olmalıdır. Derginin kapanması yüzünden yazı yarım kalmıştır.

Nevruz yayımlanırken Halit Ziya’nın tercüme ettiği Fransız romancı George Ohnet’in Demirhane Müdürü adlı romanı derginin eki olarak her sayıda fasiküller halinde verilmiştir. Kitabın önsözü Halit Ziya’nın ilk gençlik yıllarındaki görüşlerini yansıtması bakımından önemli olduğu için olduğu gibi aktarmayı uygun gördük:

Bir İki Söz

Üç dört seneden beri halkımızda roman mütalaası için o kadar heves görülür ki ben bile iktidarsızlığımla beraber bu hevese hizmet etmek arzusuna düşüyorum.

Böyle bir arzunun ikmali için birdenbire bu roman tasvirine kalkışmak lazım gelmez a!

Tercüme de olabilir. Lâkin bunda da hiç düşünemediğim bir güçlük varmış! O da ne bilir misiniz? Tercüme olunacak romanı intihab!

Düşündüm taşındım. Kari’lerimizin nasıl bir romandan lezzet-yab olacaklarını bulmak istedim. Lâkin mümkün mü? Herkes başka türlü ister, herkes bir türlü şeyden lezzet alır. Benim gibi böyle bir güçlüğe tesadüf eden ne bilir? Ne yapsa yapsın!

Bana gelince ben her şeyde olduğu gibi kendime Ahmet Mithat Efendi’yi numune ittihaz ediniyorum. Nasıl ki ettim de.

Tercüme etmiş olduğu romanları birer birer fikrimden geçirdim. Gabriyel’in Günahı, La Dam O Kamelya, Bir Fakir Delikanlının Hikâyesi, Bir Kadının Hikâyesi gibi romanları sairlerine tercih ediyor. Ben de o yolda bir eser bulmaya karar verdim. Kalktım. Kütüphaneciğimdeki romanları gözden geçirmeye başladım.

En başta Aleksander Dumas; Frédérik Soulié, Eugene Sue,  Xavier de Montépin, Ponson du Terrail gibi o yolda yazan muharrirlerin eserleri bulunmakta idi.

Mevcut romanların yarıdan ziyadesini geçtim. Nihayet Alexander Dumas Fils\'de karar ettim. Biraz tereddüt hâsıl oldu. Ben, şimdiye kadar bizce hiç tanınmamış olan bir muharririn eserinden tercüme etmek istiyordum.

Octave Feuillet, Henri Chevalier, Boisgobey, Gustave Amar, Emile Richebourg, Ernest Doudet, Charles Merouvel, Émil Zola, Honore de Balzac, Georges Sand,  Madame de Staël gibi meşahir ile sair ufak tefek romancıları da geçtim. Nihayet fıldır fıldır araştırmakta olan gözlerim Georges Ohnet nin üzerinde tevkif etti.

Georges Ohnet Fransızların yeni yetişmiş ediplerinden biridir. Daha şimdiye kadar üç roman yazmıştır.

Biri Fransa Akademiyası tarafından tetvic olunan Serge Panine serlevhalı, diğeri az bir zamanda 93 defa tab’ olunan La Kontes Sara unvanlı romanlarıdır.

Üçüncüsü de tercümesine ibtidar ettiğim Demirhane Müdürü nam romandır ki bir sene zarfında seksen üç defa tab’ olunmuştur.

Bizce harfiyen değilse de hiçbir tafsilat kaybedilmemiştir.  

İfadenin noksaniyeti ise malum. İnşallah onu da düzeltir de karilerimizin hüsn-i teveccühlerini kazanırız.”

Görüldüğü gibi Halit Ziya bu dergiyi çıkarırken her ne kadar kendisini aşırı Garpçı olarak telakki etse de edebiyat anlayışı bakımından kendine örnek olarak Ahmet Mithat Efendi’yi almıştır. Bir roman tercüme etmek istediğinde Ahmet Mithat Efendi’nin roman zevkine başvurmuştur. Halit Ziya sonraki yıllarda yazdığı Hikâye adlı eserinde, önsözde adını andığı bu yazarların çoğuna eleştirel gözle bakmış, hatta bazılarını da “masalcı” olarak nitelendirmiştir. Ancak önsözün dışındaki bir cümle onun Ahmet Mithat’tan farkını ortaya koymaktadır: “Bizce harfiyen değilse de hiçbir tafsilat kaybedilmemiştir.” Bu cümlede Ahmet Mithat’ın tercüme anlayışından farklı bir tavır vardır. Bilindiği gibi Ahmet Mithat Efendi tercüme yaparken metne tamamen sadık kalmıyor, kendi toplumunun örf ve ahlakına aykırı kısımları çıkarma yoluna gidiyordu. Anlaşıldığı kadarıyla Halit Ziya bu tercüme tarzını doğru bulmadığından “hiçbir tafsilat kaybedilmemiştir” ibaresini önsöze koymayı gerekli görmüştür. Nitekim Halit Ziya, sonraki yıllarda kaleme aldığı Kırk Yıl adlı hatıratında onun bu tercüme anlayışını “… o, koşarak giden ve koşarken taşıdığının yarısını yolda bırakan tercümeleri…” sözleriyle eleştirmiştir. Derginin kapanması nedeniyle bu roman tercümesi de yarım kalmıştır.

 

SONUÇ

1. Düşünce yapıları birbirinden farklı üç arkadaş Halit Ziya, Tevfik Nevzat ve Bıçakçızade Hakkı tarafından çıkarılan bu dergi, amatörce ve tercüme ağırlıklı olmakla birlikte İzmir’de yayımlanan ilk dergi olması bakımından önemlidir. Belli ki derginin çıkmasında ve yürütülmesinde Halit Ziya’nın katkısı büyüktür. Nitekim onun İstanbul’a gitmesiyle dergi de kapanmıştır. Dergide Halit Ziya’nın kendi telifi olan iki yazısına karşılık 10 tercümesi yayımlanmıştır. Hatta bunlara ilaveten derginin ilave olarak verdiği bir de roman tercümesi vardır. Bütün bunlar gösteriyor ki Halit Ziya henüz yetişme ve keşfetme çağındadır. Tercümelerinden de anlaşılacağı gibi keşfetme alanı da Fransız edebiyatıdır.

2. Halit Ziya yeni yetişen bir genç olarak devrin en meşhur romancısı Ahmet Mithat Efendi’nin etkisini taşımaktadır. İlk dönemde yazdığı bazı eserlerdeki üslup benzerliği de bunu göstermektedir. Ancak sonraki yıllarda Ahmet Mithat’ın usta bir yazar olduğunu kabullenmekle birlikte onun bağlı olduğu romantik anlayışın devrini tamamladığını söyler.

3. Halit Ziya’nın eserlerinden tercümeler yaptığı şairlerin tamamı Romantik şairlerdir. Bu da gösteriyor ki Ahmet Mithat etkisine benzer bir değişmeyi Romantikler konusunda da yaşamıştır. Bu konuda Ziya Somar, Nevruz ile Hizmet arasında geçen iki seneyi değerlendirirken “… romancının bu ilk fikirleri üzerinde yeni, taze bir anlayışın, roman ve edebiyatımızda kendi başına bir dönüm noktası olacak olan tesirini hazırlamış ve bu günkü romanımıza bağlanan zinciri, bu noktadan keserek adeta yeni bir halka ile ayırmıştır.” (Somar 2001: 28) şeklinde yerinde bir hüküm vermiştir.

3. Bu derginin kapanmasından yaklaşık bir yıl sonra Bıçakçızade Hakkı ve Tevfik Nevzat tarafından sadece bir sayısının elde bulunduğu (ya da sadece bir syı çıkan) İtila[6] isimli bir dergi daha yayımlanmıştır. Derginin önsözünde Bıçakçızade bu derginin Nevruz’un devamı olarak yayımlandığını, Halit Ziya’nın aralarında bulunmamasından üzüntü duyduğunu belirtir. Halit Ziya’nın bu dergiye katılmamasında Nevruz’u çıkarırken yaşadıkları tartışmalar olduğunu söyleyebiliriz. Nitekim bu ilk sayının içinde yer alan yazılar bile Halit Ziya’nın o dergide neden bulunmadığını gayet iyi açıklamaktadır.

 

KAYNAKÇA:

a)Nevruz’daki Yazıları

nr. 1, 1 Mart 1300 [13 Mart 1884]

-Lui Figuie’denTuvalet Masası, (tercüme-5. sayıda biten beş tefrika), s. 5-8.

-Alfred de Musset (mensur şiir- tercüme), s. 9

-Milova, (mensur şiir-tercüme), s. 12-13

-Victor Hugo, (mensur şiir-tercüme), s.14

-Cümel-i Hikemiye, (8. sayıda biten dört tefrika-tercüme), s. 9

 

nr. 3, 1 Nisan 1300 [13 Nisan 1884]

-Genç Kız, (mensur şiir), s. 33- 35

-Kan Damlası, (hikâye- 7. sayıda biten dört tefrika-tercüme), s. 40-44; 62-64; 88-90; 107-110.

 

nr. 5, 1 Mayıs 1300 [13 Mayıs 1884]

-Çinliler, (10. sayıda biten beş tefrika-tercüme), s. 79-80; 95-96; 123-128; 141-144; 159-160.

 

nr. 7, 1 Haziran 1301 ? [13 Haziran 1885] ?

-Neydi İşittiğim, (mensur şiir), s. 100-102

 

nr. 8, 15 Haziran 1301 ? [27 Haziran 1885]?

-Bir Fıkra, (hikâye-tercüme), s. 117-120

 

nr. 9, 1 Temmuz 1301? [13 Temmuz 1885] ?

-Lumider nam Fransız şairinin sekiz yaşındaki çocuğu vefat eden bir valideye hitaben yazılmış uzun bir taziyenamesinin tercüme-i mensuresidir, (mensur şiir), s. 134-136

 

nr. 10, 15 Temmuz 1300 ? [27 Temmuz 1885]?

-Malherbe nam meşhur Fransız şairinin Döperie ismindeki dostuna yazdığı bir taziyenamedir, (tercüme), s. 147-149

 

b) Faydalanılan Kaynaklar

Huyugüzel, Ö. Faruk (2004). “Tanzimat’tan Cumhuriyet’e İzmir’de Kültürel Hayat”, İzmir’de Edebiyat ve Fikir Hareketleri Üzerine Araştırmalar, İzmir Büyükşehir Belediyesi Kültür Yayını, İzmir.

Orhan Rahmi (1927). “Bıçakçızade Hakkı İle Röportaj”, Hizmet, nr.896, 11Aralık İzmir.

Çağın, Sabahattin (2017). “Halit Ziya Ahmet Mithat’a Karşı”, Yeni Türk Edebiyatı, nr. 16, İstanbul.

Gökçek,Fazıl (1996). “İzmir’de Yayımlanan İlk Türkçe Dergi” Dergâh, nr. 79, Eylül, , s.10-11.

 

EK

Halit Ziya’nın külliyatının yayımına katkıda bulunmak amacıyla şimdiye kadar yeni harflerle yayımlanmamış olmalarını göz önünde bulundurarak her iki mensur şiiri bu yazının sonuna ek olarak almayı uygun bulduk.

 

GENÇ KIZ

İşte bahar geldi! Çimenler üzerinde inci gibi şebnemler görülmeye, kuşların latif sedaları işitilmeye başladı!

Taze çayırlar, filiz çiçekler, gonca güller, latif yapraklar yine enzarı tezyin ediyor. Tabiatta görülen kâffe-i halet kalpte birçok hisler uyandırıyor. Çocukları münbasit, ihtiyarları genç, gençleri şâd, mağmumları mesrur ediyor.

Kâinatın her halinde safiyet, her şeyinde bir ruhaniyet, her yerinde bir nuraniyet görünüyor. Semaya nazar ediyorum. Bir masum kalbi gibi berrak görüyorum. Nazarımı yere teveccüh ediyorum. Bir çocuk çehresi gibi ruhanî ve nuranî bir tavırda buluyorum. Her şeyde bir tebdil, her yerde bir tahavvül var. Kışın mağmum günleri yerine berrak günler kâim olmuş. Arz bunlarla tesettür edecek yerde çimenler, çiçeklerle örtülmüş. Soğuktan kendilerini muhafaza için yuvalarında büzülüp kalan kuşlar cevv-i semada pervaz ederken neşeli neşeli terennüm ediyorlar. Güneş donuk halini terk etmiş. Parlıyor: Bahara tebessüm ediyor. Her şeyde tarif edemeyeceğim bir meserret var. Rüzgârın ihtizaz ettirdiği yaprakların hışırtıları, şurada akıp duran cûybârın şırıltıları hep birer avaze-i meserret kesilmiş baharda bana hitap ederek diyor ki: “Bak, nazarının isti’âb ettiği şu bedayii ben hep senin için hazırladım. Çiçeklerim senin içindir, genç kız! Onlardan birkaç deste yap da başına vaz’ et. Birkaç tanesini de göğsüne tak da ben de seni görerek iftihar edeyim. Benim zamanımda herkes şâd olur. Herkes güler. Sen de gül, sen de koş, sen de oyna da kuşlar, çiçekler senin şetaretini görerek daha ziyade kesb-i letafet etsinler”. Ah pek haklı! Bu mevsim, kederli olacak mevsim değildir.

Bedayi-i kâinattan istifade tarikini arayacak zamanındayız. Evet, gülmeliyiz, oynamalıyız, mesrur olmalıyız.

Bu sözleri söyleyen genç kız son sözü üzerine dudaklarındaki tatlı tebessümü, çehresinde görülen alaim-i şevk ve şadîyi birdenbire kaybetti. Yüzünde keder alametleri, tavrında gumûm âsârı görünmeye başladı.

Mini mini elini yüreğinin üzerine bastırarak acı bir sesle şu sözleri telaffuz etti: “Lâkin bunu ne yapalım?..” Genç kız seviyordu.

Mehmet Halit”

 

NEYDİ İŞİTTİĞİM

Ne oluyor? Kâinat yine zulmette kalmaya başladı. Etrafı istila eden şu sükût ve sükûnette hissettiğim dehşet neden? Yine mi akşam oluyor?

Herkes mahalline çekiliyor: İnsanlar evlerine, kuşlar yuvalarına, tavuklar kümeslerine avdet ediyorlar. Ben ne yapayım? Ben de mi bir tarafa büzülüp sükûnete varayım? Ya kalbimin bu heyecanını, ruhumun şu sıkletini ne yapmalı?

Yanında bulunduğum pencereden ayrıldım. Aheste aheste yürüyerek evden dışarıya çıktım. Hayat-bahş-ı kâinat olan şems iğtirab etmiş, sema bir sitare-i mateme bürünmüş, arz bir zulmet-i kesife içinde yuvarlanmakta devam ediyordu. İlerliyordum. Nereye? Ben de bilmiyordum; zira karanlıktı. Ne tarafa ihale-i nazar etsem karanlıktan başka bir şey göremiyordum. Epeyce bir zaman yürümüşüm. Birden bire kalbimi bir korku istilâ etti. Zulmet bana irâs-ı haşyet ediyordu. Tevakkuf ettim. Zihnimin dağınıklığını izale için gözlerimi kapadım. Birkaç saniye bekledim… Gözlerimi açtığım zaman o evvelki zulmet mahvolmuştu. Kamer hafif hafif neşr-i envar ederek ufuk üzerinde aheste aheste ilerliyordu. Şu zamanda kamer benim için zulmet-i sefalette kalmış bir bedbahtın kalbinde zuhur eden şule-i ümide benziyordu.

Etrafa göz gezdirdim. Haric-i şehirde olduğumu bulunduğum yerin ağaçlık ve yeşillik bir mahal olmasından istidlal ettim. Sık ve yekdiğerine mülasık olan ağaçlar zulmetten muhafaza-i nefs için birbirlerinin kollarına atılan masumları andırıyordu. Hava ihtizaza, ince bir rüzgâr vezana başlamıştı. Çimenler, yapraklar hareket ediyorlardı. Kâinat yeniden hayat bulmuştu. Biraz ötede bir küçük çay sakince cereyan etmekteydi. Şırıltıları etrafa aksettikçe dehşetle karışık bir zevk hissediyordum. Muhtasaran tarif ettiğim şu manzarayı görür görmez hatırıma benim Nevzat’ın:

Bir yanda çemen eder temevvüc

Emvâc-ı latifi ruh-efzâ

Efkâra safa vü neşve-bahşa

Ziynette âlem-i teferrüc

sözleri geldi.

Bir iki adım attım. Çayın kenarında bulunuyordum. Gayr-i ihtiyarî bir hareketle oturup etrafı temaşaya koyuldum. Bilmem niçin? Ne görsem acı acı fikirler hâsıl ederim. Çayın akışı; bana mürûr-ı zamanı; cereyan-ı hayatı ihtar etti. Düşünüyordum, göğüs geçiriyordum, niçin? İhtimal ki hayatın bu kadar çabuk geçmesini arzuma muvafık bulmadığım için!.. Mütalaatımda ilerledim. Kendi kendime şunları sormaya başlamıştım: Ben kimim? Her gün, her saat, her dakika nazarımıza çarpan mevcudat, azametine hayran olduğumuz sema, nedir? Şu bulunduğumuz dünya ne oluyor?.. Deli değil miydim? Bu kadar hükemanın aciz kaldıkları mesail ile uğraşmak!!..

Birdenbire mütalaatımdan çıktım. Letafetini tariften kalemimin istinkâf ettiği bir ses âtîdeki sözleri söylemeye başladı. “İnsan! Ne kadar tuhaf bir mahlûksun ki aczini hiç hatırına getirmeksizin iktidarının fevkinde şeylerle uğraşırsın! Fikrine ittılâ’ı muhal mesailin halli için icbar ediyorsun! Nafile it’âb-ı zihn etme! Bilmek istediğin şeyleri sana öğretmek iktidarı Hâlik tarafından fikrine verilmemiş! Bundan dolayı muğber de olma her şeyin hakikatine vukufu merak etme! Aczini kendin bir bedbahtlık addediyorsan arzu-yı ilâhiye karşı harekette bulunduğunu hatırından çıkarma!

İnsan için yalnız bir şey vardır: İtikat, iman!!..

Ses kesildi. O zamana kadar sedanın mahall-i zuhurunu öğrenmek hiç hatırıma gelmemişti. Yalnız dinliyordum, bu sözlerin kimin tarafından söylendiğini ve ne taraftan geldiğini öğrenmek için gözlerimi açtım.

Müezzin yatsı ezanının “La ilâhe illallah” kısmını kıraat ediyordu. Ben de bilâ-ihtiyar “Muhammeden Resulullah”  kelimat-ı âliyesini zebûr-ı lisan ettim.

Meğer odadan çıkmamışım!!...

Halit”

 

 



* Doç. Dr. Dokuz Eylül Üniversitesi Buca Eğitim Fakültesi Türkçe ve Sosyal Bilimler Eğitimi Bölümü. sacagin@hotmail.com ORCİD: 0000 0002 1411 4557

[1] Geniş bilgi için bkz. Ö. Faruk Huyugüzel, “Tanzimat’tan Cumhuriyet’e İzmir’de Kültürel Hayat”, İzmir’de Edebiyat ve Fikir Hareketleri Üzerine Araştırmalar, İzmir Büyükşehir Belediyesi Kültür Yayını, İzmir, 2004, s. 22-29.

[2] Orhan Rahmi, “Bıçakçızade Hakkı İle Röportaj”, Hizmet, nr. 896, 11Aralık 1927.

[3] Tefrikalar devam ederken çevresindeki insanların alaycı sözlerini Halit Ziya Kırk Yıl adlı hatıratında şöyle anlatır:

Bu makalat silsilesi bir tuvalet masasının üzerinde bulunabilecek şeylerin mahiyeti, suret-i imali hakkında fennî malumattan ibaretti. Sünger, fırça, sabun, ıtriyat, tarak, fildişinden yahut bağadan mamul mevad ve saire…

Bunu istihzaya vesile addedenler makaleleri bu nokta-i nazardan telakki etmediler. Evde bir tuvalet masası değil bir tarakla bir fırça bile bulundurulması görülmeyen bir zamanda pek tabii olarak:

-Acaba fildişi mi yoksa bağa mı tarak kullansam... Yahut:

-Boynumu, yüzümü süngerle silmeye başlayalı çehremde başka bir revnak peyda oldu, kabilinden latifelere hemen her gün muhatap olurdum. Kalben hiddetimden köpürmekle beraber güler geçerdim.

Heyhat!.. Hayatta daha ne kadar böyle kalben köpürürken gülüp geçilecek şeylere alışmak mukaddermiş!... (Uşaklıgil 2008: 222).

[4] Bununla birlikte Ziya Somar, Halıt Ziya’nın bu faaliyetini Ahmet Mithat’a bağlar: “Mehmet Halit’in “Tuvalet Masası” yazılarında Ahmet Mithat Efendi’nin o sırada moda olan Avrupalı gibi yaşamak âdâbını öğretmek için Kırkambar Külliyatı içinde vücuda getirdiği eserlerin bir ilhamını bulmak nasıl yersiz olmazsa…” (Somar 2001, 20).

[5] Böyle bir etkiyi Halit Ziya’nın Sefile romanında göstermiştik: (Sabahattin Çağın, “Halit Ziya, Ahmet Mithat’a Karşı”, Yeni Türk Edebiyatı, nr. 16, Ekim 2017, s. 33).

[6] Bu dergi ve içeriği hakkında bkz. Fazıl Gökçek, “İzmir’de Yayımlanan İlk Türkçe Dergi” Dergâh, nr. 79, Eylül, 1996, s.10-11.


Prof. Dr. Şerife ÇAĞIN* \\\\

HALİT ZİYA ve REŞAT NURİ’NİN ESERLERİNDE

İZMİR’DE AFRİKALI ZENCİLER*

Şerife ÇAĞIN*

 

Türk edebiyatında esaret söz konusu olduğunda konak ve yalılar; cariye, odalık, halayık, dadı, kalfa, uşak, lala, harem ağası gibi yaptıkları işlere göre isim alan kişilerin yaşadıkları, hizmet ettikleri mekânlar olarak karşımıza çıkmaktadır.[1] Genellikle iki grupta değerlendirilen esirlerden yetenekli, güzel ve cazibeli olanların daha çok Kafkas kökenli Çerkez esirlerden; temizlik işlerinden ve mutfak gibi arka plândaki işlerden sorumlu olanların ise siyahî esirlerden seçildiği söylenebilir. Güzellikleriyle dikkat çeken, satın alınıp odalık yapılan cariyelerin büyük bir bölümü beyaz tenlidir. Afrikalı esirler ise sadakatleri, kahramanlıkları ve yardımseverlikleriyle ön plâna çıkarlar.[2]

Bu yazının konusunu oluşturacak Afrikalı zenciler ise Osmanlı İmparatorluğu’nun hüküm sürdüğü dönemlerde çeşitli şekillerde İzmir’e gelmiş, gerek ev içi hizmetlerinde karşımıza çıkan gerekse kölelikten özgürlüğe giden yolda İzmir’in özellikle Kadifekale eteklerindeki Temaşalık mahallesinde konumlanmış kişilerdir. Afrika kökenli bu kişilerin mesken edindikleri Kadifekale civarı, Temaşalık mahallesi; geleneklerinden getirdikleri “dana bayramları”; dadılar, bacılar, halayıklar, uşaklar, lalalar, çucanalar, meczuplarıyla en güzel ifadesini Halit Ziya’nın Cumhuriyet’ten sonra kaleme aldığı hatıra-hikâye tarzındaki eserlerinde ve Reşat Nuri’nin Miskinler Tekkesi romanında bulmuştur.[3]

Halit Ziya, İzmir’de geçirdiği çocukluk ve gençlik yıllarına dönerek kaleme aldığı hikâyelerinde, Çerkez kızları ele alan pek çok yazardan farklı olarak Afrikalı esirler, özellikle de Orta Afrika’da Çad Gölü civarından getirilmiş melez tipler üzerinde durur (Çağın 2016: 25-42). Yazar bu kişilerin fizikî özelliklerine, geleneklerinden getirdikleri hususiyetlerine, memleket özlemlerine odaklanır. “Abdi ile Karanfil” hikâyesinde güzelliğiyle olduğu kadar içe kapanık, gururlu duruşuyla diğer halayıklardan ayrılan Karanfil, erkekliği alınmış olan Refik Ağa; “Civelek Ziver”de mahallelinin, özellikle Yavuz İbrahim’in sevgisini kazanan Civelek; “Ayni Tata”da belinde kutusu her gün İzmir’in yukarı mahallelerini dolaşan meczup insanda merhamet uyandıran, yazarın özlemle hatırladığı kişiler olarak anlatılır.[4] Ayrıca bu kişilerin hikâyeleri İzmir’in mahalleleriyle, sokaklarıyla, konaklarıyla iç içedir. Bunlardan şehre, şehirden bu kişilere sirayet etmiş bir şeyler vardır. Benzer şekilde Reşat Nuri’nin Miskinler Tekkesi’nde de Temaşalık mahallesi, mahallenin konumu, zencilere kendine özgü bir hususiyet kazandırmıştır ya da anlatıcının da belirttiği gibi adeta Sudan gecelerinin hüküm sürdüğü bu mekân, bu “biçareler”i buraya toplamıştır. Halit Ziya’nın hikâyelerindeki İzmir, yazarın çocukluk ve gençlik dönemini geçirdiği 1880’li yılların İzmir’idir.[5] Reşat Nuri’nin Miskinler Tekkesi’nde ise anlatıcı İzmir’e geldiğinde İzmir Yunanlılar tarafından işgal edilmiştir, yani 1919 ve 1920’li yılların İzmir’idir. Esaret kurumu yasal olarak ortadan kalksa da bu defa da savaşın tahribatı, yoksulluk Temaşalık mahallesindeki zenci halkı esir almıştır. 

Miskinler Tekkesi, esaret kurumu yasal olarak ortadan kalktıktan sonra İzmir’de Afrikalı zencilerin yaşadıkları sefaleti ve geleneklerinden getirdikleri şenlikleri gözler önüne sermesi bakımından önemli malzeme sunmaktadır. Halit Ziya’nın hikâyelerinde ise, daha erken dönemlerde konak hayatı içerisinde halayık, dadı, kahya pozisyonunda kişilerin acıklı hayat hikâyeleriyle birlikte kısmen İzmir’in yoksul mahallelerindeki zencilerin yaşantılarından kesitler yer alır.

 

KADIFEKALE’NİN TEMAŞALIK MAHALLESİ ve DANA BAYRAMLARI

Miskinler Tekkesi’nde, roman karamanı II. Mahmut dönemi devlet adamlarından Kazasker Şemsettin Molla’nın torunu Kocabaş’ın bakışından İzmir’in Temaşalık mahallesini ve buranın zenci ahalisini tanırız. Küçükken kafasının büyüklüğünden muzdarip olan Kocabaş, rüştiyeyi bitirmiş, Evkaf Nezareti’nde işe girmiş, fakat II. Meşrutiyet’in ilânından sonra İttihatçılara muhalif safta görüldüğü için Sinop’a sürgün edilmiştir. Burada arzuhalcilik yapar, bu arada uygunsuz işlere karışır. Balkan Savaşları’ndan sonra İttihatçılar düşünce onu da salıverirler. İstanbul’a dönünce kâtiplik ve yazı hocalığı yapmaya başlar. Umumi Harp’te askere alınır. Mısır’a gönderilir, iki seneden fazla bir zaman Halep’te yazıcı neferliği yapar. Ağır bir kazaya uğrar ve kolunu kırar, tek geçim vasıtası parmakları işlemez olur. Bir sakat gazi olarak İstanbul’a dönmeye karar verir. Fakat yarı baygın çileli bir yolculuktan sonra nihayet kendini İzmir’de bir hastanede bulur. İzmir Yunanlılar tarafından yeni işgal edilmiştir. Kocabaş burada, çocukken yaşadığı konakta oyun haline getirdiği dilenciliği meslek edinir ve kazancını gitgide arttırarak hayatını bu şekilde idame ettirir. Biraz durumunu düzelttikten sonra şehrin sapa bir köşesinde kendisine bir oda aramaya başlar. Sonunda Kadifekale eteklerinde Temaşalık denen mahallede gönlüne göre bir yer bulur. İşte Temaşalık ve buranın ahalisi olan Afrikalı zenciler bize dilencilik yapan ve bu şekilde çeşitli yerlere girip çıkarak çeşitli insanlar tanıyan, böyle bir konak düşkününün gözünden tasvir edilir. Kocabaş’ın “Cemiyet halinde fukaralığın bu derecesini, ben diyebilirim ki başka hiçbir yerde görmedim” dediği Temaşalık, halk dilinde Tamaşalık, coğrafî konumu ve içinde barındırdığı Afrikalı ahalisiyle şöyle tasvir edilir:[6]

“Tamaşalık, dağın dibinde deve sırtı gibi biçimsiz yokuşlar ve inişlerden meydana gelmiş bir oyuktu. Tufandan evvel yaşamış ve Nuh Peygamber’in gemisine sığacak halde olmadıkları için nesilleri kurumuş fil-i Mamudîler malum! Dağdan baktığımız zaman sanırdınız ki, her biri beş altı fil cesametinde olan bu hayvanlardan bir sürü, günün birinde bu çukurda dolaşarak oraya buraya terslemiş ve bu Tamaşalık mahallesi onların öbek öbek kuruyup katılaşmasından hasıl olmuştur. Fakat içine indiğiniz vakit manzara başkadır. Çoğu, en adi bir hendeseden mahrum köstebek kümbetleri arasında taştan, tenekeden, hatta tahtadan yapılmış kulübeler de vardır.

Dağdan inen seller toprağı yalayarak yer yer yollar açmış ve bunlardan bazıları âdeta merdiven haline gelmiştir.

Tamaşalık’ın ahalisi Afrika zencileridir. Konaklardan çırak çıkarılmış yahut kaçmış sürü sürü Gülfidan bacılar ve onların erkekleri… Bunların güçlü kuvvetlileri gündüzün şehirde incire, palamuda yahut dilenciliğe giderler; ihtiyar ve sakatlar kulübelerinin önünde, kızgın güneşin altında iri kertenkeleler gibi yarı çıplak yatarlardı. Tamaşalık’ta geceler de gündüzleri aratmayacak kadar sıcaktır. Gündüzün tepedeki dağın, hamam taşları gibi kızan kayalıkları, güneş batınca bu sıcağı ağır ağır aşağıya vermeye başlarlar ve mahallede Arapçıklar için adeta Sudan geceleri hüküm sürer ki, biçareleri buraya toplayan da belki budur.

Sağın, solun rüzgârları bu izbeye yol bulamadıkları için Tamaşalık’ın kışı da oldukça yumuşaktır. Yalnız, ara sıra büyük yağmurlarda dağdan sel inerek bazı kulübelerin eşyalarını, hatta kendilerini götürüp, bacılar sabaha kadar acayip kuşları andıran sesleriyle haykırışırlar; fakat ertesi gün kırık dökükler elbirliği ile tamir edilerek her şey tekrar yoluna girer.” (54-55)

Kocabaş’ın kiraladığı ev, Temaşalık’ın en iyice evlerinin birinin sokağa bakan bir odasıdır. Ev sahibi Nur-ı Nigah Kalfa adında bir hastabakıcıdır. Buradaki insanlar çok zor şartlar altında geçimlerini sağlamaktadırlar. Kısa bir süre sonra kalfa vefat eder. Kocabaş, Nur-ı Nigah Kalfa’nın odasının mühürlenip kandilinin yakılmasına kadar her şeyin çabucak olup bitmesine önceleri hayret etse de zamanla Temaşalık’ta ölüm kadar sade bir dava olmadığını anlar. Evin etrafındaki “tepe ve çukurlarda, kulübelerin önündeki meydancıklarda bacıların, çöplüğe inmiş kargalar gibi yedişer sekizer kişilik halkalar halinde çömelip oturdukları her zaman görülen manzaralardandır” (56). Kocabaş, Nur-ı Nigah Kalfa’dan kalan ufak tefek eşyayı satın alıp evin tamamını kiralayınca birdenbire mahallenin en büyükleri mertebesine çıkar. Çok az ücret karşılığında komşu bacılar evini silip süpürür, çamaşırlarını yıkar, yemeğini pişirirler. Aşağıdaki tasvir Temaşalık’taki fakirliğin, sefaletin boyutunu yansıtmaktadır:

“Cemiyet halinde fukaralığın bu derecesini, ben diyebilirim ki, başka hiçbir yerde görmedim. Kedi mancası satan Arnavut mahalleye uğradığı zaman bacılar etrafına üşüşürler, sırığın ucunda sallanan akciğerlerden bir parça kestirirler ve bunu kuru ekmek unundan bir hamura bulayarak kapıların önünde yaptıkları çerçöp ateşinde tava ederlerdi. Hali anlamalı ki, buna da imrenenleri, tavadan kalkan yağlı dumanı kedi gibi karşıdan koklayarak ve kırmızı dilleriyle yalayarak: ‘Gule gule ye komşu… Afiyet şeker olsun!’ diye dua edenleri görürdüm.

Arada bir mahalleye deve eti gelirdi. Bunlar, herhalde şehir dışında kesilen hurda hayvanlar olacaktı. Hatta bazılarının öldükten sonra kesilmiş olmamaları için de sebep yoktu. Komşularım deve etinin biraz ekşi olmakla beraber, sığır eti kadar lezzetli olduğunu söylerler ve kızarttıkları köftelerden bana da tattırmaya uğraşırlardı. Bu kadar sefaletin, zenginliği dillere destan Frenk mahallesinin bu kadar yakınında nasıl barındığı Tanrı’nın anlaşılmaz bir hikmetiydi. Fakat bundan daha fazla şaşılacak şey, çok kere davalı bir sabun veya odun parçası etrafında saç saça baş başa kavgalar, hatta bazen erkekler de karışarak sopalı ve kanlı gazveler olduğu halde mahallede hiç hırsızlık vakası işitilmemişti. Kavgalar sadece paylaşılamayan haklar içindi.

Tamaşalık mahallesinde epeyce çocuk da vardı ve bunların en ufakları aşağı yukarı Afrika’daki zenci köylerinde gibi, yani çırılçıplak gezerlerdi. Ancak günün birinde de bu çocuklardan bir veya birkaçının fistolu ipek entariler; boncuklu pelerinler, kıvırcık başlarında kurdeleler, hatta renkli Japon şemsiyeleriyle ortaya çıktıklarını, oyuncak bebekler gibi ellerinden tutularak gezdirildiklerini görürdünüz. O vakit hemen anlamalıydı ki o günlerde kibar mahallelerden birinde bir ufacık kız çocuğu ölmüştür.

Bununla beraber mahallede ölü elbisesiyle birdenbire şıklaşan yalnız çocuklar değildi. Bir gün evvel sokakta dolaşırken şalvarının deliklerinden parça parça etleri görünen bir ihtiyar Arap, ertesi gün bacağında çizgili pantolon, sırtında kadife yakalı kaputla dolaşır; entarisinin eteği dizkapaklarına çıkmış bacı, arkasında hışır hışır gron çarşafla tavus gibi kabararak sokaklarda sallanırdı.” (57-58)

Bu sefalet manzaralarının yanında Temaşalık’ta her yıl gerçekleşen meşhur Dana Bayramı şenlikleri üzerinde de ayrıntılı olarak durulur. Miskinler Tekkesi’nde, şehirde ve hatta civar kasaba ve köylerde ne kadar Arap varsa bu şenlik günlerinde Temaşalık’a akın ettiği, bunlara bir o kadar da beyaz seyirci katıldığı belirtilir. Bu şenlik, Afrika’dan getirilmiş bir putperest ayini olarak düşünülür.[7] Acemlerin Seyid Ahmed Deresi Tekkesi’ndeki eski On Muharrem ayinlerine benzetilir. Bayram hazırlığı ve şenlik şöyle tasvir edilir:

“Bayramın hazırlığı aylarca evvelden başlar, Tamaşalık’ın inişli yokuşlu sırtlarına seyirciler için seyyar kahveler kurulurdu. Tamaşalık’ta debdebe ve dâratı o gün görmeliydi. Şehrin kibar ölülerinden kalma ne kadar süs eşyası varsa meydana çıkar; kadınlar, Hama kumaşından kabuk gibi çarşaflar, Hacı Efendiler İngiliz şayağından elbiseler, Ankara sofundan lâtalarla ortada salınırlar, bir gün evvel salya sümük içinde yarı çıplak dolaşan kız çocuklar satentilyon entariler, erkek çocuklar kısa kadife pantolonlar giyerlerdi. Bayramın asıl ağırlık merkezi olan mukaddes danaya gelince onun bayramı çok evvelden başlamış bulunurdu. Bir kalabalık, boynunda ve boynuzlarında kırmızı gaz bombeleriyle danayı haftalarca sokak sokak dolaştırırlar; zilsiz tefler çalarak, oyunlar oynayarak evlerden kendileri için para, yorgunluk ve açlıktan kaburgaları çıkmış hayvan için zerzevat kabuğu toplarlardı. Fakat oyunların asıl büyüğü o gün Tamaşalık’ın orta meydanında dananın etrafında oynananlardı.

Havadaki toz toprak bulutlarını bir kat daha ağırlaştıran sıcak günlük dumanları arasında zilsiz tefler dövülür, hep bir ağızdan şimdiki dans havalarına benzeyen birtakım şarkılar okunur; dananın etrafında iç içe birkaç daire teşkil eden erkek Araplar, oldukları yerde maymunlar gibi zıplayıp dönerek ve ellerindeki sopaları birbirlerine vurarak acayip bir horon oynarlardı. Sonra gene bu sesler arasında dana kesilir, akla sığmayacak bir süratle yüzülüp parçalanır, kenardaki çalı çırpı ateşinde pişirilerek yenirdi.” (65-66)

Halit Ziya’nın İzmir Hikâyeleri’nde yer alan “Civelek Ziver” hikâyesinde de Dana Bayramı daha kısa bir şekilde benzer özellikleriyle anlatılır. Hatırat-hikâye tarzında kaleme alınan bu hikâye, Halit Ziya’nın Osmanlı Bankası’nın İzmir şubesinde mütercim ve muhasip olarak çalıştığı 1886-1892 tarihlerindeki gençlik hatıralarına dayanmaktadır. Burada yazar, zencilerin Afrika geleneklerinden getirdikleri bu kutlamanın Kadifekale sırtlarında İzmir’in Bahribaba üzerinden denize bakan bir noktasında sürdürüldüğünü belirtir. İzmir’de çeşitli kabilelerden gelme erkek kadın ne kadar zenci varsa burada toplanırlar, yerler içerler, oynarlar. İzmir halkından bir büyük kalabalık da bunları seyretmek ve garip oyunlarını görmek için orada toplanırlar. Özellikle “borulu” kadın zenciler bu törenin başlıca unsurudur. Oyunların arasında onların içinden boruları tutanlar da olur. O zaman boruluların reisleri olan yaşını başını almış “gudye” ismi verilen kadınlar bunlarla meşgul olurken halk bu “hem çirkin hem merakı câlib sinir buhranı manzaraları” alaka ile görmüş olur (Uşaklıgil 2005: 156-157).

 

CARİYE, HALAYIK, BACI ve DADILAR

Halit Ziya’nın çocukluk ve gençlik hikâyelerine dayanan İzmir Hikâyeleri konak hayatı içerisinde Afrikalı zenciler hakkında önemli malzeme içermektedir. Çocukluk günlerine dayanan “Uzak Hatıralar” bölümünde küçük Halit on iki yaşındadır ve Rus Harbi’nin sonlarında babası, işlerini İstanbul’dan İzmir’e nakletmek zorunda kalmıştır. Aile Saraçhanebaşı’ndaki güzel evlerinden, şirin ve büyük bahçelerinden ayrılarak İzmir’de büyükbabanın Çorakkapı Konağı’nın müstakil bir dairesine sığınır. Daha sonra büyük konaktan bağımsız, yine aile evlerinden Yokuş Başı’ndaki güzel, şirin bir ev onlara verilir. Bu eve taşınma sırasında bir süreliğine Halit, annesi ve dadısıyla beraber Arapfırını Mahallesi’nde uzak akrabalarından Kevser Hanım’ın büyük evine misafir olurlar. Bu kısımda asıl üzerinde durulan, Kevser Hanım’ın küçük torunu Affan olmakla beraber halayıkları ve uşakları da tanıma fırsatı buluruz. Çerkez kızların dışında mutfakta Mecbur Bacı’nın nezareti altında evin hizmetini gören Fidan, Sünbül ve Ferah isminde üç siyahî kız daha vardır. Affan bu kızları cana yakın bulduğu gibi, ekmek yoğururken kendi dilleriyle söyledikleri bestelerden de etkilenir. Mümkün olsa onları notaya almak, kanunla icra etmek ister.

Kevser Hanım’ın büyük damadı, yani Affan’ın büyükbabası öldükten sonra konaktaki ilişkiler çözülür ve miras davalarıyla aile parçalanır. Bu arada konaktaki halayıkların ve uşakların birtakım gizli ilişkileri de ortaya çıkar. Sünbül ile evin uşaklarından Aydınlı Genç Osman’ın epeydir seviştikleri anlaşılır ve onların nikâhı kıyılır. Yine Rum delikanlısı Pavli ile Habeş kızı Ferah’ın gizli buluşmaları sonucu kızın hamile kaldığı öğrenilir ve Mecbur Bacı, kızı Kadifekale eteğinde azat edilmiş zenci bir kadının evine götürür. Kevser Hanım kıza acıyarak bütün eşyası ile birlikte oldukça mühim bir para da verir. Pavli ise arabası ve hayvanlarıyla birlikte ahırdan ayrılmıştır. Hanımın ve arkasından Mecbur Bacı’nın ölümünden sonra Zarif ile Fidan’a azat kâğıtları verilir. Kevser Hanım ölmeden önce onlara da bir şeyler ayırmıştır. Onları bir büyük aile yanlarına alır. Ayrıca Fidan’a talip de çıkmıştır. Bu ilişkiler konak hayatı içinde halayıkların ve uşakların pozisyonunu yansıttığı gibi efendilerin onlara karşı muamelelerini de yansıtmaktadır. Özellikle çocukların bakımından sorumlu olan dadıların ev halkı nazarında itibarlı bir yeri vardır. İstanbul’daki çocukluk günlerine dayanan “Dilhoş Dadı” hikâyesinde yazar, “şimdi düşünürken öyle buluyorum ki çocukluğumun en mesut saatleri, böyle onun gözü önünde, evin büyük ve yüksek damında, elimde uçurtmanın ipiyle geçen saatlerdi” (Uşaklıgil 2010: 100) diyecektir. Anne ve kardeşleriyle, hatta evin bütün halkıyla arasında dadısı vardır. Ne zaman haddini bildirmek için Halit’e bir tehdit, azar eli yönelse hemen Dilhoş Dadı’nın heyecandan, biraz da hiddetten titreyen ince ve küçük eli uzanır ve tehlikeyi savuşturur. Yazar sonradan onun, Orta Afrika’da bulunan Çad Gölü civarından gelmiş olacağını tahmin eder. Bir keresinde memleketinde bir padişah kızı olduğundan bahsetmiştir. Halit, padişahın, kabile reisi olabileceğine büyüdükten sonra hükmeder. Dilhoş Dadı’nın vakur edasıyla evin hanımları nazarında seçkin bir yeri vardır. Küçük Halit’e anlattıklarından, akıttığı gözyaşlarından geçmişinde yaşadığı bir tecavüz vakasının yükünü hala yaşadığı anlaşılmaktadır[8]

İzmir Hikâyeleri’nde yer alan, ilk olarak 1942’de yayımlanan “Abdi ile Karanfil” hikâyesi yine Halit Ziya’nın İzmir yıllarındaki hatıralarına dayanmaktadır. Hikâyeden öğrendiğimize göre Halit bu yıllarda on beş yaşlarındadır. Bu hikâyede, Halit’in dedesinin uşağı Refik Ağa’nın büyük bir aşkı nasıl berbat ettiği anlatılır. Ayrıca bu hikâyede esaret meselesi sosyal bir boyuta taşınarak irdelenir. Olaylar Halit’in dedesinin Göztepe’de yazlık olarak kullanılan köşkünde geçer. Hikâyede üzerinde durulan üç halayıktan Hüsnühal ile Karanfil, Halit’in halası Nafize Hanım’ın; Müferrih ise annesinin hizmetine bakarlar. Hüsnühal iyi huylu olmakla birlikte, çirkin bir Çerkez kızıdır. Çirkinliğinden dolayı bir talip bularak çırak edilmesine imkân olmamıştır. Hikâyenin esas kahramanı Karanfil olmakla birlikte zenci olduğu anlaşılan Müferrih de henüz bir ergen sayılabilecek Halit’in gözünden çok canlı çizilir:

“O da ne çalımlı, ne alımlı bir kızdı; bana karşı bir yılışıklığı da vardı. Hele yürüyüşü!.. Yürümek değil, bu bir raks idi. Kabilesinin rakslarından vücudunda yer etmiş bir hava onu gerdanından omuzlarına, oradan bütün göğsüne, kalçalarına, bacaklarına, ta ayak parmaklarının uçlarına kadar kavramış gibi idi; ifrata varmayan bir salıntılı, bir dalgalanışlı yürüyüş ki beni her gördükçe gözleri süzülerek daha cazip bir ifade alır ve davet eden bir nefsini verişle: ‘Sanki ne çekiniyorsun? Senin on beş yaşınla benim yirmi yaşımın arasında küçük bir mesafecik var. Onu atlayıversek ne lazım gelir. Nasıl birbirimizi bulur, nasıl o küçük mesafeyi aradan kaldırıverirdik!..’ demek isterdi.” (Uşaklıgil 2005: 177)

Halit’in dikkatini asıl çeken Karanfil’dir. Karanfil; erkekliği alınmış olan Refik Ağa’nın karşılıksız sevdiği, evin uşaklarından Arabacı Abdi’nin gönül verdiği güzel bir Afrikalı kızdır. Yazar anlatıcı onun Habeş olmadığını, Habeşlerde nadir bulunan açıklıkta olduğunu, Dilhoş Dadı gibi Çad Gölü civarından geldiğini özellikle belirtir. Yirmili yaşlarında olan Karanfil sokulgan, yılışık, kendisini vermeye hazır, Müferrih’in tersine soğuk, içe kapanık, gururlu tavrıyla daha çekicidir:

 “Ne şirin, ne cana yakın, ne körpe, ne civan bir şeydi bu Çad Gölü civarının güzel kızı!.. Sürmeli gözleri, kıvırcık kirpikleri, fazla ballılığından çatlamış bir mor incir gibi ince dudaklarının arasından görünen düzgün, beyaz dişleri vardı; fakat her şeyden ziyade onun her vakit dargın zannolunan çehresinde öyle bir ciddi, hatta kibre hamledilebilecek öyle bir vakar ifadesi vardı ki ona bir sultan kızı hali verirdi. Galiba sultan değilse bile ona yakın farz olunabilen bir şeylerin kızı idi.” (Uşaklıgil 2005: 177)

Burada “fazla ballılığından çatlamış bir mor incir gibi ince dudaklar” benzetmesi, bu dönem eserlerinde yazarın Ege bölgesine özgü benzetmeleri kullanması bakımından güzel bir örnektir. Nafize Hanım ağırbaşlı, ciddi tavırlı olan Karanfil’i, oğlu Ahsen’e dadı olarak seçmiştir. Abdi ile Karanfil’in deniz kenarında, dağ tarafında buluşup sevişmelerine bu küçük çocuk iyi bir vesile olmuştur. Ev sahiplerinin halayıklara davranışları da gayet olumludur. Mesela Karanfil ile Abdi’nin ilişkisini bilmeyen yoktur. Yakında bir araya getireceklerdir. Nafize Hanım çeyiz cariyesi olan Hüsnühal ile Karanfil’e karşı kibar ve şefkatlidir. Bu cariyeler ömürlerinin sonuna kadar hanımlarına kendilerini adarlar.

Her ne kadar Halit Ziya’nın İstanbul’da babasının, İzmir’de dedesinin konağında halayıklara, uşaklara iyi muamele edilse de burada küçük amca Süleyman’ın gözünden esaretin bir başka yüzüne dikkat çekilir:

 “Bizde ve İzmir’in başlıca evlerinde takım takım görülen, hele İstanbul’da, başka büyük Türk şehirlerinde yüzlercesi bulunan bu Afrika kızlarının nasıl olup da buralara kadar geldiklerini ve kim bilir esaret hayatında nasıl safhalar geçirdiklerini düşünmek lazımdır. Sade memleketimize değil bu zavallılar bütün dünyaya yayılmışlardır. Bize gelenler ekseriyet üzere Çad Gölü civarındadır. Afno, Bagermi, Borno kabilelerinden, hatta Kongo’dan, Sudan’dan, Habeş diyarından… Bu uzak yerlerden buralara kadar gelmek için neler görmüşler, neler geçirmişlerdir, hele zalim esircilerin elinde birçoğu çocuk, birtakımı körpe genç kız, pek azı olgun kadın olan bu mahlûklar kim bilir nasıl heveslere alet olmuşlardır. Daha sonra satıldıkları evlerde her birinin bir acı sergüzeşti vardır. Bunların mukadderatına bizdekilerin halleriyle hüküm vermeye kalkışmamalı. Onlara muntazır olan akıbetin bir küçük numunesini görmek için Kadifekalesi sırtında sefaletini seren zenci mahallesine kadar gitmek, o mezbelenin yürek parçalayan hazin levhasını tetkik etmek lazımdır…” (Uşaklıgil 2005: 185)

Bir yerde daha esaretin sosyal boyutuna Müferrih aracılığıyla, yalnız kızın hafifmeşrep tabiatına uygun şekilde yer verilir. Halit hastalandığında annesi vücudunu ovması için Müferrih’i gönderir. Halit’te gözü olan kız bu işi pek keyifle ve maharetle yapar. Halit böyle güzel ovmayı nereden öğrendiğini sorduğunda Müferrih’in cevabı, esir ticaretinin çirkin yüzünü ortaya koyar niteliktedir:

 “-Bizi memleketten getiren esirci… Biz sekiz kişi idik. En küçüğü ben!.. O zaman on, belki on iki yaşındaydım. Ötekiler benden çok büyük idiler. Nerelerden geçtik, nerelerde kaldık, nihayet işte İzmir’e vardık. Hacı Selim ötekileri hep bir yere tıkar, beni çocuktur diye hep yanına alırdı…

Durdu. Devam edip etmemek lazım geleceğinde tereddüt ediyordu. Ben pek merak uyandıran bu hikâyeyi dinlemek istiyordum; cesaret vermek için:

-Sonra? diye sordum.

-Sonrası ne olacak? Her akşam yatakta kendisini ovdururdu..

-Sen o zaman da böyle iyi ovar mıydın?...

-Hayır!... diye cevap verdi.

-Nasıl öğrendin?... diye ısrar ettim.

-O öğretti!... dedi ve birden coşarak: Bana, “Sen beceremiyorsun, ben sana öğreteyim” diye o beni ovmaya başladı. Bütün vücudumu….” (Uşaklıgil 2005: 187)

Hikâyenin sonunda Abdi ile Karanfil’in evlilik planlarının iflas ettiği görülür. Refik Ağa Aydın’ın köylerinden olan Abdi’nin babasına bir mektup yazarak oğlunun siyah bir kızla nişanlandığını haber verir. Adam da buna itiraz ederek, eğer böyle bir iş yaparsa oğlunu evlatlıktan reddedeceğine, mirasından mahrum edeceğine dair bir mektup yazar. Bunun üzerine Abdi, Karanfil’in hanımına, o da babasına danışır. Halit’in dedesi, Abdi’nin baba sözünü dinlemesini uygun bulur. Karanfil’in genç olduğunu, onu çabuk unutacağını, yakında başka taliplerin çıkacağını söyler. Oysa Karanfil Abdi’den sonra hiçbir talibi kabul etmez. Daha çok içine kapanır. Ölünceye kadar hanımının yanında yaşar, ölen Ahsen’den sonra doğan Hayrünnisa onun tek tesellisi, tek konuştuğu kişi olur.

Karanfil’in mutluluğunun önüne geçmesine rağmen erkekliği yok edilmiş olan Lala Refik de insanda merhamet uyandırır. Karanfil’e duyduğu karşılıksız aşkı son nefesine kadar yaşar.

Halit Ziya’nın konak hayatından yakından tanıdığı ve içinde bulundukları pozisyona göre himaye edilen, itibar gören bu kadınların aksine bir de yukarıda belirtildiği gibi Kadifekale tarafında sefalet içinde yaşayan kadınlar vardır. Miskinler Tekkesi’nde esaretin uzantısı, konak artıkları olarak görebileceğimiz bu kadınlarla karşılaşırız. Dilencilikle geçimini sağlayan anlatıcı, Temaşalık’ta “komşu bacılar” dediği kadınlar sayesinde bir nevi saltanat içinde yaşar. Komşu bacılar evini silip süpürürler, çamaşırlarını yıkarlar, yemeğini pişirirler. Aralarında vaktiyle paşa ve belki de vezir konaklarında kalfalık, dadılık edenler de vardır. Düştükleri bu yoksul mahalle ve yaptıkları işlerin karşılığında aldıkları küçük şeyler düşünüldüğünde konaklardan dağılanların, oldukça kötü şartlar altında yaşamak zorunda kaldıkları anlaşılmaktadır:

“Bacıların bütün bu hizmetlerinin karşılığı çamaşırımdan artan bir sabun parçası, benim için doldurdukları dolmanın bir iki tanesi, kuru ekmek kırıntıları ve arada bir ellerine sıkıştırdığım birkaç paraydı.” (57)

Mesule Bacı, Kocabaş’ın Temaşalık’ta tanıdığı bir kadındır. O daha önce İstanbul’da Boğaz’da bir yalıda kalfalık yapmış, Kocabaş onu tanıdığında ise “guçubey” dediği bir paşanın mirasyedi oğlunun hizmetini görmektedir. Konuşması Temaşalık’taki diğer kadınlardan daha az çetrefillidir. Kibar kelimeler söyler, adamakıllı muamele ve teşrifat bilir. Boğaz’da Sururi Paşa konağından İzmir’in Topaltı’ndaki bir odasına bir şekilde düşmüş olan Mesule Bacı, gündüzleri gündeliğe giderek büyük bir vefa ile bağlı olduğu altmışlık “guçubey”i yaşatmaya çalışmaktadır. Anlatıcının “eski konakların Arapçıklarını benim gibi yakından tanımamış olanları şaşırtacak bir acayip vefa ile muhabbet!” (61) dediği tarzda bir bağlılıktır bu. Bir gün Kocabaş, Mesule Bacıyı dilenci Şeyh Abdu’dan dayak yerken görür. Şeyh Abdu heykel yapılı, tunç renkli, uzun sakallı, beyaz bornozlu bir âmâ Arap’tır. Gizliden dilencilik yapan Mesule Kalfa, semtte bir nevi derebeylik kuran Şeyh Abdu’nun sınırlarına girdiği için yemiştir bu dayağı. Kocabaş polis numarası yaparak Mesule Kalfa’yı Şeyh Abdu’nun elinden kurtarır. “Guçubey” ölünce Mesule Bacı “hayattaki istinat noktasını, küfreden külhanbeylerin dediği gibi, şavulunu kaybetmiş” gibi olur. Biraz kendini topladıktan sonra “bir konak kokusu sez”miş gibi Kocabaş’ın etrafında dolaşmaya başlar ve nihayet eve yerleşir. Dana şenlikleri sırasında düşerek yaralanan bir çocuğu sahiplenir. Epey genç olan annesi, çocuğu işe giderken Mesule Bacıya bırakacak, çocuk onlarla birlikte Allah ne verdiyse yiyecektir. Aslen Zileli olan bu kadını, küçükken kimsesi olmadığı için bir defterdara evlatlık olarak vermişlerdir. Kendisini kandıran evin mektepli küçük beyinden hamile kalmış ve defterdar namusunu temizlemek için evlatlığını çocuğuyla beraber sokağa atmıştır. Kadın incirde, palamutta çalışarak kendini, oğlunu geçindirmeye çalışmaktadır. Biraz delişmen ve sorumsuz olan bu kadın bir süre sonra çocuğunu aramaz sormaz olur, çocuk hepten Mesule Bacıya kalır. Bundan rahatsız olmayan Mesule Bacı ise tıpkı “gucubey”ine sahiplendiği gibi bu defa da çocuğa bağlanır.

Asil bir aileden gelen, konaklarda büyümüş olan Kocabaş, Temaşalık’ı akşamları sığındığı güvenli bir yer olarak görür ve “insan ile kuş arasında bir garip mahlûk” dediği bacılarla kendisi arasında benzerlik kurar. Dilencilerin “asilzade” olan, yani doğuştan dilenci kısmından kendini ayırarak şöyle der:

“Deniz kıyılarında birtakım süprüntülere rastlanır. Ot mudur, yosun mudur, yani karaya mı aittir, yoksa denize mi, kestirilemez. Dalga onları alır, sonra tekrar dışarı atar; gene alır, geri getirir; fakat en sonunda getirmez. İnsanların da böyle köklerinden kopmuş bir süprüntü kısmı vardır ki, iki âlem arasında uzun müddet bocalar. Muvazenesizler, ayyaşlar, serseriler yahut sadece talihsizler; benim gibi, Tamaşalık’taki bacılar ve daha birçokları gibi… Beni Tamaşalık’a atan; bacılarla aramdaki bu benzerlik duygusu olmalıydı. Kuş bütün gün uçtuktan sonra geceyle beraber nasıl başını bir duvar kovuğuna sokarsa, ben de öyle, akşamları mahalleme döndüğüm zaman, insan ile kuş arasında bir garip mahlûk olan bu biçare Arapların sesleri arasında kovuğuma sokuluyor ve burada duyduğum rahatlık ve emniyeti başka hiçbir yerde asla bulamayacağımı sanıyordum.” (72-73)

 

UŞAK, LALA, ÇUCANA ve MECZUPLAR

İzmir Hikâyeleri kitabının “Uzak Hatıralar” kısmında anlatılan Kevser Hanım’ın konağında Afrikalı dadıların, halayıkların yanında uşak ve lalalar da vardır. Bunlardan biri Halit’in İstanbul Saraçhanebaşı’ndaki evindeyken babasının on sekiz, yirmi yaşlarındaki kölesi Sürur’a benzettiği Zarif Ağa’dır. Halit, güzel Habeş genci dediği Zarif Ağa’yı görünce erkekliği alınmış Sürur’u içi sızlayarak hatırlar. Halit’in dedesinin hizmetinde bulunan Refik Ağa’dan da bahsedilir ki bu kişi Zarif Ağa’nın tam zıddıdır:

“Zarif hakkında hemen duyduğum sevginin iki sebebi vardı: İkincisi de dedemin hacdan dönüşünde beraberinde getirdiği harem ağasının, Refik Ağa’nın tamamıyla zıddı olması… Refik Ağa, hilkatin kendisini en kara bir renkle boyamakla iktifa etmeyerek ne kadar çirkin olmak mümkünse o kadar çirkin yarattığı ve bununla da kalmayarak çiçek bozukluğuyla bütün çehresini kalbura çevirdiği bir zavallı idi. Zavallı demek doğru mu idi? Herkeste uyandırdığı bir ürpermenin öcünü herkese karşı hışım, hiddet, gazap, hatta kin ile almak için fırsat arayan Refik Ağa bütün konak halkının, hanımların, uşakların, kızların ve herkesten ziyade çocukların bir nevi düşmanı mesabesinde idi. Herkesle beraber onu ben de sevmezdim, vakıa sevmemekle beraber bunu ona karşı belli etmezdim. O da elbette kimseyi sevmediği gibi beni de sevmezdi, ama o da bunu bana sarahatle belli etmezdi. Bu Refik Ağa’nın dedemin konağında bıraktığı bir acı hatıra vardır ki onu da ayrıca hikâye etmelidir.” (Uşaklıgil 2005: 60)

Burada sözü edilen acı hatıra “Abdi ile Karanfil” hikâyesinin konusunu oluşturacaktır. Anlatıcı olan Halit, yıllardan beri evin hizmetinde bulunan Abdi’yi yirmi beşle otuz yaşlarında, genç, dinç, yakışıklı ve sevimli bir Türk delikanlısı; Refik Ağa’yı ise herkesin korktuğu bir hilkat garibesi olarak anlatır. Dedenin hacdan beraberinde getirdiği bu adamın Abdi’yi sevmemesinin altında yatan esas neden erkekliğinin alınmış olmasıdır. Bundan dolayı herkese, her şeye karşı bir kini olduğunu belirtir. Ayrıca uzun boyu, geniş omuzları, endamlı haline karşın yüzü çok çirkindir. Dede, kâhya rütbesine çıkarttığı ve itimat ettiği Refik Ağa ile Abdi arasında öyle bir denge kurmuştur ki ikisinin nefret ve düşmanlıkları hiçbir zaman açığa çıkma fırsatı bulamaz.

“Civelek Ziver” hikâyesinde ise sevimli bir siyahî çocukla birlikte güzel ve aynı zamanda talihsiz olan Müferrih’in başına gelenleri öğreniriz. Ziver, İzmir’in Kadifekale semtinde, on yaşlarında, sevimli, siyahî bir çocuktur. Ona gudye Meserret göz kulak olmaktadır. Tilkilik’te kahve işleten, iyiliğiyle meşhur, yiğit bir adam olan Yavuz İbrahim, Ziver’i Kadifekale’de seyran için gittikleri bir Dana Bayramı’nda görür ve çabucak ısındığı bu çocuğu evlat edinir. Ziver’i tıraş ettirir, yıkatır, üstüne temiz çamaşırlar alır. Güzel, kıvırcık, düzgün endamından dolayı ona Ziver yerine “Civelek” demeyi tercih eder.

Ziver, Habeş değildir. Zenci kadınların beyaz ırktan erkeklerle çiftleşmesinden doğan ve İzmir’de “çucana” diye anılan rengi açılmaya yüz tutmuş siyahîlerdendir. Yazar, bunların nesil değiştikçe ve her değişişte yine zenciye bir beyaz kanı karıştıkça siyahlıktan uzaklaştıklarını, fakat hiçbir zaman tam anlamıyla beyaz olmadan en açık Habeşlerden daha açık bir renk aldıklarını belirtir. Yazara göre melezlik neticesiyle bu çocuklar güzelleşmiş, tatlılaşmış olmakla beraber çok güçsüz olurlar. İçlerinde uzun müddet yaşayacak kadar kuvvet bulan pek nadirdir. Ziver ise bunların en tatlı, en sevimli örneklerinden biridir. Düzgün bir endamı, ince bacakları, kolları, ışıl ışıl parıldayan, kıvırcık kirpikleriyle gölgelenmiş zeki gözleri, kadife gibi yumuşak bir teni vardır.

Yazar, Civelek Ziver’i tanıdığında henüz on dört yaşında, pek güzel, açık Habeş renginde bir çocuktur. Elinde maşa, kahvede oradan oraya seğirtir, müşterilerinin nargilesine ateş yetiştirir, çıngırak gibi ince ve ahenktar sesiyle ocağa seslenir. “İki zarif! Bir okkalı!.. Hep bol şekerli olacak. Birer bardak da su, Şaşal suyundan ve soğuk tarafından” diye siparişler verir. O sade kahve müdavimlerinin değil, bütün civar halkının sevgilisi olmuştur.

Bu hikâyede biz Civelek Ziver’le birlikte Müferrih’in hikâyesini de öğreniriz. Yavuz İbrahim, Civelek ismini verdiği çocuğa herkesten ziyade bağlanır. Bir gün kahvenin genç müdavimlerinden biri “Bu çucana çocuğuna ne kadar sevgi gösteriyorsun ağam!.. Bakalım buna layık olacak mı?” der. Yavuz İbrahim de gençlere aralarında bir yer açmalarını, bir de nargile ile okkalı bir kahve ısmarlamalarını söyler. Kahve sahibi olduğunu unutarak misafir gibi davranır ve gençlerin arasına yerleşir. İşte bu vesileyle öğreniriz Müferrih’in hikâyesini. Müferrih, Ödemiş’in zengin çiftlik sahiplerinden Şerif Ağanın cariyesidir. Yavuz İbrahim askerliğini bitirip Ödemiş’e döndüğünde o dönemin en kârlı işlerinden olan tütün kaçakçılığına başlamıştır. Şerif Ağanın korucusu Çerkez Ziver de ortağıdır. Yavuz İbrahim bu “genç, güzel, sülün gibi, fidan gibi” Habeş kızına tutulur. Habeş kızının da onda gönlü vardır. İşleri yoluna koyunca kızı ağadan istemeyi düşünür. Yalnız bir gün çiftliğe uğrayınca kara bir haberle yıkılır. Bir ağacın dibinde Müferrih’in göğsünden vurulmuş cesedi bulunmuş ve muayeneden sonra kıza zorla tecavüz edildiği anlaşılmıştır. Bunu yapan Çerkez Ziver ortadan kaybolmuş, dağa eşkıyalığa çıkmıştır. Yavuz İbrahim de kızın intikamını almak ve ümitlerini mahveden adamdan öcünü çıkarmak için Çerkez Ziver’in peşine düşer ve bir ağacın dibinde onu öldürür.

Yavuz İbrahim’in Dana Bayramı’nda çocuğu görünce “ciğerlerinin ağzına gelmesi” bu yüzdendir. Kahvedeki gençlere “Müferrih benim olsaydı, ondan bir oğlum olsaydı, tıpkı bunun gibi olacaktı” der.

Güzel, melez Civelek Ziver de esirlerde sıkça rastlanılan amansız hastalığa yakalanır. Doktor, Yavuz İbrahim’e çocuğu iyi beslemesini, kıştan evvel ona bir hava değişikliği yaptırmasını önerir. Yazarın başkalarından öğrendiğine göre Yavuz İbrahim kahveyi, hanı berber Zeynel’e bırakarak, tası tarağı toplayıp sevgili Civelek’ini alarak Rodos’a gitmiştir. Hikâyenin sonunu öğrenemeyen yazar için bu kişiler ve bu kahve onun büyük bir özlem duyduğu hatıraları arasında yerini alacaktır.

Meczup ve dilenciler, Halit Ziya ve Reşat Nuri’nin eserlerinde Temaşalık gibi İzmir’in yukarı mahallelerinde karşımıza çıkar. Yine İzmir Hikâyeleri kitabında yer alan “Ayni Tata” hikâyesinde meczup olan Ayni Tata, “Habeş mi idi, yoksa Trablustan, Fas’tan, Afrika’nın kim bilir nasıl meçhul bir diyarından uzun ve dolaşık merhaleleri aşa aşa İzmir’e mi düşmüştü?” ifadelerinden anlaşıldığı üzere Afrika zencilerindendir. İzmir’in en meşhur simalarındandır, arkasında bir sürü bağıran çocukla vakur bir tavırla, elinde hiç eksik olmayan sopası ile hiç konuşmadan yürüyen bu adam her gün Çorakkapı’dan Musalla’ya, Musalla’dan Tilkilik’e, Namazgah’a, Temaşalık’a, Kadifekale’ye kadar “hep ağır adımlarla, yorulmadan, beli bükülmeden yürür, düğmelerle dolu hırkasının eteklerini vurarak, belinde kutusu sallanarak, İzmir’i, fakat İzmir’in yukarı mahallelerini dolaşır durur.” Buralar kölelik kurumunun son bulmasından sonra Afrikalıların yerleştiği, Müslüman Türk kesiminin yoğun olarak bulunduğu yoksul mahallelerdir.

Ayni Tata uzun boyu, geniş omuzları, pek esmer yüzünde her zaman itina ile kesilmiş ve taranmış seyrek sakalı, başının arkasında yine itina ile örülmüş uzun saçları, çeşit çeşit, renk renk sedef, cam maden, yuvarlak, yassı, iri, ufak, türlü türlü düğmelerle üzeri kaplı bir cübbe yahut kaputuyla kendine özgü hususiyetleri olan biridir. En çok parlak, sarı asker düğmelerini önemser ve bunları bir düzen içinde diker. Bu hırka onun deliliğinin bir resmi elbisesi gibidir. Çocuklar arkasından “Ayni Tata!.. Ayni Tata!..” diye biraz mesafeli durarak bağrışırlar. Halktan hürmet gören bu meczubun temizlik, yıkanmak, taranmak, koku sürmek ve süslenmek merakı vardır, kaldığı belli başlı bir yeri yoktur. Hamam odunluklarında, hanların kullanılmayan koğuşlarında, yazın mezarlıklarda yattığı söylenir. Bir gün beklenmeyen bir hadise olur. Haşarı ve azgın bir çocuk kafilesi peşine düşer, eteğini çekiştirirler, belinden sarkan kutusunu çekerler. Kopup düşen kutusunun bütün içindekiler tarak, makas, avlu, el aynası, iğne ve iplik, özellikle takım takım düğmeler ve çil çil paralarla mangırlar yere, çamurlar içine yuvarlanır. Bütün serveti darmadağın olan Ayni Tata’nın hali içler acısıdır: (Uşaklıgil 2005: 171)

“Ayni Tata yüzünde azim bir yeis ile bu acı manzaranın karşısında elini uzatıp dökülen şeyleri toplamaya kuvvet bulamadı. Oraya, servetinin bu izmihlal levhasının yanına çöktü, iki elleriyle yüzünü kapayarak içinin olanca acısını gözlerinden boşaltarak oyuncağı kırılıp darmadağın olmuş bir çocuk hicranıyla hüngür hüngür ağladı.”

Bir gün sonra sabahleyin Tepecik’te bir ağacın altına asılmış şekilde Ayni Tata’nın düğmelerle örtülmüş hırkasını bulurlar. Yalnız rüzgârda sallanan bu hırkanın içi boştur. Altında ayakkabıları, yanında boş kutu, düğümlenmiş havlusunun içinde çamura bulanmış düğmeler, tarak, makas, el aynası, çil çil paralarla mangırlar bulunur. Yalnız Ayni Tata hiçbir yerde bulunamaz, uçtuğuna hükmolunur. O gece İzmir’de bir zelzele olur, zelzeleden hiçbir şey zarar görmez, yalnız Ayni Tata’nın kutusunu çekip düşüren çocuğun evinde çatının bir kenarı çöker ve çocuğun sağ kolu kırılır. Çocuk yaptığının cezasını hayatı boyunca çolak kalarak ödemek zorunda kalır.

*    *

*

İzmir’deki Afrikalıları ele aldığımız bu metinlere genel olarak baktığımızda, yaşadıkları coğrafyadan, köklerinden çekip çıkarılmanın bu insanlarda dindirilmesi güç bir gurbet duygusuna yol açtığı görülmektedir. Ya çaresiz bir hastalıkla ya da kendi dünyalarında büyük yalnızlıklarıyla ömürlerini tamamlamışlardır. Konaklarda dadı, lala, halayık olarak hayatlarını devam ettirenler efendilerinin, ev halkının anlayışına göre kısmen daha rahat şartlarda yaşamışlar, kölelik statüsünde olmayanlar veya sonradan azad edilenler ise savaşların, ülkenin içinde bulunduğu ekonomik şartların da tesiriyle Temaşalık mahallesinde gördüğümüz gibi sefalet içinde ömür sürmüşlerdir.

Okumalarımıza ve yapılmış olan çalışmalara baktığımızda, edebiyat eserlerinde etnik kökenlerine bakılmaksızın genellikle “Arap” olarak çağrılan Afrikalılar arka planda, yardımcı kişiler olarak veya komik sahnelere hizmet eder şekilde yer alırlar. Bu tip kişilere daha çok Şemsettin Sami, Abdülhak Hamit Tarhan, Ahmet Mithat Efendi, Samipaşazade Sezai, Fatma Aliye, Hüseyin Rahmi Gürpınar, Ömer Seyfettin’in eserlerinde rastlarız. Yazarlar zencilere genellikle yardımcı karakter olarak onların iç dünyalarına fazla girmeden yer verirler. Dadılar, efendilerine ve özellikle bakımını üstlendikleri çocuklara bağlılıkları ile sadık, Türkçeyi kendilerine özgü bir şekilde konuşmalarıyla sevecen olarak anlatılırlar. Harem ağaları ise entrikacı ve iyiliksever olarak karşımıza çıkarlar. Afrikalı genç kızlar, güzellikleri sebebiyle satın alınıp odalık yapılan, iyi bir eğitimden geçerek evin hanımı dahi olan Çerkez kızların aksine çirkin bulunur ve evde mutfak ve temizlik işlerinde, çocuk bakımında kullanılırlar. Halit Ziya ve Reşat Nuri’nin İzmir’i ele aldıkları eserlerde ise Afrikalılar, şehrin bir parçası, en önemli karakteristik taraflarından biri olarak karşımıza çıkar. Bu yazarlar, esaretin insanda açtığı yaralara parmak basarlar ve Afrikalıların göz ardı edilmiş dünyalarını açığa çıkararak unutulmayacak karakter ve tipler yaratırlar. Ayrıca Miskinler Tekkesi’nde gördüğümüz gibi zenci ahali; yaşantıları, geçim sıkıntıları, kıyafetleri ve şenlikleriyle bir mahalle hayatı içinde örneği az görülen bir canlılıkla anlatılır.

 

KAYNAKÇA

Boratav, Pertev Naili (1982), “Türk Folklorunda Zenciler ve Türkiye’de Zenci Folkloru Üzerine”, Folklor ve Edebiyat (1982) I,  S. 120-126. (“The Negro in Turkish Folklore”, Journol of American Folklore, C. 64, 1951, s. 83-88).

Çağın, Şerife (2016), “Halit Ziya Uşaklıgil’in Eserlerinde Esaret”, Yeni Türk Edebiyatı, nr. 14, s. 25-42.

Erdem, Y. Hakan (2013), Osmanlı’da Köleliğin Sonu 1800-1909 (Çev. Bahar Tırnakçı), İstanbul.

Güneş, Günver (2020), “İzmir’in Afrikalı Sakinleri: Köle Azadlıktan Vatandaşlığa İzmir’de Afro Türkler”, Geçmişin Peşinde Bir Kent: İzmir (Edit: Olcay Pullukçuoğlu Yapucu-Aylin Ü. Erdem-Aytekin Erdoğan), Ege Üniversitesi Yayınları, İzmir.

Güntekin, Reşat Nuri (1982), Miskinler Tekkesi, İnkılap Yayınevi, İstanbul.

Huyugüzel, Ö. Faruk (2021), “Halit Ziya Uşaklıgil’in Hayatı ve Yazı Faaliyeti” Halit Ziya Uşaklıgil (Haz. Yakup Çelik-Fatih Sakallı), Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, İstanbul, s. 15-51.

Martal, Abdullah (2000), “Afrika’dan İzmir’e: İzmir’de Bir Köle Misafirhanesi”, Kebikeç, nr. 10, s. 171-186.Parlatır, İsmail (1992), Tanzimat Edebiyatında Kölelik, Ankara.

Kerman, Zeynep-Huyugüzel, Ö. Faruk (1996), “Halit Ziya Uşaklıgil Bibliyografyası”, Türk Dili, nr. 529, s. 164-248.

Şaul, Mahir (2015), “Geçmişten Bugüne Siyah Afrika’dan Türkiye’ye Göçler: Kölelikten Küresel Girişimciliğe”, Türkiye’nin Göç Tarihi: 14 Yüzyıldan 21. Yüzyıla Türkiye’ye Göçler (Haz. M. Murat Erdoğan-Ayhan Kaya), İstanbul.

Taşbaş, Fatih Alper (2020), Tanzimat’tan Cumhuriyet’e Türk Edebiyatında Esaret, Ege Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Basılmamış Doktora Tezi, İzmir.

Toledano, R. Ehud (1994), Osmanlı Köle Ticareti 1840-1890 (Çev. Hakan Erdem), İstanbul.

Usaklıgil, Halit Ziya (2005), İzmir Hikâyeleri (Haz. Ferhat Aslan), İstanbul.

_______(2010), Sepette Bulunmuş-Hepsinden Acı (Haz. Dilek Soğanoğlu), İstanbul.

 

 

 



* Metindeki görseller İzmir Konak Belediyesi KNK dergisi arşivinden alınmıştır. Buna vesile olan İpek Yaşar’a teşekkür ederim.

* Prof. Dr. Şerife Çağın. Ege Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü. scagin@hotmail.com ORCID 0000 0001 8406 3962

[1] Osmanlı toplumunda köle ticareti yasaklandıktan sonra eskinin kalıntıları olarak zengin konaklarında görülen köle ve cariyeler bu hayata alıştıklarından yaşadıkları çevreden birdenbire kopamazlar. O hayat içinde dadı, lala, uşak olarak ya da ayak işlerinde hizmet görerek ömürlerini geçirirler. Köleliğin tarihi seyri hakkında bkz. R. Ehud Toledano, Osmanlı Köle Ticareti 1840-1890 (1994); Y. Hakan Erdem, Osmanlı’da Köleliğin Sonu 1800-1909 (2013); İsmail Parlatır, Tanzimat Edebiyatında Kölelik (1992).

[2] Fatih Alper Taşbaş, Tanzimat’tan Cumhuriyet’e Türk Edebiyatında Esaret başlıklı doktora çalışmasında Türk edebiyatında esaret meselesini esirler; esirciler; efendiler; esirlerin birbirleriyle, esircilerle ve efendileriyle olan ilişkileri şeklinde dört ana başlık altında incelemiş ve nicelik olarak da dikkate değer verilere ulaşmıştır. Ayrıca söz konusu tezin bir bölümünde esirler menşelerine göre “Siyah (Arap) Esirler” ve “Beyaz Esirler” olmak üzere iki grupta incelenmiştir (Taşbaş 2020: 182-209).

[3] Günver Güneş, “İzmir’in Afrikalı Sakinleri: Köle Azadlıktan Vatandaşlığa İzmir’de Afro Türkler” başlıklı yazısında son yıllarda İzmir’de Afrikalı Türkler üzerinde çalışmaların arttığını vurgulayarak bizi bu çalışmalardan haberdar etmektedir. Tarihte ve günümüzde Afrikalıların, özellikle İzmir’de konumlanışlarını, inanç ve ritüellerini, Dana Bayramı olarak bilinen geleneksel kutlamalarını yerel gazetelerden, anılardan ve edebî metinlerden hareketle ele almaktadır (2020: 39-72). Ayrıca Afrikalı kölelerin ticareti, toplanma yerleri, zorlu yolculukları, esir pazarları, âdetleri ve azat edilmeleriyle ilgili ayrıntılı bilgi için bkz. Mahir Şaul, “Geçmişten Bugüne Siyah Afrika’dan Türkiye’ye Göçler: Kölelikten Küresel Girişimciliğe” (2015). Köle ticaretine getirilen yasaklar ve İzmir civarındaki kölelerin durumuyla ilgili ayrıntılı bilgi için bkz. Abdullah Martal, “Afrika’dan İzmir’e: İzmir’de Bir Köle Misafirhanesi” (2000: 171-186).

[4] Halit Ziya’nın 1950’de İzmir Hikâyeleri kitabında yer alan bu hikâyeler ilk olarak 1942’de Son Posta gazetesinde yayımlanmıştır (Kerman-Huyugüzel 1996: 164-248).

[5] Sultan Abdülaziz’in tahttan indirilişi ve 93 Harbi olarak bilinen 1877-1878 Türk-Rus savaşının sebep olduğu karışıklıklar, Halit Ziya’nın halı ticaretiyle uğraşan babasının işlerine büyük bir darbe vurmuştur. Aile 1878 Mart’ında İzmir’e döner ve Halit Ziya’nın dedesi Hacı Ali Efendi’nin Çorakkapı’daki büyük konağında kendilerine ayrılan bir daireye yerleşir. İzmir’e geldiğinde on üç yaşında olan Halit Ziya, İstanbul’a gittiği 1893 yılına kadar on beş yıl burada kalır (Huyugüzel 2021: 15-51).

[6] Romanın ilk baskısı 1946 tarihlidir. Bu çalışmada 1982 baskısından faydalanılmıştır.

[7] Pertev Naili Boratav, “Türk Folklorunda Zenciler ve Türkiye’de Zenci Folkloru Üzerine” başlıklı yazısında İzmir zencileri tarafından yaşatılan bu gelenek hakkında bilgi vermektedir. Dana Bayramı törenlerini düzenlemek ve yönetmek zencilerin şeyhleri olan “godya”ların görevleri arasındadır. Godyalar genellikle erkek olmakla beraber kadınlar arasından da seçilir. Her yıl düzenlenen Dana Bayramı, temmuz-ağustos ayları içinde belli günlerde düzenlenir, dört hafta sürer. Her haftanın Perşembe akşamları başlar o gece ve ertesi Cuma günü akşamüstüne kadar devam eder. Tören üç hafta süreyle iki ayrı yerde yapılır. Topluluğun bir kısmı Sabırtaşı’nda, bir kısmı da Temaşalık’taki geniş alanlarda, kabaktan yapılmış, tellerine ince halkalar takılmış sazları ile ellerinde çalparalar çalarak dans ederler; birer ikişer ortaya çıkarak çok kıvrak oyunlar oynarlar. Bu gösteriler geceli gündüzlü her hafta, bir gece bir gündüz üç hafta tekrarlanır. Dördüncü cuma, ortak alınan dana süslenir, boynuzlarına teller, pullar, mendiller takılır ve alay halinde yine sazlar ve çalparalar çalınarak Sabırtaşı’ndan Temaşalık’a varılır. Orada godya danayı törenle kesip yüzer. Dana alanda kurulmuş olan kazanda pişirilir. O gün bütün zenciler ve seyre gelmiş beyazlar bir arada eğlenirler. Dana kazanda iyice piştikten sonra alanda kurulmuş olan sofralara dağıtılır. Yemek faslı sona erince bayram da sona ermiş olur (Boratav 1982: 120-126)

[8] Halit on yaşını aşıp dadı da genç kız sıfatından uzaklaşmaya başlayınca aralarındaki sıkı bağ git gide çözülmeye yüz tutar. On ikisine geldiğinde bir gün Halit’e dadının “borusu tut”tuğunu haber verirler. Dilhoş Dadı, evin mahzenini tütsüler hazırlayarak cinleri davet ettiği bir nevi mabede çevirmiştir. Ruhlarla irtibata geçip cezbeye tutulan Dilhoş Dadı’nın bu halini yazar şöyle tasvir eder: “Başından yemenisi düşmüş, saçlarının örgüleri çözülmüş, bu kıvırcık ve sert yüne benzeyen şeyler başının üstünde, sanki henüz hamamdan çıkmışcasına kabarmış, ona kudurgan bir Afrika cengaverinin taşkın vahşetini vermişti. Gözlerini görüyorum: Bunlar Dilhoş Dadı’nın bana daima içinden gülen gözleri değildi. Onlar bu dakikada kanla bulanmış ve tasavvur olunamayacak bir genişleme ile irileşmiş, sanki hemen bir tarafa atılmak, karşısındakileri parçalamak isteyen bir yırtıcılık heyecanıyla daireleri içinde korkunç bir mana almıştı. Yatağının içinde diz üstü oturuyor, hiç kimseyi tanımayarak etrafına ayrı ayrı bakıyor, kilitlenmiş dişlerinin arasından yarı Türkçe yarı Afnuca belki de gayr-i mevcut, başka bir âleme ait bir lisanla bir şeyler söylüyor ve bütün vücudu, içinden kaynayan bir buhar ile titreyerek bir kazan halinde her zerresiyle ihtizaz ediyordu.”

Zamanla Dilhoş Dadı’nın tütsü kokusu evi sarmaya başlar. Onun mahzende ibadetle vakit geçirmesi, herkesçe kabul edilmiş bir kural haline gelir. Ne yapsalar halledemedikleri bu meseleyi kader halleder ve Dilhoş Dadı tutulduğu kuru bir öksürük neticesinde hayata gözlerini yumar (Uşaklıgil 2010: 98-119).

 


Prof. Dr. Yasemin MUMCU* BEHÇET KEMAL ÇAĞLAR İLE İZMİR EDEBİYAT CEMİYETİ ÇERÇEVESİNDEKİ POLEMİKLER \\\\

BEHÇET KEMAL ÇAĞLAR İLE İZMİR EDEBİYAT CEMİYETİ ÇERÇEVESİNDEKİ POLEMİKLER

Yasemin MUMCU*

 

Millî Mücadele ve devamında gelen Cumhuriyet’in ilanıyla birlikte yeni rejim, yeni rejimin getirdiği ve savunduğu devrimler, Türk edebiyatında da yankılarını bulmuş ve sanatçılar belli bir döneme kadar eserlerinde en çok bu konu üzerinde durmuşlardır. Memleket Edebiyatı veya Memleketçi Edebiyat olarak nitelendirilen dönemin en canlı örnekleri İstanbul’da verilmiştir. Ancak hiç şüphesiz İstanbul’daki edebiyat hareketleri kadar olmasa da İzmir’de de kendini hissettiren ve adından söz ettiren bir edebiyat hayatı söz konusuydu.

Bazı edebiyatçılar ve araştırmacılar tarafından İzmir edebiyatı o dönem için zayıf bulunmaktadır. Örneğin mütareke sonrası dönemde İzmir’deki edebî cereyanların İstanbul’dakinden geride kaldığını düşünen Yunus Muammer, mütareke öncesinde İzmirli şairlerin yoğun çalışmalarının mütareke sonrasında bir durgunluğa dönüştüğünü ifade ederek İstanbul’daki gelişme karşısında İzmir’de ölü bir edebiyat olduğunu söyler (Anadolu, 3279, 25 Mayıs 1341). Yunus Muammer’le benzer düşüncelere sahip olan Hikmet Turhan da o günlerde İzmir’deki edebiyat hareketleriyle ilgili olarak 22 Mayıs 1930 tarihli Anadolu gazetesinde şu yorumu yapmaktadır:

“İzmir; öteden beri yetiştirdiği güzide şahsiyetler, âlimler, şairler ve ediplerle tanınmış bir şehirdir. Yakınlara kadar İzmir’in başlı başına bir edebiyatı, Türk edebiyat âleminde bir mevkii vardı. İstanbul’dan sonra fikir ve edebiyat ve sanatın toplandığı yer İzmir’di. İzmir, her zaman Tokadizade Şekip’le, Tevfik Nevzat ile, Eşref’le, Mehmet Necip’le hatta Halit Ziyasile her zaman iftihar edebilir. İtiraf etmeli ki eskiden edebiyat hayatı İzmir’de daha canlıydı. Sonraları yavaş yavaş fikirlere durgunluk, kalem sahiplerine bezginlik geldi ve nihayet Yunan işgali her şey gibi fikri, edebiyatı da öldürdü. İstirdattan sonra bir zaman yaralı şehir harbin ve facianın tesiri altında sessiz ve hareketsiz kaldı.”

Özellikle Cumhuriyet’in ilanı sonrasında İzmir’deki edebiyat hareketleriyle ilgili olarak ifade edilen bu olumsuz görüşlere rağmen daha önceki dönemler kadar canlı olmasa da bir edebî ortam mevcuttur. İzmir’de Cumhuriyet’in ilk yıllarında eser veren şair ve yazarların bir kısmı daha önce yani II. Meşrutiyet döneminden itibaren yazı hayatına başlamış sanatçılardır. Mehmet Sırrı, Hüseyin Rıfat, Hüseyin Avni Ozan, Tokadizade Şekip, Bezmi Nusret Kaygusuz vb. gibi. Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren ise bu isimlere Rıfat Ahmet Moralı, Asım Kültür, Benal Nevzat, Orhan Rahmi Gökçe eklenir. Bir süre sonra da İsmet Kültür, Fuat Edip Baksı, Nahit Ulvi Akgün, Necati Cumalı gibi isimler İzmir edebiyat hayatına dahil olurlar.

İzmir’de Cumhuriyet ve takip eden yıllardaki fikir ve edebiyat ortamıyla ilgili olarak Şükran Kurdakul, Yaşar Aksoy’la yaptığı bir röportajda şunları söylemektedir (Yeni Asır, 28816, 8 Mayıs 1986):

“Bizim de Ankara Palasımız vardı. Ben, Nahit Ulvi, Besim Akımsar, Cihat Gökçek toplanırdık. Bizim arkamızdan Ziya Metin, Özdemir Hazar, Tarık Dursunlar geldi. Bir köşede biz, öteki köşede eski edebiyat yanlısı Orhan Rahmi ve Abdülkadir Karahan otururdu. Kovan’da yazan Necdet Öklem, Dokuz Eylül diye haftalık bir dergi çıkaran Necip Mirkelamoğlu da başka köşelerde, başka çevrelerde otururlardı. Fuat Edip Baksı da kendine özgü çevreyi yaşatırdı. İstanbul’un Meserret’i gibi Rasim Paşa Kahvesi vardı. Orada da edebiyat buluşmaları olurdu.”

İzmir, basın hayatı bakımından da İstanbul kadar olmasa da zengin bir koleksiyon oluşturacak dergi ve gazetelere sahiptir. Özellikle Âhenk, Anadolu ve Hizmet’in yanında Cumhuriyet döneminde Yeni Asır, Halkın Sesi, Demokrat İzmir akla ilk gelenlerdir. Sadâ-yı Hak, Türk Sesi, Ahali, Serbes Cumhuriyet, Millî Birlik ismi sayılması gereken diğer gazetelerdir. Bu gazetelere mutlaka ilave edilmesi gereken diğer önemli yayın organları ise Fikirler, Kültür, Aramak ve Bağ adlı dergilerdir.

Yazı ve şiirlerini gerek İstanbul gerekse İzmir’de çıkan gazete ve dergilerde yayımlayan sanatçılar sayesinde İzmir’deki edebiyat muhiti iyice canlanmaya başlar. 29 Mart 1931 tarihli Anadolu gazetesinde yer alan bir haberde gazetelerdeki edebî sütunların İzmir edebî muhitinin en bariz bir örneği olduğu belirtilmekte ve yazının devamında canlanmanın en bariz örneklerinden biri olan Edebiyat Cemiyeti’nin teşekkülü için yapılan çalışmalardan bahsedilmektedir:

“… edebiyat ve fikir müntesipleri aralarında bir cemiyet teşkil etmek ve bu suretle daha kuvvetli, daha esaslı bir surette çalışmak için üç haftadan beri Türk Ocağı’nda toplanmaktadırlar. Aralarında fikrî ve edebî tesanüt birliği yapan bu heyet, böyle bir cemiyet (edebiyat ve sanat müntesipleri cemiyeti) yapmakla İzmir gençliğine, İzmir edebî muhitine büyük hizmetler yapacaklarına kani bulunmaktadırlar.”

Yazıda belirtildiğine göre cemiyetin nizamnamesi Vilayet umuru hukukiye müdürü Muzaffer, Muhtelit Orta mektep Müdür muavini Hikmet Turhan ve Celal Enver Beyler tarafından hazırlanmış ve Cemiyetin başkanlığına “kuvvetli bir edebî şahsiyete malik bulunan üstat Tokadizade Şekip Bey, reis vekilliğine kıymetli doktorlarımızdan Şakir, katibi umumiliğe Muzaffer, azalıklara da Benal Nevzat ve Hikmet Turhan Hanım ve Beyler seçilmiştir.” İzmir’in münevver muhitinin böyle bir teşekküle uzun süredir muhtaç olduğu ifadesiyle yazı sona erer.

Cemiyetin teşekkülüyle ilgili olarak 5 Nisan 1931 tarihli Hizmet gazetesinde yer alan kısa bir yazıda da Türk Ocağı’nda toplanan edebiyat ve şiir müntesiplerinin aralarında yaptıkları seçim sonrasında idare heyetinde Handan, Sermet, Hasene Nalan ve Benal Nevzat Hanımlarla Tokadizade Şekip, İrfan, Hikmet Turhan, Celal Enver ve Doktor Şakir Bey’in yer alacağı duyurulmaktadır. Ancak bu yazıda çok açık olmamakla birlikte toplantıların Türk Ocağı’nda yapılmasından kaynaklanan dikkati çeken bir uyarı da yer alır:

“Bu heyette maalesef derin bir siyaset kokusu duymaktayız. Eşhas üzerinde tevekkuf etmiyoruz. Yalnız gençlerimize samimiyetle diyoruz ki; dikkat ediniz, şimdiye kadar politika cereyanlarından uzakta kalan edebiyat âlemine siyasetin levsiyatı bulaşmasın. Sonra yer meselesi mühimdir. İçtima mahalli olarak Milli Kütüphane’den yer isteyiniz. Bu yeri temin edemezseniz paranızla duvarları badanalı bir oda tutunuz, fakat minnet altına girmeyiniz.”

Türk Ocağı’nda farklı tarihlerde yapılan toplantılar neticesinde Anadolu gazetesi Edebiyat Cemiyeti’nin teşekkül ettiği haberini ve idare heyetindeki isimleri de Hizmet gazetesindeki şekliyle verir (Anadolu, 4968, 6 Nisan 1931). Cemiyetin teşekkülünden sonra ilk faaliyetinin bir edebi mecmua çıkartmak olduğu belirtilen bir başka haber 19 Haziran 1931’de Hizmet gazetesinde yer alır. Aynı gazetenin 24 Nisan 1931 tarihli nüshasında da Edebiyat birliği tarafından bir edebi mecmua çıkartılmasının yanı sıra İzmir’de bir müsamere verilmesinin de planlandığı haberi yer alır.

Cemiyet henüz resmî bir hüviyet kazanmadan faaliyetlerine hızlı bir şekilde başlar, üyeler sık sık toplantılar düzenler ve nihayet Kâtibi Umumi Muzaffer Bey tarafından cemiyetin nizamnamesi vilayete gönderilir (Hizmet, 1883, 27 Nisan 1931). Cemiyetin faaliyetleriyle ilgili olarak bir haber de 19 Haziran 1931 tarihli Son Posta’da yayımlanır:

“Cemiyet, yakında bir edebî mecmua neşrine karar vermiştir. Senenin muayyen zamanlarında memleketin ve Avrupa’nın maruf edip ve âlimleri davet edilecek, İzmir gençliğine konferanslar vermeleri, musahabeler tertip etmeleri kendilerinden rica edilecektir. Cemiyet en evvel şair Abdülhak Hamit Bey’i davet etmek fikrindedir.”[1]

26 Nisan 1931 tarihinde resmî hüviyetine kavuşan Edebiyat Cemiyeti, üyeleri vasıtasıyla faaliyetlerine devam ederken 1 Temmuz 1931 tarihinde Behçet Kemal (Çağlar)’in Hakimiyeti Milliye gazetesinde bir yazısı yayımlanır. Yazının başlığından itibaren her satırında İzmir gençliği ve özellikle Edebiyat Cemiyeti hakarete varan bir dille eleştirilir. Yazısına parlak bir ümit olarak görülen İzmir’deki edebiyat hareketlerinin hazin bir akıbet gösterdiği iddiasıyla başlayan Behçet Kemal hemen devamında cemiyetin reisi olan Tokadîzade’ye dil uzatır. Onun gözünde Tokadîzade Şekip, yanmış, bitmiş bir mumdur ve “Sanatta yenilik arayan inkılabın edebiyatını yapmaya çalışan, sanat çerağına edebî pervane olmak isteyen” İzmir gençliğini bu mumun etrafında çırpınıyor görmek hazin bir akıbettir. Yeni nesle üstat olmak için; inkılabın adamı, sanatın havarisi ve yeniliğin âşığı olmak gerektiğine inanan yazara göre Tokadizade’de bu hassaların hiçbiri mevcut değildir. Çağlar, “Onda ne mümtaz bir sanat tezi, ne de kudretli bir şair kalemi var. O, daha kırkından sonra bile “saz” çalmaya başlamış sayılamaz.” şeklinde nitelendirdiği Tokadîzade’nin ağarmış saçlarına rağmen üslûbu ve tarzı takarrür etmemiş bir heveskâr olduğunu belirtir. Tokadîzade hakkındaki hakaret-âmiz sözleri bittikten sonra sıra İzmir gençliğine gelir:

“Genç arkadaşlar, yazıklar olsun size!.. Sanatı vahi ve tufeyli bir şey olmaktan siz de kurtaramayacaksınız… İçinizden hiçbirinde bir tek yaratıcı kudret yoksa bizim gibi dağınık olmayı tercih ediniz. Sanatı şöhrete bir kademe, boş vakitlere bir eğlence, et iştiyaklarına bir tercüman olmaktan sakınınız!.. ‘Yediveren’inizin[2] yaprakları henüz açılmadan solmuş duruyor; işgal gören İzmir’in toprağında can olsaydı çoktan silkinip sizi üstünden atardı…”

Behçet Kemal yazısının sonunda Edebiyat Cemiyeti’ni edebî irticaa benzeterek bu toplanma karşısında duyduğu yegane hissin kuvvetli bir hayal kırıklığı olduğunu belirtir.

Gerek İzmir Edebiyat Cemiyeti reisi Tokadîzade Şekip Bey gerekse onu cemiyetin reisi seçen İzmirli edebiyatçılara bu ağır eleştirileri yönelten Behçet Kemal’e ilk cevap veren isim A. Adnan olur. Hizmet gazetesinin 6 Temmuz 1931 tarihli nüshasında öncelikle Edebiyat Cemiyeti hakkında kısa bir bilgi veren yazar “Cemiyetimiz siyasi bir maksat taşımıyor. Hüviyetinde karanlık ve görünmez noktalar yoktur. Önümüzde Osram ampulü dururken tabiatın karanlığına kendimizi terk etmekte şuurlu bir mana aranmaz. Cemiyetimiz sadece edebiyat ve sanat yolundaki hareketleri dairesi altında bulundurmak istiyor. Eserimiz bunda en ufak bir muvaffakiyet elde ederse sevinç duyacağız.” dedikten sonra Tokadîzade’ye Behçet Kemal tarafından yöneltilen eleştirilere cevap vermeye girişir. Birkaç sene evvel Tokadîzade’nin Süleyman Nazif’e yazdığı nazireler nedeniyle ağarmış saçlarına rağmen üslûp ve tarzı takarrür etmemiş bir heveskâr olmakla suçlanmasına karşılık A. Adnan “bu sözlerde tenkitten ziyade küçük hislere büründürülmüş bir hüviye kundağı kokusu” sezdiğini belirtir. “Evvela Tokadîzade Şekip Bey şairden ziyade büyük bir sanatkârdır. Sanatının ona ilham ettiği ateş ne şekilde ifade edilirse edilsin her şeyden evvel bir kıymettir.” dedikten sonra üstadı savunmaya devam eden yazar onun “eski bir devrin saçı ilim yolunda ağarmış mümtaz” bir şahsiyeti olduğunu ve onun edebî zevkiyle yeni devrin edebî zevkleri arasındaki farklılığın yenilerin maziyi inkâr etmelerine sebep olamayacağını ifade eder. A. Adnan’ın yazısında verdiği cevaplardan biri de Behçet Kemal’in “İşgal gören İzmir’in toprağında can olsaydı, çoktan silkinip üstünden sizi atardı.” cümlesiyle ilgilidir:

“İzmir’in edebiyat gençliğine atfedilen bu cümledeki acı manayı hepimiz anladık. Anladığımız anlatmak için diyoruz ki, işgal gören İzmir’in toprağındaki can, sinesinden atacağı teşekkülleri iyi seçerek atar. İzmir’in toprağında, Behçet Kemal Bey’in doğduğu topraklardan bu kadar ufak bir fark vardır.”

Behçet Kemal’in yazısına Hüseyin Avni de uzun bir yazıyla karşılık verir (Hizmet, 1942, 7 Temmuz 1931). Yazar, Behçet Kemal’in düşüncelerinin İzmir’de hayretle karışık derin bir tesir uyandırdığını belirterek başladığı yazısından alıntılar yapar ve sırasıyla bunlara cevap verir. Aslında Hüseyin Avni, Behçet Kemal’e çeşitli sorular sorarak onun düştüğü yanlışları ortaya koymaya çalışır. “Size soruyorum, edebî irticaı nasıl telakki ediyorsunuz? İzmir’deki edebî hareketi ne gibi sebepler ve zahiri hadiselerle tespit ve tevsik edebilirsiniz?” Yazar ilerleyen satırlarda Behçet Kemal’in başkalarının iskeletleri üzerinde yükselmek istediğini; ancak bu hareketin akıbetinin sukut ve ölüm olduğunu belirtir. Tokadîzade’nin mümtaz bir üstat olduğunu ifade eder ve Behçet Kemal’in ona yönelik eleştirilerinde tezatlığa düştüğünü söyleyerek yazarın “kabili hitap bile” olmadığını ilave eder.

“İzmir gençleri sizin tasavvur ettiğiniz gibi bir heyulanın arkasında düşecek kadar şuursuz değildir. Ne yapalım derin bir yarayı neşterlediniz. Eğer hücumun ve cemiyetin şahsiyeti maneviyesine, reisine hayır, hayır reisine değil, bütün Türkiye’nin tebcil ettiği mütevazı, necip, fadıl üstat Şekip’e vaki olmamış olsaydı size cevap vermek tenezzülünde bulunacak karşınızda kimseyi göremezdiniz.”

dedikten sonra Behçet Kemal’in kullandığı üslubu da ağır bir şekilde eleştirir:

“İzmir gençlerine karşı bu kadar yüksek ve âmirâne bir sada ile hitap etmek salahiyetini size kim vermiştir? Tevazu ve hadşinaslık mefhumlarıyla telif edilmeyen bu hareketinizi, cüretinizi, sizde edebî evsafın noksanına bir delil olarak istimal edenlere ne diyebileceksiniz?”

Behçet Kemal’in İzmir Edebiyat Cemiyeti ile ilgili yazısının hemen her cümlesine cevap veren Hüseyin Avni, Tokadîzade’nin edebî şahsiyetiyle ilgili olarak da detaylı bir değerlendirme yapar. Onun şiirlerinden örnekler vermek suretiyle İzmir’in ıstırap şairine şair değil demek hakkına Behçet Kemal’in sahip olmadığını belirtir. Yazının son cümlesi ise Behçet Kemal’in edebî yönüne alaylı bir göndermedir: “Ecdadını inkâr eden ve bugünün nesline hürmetkâr olan ve onlara mürşitlik yapmak isteyen edebiyat üstatlarına da tarizlerde, biaman hücumlarda bulunmak cüretini gösteren efendimizin de eserlerini görmek isteriz.”

A. Adnan ve Hüseyin Avni’nin kendisini ve İzmir Edebiyat Cemiyeti’ni savunan bu yazılarından sonra bir cevap da Behçet Kemal’in asıl muhatabı olan Üstat Tokadîzade Şekip Bey’den gelir (Hizmet, 1943, 8 Temmuz 1931). Sözlerine Behçet Kemal’i hiç tanımadığını belirterek başlayan Üstat ona karşı iptidai bir hayret bile hissetmediğini ifade eder ve hücum dolu yazıdaki düşüncelere sırasıyla cevap verir. Kendisini sönmüş bir muma, İzmirli genç edebiyatçıları da yanıp bitmiş mumun etrafında çırpınan, sanat çerağına ebedî pervane olmak isteyenlere benzeten sözlerine karşılık “Bu olabilir. Cenabı Hak Behçet Kemal şeklinde doğan yeni edebiyat güneşini zevalden muhafaza buyursun ve onun şaşaası muhitimizin hududunu aşarak başka iklimlere de dağılsın.” şeklinde ironik bir ifade kullanır. Kendisinin cemiyet reisliğine seçilmesi üzerine bu görevi istemediğine dair mazeretler göstermesine rağmen gördüğü “taltifkârane ısrara daha ziyade mukavemeti terbiyesizlik addettiği” için bu görevi kabul ettiğini belirtir. Süleyman Nazif’e birkaç yıl önce nazire yazmış olmasını, üslûbu ve tarzı takarrür etmemiş bir şair olmasına bağlayan Behçet Kemal’e karşılık olarak da

 “Bir şaire nazireler yazmak neden üstat aramak olsun? Bunu anlayamadım. Süleyman Nazif’e müsellem bir hak ile üstat namını taşıyanlar bile üstat derlerdi; ben de onu hakikaten üstat tanırdım. Fakat bir nazire yazmamı buna delil ittihaz etmek pek manasızdır, pek bayağı bir sözdür. (…) Süleyman Nazif’in bir gazelinden aldığım teessürle o gazele benzer ve fakat başka kafiyeli bir gazel yazmış, neşretmiştim. Kafiye farkı buna nazire dememize manidir. Nazire de olsa bir şey lazım gelmez ya!”

cevabını verir. Oldukça mütevazı bir kişiliği olmasına rağmen Behçet Kemal’in kendisinin edebî kişiliğine hakaret-âmiz tarzdaki hücumuyla ilgili olarak da kısa bir açıklama yapma gereği hisseder:

“Kudretli muallimlerden uzun müddet ders almakla beraber belagat ve Türkçe, Acemce edebiyat kitaplarının arasında beni tezyife yeltenen ve sinni itibariyle hafidim mesabesinde bulunan Behçet Kemal Bey’in müddeti hayatına hemen hemen iki kere tekabül edebilecek seneler zarfında göz nuru döktüm ve Hizmet, Sadayı Hak ve Âhenk gazeteleriyle İzmir’in diğer gazetelerinde ve edebiyat risalelerinde, İstanbul’un da Serveti Fünun’u, Mahfil’i, İçtihad’ı, Yeni Mecmua’sı ile diğer resaili mevkutesinde manzum ve mensur eserler neşrettim. Manzum yazılarım arasında aruz vezniyle yazılanlar çoktur. Fakat hece vezniyle yazdığım manzumeler de hacmen büyük bir risale teşkil edebilecek kadardır. Sâyime nispetle behrem az olabilir.”

Tokadizade Şekip her iki vezni de kullanmasına rağmen tercihinin aruzdan yana olduğunu ve hece vezninin aruza nispetle nâkıs kaldığını da ilave eder. Behçet Kemal’in henüz 23 yaşında, maden mühendisliği mektebinden mezun bir genç olduğu bilgisini alan Tokadîzade Şekip “Edebiyat yolunda henüz emeklemeye başlamış bir yavrucuktan ders almak da kitabı mukadderatımda muharrermiş ne diyeyim?” diyerek sitemli bir ifadeyle yazısını bitirir.

Behçet Kemal’in yazısına tepkiler Tokadîzade’den sonra da devam eder. Karşıyaka’dan M. Akif imzalı yazı diğerlerine oranla daha sert bir dille yazılmıştır (Hizmet, 1944, 9 Temmuz 1931). “Hakimiyeti Milliye’de bir sarhoş edasıyla yazılmış makaleni ben de okudum.” diyerek sözlerine başlayan yazar, Behçet Kemal’in “yarım sütunluk” yazısının ilmî kıymetten tamamen uzak safsatalarla dolu olduğunu ifade eder. Tokadîzade’nin Türk edebiyatı için öneminden bahsederek yazısına devam eden M. Akif İzmir gençliğinin de iftihar duyduğu işleyen bir dimağı olduğunu ve Behçet Kemal’in böyle bir gençliği beşeriyetin “piç” dediği bedbaht sürüye katmak istediğini söyler. “İzmir gençliği piç değildir. Onun içindir ki Edebiyat cemiyetinin temellerini kurarken gözlerimiz bir çoban yıldızı gibi Şekip Bey’i aradı. Yaktığımız meşalenin ateşini Şekip Bey’den aldık.” Yazara göre İzmir gençliğinin bir özelliği de kadirşinaslığıdır ve bunun neticesinde Tokadîzade Şekip Bey’in kendilerine muavenet elini uzatmasını istemişlerdir. Behçet Kemal’in İzmir gençliğini irtica ile suçlamasını da büyük bir şiddet ve nefretle reddettiğini ifade eden M. Akif, hiçbir sanatkârın kendi eserini yıkmak istemeyeceğini söyler. İzmir daha yarım asır evvel edebiyatta yenilik arayan bir şehir olarak irticadan tamamen uzaktır. Böyle bir şehrin irtica ile suçlanması için Behçet Kemal’e elinde malzeme olup olmadığını soran yazar onun daha fazla gülünç olmadan Zonguldak maden mektebinden çıkarak tuttuğu meslekte bir kıymet olmasını tavsiye eder ve yazısını tamamlar.

İzmir Edebiyat Cemiyeti’nin kurucu üyeleri arasında yer alan Celal Enver de Behçet Kemal’e cevap veren isimler arasındadır (Hizmet, 1945, 10 Temmuz 1931). Sözlerine

“Birçoklarımız, edebî tenkit yapacağım diye bir sıra belagat bayırı üstünde mevzun perendeler atmak külfetine idman ederlerken, kalbin ve düşüncenin söylemediği zoraki meydana çıkarılmış bu yazılarda bizdeki pürüzsüz ve hususiyeti paylaşılmamış edebiyat telakkisine karşı nasıl mütehakkim bir infial beslediklerini görüyoruz da, bu nasıl olur, diyoruz.”

şeklinde başlayan yazara göre İzmir’in son zamanlarda açtığı gençlik cenginde daha önce görülmemiş bir muvaffakiyet sağlanmıştır ve “İzmir edebiyatının doğurduğu her eserde daimî bir zafer yıldızının olgun ışığı”na karşı bir aşk söz konusudur. Diğer yazılarda olduğu gibi Celal Enver de Tokadîzade’nin edebî büyüklüğünden bahseder ve “Tokadizade Şekip Bey kasirülbasarlara değil biz maziyi görmek isteyenlere göre kıymetdar bir güzellik ve bir mazi eşiğidir. Onun muasır yazıları belki birçoklarının zevkini okşamayabilir. Fakat ondaki dünün kıymeti bizlere bugün için muzaattır.” der. Devamında İzmir’deki edebiyat hareketlerine değinen yazar kendisinin de içinde bulunduğu İzmir edebiyatçılarının “Ne (Yedi Meşaleciler) gibi yeni bir çığırın başında bulunmuş ne maziye nazireler yazmış ne de babadan evlada intikal eden basmakalıp tenkitleri arkadaşlarına sallamış o babayiğitlerden” olmadıklarını ve olamayacaklarını ifade eder ve

“Ulviyette sadelik, fikir seçmekte kıskanç bir benlik ve tebliğde cazibe olduktan sonra o buyurduğunuz et iştiyaklarına tercüman olan yazarları belki siz değil fakat biz büyük bir zevkle okuyanlardanız Behçet Kemal Bey. Bunu riyakâr sitayişlerle alçalmamış kanaatların bütün safiyetiyle siz İzmir gençliği söylüyor ve tekrar ediyor.”

diyerek yazısına son verir.

Behçet Kemal’in yazısına verilen cevaplar genellikle Hizmet gazetesinde yayımlanmıştır; ancak konuyla ilgili olarak Yeni Asır gazetesinde N.İ. imzasıyla çıkan bir yazıda da Tokadizade ve İzmir Edebiyat Cemiyeti savunulur (7868, 14 Temmüz 1831). Behçet Kemal’in yazısının edebî tetkik ve tetebbualara hiç kıymet vermeden karalandığı satırlar olarak nitelendirildiği yazıda Tokadizade ve edebî kişiliği için şu ifadeler yer alır:

 “Tokadizade deyince, biz bu muhitin edep ve ilim u irfanî hayatında yükselen olgun ve dolgun bir baş tasavvur ederiz… O, çocukluğundan beri üstat aramak külfetinden müstağni yaşamış, belki tevazuu bile suiistimal etmiş bir şahsiyettir. Yaşlı olabilir, fakat bundan ne çıkar? Kıymetlerin ölçüsü yaş değil, baştır.”

Yazar Tokadîzade’nin Serveti Fünûn edebiyatı müntesiplerinden sayılmasına rağmen bugünün edebiyatçıları gibi sade, açık ve samimi bir Türkçe ile yazdığını da vurgular.  Tokadîzade’nin, arkadaşları Cenap, Süleyman Nazif ve Faik Âli tarafından çok iyi tanındığını belirten N.İ, Behçet Kemal benzeri “edebiyatın henüz elifini bile tutmayan” binlerce gencin edebiyat mükâfatı için ellerini ısrarla uzatacağını söyler. Yazara göre edebiyattan anlamadığı anlaşılan Behçet Kemal’e daha fazla cevap vermek gereksiz ve biraz da budalalıktır.

Behçet Kemal’in sebep olduğu polemik Hizmet gazetesinde Sıtkı Şükrü’nün uzun bir yazısıyla devam eder (Hizmet, 1957, 24 Temmuz 1931). Sıtkı Şükrü de tıpkı Behçet Kemal gibi ağır bir dil kullandığı yazısına vatanın kara günlerinde ortada görünmeyen Donkişotların kimler olduğunu sorarak başlar ve şöyle devam eder:

“Ne istediğini bilmeyen, ne söylediğini işitmeyen bu biçareler, azgın yaban arıları gibi sağa sola saldırıyorlar. Her gün gazete sütunlarında vızıltıları işitilen bu sarı böcekler; dün saray lokmasının tadını emerlerken bizlere mel’un Kemalistler diye yumruk sıkıyorlardı.”

Yazar, Behçet Kemal’in Serbest Fırka olayına telmihte bulunduğunu ve kendisinin de vatanın adsız kahramanlarına musallat olan kişilere dahil olduğunu belirtir.[3]  O da “hürriyet ve cumhuriyet için yolda gidenlere mürteci damgasını” vuranlardandır. Gazi namına kendilerine hutbe okuyan Fethi Bey’e biat ettikleri için İzmir halkının kabahatli sayılamayacağını, İzmir’deki gençliğin inkılapta doğmuş, Cumhuriyette büyümüş, Gazi’nin ilim ve fazilet güneşiyle nurlanmış olduğunu söyler. Sıtkı Şükrü’ye göre Behçet Kemal’in derdi İzmir’in madalyalarıyla gururlanmak, kalemiyle sivrilmek, Timurlenk kalesinde imam oğlu gibi bayrak açmaktır. Ancak buna muvaffak olamayacağını belirten yazar, kendisine bir kıymet verdirmek için tepinen Behçet Kemal’in çatmak için “yanık İzmir’in volkanik gençlerini” bulmuş olmasının büyük bir hata olduğunu vurgular. Yunan işgali sırasında İzmir’de yaşananları tekrar hatırlayan Sıtkı Şükrü İzmir’de patlayan ilk kurşunla bütün Anadolu’nun ayaklandığını ve Yunan’ın denizde boğulmasından sonra hep birlikte Gazi’nin huzuruna dizilerek ant verip yemin içtiklerini söyler. Ancak kısa bir süre sonra para için, zevk için deliren bazı türedilerin İzmir’in kahramanlığını göğüslerine taktığını, efeler diyarının çocuklarına hor baktıklarını; okuyan, yazan, kütüphaneler devreden, yabancı dillerden cumhuriyete eserler veren gençleri kıskandıklarını ifade eden Sıtkı Şükrü’ye göre bu Donkişotlar Gazi’ye tapan yeni neslin kanına girmiş, İsmet Paşa’yı alkışlayan gençlere vatan haini demişlerdir. Bu kişilerin İzmir gençliğinin yarattığı edebî cereyan ve millî imanı takdir edemeyeceğini belirten yazara göre inkılaptan beri yeni nesil şarkla garp arasında sıkışıp kalmış, “millî iman edebiyat çölünde bir yudum su bekleyen serap vurgunlarına” dönmüştür. “İzmir gençliği edebî bir hareket yapıyorsa henüz hiç başlanılmamış mefkûre işinin ilk adımını atmak içindir.” diyen Sıtkı Şükrü İzmir gibi bir efeler diyarında irticaın barınamayacağını, zilletin tutunamayacağını, meskenetin de yaşayamayacağını belirtir ve yazısını şöyle tamamlar:

“Garbî Anadolu gençliği topallara ayak olamaz. Biz ilmin, faziletin, ahlâk ve mefkûrenin volkanik bir kültürüyüz. Bu kültürde ne siz ne de irtica barınamaz. Çünkü o kadar kızgın ve ateşlidir. Hâlbuki irtica (serinlik, para, şan, şeref, aşk ve kadın) ister. Biz bunlara kıymet verenlerden değiliz. Anladın mı genç adam!..”

Behçet Kemal, kendisine cevap niteliğindeki, içinde çeşitli sorular da barındıran bu yazıların hiçbirine cevap vermez. Ancak Çağın’ın belirttiğine göre “yaradılışı itibariyle çok hassas ve alıngan mizaçlı olan Şekip” bu olaydan sonra Edebiyat Cemiyeti’ne uğramaz ve 1 Ağustos 1931 tarihinde de bir dilekçeyle istifa eder (Çağın, 1998:81).

Tokadîzade Şekip Bey, Ali İzzet’in kendisi hakkındaki değerlendirmelerini ihtiva eden yazısı üzerine Zeynel Besim’e hitaben bir mektup kaleme alır (Hizmet, 2278, 8 Temmuz 1932). Mütevazı kişiliğini bir kez daha gözler önüne seren Şekip, kendisine Hasan Sükûtî, Kantarağasızade Salahattin Beyler tarafından uygun görülen “üstat” sıfatının böylece çok mağdur edildiğini ifade eder. Kendisinin bu sıfata hiç de layık olmadığına inanan Şekip

“Bu bedbaht kelimenin müntehil, gadıp siması, pek şiddetli bir lisanıhal ile bana âteşin muahezeler tevcih ediyor ve zavallı ismime ilhak edildikçe bu sersem şair, senin yüzünden çektiğim ızdıraba tahammül edemiyorum, beni bu ızdıraptan kurtarmak için bir çare ara, diyor. Ah talihsiz kekime, ah!..”

dedikten sonra kendisinin “nazariyatı edebiye ile ziyadece iştigal” ettiği için karşısında “müptediler bulunmak şartıyla belki bir edebiyat muallimi” olabileceğini ifade eder.

Tokadîzade’nin bu mektubuna kısaca cevap veren Zeynel Besim kendisinin de Ali İffet’in de onun üstatlık payesine layık olup olmadığı konusunda tespit ve tetkik için salahiyattar olmadıklarını belirttikten sonra cevabını “çok muhterem üstat Şekip..” diyerek tamamlar ve bu hitapla Zeynel Besim, Tokadîzade’nin bu sıfata ne kadar layık olduğunu vurgulamış olur.

Behçet Kemal’le İzmir Edebiyat Cemiyeti ve Tokadîzade Şekip’le ilgili olarak başlattığı polemik Şekip’in 6 Ekim 1932’deki ölümünden sonra Hüseyin Avni [Ozan] tarafından yazılan Tokadîzade Şekip (1933) adlı eser üzerine tekrar alevlenir ve daha önce İzmir Edebiyat Cemiyeti’nin başkanlığına getirildiği için yüklendiği Tokadîzade’nin vefatından sonra çıkarılan kitap vesilesiyle bir kez daha çatan Behçet Kemal’e[4] ilk cevap Zeynel Besim’den gelir (Hizmet, 2557, 5 Haziran 1933). Yazar, Behçet Kemal’in gözündeki Şekip’i şöyle anlatır:

“Pejmürdehal bir adam, abuk sabuk bir sokak şairi, saç sakala karışmış bir taassup koleksiyonu, eskiliğe saplanmış bir muhafazakâr ve sırf aruz vezniyle Nâtışerif, Mezartaşı, Çeşme kitabesi yazan bir derbeder…”

Oysa Behçet Kemal’in Şekip hakkında bilmediği çok fazla malumat vardır. Onun “edebî kıymetini, şahsî hüviyetini, ruhundaki evsafı, dini ve felsefi akidelerini” bilmediği gibi,

“… zafer için (Salaten tüncina) okunması hakkında devletin resmen emirler verdiği ve rakıyı yasak ettiği bir devirde Şekip’in Mustafa Kemal için yazdığı muazzam methiyedeki (Hamidi din) tabirini bile Şekip aleyhinde kullanmak gafletine düşmüştür.”

Behçet Kemal’in bu kadar yüklendiği Şekip’ten ne isteyebileceğine dair soruyu insanlığın düsturlarıyla cevaplamak ister Zeynel Besim: “Bilmediği, görmediği, anlamadığı şeyler hakkında hüküm veren adamlar ya garazkârdır ya mecnundur veya meczuptur.” Buradan yola çıkarak Behçet Kemal’in meczup olduğu sonucuna varan yazar onun gözünde Şekip’in hep aruzla yazmakta ısrar eden, hurafeperest, deryadil bir Mevlevi olarak canlandırıldığını söyler. Zavallı meczup haliyle Behçet Kemal’in Şekip’i anlayamayacağını düşünen Zeynel Besim, Hakimiyeti Milliye’deki yazısı nedeniyle asabileşerek muttasıl kendisine müracaat eden gençlere bir tavsiyede bulunur:

“Sakın bir meczubun sözüne kıymet vererek ciddi bir mukabeleye kalkışmasınlar. Keşiş Dağı’nın eflake ser çekmiş zirvesiyle Menemen Ovası aynı seviyede görülebilir mi? Yarın bir başka meczup da çıkarak (Şekip Cizvit papazıydı) diyebilir. Ona da mı kızacağız?”

Tokadîzade Şekip ve İzmir Edebiyat Cemiyeti için yazdığı ilk yazıdan sonra kendisine yöneltilen saldırılara, yazılan yazılara cevap vermeyen Behçet Kemal, Zeynel Besim’in bu yazısına cevap mahiyetinde bir yazı kaleme alır (Hakimiyeti Milliye, 5642, 26 Hziran 1933).

“Sanatı inkılabın sağ eli tanıyoruz. İnkılabı kökleştirecek telkini ve terbiyeyi yapacak sanattır. Sanatkâr, her fertten fazla cemiyetin adamıdır. Büyük san’at, büyük maksat uğrunda yapılan san’attır. Davasız san’at, cansız bir vücut gibidir.”

diyerek sanattan ne beklediğini ifade eden Behçet Kemal buradan Kemalistler hakkındaki düşüncelerine geçer. “Kemalistler büyüklerinin yıktığı sarayı ve tekkeyi mısralarında ve satırlarında yaşatamazlar! Yaşatanlara tahammül edemezler.” Behçet Kemal’in karşı olduğu sadece eski edebiyat ve taraftarları değildir. “Biz, sanatı makineleştirmek istemiyoruz, sanatın bir kalp gibi hiç durmadan çarpmasını istiyoruz; fakat ne Musset’nin ne Mevlana’nın kalbi gibi! Mustafa Kemal’in kalbi gibi çarpmasını istiyoruz!” derken Nazım Hikmet’e karşı olduğunu da ifade eder. Yazısının devamında Tokadîzade Şekip’e sözü getiren Behçet Kemal ilk yazısı nedeniyle İzmir’den kendisine nasıl cevap yazılabildiğini hâlâ anlayamadığını belirtir. Zeynel Besim hakkındaki görüşleri de yine Tokadîzade hakkındaki görüşleri gibi sert ve acımasızdır.

“(…) şahıslar ve şahsiyetler hakkında hüküm vermekte ne kadar görgüsüz ve isabetsiz olduğu meydanda olan dar kafalı bir adamın yazısına ehemmiyet vermemek, vaktimizi boşa geçirmiş olmamak da aynı derecede lüzumlu ve isabetli bir şeydir. Kuş beyni, geri ihatası ve kötü düşüncesi ile bizim ilerleyişimize ayak uyduramayan, geriliği istismara koyulan Zeynel Besim Bey’e benim için yazdığı bir yazıdan dolayı dudak bükmeyi bile zahmet sayarım.”

Behçet Kemal’in ona cevap vermesinin tek sebebi yazısının bir yerinde İzmir gençlerinin kendisi aleyhinde yazı yazmak için “güya akın ettiklerini” belirtmiş olmasıdır. Bunun açık ve küstah bir yalan olduğunu belirten Behçet Kemal yazısının sonunda İzmir gençliğine şöyle bir tavsiyede bulunur:

“İstila altından kurtarılması ve ana vatana kavuşturulması, bütün bir millet için bir vakitler biricik ülkü olan İzmir’in Kemalist gençleri bu kötü, bu fırsat düşkünü yobaz, bu geri ve kuş beyinli adamın yüzüne vursunlar! İzmir’in bilgili ve ülkülü gençleri! Bu siyaset bunağına, bu fikir düşkününe, bu ihata züğürdüne sığınmadığınızı, sığınamayacağınızı bir de siz haykırınız! Buna haykırmak, buna sizi inandırmak, sizin şeref ve ülkü borcunuzdur.”

Behçet Kemal’i bu yazıyı yazmaya iten sebepler arasında Cenap Şehabettin’in Tokadîzade Şekip hakkında yayımlanan kitapla ilgili olarak yazdığı uzun yazı da vardır (Cumhuriyet, 3276, 21 Haziran 1933). Bahsi geçen yazıya Hüseyin Avni’nin kitabının bir kadirşinaslık olduğunu belirterek başlayan Cenap, Şekip’in vefatından duyduğu derin üzüntüyü ifade eder. Şekip’le ilk tanışmalarının milletin istibdat boyunduruğundan silkindiği günlerde olduğunu söyleyen Cenap’ın gözünden Şekip şöyledir:

“Onun ruhu tabiatta iyilik, cömertlik ve şefkat şiiri arayan siyah bir hicran pervanesi idi. Kâinatın neşesine kendisini atsa kanatlarını yakacak merhametsiz bir cehennemden başka bir şey bulamayacağına inanmıştı. Beşeriyeti çok seven, fakat sevdiği ve dilediği kadar yüksek bulamadıkça dargınlığı köpüren titiz bir âşıktı. Ona kalsa hayat dediğimiz ölçüsüz çark hiçbir zerreyi incitmeksizin dönmeli idi. O isterdi ki cihanda her şey kusursuz bir fazilet olsun.”

Şekip’i ince ayrıntılarla, titiz bir şekilde değerlendiren Cenap yazısının devamında onun sanatından bahseder. Şekip’i “çelik örs üstünde altın çekiçle pürüzsüz şiir işleyen kahraman” olarak nitelendiren Cenap’a göre Abdülhak Hamid’i takip eden nesil içinde Mehmet Âkif ve Tevfik Fikret istisna tutulmak şartıyla büyük şair makamı Şekip’in hakkıdır. Şekip’in ilk manzumelerinden itibaren olgun ve pişkin olduğunu ifade eden Cenap, onun, yarattığı şiirlerin güzelliği kadar güzel şiire hürmet besleyen bir şair ve sanatın candan meftunu, müptelası, esiri olduğunu ifade eder. Şekip’in sanatı hakkındaki düşüncelerine devam eden yazar onun kişiliği gereği bütün kusurlarından arınmış bir hayat bulamadıkça ölümü nimet saydığını da vurgular. Aranan kusursuzluğun ancak tabiatta bulunabileceğine inanan Cenap’a göre Şekip’in bedbaht felsefesi bundan uzaktı, “onu can çekişme içinde yaşattı ve kendi silahının kurşununa hedef etti. Ve sanıyorum ki o büyük san’atkâr dudaklarında bütün ömrünü icmal eden istihkar gülümsemesiyle gitmiştir.”

Cenap Şehabettin’in Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan bu yazısı Hizmet gazetesinde de aynen yayımlanırken Zeynel Besim bu yazıyla ilgili olarak “İki Söz” başlıklı kısa bir not ekler. Zeynel Besim’in bu notu eklemesinin sebebi kendi ifadesiyle “Ankara’daki Hakimiyeti Milliye gazetesinde Şekip hakkında fırsat buldukça hezeyan eden ve yeni öğrendiği (Ülkü) kelimesini bile yerinde kullanmasını bilmeyen Behçet Kemal Bey’in okuması” içindir. Bu yazıyı okuduktan sonra Şekip’in kim olduğunu ve ölümünden sonra etrafında hâlâ niçin velveleler koparıldığını “o geri düşüncesiyle, o idraksiz kafasiyle ve o kuş beyniyle” az çok anlayabilmesini amaçlamıştır. Behçet Kemal’in Hakimiyeti Milliye’deki 20 Haziran 1933 tarihli yazısına Cenap’ın bu yazısının kâfi bir cevap olduğunu belirtir ve bu yazıyla Şekip’e niçin Fikret ve Mehmet Âkif’ten sonra büyük şair makamının verildiğini anlayıp yalandan da olsa biraz sıkılacağını ümit eder.

Behçet Kemal’in Şekip için kullandığı “meczup” sıfatına çok kızdığı ve içerlediği anlaşılan Zeynel Besim bu konuyla ilgili olarak kaleme aldığı bir başka yazıda kıymetleri inkâr modası olduğunu ve bir zamanlar Tevfik Fikret ve Abdülhak Hamid’e saldıranlar olduğu gibi aynı teranenin şimdi de Şekip hakkında cereyan ettiğini belirtir (Hizmet, 2576, 26 Haziran 1933). “Hiçbir memlekette hiçbir gelen nesil hiçbir olmuş ve gitmeye hazırlanmış nesil hakkında hezeyan etmez.” diyen yazar maalesef son zamanlarda bizde bu gibi hallere fazlaca tesadüf edilmeye başlandığını ve “entipüften bir Behçet Kemal efendi”nin “Şekip gibi muazzam bir varlığa hücum için” bir gazete sütunu bulabildiğini esefle ifade eder. “Üstat Şekip’e (meczup) diyebilmek ve arkasından bütün ilim ve edebiyat âleminin ağladığı bir adamı (şakirtlik) ile itham” edebilmek için Behçet Kemal’in siyasî bir gazetede hezeyanına yer bulabilmesi Zeynel Besim’i hayrete düşürmüştür.

Kısa bir süre sonra Behçet Kemal de bu yazıya cevap mahiyetinde bir yazı kaleme alır (Anadolu, 5651, 7 Temmuz 1933). Bu yazıya da Zeynel Besim’e sert ve ağır bir hitapla başlayan Behçet Kemal, onun yukarıda bahsedilen yazısının “bir siyaset bunağının mütefessih edebî” fikirlerinin bir hezeyanname şeklindeki ifadesi olduğunu belirtir. Zeynel Besim’in adı o günlerde siyasî bir komploya karışmıştır ve Behçet Kemal de ona bu yönden saldırır. Behçet Kemal’e göre Zeynel Besim “Siyasette yapmak isterken ağzına yüzüne bulaştırdığı demagojiyi şimdi de edebiyatta” yapmak isteyen “geri idrakli” bir adamdır. Zeynel Besim’i “düşüncesiz ve hicapsız” olarak niteleyen Behçet Kemal’e göre uyanık ve asil İzmir tarafından kendisine son nefret şamarı da vurulacaktır. Yazar, hiçbir zaman “putları kırıyoruz” şımarıklığını gösteren kimselere benzetilemeyeceğini söyledikten sonra Cenap’ın Tokadîzade Şekip için yazdığı yazı bahanesiyle ona da saldırır:

“Tokadizade Şekip için sütunlar dolduran Cenap Şahabettin Bey Darülfünundaki akıbetlerinden birine daha uğramak korkusuyla o sıralarda Hamid için bir tek satır yazamadı ve onun seksen ikinci yıldönümünde, edebiyatımızda büyük kıymetlerden biri olan Muallim Naci için aleyhinde bulunmuştur diye ‘Edebiyatın Çerkes Hasanı’ lakabını kullandı ve ‘Putları Kıranlar’a dil uzatamadı, bir tek telmih bile savuramadı.”

Köklü ve sarsılmaz iki hissinden birinin gençliğe sevgisi olduğunu ifade eden Behçet Kemal davasının ve iddiasının da Tokadîzade Şekip Bey merhumun bir gençlik teşekkülüne, bir inkılap cemiyetine reis olamayacağı, çünkü onun dünyasına küsmüş bir adam olduğunu belirtir. İzmir’in edebiyatçı gençleri güzel ve kıymetli eserler verdiği zaman onları tanıtmaya çalıştığını söyleyen yazar “Milli Mücadele senelerinde sayısız kıymetler yetiştiren, büyük davanın ön saflarında yer almış sayısız kıymetler veren İzmir’i” göğsü kabararak, gözleri dolarak andığını ifade eder. “Ben İzmir’i ve İzmir gençliğini, İzmir ve bütün vatan büyüklerini –fikren ve ruhen çoktan beri vatansız olan- Zeynel Besim Bey’den bin kat daha fazla seviyorum.” cümlesiyle yazısını bitirir.

Zeynel Besim bu yazının yayımlanmasından iki gün sonra kendisini ve düşüncelerini savunan, bu arada Behçet Kemal’e de saldıran bir yazı kaleme alır (Hizmet, 2586, 9 Temmuz 1933). Behçet Kemal ve onun emsali olan kişileri, işleri güçleri küfürbaz politikacılıkla suçlayan Zeynel Besim sadece kendisini değil üstat Cenap Şehabettin’i de tezyif ettiğini belirttiği Behçet Kemal için Allah’tan “biraz akıl, biraz haya, biraz hadşinaslık, biraz kendini bilmek” meziyeti diler. Bazı küstah insanların “vatanpervere vatansız, âlime cahil, şaire nevheves, edibe edepsiz” diyerek halkın dikkatini çekmeye ve bu kişilerin herkesin beğendiği büyükleri beğenmeyerek kendi büyüklüklerini ortaya koymaya çalıştıklarını ifade eden Zeynel Besim bundan sonraki satırlarda da büyüklere niçin hürmet edilmesi gerektiği konusuna geçer. “Yaşlanmış, şöhretini yapmış, dimağının hasılasını millete vermiş adamları beğenmek demek; hurafatı, irticaı, geriliği beğenmek demek değildir.” diyen yazar onlardan hürmet esirgemenin analık, babalık hakkını inkâr etmekle eşdeğerde olacağını belirtir. Behçet Kemal’in en basit edebiyat kaidelerinden bile bihaber olduğunu söyleyen Zeynel Besim Tokadîzade Şekip, Cenap Şehabettin, Abdullah Cevdet gibi büyük isimlerin beğenilmemesini, fikirlerinin gülünç bulunmasını edebî ihtilal olarak niteler. Bu meselenin edebiyatla sınırlı kalmayıp bütün ilim ve idare sınıflarına da bulaşacağına inanan yazara göre

“İlmin mazisi, hali, istikbali olmaz. İlim daime ilimdir. İşte bu kesilişin mahiyetini ters anlayan bazıları zannettiler ki mazinin seiyatı ile alakayı kesmek demek; mazinin mesela Viyana Muhasarası gibi mefairini dahi tezyif etmek demektir. Ben bugün şapka giymekteyim ve yeniden fes giyerek bütün dünyaya maskara olmayı asla kabul edemem. Viyana’ya giden ecdadımı başlarında kavuk vardı diye, şapka hadisesinden önce ölen babamı, hayatında şapka giymedi, hep fes giydi diye tezyif mi etmeliyim? Benim tezyifim fes ve kavuğadır, vaktiyle onları giyen Nedim’e, Nef’i’ye, Tevfik Fikret’e ve babama değil.”

Yazının sonunda gençlere nasihat veren Zeynel Besim’in dili son cümlede iyice keskinleşir:

“Gençler! Bilgileriyle hayatlarında tesadüfen değil; bihakkın mevkii yapmış büyüklere hürmet edeceğiz ki yarın sizin içinizden de çıkacak olan büyüklere sizden sonrakiler hürmet etsinler. Bu; ezeli ve ebedî bir zincirdir, gelir ve gider. Bu zinciri kırmak kastıyla sahte ve kolay şöhret için tabiat kanunlarına karşı koymak isteyenlere tesadüf ederseniz gırtlağınızı kazıyıp kazıyıp suratlarına balgamı yapıştırınız. Onların hakkı ancak budur.”

Behçet Kemal’in, İzmir Edebiyat Cemiyeti’nin başkanlığına Tokadîzade Şekip’in getirilmesini irticaî bir hareket olarak görmesi ve bunun üzerine yazdığı yazıdan sonra edebiyatta irticailik için yazdığı bir diğer yazı Hikmet Feridun’un Cenap Şehabettin’le yaptığı bir röportaj nedeniyledir (Akşam, 5353, 4 Eylül 1933).[5] Behçet Kemal yazısına “Susar ve beklersek; yarın ‘Osmanlıcadan asil lisan yoktu’, ‘biz bir aşiretten bir millet yarattık’, ‘fesin şiirini şapkada görmüyoruz’ diye fikirlere ve serlevhalara rastlayabileceğiz demektir…” uyarısıyla başlar (Hakimiyeti Milliye, 4360, 8 Eylül 1933). Cenap’ın edebiyat mürtecii olarak nitelendirildiği yazıda siyasette dolandırıcılık, karaktersizlik yaptığı zaman âlim veya fazıl olduklarına bakılmadan herkesin feda edildiği ve bunun da inkılap namına farz olduğu belirtilir. Behçet Kemal’e göre “Edebiyatta irtica yapanın, yeşil bayrak kaldıranın yeri de onların safında olmalıdır. Nakşibendi remizleri işlenmiş ‘bayrağı sokağa diken dervişle’ ‘aruza dönmek zamanı gelmiştir’ diyen şairin arasında hiçbir fark yoktur.” Daha önce Zeynel Besim’in Behçet Kemal’in düşünceleri için siyasî bir gazetede nasıl yer bulabildiği konusundaki sitemi bu defa Behçet Kemal’in kendisinden gelir:

“Anketi alan muharririn bitaraf olması kaidedir; fakat böyle bir söz nasıl bitaraf davranabilir… Aruz, şiirimizin başında fes, altında kakül, ayağında çedikli pabuçtur… Türk’e fes, çedikli pabuç yakışır, demek ne ise Türk şiirine ancak aruz yakışır demek de odur. Sütunlarda inkılap disiplini istiyoruz.”

İzmir’deki edebiyat faaliyetleri konusunda bir dönem gazete sütunlarını işgal eden Behçet Kemal-İzmirli edebiyatçılar polemiği ile ilgili tespit edebildiğimiz yazılar Behçet Kemal’in bu yazısıyla sona ermiştir.

 

SONUÇ

Cumhuriyet’in ilan edildiği ve devamındaki yıllarda İstanbul kadar etkin olmasa da İzmir’de de bir edebiyat muhiti mevcuttur. İzmirli edebiyatçılar kendilerini sadece İzmir basın-yayın organlarında değil İstanbul neşriyatında da göstermektedir. İzmir’deki edebiyat faaliyetlerinin canlanmasıyla ilgili olarak burada kurulan İzmir Edebiyat Cemiyeti önemli bir göstergedir. Kurucu üyelerin ısrarlarıyla cemiyetin reisliğine Üstat Tokadîzade Şekip getirilmiştir. İzmir’de büyümüş, İzmir edebiyat muhitinden bir şekilde beslenmiş olan herkesin bu başkanlık için fikir birliği ettiği, Cemiyet hakkında çıkan yazılar ve yorumlardan açıkça anlaşılmaktadır. Ancak bu reisliğe karşı çıkan bir ses uzaklardan, Ankara’dan gelir. Henüz 23 yaşında maden mühendisliği fakültesinden yeni mezun olmuş bir genç olan Behçet Kemal Çağlar, Tokadîzade gibi maziye ait bir ismin Cumhuriyet İzmir’ine hiç de layık olmadığını ve onu reisliğe seçen İzmirli genç edebiyatçıların da yanlış yolda olduğunu ağır bir dille ifade eden yazısının neşredilmesinden sonra İzmir’den çeşitli yayın organlarında kendisine cevaplar verilmiştir. Bu cevaplar genel olarak Tokadîzade’nin edebî kişiliği, onun üstatlığı ve nihayetinde İzmirli genç edebiyatçıların Behçet Kemal’in anlayamayacağı özelliklere sahip oldukları yönündedir. Behçet Kemal, kendisine hitaben yazılan bu yazılara cevap vermemiştir.

Behçet Kemal’in İzmirli edebiyatçılara bir kez daha saldırmasının sebebiyse Cenap Şehabettin’in, Tokadîzade’nin vefatı üzerine yazdığı uzun yazı olur. Cenap bu yazısında Tokadîzade’nin ne kadar yüce ruhlu bir insan ve büyük bir şair olduğundan bahsetmektedir. Bu düşüncelere hiçbir şekilde katılmayan Behçet Kemal yazısında hem Tokadîzade’yi hem de fırsatını bulmuşken Cenap’ı çok ağır şekilde itham eder. Bu yazı üzerine de İzmir’den kendisine cevap verilmesi gecikmez. Behçet Kemal’in hedefinde ayrıca Zeynel Besim de vardır.

Behçet Kemal’in İzmirli genç edebiyatçılar, İzmir Edebiyat Cemiyeti ve Tokadîzade Şekip’le ilgili düşünceleri, karşı çıkışları ve ona verilen cevaplarla oluşan bu polemik, Cumhuriyet’in ilanı sonrasında İzmir edebiyatına ışık tutması açısından dikkate değerdir.

 

KAYNAKÇA

(İmzasız), “Edebiyat Cemiyeti Teşekkül Etti”, Anadolu, nr. 4968, 6 Nisan 1931.

(İmzasız), “Edebiyat: İzmir’de Yeni Bir Cemiyet Teşkil Ediyor”, Anadolu, nr. 4961, 29 Mart 1931.

(İmzasız), “Edebi Cemiyet”, Hizmet, nr. 1864, 5 Nisan 1931.

(İmzasız), “Edebî Bir Mecmua Çıkarılıyor”, Hizmet, nr. 1876, 19 Nisan 1931

(İmzasız), “Edebiyat- Birlik mecmua çıkarıyor”, Hizmet, nr. 1881, 24 Nisan 1931.

(İmzasız), “Edebî: Cemiyet”, Hizmet, nr. 1883, 27 Nisan 1931.

(İmzasız), “İzmir’de Bir Edebiyat Cemiyeti Teşkil Edildi”, Son Posta, nr. 322, 19 Haziran 1931.

A. Adnan, “Bir Cevap- Edebî İrtica Nerede?”, Hizmet, nr. 1941, 6 Temmuz 1931.

Aksoy, Yaşar, “Şükran Kurdakul İzmir’in Ünlü Yazarlarını ve Sanat Ortamını Anlatıyor”, Yeni Asır, nr. 28816, 8 Mayıs 1986.

Behçet Kemal, “Edebiyat: Bir Edebî İrtica, İzmir’in Edebiyatçı Gençleri Ne Yapıyorlar?”, Hakimiyeti Milliye, nr. 3576, 1 Temmuz 1931.

----------, “Kemalistler Edebiyatı Nasıl Anlıyor!”, Hakimiyeti Milliye, nr. 4280, 20 Haziran 1933.

----------, “Kemalistler Edebiyatı Nasıl Anlıyor!”, Anadolu, nr. 5642, 26 Haziran 1933.

----------, “Büyükler ve Gençler”, Anadolu, nr. 5651, 7 Temmuz 1933.

----------, “Edebiyatta İrtica”, Hakimiyeti Milliye, nr. 4360, 8 Eylül 1933.

Celal Enver, “Edebî İrtica mı?”, Hizmet, nr. 1945, 10 Temmuz 1931.

Cenap Şehabettin, “Musahabe: Tokadizade Şekip”, Cumhuriyet, nr. 3276, 21 Haziran 1933.

Cenap Şehabettin, “Tokadîzade Şekip”, Hizmet, nr. 2574, 25 Haziran 1933.

Çağın, Sabahattin (1998), Tokadîzade Şekip, Akademi Kitabevi, İzmir.

Hikmet Feridun, “Aruz veznine dönmek zamanı artık gelmiştir”, Akşam, nr. 5353, 4 Eylül 1933.

Hikmet Turhan, “İzmir ve Komşu Vilayetlerde Edebiyat ve Fikir Hayatı”, Anadolu, nr. 4696, 22 Mayıs.

Hüseyin Avni, “Edebî İrtica: İzmirliler Bu Ağır İsnada Cevap Veriyorlar”, Hizmet, nr. 1942, 7 Temmuz 1931.

Hüseyin Avni (1933), Tokadîzade Şekip, İtimat Yayınevi, İzmir.

M. Akif, “Açık Mektup: İrtica mı?”, Hizmet, nr. 1944, 9 Temmuz 1931.

N. İ., “Fıkralar: Tokadizade ve İzmir Edebiyatçıları”, Yeni Asır, nr.7868, 14 Temmuz 1931.

Sıtkı Şükrü, “Volkanik Gençler”, Hizmet, nr. 1957, 24 Temmuz 1931.

Tokadîzade Şekip, “Cevabım”, Hizmet, nr. 1943, 8 Temmuz 1931.

Tokadîzade Şekip, Zeynel Besim, “Bir Sual ve Bir Cevap”, Hizmet, nr. 2278, 8 Temmuz 1932.

Yunus Muammer, “Türk Edebiyatı ve İzmir Gençliği”, Anadolu, nr. 3279, 25 Mayıs 1341/1925.

----------, “Edebiyat: İzmir’de Yeni Bir Cemiyet Teşkil Ediyor”, Anadolu, nr. 4961, 29 Mart 1931.

Zeynel Besim, “Meczup”, Hizmet, nr. 2557, 5 Haziran 1933.

----------, “Düşündüklerim: Büyüklere Hürmet”, Hizmet, nr. 2576, 26 Haziran 1933.

----------, “Gençlerle Hasbıhal”, Hizmet, nr. 2586, 9 Temmuz 1933.



* Prof. Dr., İzmir Katip Çelebi Üniversitesi, Sosyal ve Beşeri Bilimler Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü, hanifeyasemin.mumcu@ikcu.edu.tr, ORCID 0000-0003-3612-3611

[1] Edebiyat Cemiyeti’nin kurulmasından sonraki faaliyetleri hakkında geniş bilgi için bkz: Sabahattin Çağın, Tokadîzade Şekip, Akademi Kitabevi, İzmir 1998, s. 77.

[2] Yediveren, İzmir’de 1931 yılında İtimat Matbaasında basılan bir kitaptır. İsmi itibariyle de İstanbul’daki Yedi Meşaleciler’i çağrıştıran 111 sayfalık bu kitapta Rifat Ahmet, H. Süruri, Süleyman Sıddık, Celal Enver ve Mahmut Nedim şiirleriyle, Osman Uluğ mensur şiir tarzındaki parçalarıyla, Eşref Sabit de hem şiir hem mensur şiir tarzındaki parçalarıyla yer almıştır.

[3] Sabahattin Çağın, Şekip’in ölümünden sonra Ali İffet tarafından yazılan bir şiirde de Serbest Fırka olayına temas edildiğini belirtmektedir. a.g.e., s. 81.

[4] Behçet Kemal’in bu yazısını tüm araştırmalarımıza rağmen bulamadık.

[5] Bu röportajda Edebiyatı Cedide hatıralarından bahseden Cenap’ın özellikle aruz vezni hakkındaki düşünceleri dikkat çekmektedir. Hece veznini beğenmediğini ve Türkçeye uygun olmadığını ifade eden Cenap’a göre hece vezniyle şiirde müzikalitenin başarılması mümkün değildir.


Doc. Dr. Özlem NEMUTLU* \\\\

OSMANLI RESSAMLAR CEMİYETİ GAZETESİ ve KEMAL EMİN BARA

Özlem NEMUTLU*

           

Osmanlı Ressamlar Cemiyeti Gazetesi- Kemal Emin’in sermuharrir olduğu sayılardan biri

Bizde Batılılaşma hareketiyle birlikte açılan okullardan biri 1883 tarihli Sanayi-i Nefise Mekteb-i Âli’dir. Bu okul, eğitim kurumlarında diğer derslerle birlikte verilen güzel sanatlara dair derslerin artık daha çok ilgi gördüğünün ve temsilci bulduğunun somut bir göstergesidir. Bu sürecin bir parçası olarak, 1883’teki bu resmî hamleden sonra 1909’da “İlk Türk sanatçı meslek birliği olan Osmanlı Ressamlar Cemiyeti” (Başkan, 1994: 7) kurulur. Avrupa’daki örneklerine öykünülerek oluşturulan bu cemiyetin ilk üyeleri M. Ruhi Arel, Sami Yetik, Şevket Dağ, Hikmet Onat, İbrahim Çallı, Hoca Ali Rıza, Ahmet Ziya Akbulut, Şerif Abdülkadirzade, Hüseyin Haşim, Ahmet İzzet, Mehmet Muazzez, Mahmut ve İzzet Mesmur adlı sanatçılardır (Başkan, 1994: 27). Cemiyetin faaliyetlerine başta Şehzade Abdülmecit Efendi olmak üzere Hüseyin Avni Lijif, Feyhaman Duran, Celal Esat Arseven, Mihrî Müşfik ve Müfide Kadri gibi isimler de destek vermiş ve katılmışlardır. Türk resminde ilk sanat akımı olarak anılan 1914 Kuşağı -kimi zaman “Çallı Kuşağı veya Empresyonistler/İzlenimciler”- bu cemiyetin üyelerince başlatılmıştır. 1921 yılında Türk Ressamlar Cemiyeti adıyla faaliyetlerine devam eden cemiyetin bir başka önemli hamlesi, 7 Kânunusani 1326/20 Ocak 1911 tarihinden itibaren Osmanlı Ressamlar Cemiyeti Gazetesi başlıklı bir gazete -aslında ayda bir yayımlanan bir dergi- çıkarmalarıdır.[1] Gazete/derginin ilk on sayısının kapağında Şehzade Abdülmecit Efendi’nin bir portresinin yer verilmesine ve “Maksadımız” başlıklı ilk yazıya bakılırsa Şehzade Abdülmecit Efendi derginin çıkarılmasına da destek vermiştir. Bununla birlikte, A. Sinan Güler, Binbaşı Ahmed Ziya’nın 3. sayıdaki yazısından hareketle bu desteğin ne zamana kadar devam ettiği konusunda şüphelerinin olduğunu ifade eder (Güler, 2007: XII).

 

1 Temmuz 1330/14 Temmuz 1914’te 18. sayısıyla yayın hayatına son veren Osmanlı Ressamlar Cemiyeti Gazetesi’nin mesul müdürü ressam Osman Âsaf, heyet-i tahririye müdürü Şerif Abdülkadirzade Hüseyin Haşim Bey’dir. İlk dört sayıda sermuharrir olarak M. Adil Bey’i görürken beşinci sayıdan itibaren bu görevi A. Kemal Emin Bey (Bara) üstlenir. Balkan Savaşları sırasında yayın hayatına iki yıl ara veren dergi sayfalarında, ağırlıklı olarak resim sanatıyla alakalı isimlere ve yazarlara yer vermekle birlikte asıl hedef, toplumda güzel sanatların bütün dallarına ilgi uyandırmak ve halkın bu alandaki kültür ve zevkini geliştirmektir. Yelpazeyi böyle geniş tutmak, daha fazla okur kitlesi çekmek için de gereklidir (Güler, 1994: 38).

Derginin yazar kadrosuna baktığımızda başta yazı müdürü Hüseyin Haşim olmak üzere Düyun-ı Umumiye mektupçusu ve Sanayi-i Nefise Mektebi Tarih-i Sanat muallimi Vahid, Midhat Rebii, Ahmed Ziya (Akbulut), Kemal Emin/A. Kemal Emin (Bara), Ruhi (Arel), Sami (Yetik), Mehmed Faik, A. Rıza, F. Rebii, Hüseyin Avni (Lifij), Raif Nejdet, Ahmed Süreyya, M. Sami, Galip Bahtiyar, Kahramanzade Ahmed Ferid, Ahmed Refik, M. Sami, Muallim Vahyi, Feyzi Uluğ, Bursalı Mehmed Tahir, Hüseyin Hicri, Aziz Hüdayi, Ömer Adil’i görürüz. Yazıların çoğu telif olmakla birlikte Hüseyin Avni, Ahmed Refik ve Ömer Adil’in tercüme yazıları da bulunmaktadır. Ressamlar topluluğunun çıkardığı bir yayın olması itibarıyla dergide resim sanatının mahiyeti ve resim sanatıyla ilgili sergi vs. gibi etkinlikler ve ressamlar hakkındaki yazılarla yetinilmemiştir. Güzel sanatların ehemmiyeti, sanat felsefesinin temel meseleleri, sanat tarihinin belli dönemleri ve isimleri, tezhip, heykeltıraşlık ve musıkî sanatları, dergideki yazıların içeriğini oluşturur. Bundan başka dergide daha çok edebiyat tarihini ilgilendiren romanlardaki resimleri değerlendiren bir yazı ve birkaç hikâye de bulunmaktadır.

Gazetenin/derginin 3. sayısından (14 Mart 1911) itibaren yazılarına rastladığımız Kemal Emin Bara (1875?-10 Nisan 1957) “II. Meşrutiyet ve Cumhuriyet dönemlerinde çok yönlü bir sanatçı olarak ün kazanmış birisidir. İzmir’de bulunduğu yıllarda ise çevresinde daha çok bir tiyatro eleştirmeni olarak tanınmıştır.” (Huyugüzel, 2000: 295). Toplam 18 sayı çıkan, resim ağırlıklı olmak üzere güzel sanatların her alanına ait yazıları içeren Osmanlı Ressamlar Cemiyeti Gazetesi’nde Bara’nın 13 sayısında yazısına rastlarız. Bu bağlamda dergi, Bara’nın çok yönlü sanatçı kimliğine de uygundur. Huyugüzel’den öğrendiğimize göre “besteci, öğretmen, şair, tiyatro yazarı, eleştirmen, heykeltıraş, sahne ve film oyuncusu” sıfatlarının hepsini taşıyan Bara, II. Meşrutiyet döneminde bir ara Bahriye nazırlığı da yapmış olan Mehmet Emin Paşa’nın oğludur.[2] 1923-1928 yılları arasında İzmir Kız Lisesi’nde Fransızca öğretmenliği görevinde bulunan Kemal Emin Bara, kendisiyle yapılan bir röportaja verdiği cevapta yazarlığa 1911’de Karagöz mizah gazetesinde başladığını, 1912’de Yirminci Asırda Zekâ dergisinde devam ettiğini söylemektedir. Huyugüzel, 1908’de çıkan Tulu’nun künye kaydından ve bizzat yazarın bir kitabındaki ithaf ifadelerinden hareketle bu bilgilerin şüpheli olduğunu bildirmekte ve ilave olarak şunları söylemektedir:

“Yazarın o dönemde kurulup dağılan tiyatro topluluklarının birisinde oynanmak için yaptığı bu piyes çevirisi [Victor Hugo’dan yaptığı Lucrèce Borgia-1910] ile Tulu, Zekâ ve Karagöz’deki yazılarından başka devrin diğer gazete ve dergilerinde de yazıları çıkmış olmalıdır” (Huyugüzel, s.297).

Osmanlı Ressamlar Cemiyeti Gazetesi, işte burada Huyugüzel’in bahsettiği gazete/dergilerden biridir. Bara’nın Osmanlı Ressamlar Cemiyeti Gazetesi’ndeki yazılarının listesi aşağıdaki gibidir.

“Felsefe-i Sanat”, nr.3, 1 Mart 1327, s.21-22.

“Bir Nazar”, nr.4, 1 Nisan 1327, s.25.

“Felsefe-i Sanat”, nr.4, 1 Nisan 1327, s.21-26

“Felsefe-i Sanat”, nr.5, 1 Mayıs 1327, s.39.

“Felsefe-i Sanat”, nr.6, 1 Haziran 1327, s.44-46.

“Felsefe-i Sanat”, nr.7, 1 Haziran 1327, s.53-54.

“Musikî”, nr. 8, 26 Teşrinisani 1327, s. 26.

“Tabiat”, nr.9, 17 Kanunisani 1327, s.71-72.

“Fikr-i Bedayi-pesend-L´Ideée Esthetıque” (hikâye), nr.10, 16 Şubat 1328, s.76-78. 

“Telehhüf” (hikâye), nr.11, 25 Mart 1328, s.?

 “Şehid-i Sanat” (hikâye), nr.11, 25 Mart 1328, s.100-104.

“Dekor”, nr.12, 25 Nisan 1328, s.116-118.

“Jokond”, nr.13, 25 Mayıs 1328, s.126.

“İftitah”, nr.14, 1 Mart 1330, s.145.

 

Bara, bu yazılarda Kemal Emin Bey, A [Elif]. Kemal Emin ve K [Kef]. A[Elif]. imzalarıyla yer alır. 4. sayıdan itibaren de (1 Nisan 1327/14 Nisan 1911) derginin başmuharrirliğini üstlenir. Bu imzalarla ismine en son 13. sayıda (25 Mayıs 1328/7 Haziran 1912) rastlarız.  Bunların dışında gazetede/dergide E.(Elif) K. (Kef) kısaltma ismiyle yazılmış iki yazıya daha rastlarız. Bunlardan birincisi 11. sayıdaki “Telehhüf” hikâyesidir (s.94). Bu sayıdaki “Şehid-i Sanat” küçük hikâyesi Kemal Emin imzasıyla çıkar. E.(Elif), K. (Kef), kısaltmalı diğer yazı ise, Balkan Savaşları dolayısıyla yayınına iki yıllık ara veren derginin 1 Mart 1330/14 Mart 1914’te çıkan 14. sayısının “İftitah” başlıklı olanıdır. Dergide toplam sayısı 3 olan hikâyelerden ikisinin Kemal Emin imzalı olduğunu göz önünde bulundurduğumuzda E.(Elif) K. (Kef), kısaltmalı “Telehhüf”ün de ona ait olması mümkündür. Diğer taraftan 14. sayının başındaki “İftitah” başlıklı yazının da 13. sayıda başmuharrirliği devam eden Kemal Emin’in kaleminden çıkmış olması daha makuldür. 5 sayı çıkan ve 18. sayısıyla yayın hayatına son veren dergide Kemal Emin’in başka imzasına rastlamayız.

Osmanlı Ressamlar Cemiyeti Gazetesi üzerine bir tez hazırlayan Güler, E.(Elif), K. (Kef), kısaltma isminin Şerif Abdülkadirzade Hüseyin Haşim’e ait olduğu iddiasındadır. “Telehhüf” hikâyesini de resim sanatı ve ressamlara dair yazdığı yazılarla birlikte makale olarak nitelendirir (Güler, 2007:129-130). Ancak 1 Haziran 1330/14 Haziran 1914 tarihli 17. sayıdaki “Tomas Efendi” başlıklı yazının imzası E.(Elif), K. (Kef) değil Ayın. H.’dir. Osmanlı Ressamlar Cemiyeti Gazetesi’ni Latin harflerine aktaran Zihnioğlu da dizinde Elif. Kef.’i Kemal Emin’in kısaltması olarak düşünmüştür (Zihnioğlu, 2007: 348).

Yukarıdaki listeden de görüleceği üzere Bara’nın Osmanlı Ressamlar Cemiyeti Gazetesi’ndeki faaliyetlerinin çoğunu teorik yazılar oluşturur “Felsefe-i sanat” başlıklı beş tefrikalık yazı serisinde Bara’nın hareket noktasını H. Taine’nin Paris Sanayi-i Nefise Mektebi’nde verdiği dersler teşkil eder:[3]

“Fransa Encümen-i Dânişi azasından feylesof, tarihşinas, münekkit Taine’in Paris Sanayi-i Nefise Mektebi’nde verdiği derslerden iktibasen yazmak istediğimiz Felsefe-i Sanat, Taine’in dediği gibi tamami-i tafsilatı ile kaleme alınacak olsa on büyük cilt peyda eder. Kariîni yormamak için pek umumi nazariyelerini kırparak iki cilde sıkıştırılmış olan bu eseri harfiyen tercüme etmek dahi pek kısa bir şey olmayacağı gibi, böyle ayda bir kere neşrolunan bir gazetede tefrika suretiyle neşir ve itmamına muvaffak olmak da senelere arz-ı ihtiyaç eder. Binaenaleyh biz de mümkün olduğu kadar ihtisar ederek bir fikr-i icmalî hâsıl etmeye gayret edeceğiz. Mahza pek kısa bir şey yapabileceğimize ümitvar değiliz.”

Bilindiği üzere Auguste Comte’un sistematize ettiği pozitivizmin edebiyat tarihi alanındaki en önemli temsilcisi H. Taine, Tanzimat’tan itibaren aydınlarımızın dikkatini çekmiştir[4]. Bizde H. Taine’den en çok bahseden, gerek eserlerinde gerekse tenkit faaliyetlerinde fikirlerinden en çok istifade edenler Servet-i Fünunculardır. “Ahmed Şuayb Taine’nin hayatını ve felsefesini ele almış, Mehmed Rauf Taine’nin tenkidî düşüncelerini tanıtmış, Hüseyin Cahid Taine’in Sanat Felsefesi adlı eserinden tercümeler yapmıştır.” (Ercilasun, 1994: 87). Kemal Emin’in Osmanlı Ressamlar Cemiyeti Gazetesi’nde Taine’den yaptığı tercümeler, yukarıdaki alıntıdan da anlaşılacağı üzere, Sanat Felsefesi’ndendir. Taine’nin de iki cilde topladığı kitabını, Kemal Emin, özetleyerek ve belli fikirlere yoğunlaşarak tefrika şeklinde yayımlamayı tercih eder. Bu yazıların dışında Bara’nın dergideki diğer yazılarında üzerinde durduğu teorik meselelerde Taine’nin etkisini görebilmek mümkündür.

Tercümelerde öncelikle üzerinde durduğu husus, terim meselesidir. Bara, “art” kelimesini kunduracı, marangoz gibi meslek sahipleri manasına gelen “métier”le karışmasını önlemek amacıyla “beaux-arts” mukabili “sanayi-i nefise”yle ifade etmeyi önerir ki yerinde bir tercih olarak gözükmektedir. Bu terim tercihinden sonra Taine’nin de vurguladığı gibi bir eseri incelemeye, ister bir tablo, ister bir tiyatro hailesi (trajedisi), isterse bir heykel olsun, “bir heyet-i mecmua aramak, yani sanatkârın vücuda getirdiği o eseri serâpa nazar-ı itibara almak” gerektiğini belirtir. Burada Taine’nden yaptığı tercümelerde verilen örnekler çok yerinde ve somuttur:

“Her sanatkârın kendine mahsus bir tarzı bulunur. O tarz her eserinde havidir. Eğer bir ressam ise, kendine mahsus rengi vardır, ya parlak veyahut donuktur. Tablosuna intihap ettiği esaslı çehreler ya asil veya avam sınıfındandır. Bu eşhasa verdiği evza, bu eşhastan teşkil ettiği heyet-i hülasa, suret-i imal, fırçaların darbesi, intihap ettiği model, renkler hep kendine hastır. Eğer sanatkârımız bir muharrir ise, eserinde tasvir ettiği şahıslar ya hadidü’l mizaç veyahut ağır tavırlıdır. Hikâyesinin suret-i tanzimi ya pek ivicaclı vekayii musavver veyahut pek sadedir. Tarz-ı tahrir ya facia veyahut mudhikedir. Vakayı güzeran ettirdiği tarih, ifade, hatta kullandığı kelimeler şahsına hastır. Bu, o derece muhakkaktır ki biraz tanınmış bir sanatkârın imzasız bir eseri erbab-ı vukuftan birine gösterilse size sahib-i eserin kim olduğunu tayinde asla güçlük çekmez, hatta vasiü’l- vukuf bir zat ise bu eseri sanatkâr, hayatının hangi kısmında vücuda getirmiş olduğunu bile keşfeder.

İşte eserin tetkikine hizmet eden birinci heyet-i mecmua bu noktadadır.” 

Bara bundan sonra ikinci “heyet-i mecmua”ya geçer ve burada “sahib-i eser”, yani sanatkâr üzerinde durur. Sanatçının üzerinde okuduğu okul, ailesi, yaşadığı dönem ve memleketinin tesirlerinden bahseder ve bu şartların içerisinde devrindekilerden nasıl farklı olabilmeyi başardığını sorgulamamız gerektiğini anlatır. Örnek olarak da yazarlardan Shakespeare’i, ressamlardan da Rubens’i verir. Tercümenin ne kadar estetik bir üslupla ve buna rağmen ne kadar anlaşılır bir dille yapıldığını göstermek için Rubens’le ilgili değerlendirmeyi alıntılamak istiyorum:[5]

“.. ressamlar arasında da Rubens bilâ-adil ve bilâ-halef kalmıştır. Belçika’da de Grand, Brüksel, Bruges yahut Anvers kiliselerinde aynı hiss-i sanatkârane ile tersim edilmiş bir yığın âsâra tesadüf olunur. Hele bunlardan biri ve birincisi kendisiyle hem-asır olan ve adeta bir rakibi gibi geçinen Crayer’den başka Adam Van Noort, Gérard Zegers, Rombouts, Abraham Jansens, Van Roose, Van Thulden, Jacob Van Oost, Jordaens, Van Dyck gibi birçok esatizenin aynı fikirde tersim ettikleri ve Rubens gibi hepsi de gül renginde latif vücutları, hayatın en ziyade rûnüma olduğu en mürteiş noktalarını, çehrelerinde al al madde-i hayatiye müşahade olunan insanların hakiki çehreleri ve hemen daima kaba yüzleri, harekât-ı serbestaneyi, hurçlu elbiseleri, kadife ve ipek esvapların şaşaasını, dalgalanmış ve toplanmış çuhaların temevvücatı ve büklümlerini nakşetmişlerdir. Fakat hâlâ bugün bile hem-asırları bulunan o dahi, hepsinin kudret-i sanatkâranesini kendi muzafferiyetinin gölgesi altında bırakmıştır. Fakat bunların hepsini aynı fasıladan bir nevi nebat farz edersek, Rubens’i o tarlanın en yüksek fidanı olarak kabul etsek daha muvafık olur.”

 

Üçüncü olarak üzerinde durduğu husus, sanatkârları daha geniş mukayeseyle incelemek için “muhit”in şartlarını dikkate almaktır. Öyle ki, muhitin hissi ve zevki sanatkârın zevkine karışmış, “zaman”ın “ahlâk ve efkâr”ı sanatçılarda da yansımasını bulmuştur. Nitekim bir sonraki tefrikasında bu fikrini ispatlamak için İspanya sanat hayatının 16. asırdan 17. asrın ortalarına kadar devam eden en ihtişamlı devrinde yetişmiş ressam ve şairleri örnek verir. O devrin “Katolik çizmesi ve istibdad mahmuzu”yla somutlaştırdığı vahşi ruhu sanatçıların hem hayatlarında hem de eserlerinde ifadesini bulmuştur. Kemal Emin tüm bu tespitlerden hareketle 3. tefrikasında “sanayi-i nefiseden bir eseri anlamak, bir sanatkârı tetkik etmek için ait olduğu asrın hayat-ı ictimaiye ve ahlakiyesini tamamen ve noktası noktasına bilmek icap eder” kuralının önemine vurgu yapar. Burada da Eschyle, Sophocle ve Euripide gibi büyük trajedi yazarları yetiştiren Antik medeniyetin çöküş dönemlerinde bu değerlerini kaybettiğini; benzer bir sürece Fransız Rönesansı’nın ve Gotik mimarinin doğduğu dönemlerin de şahitlik ettiğini ifade eder. Bütün bunlara ilave olarak coğrafyanın ve devrin fiziksel şartlarının da önemli olduğunu belirtir. Sanatçının ihmal etmemesi gereken bir diğer husus, eserinde “hakiki” olanı esas almasıdır. Nitekim Corneille, muhitinin hakikatlerinden hareket ettiği piyeslerinde başarılı olmuş, taklide başvurduklarında eski inandırıcılığını kaybetmiştir. Benzer süreci Michélange’ı taklit eden heykeltıraşların eserlerinde, on sekizinci asır Fransız ressamların tablolarında görebilmek mümkündür. Kemal Emin’in Taine’den özetlediği bu kısımlarda bütün sanatlarda “tabiat”ın hakikatlerine bağlı kalmanın ne denli önemli olduğu çok sarih ve etkileyici örneklerle ifade edilmiştir. Edebiyat tarihiyle alakalı özetlediği kısmı örnek olması açısından alıntılamakta fayda görüyorum:[6]

“..

XIV. Louis zamanında edebiyat bir devr-i tekemmüle girmişti. Tabiilik, safiyet, sıhhat gayrikabil-i temsil bir derecede idi. Bahusus tiyatro sanatı öyle bir mükemmeliyet kesp etmişti ki fikr-i beşerin âsâr-ı fevkaledesi olarak bütün dünyaca kabul olundu. Fransızlar hakiki bir tiyatro lisanı buldular. Çünkü üdeba daima etrafında ziruh modeller görüyorlardı. Kral fevkalade belagat ve nezaketle, cidden şahane bir surette ifade ederdi. Bütün saray erkânı nezaket ve necabet-i ifadeye müptela olmuşlardı ki hâlâ mahfuz olan o zamanki muharrerat ve muhaberat bunu vazıhan ispat eder. İşte üdebanın içinde büyüdüğü o saray, arasında yaşadığı o erkân lisanlarına bir nezahet-i fevkalade bahşediyor ve aradıkları esasları o meyanda buluyorlardı.

Racine’le Delille arasında mürur eden bir asır zarfında büyük bir tebeddüle uğradı. O derece mazhar-ı teveccüh olan o hutbeler, o manzumeler, canlı modellerden sarf-ı nazarla yalnız âsâr-ı sabıkaya iktifa olunmak saikası ile tedenniye başladı. Erbab-ı hayatı tetkik edecek yerde muharrirîn-i salifeyi tetkik ettiler. Bir lisan-ı itibarî, bir tarz-ı resmî, bir debdebe-i esatirî, gayritabii bir nazım, üdeba-yı kadimenin intihapgerdesi olan kelimat içinde kaldılar. Netice, şuundan anlaşılıyor ki sanatın idame ve terakkisi için… daima ve kabil olduğu kadar tabiatı yakından tetkik etmek ve bütün mezaya-yı sanatı hilkatin içinde aramak icap ediyor.” 

Kemal Emin’in “Felsefe-i Sanat” başlıklı yazısı beş tefrika devam eder. Yukarıdaki, kimi zaman uzuna kaçan alıntılardan da görüleceği üzere Kemal Emin’in bir tercüme dili bulduğu anlaşılmaktadır. Bu konuda kat’i hükmün, metnin aslını ve bu konuda yapılan, söz gelimi Hüseyin Cahit Yalçın’ın tercümesini de gördükten sonra vermek gerekir. Bununla birlikte edebiyat tarihimizde Taine’in fikirlerinden istifade edilerek yürütülen çalışmalardan ve Türkçedeki teorik kaynaklardan hareketle söyleyebiliriz ki Kemal Emin, Taine’i ve fikirlerini takdimde son derece başarılıdır.

Kemal Emin’in, Taine tercümeleri dışındaki “Tabiat”, “Dekor” ve “Musıkî” başlıklı yazılarında da sanatın teorik meselelerine ne kadar vakıf olduğunu görürüz. “Tabiat” başlıklı yazısında isimleri B. ve H. harfleriyle başlayan iki zıt mizaçlı arkadaşını karşılaştır. B. hayli nahif, insanları incitmekten aşırı derecede korkan, bu yüzden fikirlerini açıkça ortaya koymak yerine insanları dinlemeyi tercih eden, geçim sıkıntısı çeken kalabalık bir ailenin ferdi bir ressamdır. Kemal Emin, bir Servet-i Fünun karakteri gibi tasvir ettiği ve estetik zevki hayli zengin bu arkadaşının yanına gitmekten, tablolarla dolu evinde vakit geçirmekten keyif alır. B.’nin zıddına fizikî portresini hayli kaba unsurlarla tasvir ettiği H. isimli arkadaşı ise zengindir, evi denize nazırdır. Ancak o ne evinin mefruşatında estetik bir duyguya sahiptir ne de etrafındaki tabiî güzelliklerin farkındadır. Ressamlığı boyacılık olarak görür, sanatla zenaati birbirine karıştırır, nazarında para getiren zanaatçılar daha makbuldür. “Şiir”e, “musıkî”ye bakışında da estetik bir duruştan hayli uzaktır. Kemal Emin, bu arkadaşının yanında kalmaya tahammül edemez.

 “Dekor” başlıklı yazıda da Ortaoyunu ile modern tiyatroyu; Türk tiyatrosu ile Batı tiyatrolarını “dekor” anlayışları bakımından mukayese eder. Bu mukayese sırasında Batı tiyatrosundan ve romanından örnekler verir. “Ortaoyunu sahnesi, kendi tabirlerince oyun levazımatının da birçok isimleri vardır ki toplansa bir lügat-i garibe teşkil eder.” cümlesi onun Ortaoyununa bakışını göstermeye yeter. Bunun dışında Kemal Emin, edebî anlayışı bakımından, Taine tercümelerinden de anlaşılacağı üzere, realist akıma bağlı olduğundan bir tiyatro eserinde de hem metinde hem de sahnelenme sırasında mekânın hakikate uygun olarak temsilinden yanadır, Yazıda bizim tiyatrolarla Batı tiyatrosunu dekor tertibi açısından mukayese ederken, bizimkileri özensizlikle, para harcamaktan kaçınarak kolaya kaçmakla itham eder, Batı tiyatrosunun bu husustaki titiz tutumundan takdirle bahseder:[7]

“Tiyatronun mebdei Avrupa’da da ortaoyunudur denilebilir. Yalnız orada her şey bir kaide-i tekâmüle tabidir, burada her şey kademe nizamı ile muntazaman ricat eder! Uzunçarşı mamulatı, Eyüp oyuncakları ve tiyatro bu iddiamıza kâfi delaildendir. Tiyatro, bir vakayı tamamen tasvir etmektir. Cemiyet-i beşeriyenin en şayan-ı tetkik vukuatı, ortaoyunu palangaları gibi etrafı iple, kazıkla çevrilmiş meydanlarda cereyan etmez. Bir vakayı tamamen teşhis edebilmek için mahall-i cereyanını da göstermek icap eder.

Vakanın sahne-i cereyanı aslına ne kadar mutabık olursa vaka o nispette temaşagiran nazarında tecessüm eder, tiyatro sanatkâranı vazife-i temsiliyelerini o nispette ifa ederler. Meselâ bir kralın ferman imzaladığını taklit eden aktöre hokka namına bir kutu kapağı, kalem yerine bir süpürge çöpü uzatılırsa o zavallı mümessilin ciddiyetini kaybeylememesi mümkün mü? Büyük Coquelin Cyrano de Bergerac ibda- “créer” ederken Cyrano zamanına ait bir meç, o zamana ait elbise ve levazımat-ı saireyi edinmedikçe işe başlamamış… Kendi evinde, kendi odasında, kendisini seyreden kimse yok iken, meç yerine bir baston, elbise olarak meselâ yatak örtüsünü kullanmak bile, o rolü ibdada nakısalar hasıl edeceğini düşünmüş…

Vaktiyle bizde tiyatrodan maksat ihtişam-ı elfaz imiş, bugün artık göz tiyatrosudur. Vatan piyesini seyrederken birinci perdenin birinci sahnesinde Zekiye’nin o uzun tiradını uyumadan dinleyebilmek için nazarı oyalayacak bir dekor ister.”

Bu değerlendirmelerde dikkatimizi çeken bir diğer husus, Kemal Emin’in iddialarını ispatlamak için,  Batı edebiyatı örneklerinin yanı sıra -kelimeleri ve mısraları kendine göre değiştirerek veya halk arasındaki yaygın söylemleriyle bile olsa- bizim klasik edebiyatımızın beyitlerine de başvurmasıdır. Elbette bu, onların içinde bulunduğu fikrî ve edebî havanın tabiî bir neticesidir.

 “Musıkî” başlıklı yazı, derginin güzel sanatların tümünü kuşatıcı bir yayın anlayışına; Kemal Emin’in de -yazının başında vurguladığımız gibi- çok yönlü bir sanatkâr cephesine sahip olduğunu gösterir. Kemal Emin, ilk Türk kadın ressamlarımızdan, aynı zamanda besteci Müfide Kadri’nin dergide (nr. 8, 26 Teşrinisani 1327/9 Aralık 1911) yayımlanan “Terane-i Şebab” bestesi dolayısıyla kaleme aldığı bu yazısında, kendi devrinde musıkîmizde görülen yozlaşmayı eleştirir ve musikişinasların “Herkes bunları istiyor” diyerek bu yozlaşmayı gerekçelendirmelerini kabul etmez. Onun nazarında bazı musıkî parçaları “kavaid-i musıkîye ile istihza ediyormuş gibi, sırıtık” bestesi güftesine uymayan “garibe”lerden ibarettir. Kemal Emin’in burada özellikle devrinde yeni teşekkül eden musıkî cemiyetlerinin Batılı musıkî anlayışından hareketle bizim millî musıkîmizin tabiatına aykırı onu sathî bir şekle sokan düzenlemelerini eleştirmesi de dikkat çekicidir. Bizim bu yazıdan Kemal Emin’in biyografisine dair öğrendiğimiz bir detay da, senelerden beri kendince pek kıymetli eserleri toplayarak oluşturmaya çalıştığı kütüphanesinin 1911’deki Aksaray yangınında küle dönmesidir.

Osmanlı Ressamlar Cemiyeti Gazetesi’ndeki tablolardan biri- “İstiğrak-ı Şebab”

Kemal Emin, derginin diğer yazarları gibi, bir milletin ve bir ferdin hayatında güzel sanatların ne denli önemli olduğunu, sanatkârların toplumlarının işleyişinde ne denli önemli vazifeler üstlenmesi gerektiğini çeşitli vesilelerle dile getirir. Sözgelimi derginin yazarlarından Muallim Vahyi de, “vatan ve millet”lerine aidiyet duygusu taşıdıkları ve halklarıyla da irtibatı koparmadıkları sürece sanatkârların ve sanatlarının memleketlerinin geleceğini inşa ettiklerini, Türk edebiyatından verdiği çarpıcı detaylar ve örneklerle çok manalı bir şekilde izah eder.[8]

 

“Bir Nazar” başlıklı yazı da Kemal Emin’in aynı bağlamdaki fikirlerini içermesi bakımından önemlidir. Kemal Emin, bir milletin “derece-i nezahat”ini belirlemede güzel sanatlara duyulan ilgiyi ölçüt olarak alır ve bu bağlamda Osmanlı Ressamlar Cemiyeti Gazetesi’nin sadece resme değil, ülkemizde bütün güzel sanatlara gösterilen ilgiyi arttırmayı amaçladığını ifade eder. Emin, estetik duruş ve zevkin, sadece milletlerin değil fertlerin hayatında da önemli olduğundan bahsederken şu örneği verir:[9]

“Nevcivân sevmekte ben pirânı tayib eylemem

Hüsn olur kim seyrederken ihtiyâr elden gider\"

 

beytinin nazımı pir kelimesinden “pir-i sanat”ı kastetmemişse pek doğru düşünmemiş diyebilirim. Vakıfâne bir temaşa, başka bir âlem-i ruhanîdir. Güzel bir musıkî parçası herkesi memnun ederse de erbab-ı vukufa olan tesiri derecesinden elbette aşağıdadır.”

Bara’nın burada fertlerin güzel sanatlara ilgisinden bahsederken “hanımlar”a özellikle vurgu yapması o devir için çok manalıdır. Müfide Kadri’nin bestesinden hareketle yazdığı “Musıkî” başlıklı yazısını şöyle bitirir:[10]

“Uhdeme terettüp eden bir vazife daha varsa, o da Müfide Hanımefendi’yi sanayi-i nefisenin en mühim şubelerinden birkaçında birden ibraz-ı vukuf ettiklerinden dolayı an-samimü’l-kalp tebriktir.

Vatana hakiki hizmetler edecek ensal-i atiye Müfide Hanımefendi gibi validelerin saye-i şefkatinden zuhur etmesi pek tabii olduğundan, nisvan-ı vatan meyanında emsallerine kesretle tesadüf etmeyi temenni ederiz.”

Nitekim yine dergide Muallim Vahyi’nin “Kızlarımız İçin Tabiiyat ve Resim Derslerindeki Ehemmiyet” başlıklı yazısı[11] da Türk kadınlarını toplumsal hayatın her sahnesinde görmek isteyen bakış açısını yansıtan en anlamlı makalelerinden biridir.

Kemal Emin, “Bir Nazar” başlıklı yazısında Şarklıların Garplılardan zekâ, kuvvet, güzel sanatlara ilgi gibi hususlarda hiç geri kalmadığı, hatta onlardan üstün bile oldukları halde, müzeleri dolduracak eserler veren sanatkârlar yetiştirmediğine hayıflanır. Geçmişte olsalar bile yeterince takdir edilmedikleri ve yeteneklerini gösteremedikleri kanaatindedir. “Zamanımızda kendi kendine nema bulmuş birçok istidad-ı sanatkârane tanırım ki bunların yetiştirilmesi için icap eden vesaiti tehyie ederek zalam-ı mazi içerisine karışıp gitmiş olan hünerveranımıza zımnen bir tarziye vermek bu kavm-i necib-i Osmaniye yakışır bir hareket-i civanmerdane olur.” diyerek Osmanlı Ressamlar Cemiyeti Gazetesi’nin bu husustaki misyonunu tekrar ifade eder.

Kemal Emin’in Osmanlı Ressamlar Cemiyeti Gazetesi’ndeki “Joconde” başlıklı makalesi, İane-i Milliye Cemiyeti’nin Osmanlı Donanması’na yardım toplama faaliyetinden hareketle yazılmıştır. Ancak bu yardım faaliyetiyle ilgili detaylar kısa yazının sadece başında ve sonunda yer alır. Kemal Emin, burada Ressam Léonard de Vinci’nin meşhur Mona Lisa tablosunun yapılma ve çalınma hikâyesini anlatır. Fransızların gelirini, tabloyu bulana vermek üzere bir madalya tasarlamalarına ve aynı faaliyeti Fas’ta kaybettikleri askerlerin yetim çocuklar için tekrarlamalarına bakarak bizde de böyle tertibatlarda bulunulabileceğini hatırlatır. Bu vesileyle 10 Temmuz hatırasına bir madalya yapılmasını önerir.

Kemal Emin’in gazete/dergideki son yazısı, 14 Mart 1914 tarihli “İftitah” başlıklı çıkış yazısıdır. Osmanlı Ressamlar Cemiyeti Gazetesi, Balkan Savaşları dolayısıyla yayınına iki yıl ara vermiş, 1914’te tekrar yayımlanmaya başlamıştır. Kemal Emin, burada önce savaşlar dolayısıyla memleketin elim tablosunu tasvir eder, ardından “gaybubetine ağladığımız kıta(nın) tekrar havza-yı Osmani”ye dahil olmasının yarattığı sevinçle bu karamsar tablonun bir nebze de olsa aydınlandığını, açıldığını anlatır. Burada kastettiği muhtemelen önce Edirne’yi kaybedişimiz ardından onu geri alışımızdır. Nitekim bu hadise o devirde tiyatro eserlerine de ilham kaynağı olmuştur. Kemal Emin’in iki yıllık aradan sonra derginin çıkış yazısına “feth”ten türetilmiş “açma, açılma, başlangıç” manalarına gelen “İftitah” başlığını seçmesi hem dergi hem de Türk milleti için sevinçli bir başlangıcı işaret eder. Ne yazık ki hem dergi hem de memleketimiz için bu sevinç çok uzun sürmeyecek, Osmanlı Ressamlar Cemiyeti Gazetesi, bu sayıdan sonra ancak beş sayı çıkabilecek, Osmanlı da sonunu getirecek büyük bir felakete sürüklenecektir.

 

Dergideki tablolardan biri-Osman Hamdi Bey

Kemal Emin, gerek bu yazısında gerekse diğerlerinde toplumun güzel sanatlara her an ihtiyacı olduğunu ifade eder. Öyle ki Osmanlı Ressamlar Cemiyeti Gazetesi’ndeki hikâyelerini de “sanayi-i nefise”nin fertlerin ve toplumların hayatında ne kadar manalı bir yer teşkil ettiğini anlatan vakalardan/durumlardan hareketle kurgular. Kemal Emin’in “Fikr-i Bedayi-pesend-L´Ideée Esthetıque”, “Telehhüf” ve “Şehid-i Sanat” başlıklı üç kısa hikâyenin ortak noktası, “sanayi-i nefise”nin şekillendirdiği bir hayatı yaşamanın önemidir. “Fikr-i Bedayi-pesend-L´Ideée Esthetıque” başlıklı hikâyede ben-anlatıcı bir ressamdır. Bir gün kırlarda dolaşırken yaşlı bir Mevleviye ve o civarda oynayan Ayşe isminde bir kız çocuğuna rastlar. Mevlevi Dede’nin tabiatı bir sanat eseri gibi görmesini ve onunla iç içe yaşadığı dönemi, hayatının en mutlu anı olarak telakki etmesini, sonra her sabah hücresine gelen Ayşe’ye ney üflemesini, ressam-anlatıcı hayranlıkla aktarır. Yıllar sonra Sinekli Bakkal’da Vehbi Dede’yle daha gelişmiş bir örneğini göreceğimiz yaşlı Mevlevinin resim sanatına yaklaşımı, ressam anlatıcıya devrin maarif faaliyetlerini de eleştirme fırsatı verir ve hikâye şu şekilde biter:[12]

 

“Ressamlık ne güzel bir sanattır elbette siz bedayii bizden güzel tetkik edersiniz. Bizi saatlerce sermest-i hayret eden elvah-ı tabiatı sizin nazarınız daha ziyade tahlile müsaittir. Hutût ile elvanın terkibiyle tasvir ettiğiniz bir levhayı biz lazım olduğu kadar anlamaktan mahrumiyet bedbahtlığına bir kere uğramışız, oturduğumuz ev mail-i inhidam olsa, onu idrake bile nazarımız müsaade etmeyecek bir âmâ-yı cehlin zebunu yaşamaya mecburuz. Bu yaştan sonra hassa-i rüyeti ıslahı mümkün değil ki… Keşke zaman-ı tufuliyetimizde şimdiki gibi mekteplerimiz olaydı da mehasin-i eşyayı tetkike vasıta olan bu gibi sanayi ile biz de kuva-yı akliye ve havass-ı basariyemizi tenmiye etmiş buluna idik!...

Ayşe’nin ikazı ile dergâh-nişin bir neyzen olduğunu anladığım bu mübarek ihtiyardan beş on dakika sonra ayrılarak yoluma devam ederken düşündüm de, keşke maarif nazırı benimle beraber şu ihtiyarı dinlemiş olaydı da mekâtibde par hypocrysie saatleri tezyit edilmekte olan derslere bedel belki resim derslerini ufaltmaz ve talebeden fikr-i bedayi-pesendîyi kaldırmaya çalışmazdı, dedim.”

“Telehhüf”, roman okumaktan ve resim yapmaktan hoşlanan çocuğuna engel olan, aslen Malatyalı varlıklı bir babanın ve onun kadar ön planda yer verilmemekle birlikte güzellik duygusundan yoksun bir annenin eleştirisinin hikâyesidir. Burada da yine hadiseler, ben-anlatıcının gözünden anlatılır. Ben-anlatıcının hikâyesini anlattığı kişilerden zıt bir görüşe sahip olması metnin çatısını oluşturur:[13]

“Bir akşam muntazaman derse çalıştığını görmedim. İki saat derse bakar, haydi kitapları atar, artık başlar hikâye okumaya. Şıpsevdi, Sevda Peşinde, bilmem ne Kızıl Kurt… Bunları elinden aldım, yırttım. Bu sefer Fransızca bir kitap almış, bir iki resimlerini seyretti, şimdi okuyacağım diye uğraşıp duruyor, bilmem bir herif varmış, Küllü Biber mi ne? Şöyle bir isim, bir parmak boylu adamların memleketine gitmiş, orada bilmem ne hezeyan etmiş!.. İki saat dersten ziyade başını kesseniz bir kelime okumaz. “Baba saat… Baba bana saat…” Nihayet aldık. Meğer iki saatten ziyade derse çalışmamak için imiş! Ve minallahi’l- müştaka! Leyli bir mektebe atayım, dedim- Aksaray’da bizim Hafız Efendi açmış- Anasını razı etmek mümkün mü? Geçen cuma günü odasına gittim. Deniz tarafındaki pencereyi açmış validesini sıkıştırmış, benden gizli para almış, birçok boya, üç ayaklı bir şey… sehpa getirmiş, O Fransızca kitaptaki resmin örneğini çıkaracağım diye uğraşıyor. Artık şeytanlar tepeme çıktı, boya kutu, fırça, sehpa odada ne buldumsa fırlattım pencereden denize attım… İnsanın gözü kızınca bir şey görmüyor. Oğlanın saatini de… görmemiş beraber atmışım. Benim de canım yandı amma ne çare bir kere oldu..

Şimdi böyle ne yapacağımı şaşırdım; teessüf, telehhüf içinde kaldım.

 Bey yoruldu. Sustu:

Düşündüm.

Oğlunun hayatındaki en rakik noktaları çiğneyen, evladının ruhunu, zevkini, kalbini, zekâsını koparmış denize atmışken, bunları hiç düşünmeyerek, on beş kuruşluk bir saate teessüfler eden babaya, bu babanın saye-i terbiyesinde perverişyab olmak isteyen çocuğa içimden bir telehhüf de ben savurdum.

Asıl telehhüf edilecek olan, edebiyat ve resim gibi güzel sanatların beslediği estetik duygulardan uzak bir hayata mahkûmiyettir.”

 “Şehid-i Hürriyet”te sanat aşkı uğruna hayatını feda eden bir ressam gencin ve eşinin hüzünlü hayatı tasvir edilir. Annesini küçük yaşta kaybettiği için çocukluğu gemici babasıyla denizlerde geçen Pertev, Sanayi-i Nefise Mektebi’ni bitirince çok sevdiği amcasının kızı, sonradan evleneceği Mahmedet’in tablolarını yapmayı, bir de denizi resmetmeyi sever. Mektebin aksakallı, buruşuk yemenili modelleri yerine asıl ilham kaynağı, “evza-ı muhtelifesiyle tasvir etmeye yetişemediği hazine-i melahat, açık kumral saçları, onunla ahenktar, uzun kirpiklerle muhat gözleri, beyzî çehresi, samur kaşları, evriye-i şiiriyesi hissolunacak derecede rakik, pembe cildi, mevzun kametiyle bir kıyamet olan Mahmedet” tir.

 “Çoban Kızı”, Muhabbet Perisi”, Venüs’ün Rüyası”, “Kalipso’nun Bahar Tuvaleti” gibi isimlerle adlandırdığı gerçek boyutlu tablolarından irili ufaklı bir yığın” levhalarla dolu odası âdeta Mahmedet’in güzelliğinin sergilenme salonu gibidir. Tıpkı Sergüzeşt’teki Dilber’in tablolarını yapan Celal Bey gibi Pertev’in tablolarına mitolojik isimler vermesi, Pertev’in, beraberinde Kemal Emin’in sanatında beslendiği kaynakları gösterir. Pertev’le Mahmedet evlenir. Büyüklerin itirazına rağmen Pertev genç eşiyle bir gemi seyahatine çıkar. Titanic filminde batmak üzere olan gemide sanatlarını icraya devam eden müzisyenler gibi, Pertev de yakalandıkları felaketi sanatı için bir fırsat bilir ve bu anın tablosunu yapma uğruna canından olur. Mahmedet, eşiyle birlikte çıktıkları bu ilk yolculuğu, tek başına tamamlayarak İstanbul’a dul bir kadın olarak döner.

Mevcut kaynaklar doğrultusunda Osmanlı Ressamlar Cemiyeti Gazetesi’ndeki hikâyeler, Kemal Emin’in bu türdeki ilk eserleridir. Bara, daha sonraki yıllarda da hikâye yazmaya devam edecektir. Bununla birlikte derginin tek hikâye yazarı olan Kemal Emin’i hem bu tarz eserlerinde hem de tenkit yazılarında, kalem oynattığı türlerin teorik zeminine vakıf ve bunların gerektirdiği dili bulmuş olgun bir yazar olarak görürüz. Dolayısıyla “sanayi-i nefise”yi/güzel sanatlar”ı başlı başına esas alması itibarıyla Osmanlı Ressamlar Cemiyeti Gazetesi’nin, bizim kültür, sanat ve basın hayatımız açısından hayli önemli bir yayın organı olduğunu görmekteyiz. Kemal Emin’in daha sonraki yıllarda asıl nüvesini bulacak olan çok yönlü portresi, Osmanlı Ressamlar Cemiyeti Gazetesi’ndeki tiyatro, musıkî, edebiyat teorisi ve tarihine dair yazdığı makaleler, tenkit yazıları ve hikâye türündeki eserleriyle önemli ölçüde şekillenmiştir.

 

KAYNAKÇA

Başkan, Seyfi (1994), Osmanlı Ressamlar Cemiyeti, Çardaş Yayınları, Ankara.

Ercilasun, Bilge (1994), Servet-i Fünun’da Edebî Tenkid, MEB Yayınları, Ankara.

Güler, Abdullah Sinan (2007), “Osmanlı Ressamlar Cemiyeti ve Naşir-i Efkârı- Ehl-i Hıref’den Özgür Ressamlar Örgütüne” (Sunuş Yazısı), Osmanlı Ressamlar Cemiyeti Gazetesi 1911-1914, (Haz. Yaprak Zihnioğlu), Kitap yayınevi, İstanbul, XI-XIX.

---------- (1994), İkinci Meşrutiyet Ortamında Osmanlı Ressamlar Cemiyeti ve Osmanlı Ressamlar Cemiyeti Gazetesi, Mimar Sinan Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, (Yayımlanmamış Doktora Tezi).

Gülşen, Hacer (2019). \"Türk Edebiyatında Pozitivizm ve H. Taine Tesiri Üzerine Bir İnceleme\", Pamukkale Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, sayı 35, Denizli, s. 133-141.

Huyugüzel, Ö. Faruk (2000), “Kemal Emin Bara”, İzmir Fikir ve Sanat Adamları (1850-1950), Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, s. 295-299.

Zihnioğlu, Yaprak (2007), Osmanlı Ressamlar Cemiyeti Gazetesi 1911-1914, (Metin Neşri), Kitap Yayınevi, İstanbul.

 

 



* Doç.Dr., Manisa Celal Bayar Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü

 https://orcid.org/0000-0001-9935-0569

 (Bu yazıya kaynaklık eden Osmanlı Ressamlar Cemiyeti Gazetesi’nden Kemal Emin Bara’nın yazıları üzerine bir yüksek lisans tezi hazırlayan öğrencim Melis Sıla Cengiz sayesinde haberdar oldum. Kendisine teşekkür ederim.)

[1] Cemiyet ve yayın organı hakkında ayrıntılı bilgi için bir başka önemli kaynak Abdullah Sinan Güler’in doktora tezidir: İkinci Meşrutiyet Ortamında Osmanlı Ressamlar Cemiyeti ve Osmanlı Ressamlar Cemiyeti Gazetesi, Mimar Sinan Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Arkeoloji ve Sanat Tarihi Ana Bilim Dalı Batı Sanatı ve Çağdaş Sanatlar Programı, Doktora Tezi, İstanbul, 1994. Derginin bütün sayıları Yaprak Zihnioğlu tarafından Latin harflerine aktarılmış ve özel bir baskıyla kitap olarak yayımlanmıştır: Osmanlı Ressamlar Cemiyeti Gazetesi 1911-1914, Kitap Yayınevi, İstanbul, 2007, 355 s.

[2] Kemal Emin Bara’nın hayatı ve sanat faaliyetleri hakkında ayrıntılı bilgi için bkz. Ö. F. Huyugüzel, “Kemal Emin Bara”, İzmir Fikir ve Sanat Adamları (1850-1950), Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, 2000, s.295-299.

[3] “Felsefe-i Sanat”, Osmanlı Ressamlar Cemiyeti Mecmuası, nr.3, 1 Mart 1327/14 Mart 1911.

[4] Ayrıntılı bilgi için bkz. Hacer Gülşen, \"Türk Edebiyatında Pozitivizm ve H. Taine Tesiri Üzerine Bir İnceleme\", Pamukkale Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, S. 35, 2019, s.133-141.

 

[5] “Felsefe-i Sanat”, nr.3, 1 Mart 1327/14 Mart 1911, s.22.

[6] “Felsefe-i Sanat”, nr.7, 1 Haziran/132714 Haziran 1911, s.55.

[7] “Dekor”, nr. 12, 25 Nisan 1328, s. 116.

 

[8] Muallim Vayhi, “Sanatkârlarımızın Yapacakları”, nr. 15, 1 Nisan 1330/14 Nisan 1914.

[9] “Bir Nazar”, nr. 4. 1 Nisan 1327/14 Nisan 1911.

[10] “Musıkî”, nr. 8, 26 Teşrinisani 1327/9 Aralık 1911, s. 26.

[11] Muallim Vayhi, “Kızlarımız İçin Tabiiyat ve Resim Derslerindeki Ehemmiyet”, nr. 16, 1 Mayıs 1330, s. 210-215.

[12] “Fikr-i Bedayi-pesend-L´Ideée Esthetıque”, nr. 10, 16 Şubat 1327/29 Şubat 1912, s.78.

[13] “Telehhüf”, nr. 11, 25 Mart 1328/7 Nisan 1912, s. 94.


Doc. Dr. H. Harika DURGUN* \\\\\\\\

YAYIN MÜCADELESİNDE PADİŞAHTAN ve OKUYUCULARDAN DESTEK BEKLEYEN

TERAKKİ DERGİSİ (1896-1897)

H. Harika DURGUN*

 

Terakki, nr. 9 (kapak sayfası)

 

İzmir’deki fikir ve edebiyat hareketliliğine; kurulan matbaaların, yayınlanan yabancı ve yerli gazetelerin, dergilerin katkısı oldukça fazladır. Özellikle İzmir’de edebî hayatın canlanması ve bir okur-yazar kitlesinin oluşmaya başlaması Aydın (1869) gazetesinin çıkışıyla olmuştur denilebilir.[1] Bunu Devir (1872), Kara Sinan (1875, mizah), İntibah[2] (1875), İzmir (1877), Hizmet (1886), Ahenk (1895), İzmir (1896) gazeteleri takip etmiştir. Dergilere gelince, İzmir’in ilk edebî dergisi Nevruz, 13 Mart-27 Temmuz 1884 tarihlerinde Halit Ziya, Bıçakçızade İsmail Hakkı ve Tevfik Nevzat tarafından çıkarılmıştır.[3] Eski ve yeni edebiyat örneklerinin yer aldığı Nevruz’dan sonra Rusçuklu Mehmet Nuri, Ağustos-Aralık 1884’te Tulû dergisini yayınlamıştır. Muallim Naci’nin edebiyat anlayışını temsil eden Tulû’dan[4] sonra Bıçakçızade İsmail Hakkı, Tevfik Nevzat ve (Elif.) Hakkı tarafından 1886’da İtilâ dergisi çıkarılmıştır. İtilâ, içerik bakımından Nevruz’un devamı niteliğindedir.[5] Özellikle İtilâ’nın önsözünde on sayı çıkan Nevruz’un okuyuculardan takdir görmesine karşılık derginin İstanbul’da basılması sebebiyle birtakım aksaklıklar yaşandığı hem bunu gidermek hem de Nevruz’daki eksiklikleri tamamlamak adına İtilâ’nın çıkarıldığı belirtilir.[6]

 

İzmir’in dergicilik faaliyetine baktığımızda Terakki’den önce edebî-fennî içerikli üç derginin yayınlandığını görürüz.[7] Nevruz (1884), Tulû (1884) ve İtilâ (1886)’dan sonra yayın hayatına giren Terakki dergisi, 30 Nisan 1896 tarihinde Cerrahizade Ali Sacid’in imtiyazında ve başyazarlığında neşredilmiştir. Ancak Ali Sacid’in, dergiye yeni aboneler kaydetmek amacıyla yakın kaza ve köylere gittiği dönemde Terakki’nin sorumluluğunu önce Hizmet gazetesi müdürü Nazaret Hilmi Efendi’ye teslim etmiş fakat onun vakti olmadığı için bu görevi Kandiyeli Nusret Hilmi üstlenmiştir:[8]

“Cerideye müteferri bazı mesalihi tesviye etmek üzere mülhakate gideceğimden sermuharrirlik ve müdürlük vezaifini Hizmet müdür ve sermuharriri Nazaret Hilmi Efendi’ye tevdi olunmuş idi. Nazaret Efendi vezaif-i mesrudeyi vakti müsait olmadığından ifa edemeyeceği gibi mülhakatten avdet ettiğim cihetle onuncu nüshadan itibaren kemafissabık sermuharrir ve müdür vezaifini deruhte ve icap ettikçe sermuharrir vekâletinin Kandiyeli Nusret Hilmi Bey tarafından ifa olunacağı beyan edilir.”

Cerrahizade Ali Sacid, İzmir basınında Terakki dergisiyle tanınan bir hikâyecidir.[9] Hayatı hakkında geniş bir malumata sahip olamasak da Terakki’nin yayın serüvenini anlattığı bir yazısında[10], Eylül 1895’te İzmir’i ziyaret ettiğini, şehrin ilim ve kültür hayatında İzmir halkının ihtiyacını karşılayacak bir derginin bulunmadığını ve bu eksikliği gidermek amacıyla doğduğu yeri, ailesini, yakınlarını bırakarak İzmir’e geldiğini ve Terakki dergisini çıkarmaya başladığında 24 yaşında olduğunu belirtmiştir. Bu bilgilere göre 1872 doğumlu Cerrahizade Ali Sacid, İzmirli olmayıp İzmir’e, dergi çıkarmak için gelmiştir. Yazar, bunun dışında İzmir’e gelmeden önceki hayatı ve edebî faaliyetleri hakkında bilgi vermemiştir.[11] Ancak Ali Sacid’in yaşını göz önünde bulundurarak Ara Nesil döneminde neşredilen dergilerin bibliyografyalarına baktığımızda Mekteb[12] ve Maarif[13] dergilerinde onun yazılarına tesadüf ettik. “Ali Sacid” ya da “Cerrahizade Ali Sacid” imzasıyla, 29 Ağustos 1892 tarihli Mekteb dergisinde “Ahlak” başlığı altında eğitici bir hikâye[14], 19 Temmuz-28 Eylül 1893 tarihlerinde de Maarif dergisinde hikâye[15], mensur şiir[16], tenkit[17] ve gezi[18] türünde yazılar yayınladığını gördük. Bu durum bir başka hususu da açıklığa kavuşturdu. Özellikle Ali Sacid’in, yazdığı dönemde “Darüşşafaka mezunlarından”[19] Kandiyeli Nusret Hilmi’nin de şiir, hikâye ve tenkidin yanı sıra tarih, arkeoloji, sanat tarihi, din ve basın gibi sosyal konularda Maarif’te yazılarına rastladık.[20] Dolayısıyla her ikisinin İstanbul’dan birbirini tanıması, Cerrahizade Ali Sacid’in, Eylül 1895’te İzmir’e gelmesine vesile olan kişinin Kandiyeli Nusret Hilmi olması muhtemeldir. Öyle ki Kandiyeli Nusret Hilmi, 1895 yılında İzmir’dedir ve Ahenk gazetesinde yazıları yayınlanmaktadır.[21] Buna istinaden Cerrahizade Ali Sacid’in, Kandiyeli Nusret Hilmi vasıtasıyla İzmir basın hayatını tanıma ve gözlemleme imkânı bulduğunu ve Nusret Hilmi’nin İzmir’deki çevresinden istifade ederek bir dergi çıkarmaya teşebbüs ettiğini söyleyebiliriz.

24 sayı yayınlanan Terakki dergisi başlangıçta haftada bir perşembe günleri çıkmış ancak 5-20. sayılar cuma, 21-22. sayılar cumartesi, 23-24. sayılar ise perşembe günü yayınlanmıştır.[22] Derginin ilk yirmi sayısı Hizmet matbaasında, son sayıları ise İzmir Tatikyan matbaasında basılmıştır. Cerrahizade Ali Sacid’in Terakki’nin sorumluluğunu kısa süre için Hizmet gazetesi müdürü Nazaret Hilmi Efendi’ye vermesinde, derginin Hizmet matbaasında basılmasının etkisi olduğunu düşünebiliriz. Dış kapak sayfasında “maarif-i umumiyenin tevsiine hadim ve resimli olmak üzere” yayınlandığı ve iç kapağında da “fennî ve edebî resimli gazete” alt başlığıyla çıkan Terakki için İzmir’in ilk resimli dergisidir, diyebiliriz.[23] “Beşinci nüshadan itibaren resim koymaya” başlanılacağı ve teknik olarak Osmanlı hakkâk ve fotoğrafçılarından Antranik Efendi ile Theodor Vafiyadis’in ve Viyana Angerer Darülsınaiyyesi’nin “ototipi ve çinkografi” yönteminin uygulanacağı belirtilir.[24] Fakat Terakki’de ilk resimler, yedinci sayıda karşımıza çıkar.[25] İzmir’de kendisinden önce yayınlanan dergilerden farklı olarak Terakki, resimle birlikte mizanpaja da özen göstermiştir. İstanbul Mekteb-i Sanayi-i Şahane muallimi Yusuf Efendi[26] tarafından derginin ismi, celî kûfî müsenna şeklinde, başlıkları ise kûfî yazıyla yazılmış ve her sayfa iki sütun şeklinde düzenlenmiştir.

 

Terakki, nr. 7 (“Resimlerimiz” başlığı altında İran şahı Nasıreddin Kaçar ve İzmir Kordon’una yer verilir. Özellikle İzmir Kordon’una ait bu resimde binalar numaralandırılarak tanıtılır: 1. Mösyö Kramer’in Viyana Birahanesi 2. İzmir’in en meşhur Hevk Oteli 3. Luka Gazinosu 4-5. Konser Monako, çalgılı gazino 6. Kordon rıhtımı)

 

Cerrahizade Ali Sacid, “Arz-ı Şükran” başlıklı yazısında Osmanlı Devleti’nin ilerlemesinde, gelişmesinde matbuatın ehemmiyetine dikkat çekerek bu hususta siyasî, edebî, fennî pek çok dergi ve gazetenin yayınladığını ifade etmiştir. Özellikle “halife-i meâlî-perver, şehinşah-ı terakkiyat-güster” Sultan II. Abdülhamit’in “terakkiyatın masdarı matbuat olduğu lutfen derpiş buyur”ması üzerine İzmir’in eğitim ve kültür hayatına katkı sağlayacak bir dergi çıkarma teşebbüsünde bulunduğunu açıklamıştır:[27]

“Memalik ve vilayat-ı şahanelerinin ehemmlerinden olan İzmir’de maarif-i umumiyenin tevessüüne hadim bir ceride-i üsbûiyyenin henüz adem-i mevcudiyeti İzmir’in şems-i tâli-i fen ve edebden tenevvür edememesini mucip olduğu da atıfeten nazar-ı dikkat-i hümayunlarını celp etmiş -ve bu maksad-ı âlül’ale alî-i kadrü’l istitaa hizmet etmek isteyen- çâkerlerine Terakki’nin imtiyazı ihsan buyurulmuştur.”

19. yüzyıl Osmanlı düşünce hayatının gelişmesinde Batılılaşma hareketinin önemli rolü olduğunu, buna bağlı olarak Batılı ilmî, fikrî ve felsefî çalışmaların aydınlar tarafından takip edildiğini biliyoruz. İstibdat döneminde yayınlanan Terakki’nin, eğitime yönelik bir dergi olmasında II. Abdülhamit döneminde uygulanan eğitim politikasının etkisini de göz önünde bulundurmalıyız. Tanzimat devrinde sadece İstanbul’da bulunan ilk ve ortaöğretim kurumlarının, II. Abdülhamit döneminde bütün devlete yayılması, yaygınlaştırılması amaçlanmıştır.[28] Buna bağlı olarak basın dünyası da eğitici, öğretici mahiyette yazılara yer vermeyi ihmal etmemiş, hatta bazı dergilerin yayın politikasında “maarif/eğitim” belirleyici bir rol oynamıştır. Bu bakımdan Terakki dergisinin yayın amacı, devrin yayın politikasıyla örtüşmektedir. “Tayin-i Meslek”[29] başlıklı yazıda “Maksad-ı yegâne maarif-i umumiyenin tevessüüne hizmet etmektir.” denilerek bunun için derginin “fen” ve “hakayık-ı tabiiye”den ayrılmamaya özen göstereceği açıklanmıştır. Özellikle toplumun gelişmesine, ilerlemesine bir vasıta, bir aracı olduğunu dile getiren dergi, bunun için “fünunu” yani bütün bilim ve sanat dallarına ait eserleri, bilgileri halkın anlayabileceği bir şekilde yayınlayacağını belirtir. Bu noktada gerek edebî gerekse fennî yazılarda hayalden ziyade hakikate, tecrübeye dikkat edileceği vurgulanır: “Elyevm musaddak bir hakikattir ki insanları fen, saadete sevk eder”:

“Maarif-i beşeriye, beşeriyetten hariç olmayan ve beşeriyeti, beşeriyet dairesinde gören ve hakikati taharri eyleyen saadet-i beşeriyeyi ikmale çalışan, tekâmül kanunlarına hâkim olan fen ile husule gelir. Yoksa -görülmekte olan ve mükemmel namı verilen birçok eş’ar-ı Osmaniye de dâhil olarak- birtakım lüzum ve insaniyete faidesiz ekseriyetle kuvva-yı fikriyenin ziyaına, evkat-ı kıymettarın ifatesine, fikr-i hakikatten tebaüde sebebiyet verdiğinden muzır, tabakat-ı beşeriyeden kat kat yüksek hayalattan ibaret bulunan eş’ar (fen ile münasebettar ve ulviyet-i sarfa olanlar müstesna) ile buna müşabih âdî ve ahlaka muzır hikâyeler (fen ile münasebettar olanlar müstesna) velhasıl Türkçe lakırdı satmak Fransızca faraziyoloji denilen abesiyat ile husule gelmez. İnsanlarca bazen kelal-aver, bazen zevk-aver tahayyülat ve o tahayyülatın zadesi sözlerden teessür yahut yalnız teheyyüç-i asabdan ibaret olan teessür lazım ise elvah-ı tabiattan, bedayi-i fenniyeden büyük müessir, büyük şiir tasavvur edilebilir mi? Harekât-ı hestîden, kavanin-i hayattan büyük müessir, büyük şiir tasvir edilebilir mi? Tabiatı tetkik, hayatı tâmik, hakiki taharri etmekten büyük zevk mi olur?

Binaenaleyh Terakki de ciddiyat ile hizmet ederek maarif-i umumiyenin tevessüüne çalışmak istiyor.”

Terakki, bu açıklamalarıyla kendinden önceki Nevruz, Tulû, İtilâ’dan farklı olarak pozitivist düşünceyi öne çıkarmış, edebî eserlerde de gerçekçi olmayı ilke edinmiştir. İlerlemeye yönelik ve yeniliği savunan yayın politikasıyla dergiye, “Terakki” isminin verilmesi anlamlıdır.

Dergide yazılar “Edebiyat” ve “Fünun” başlıkları altında yayınlanmıştır. Hikâye, şiir, tenkit türünün yanı sıra ziraat, hukuk, ahlak, felsefe, tıp, tarih, pedagoji, fen konularında yazılara da yer verilmiştir. Terakki’de sıkça karşılaştığımız edebî tür “hikâye”dir. Bunda başmuharrir Cerrahizade Ali Sacid’in, hikâyeci olmasının büyük payı vardır. Dergide toplam 23 hikâye yayınlanmıştır. Bu hikâyelerin çoğu Ali Sacid’in kaleminden çıkmıştır. “Sermedî Bir Hayal” ve “Hiç” başlıklı hikâyelerini Samipaşazade Sezai’ye, “Makber-i Dildar”ı Halit Ziya’ya ithaf etmiş, onların da takdirini toplamıştır. Terakki dergisinin diğer hikâye yazarı ise Kandiyeli Nusret Hilmi’dir. Maupassant ve Jules Verne’den tercüme hikâyeleri dışında diğerleri adaptasyon özelliği taşır. Dergideki diğer hikâyeler ise “Hayat Levhaları” üst başlığıyla “İmzasız” şekilde neşredilmiştir. Terakki’deki telif hikâyelerde aşk, ölüm, hayal kırıklığı konularına yer verilmiş, kişiler de sosyal ve psikolojik durumlarıyla anlatılmıştır. Bilhassa Cerrahizade Ali Sacid, hikâye ve romanı “hayatın levhası” kabul ettiği için insanı fiziksel ve ruhsal bütün özellikleriyle “tetkik” etme amacında olduğunu ifade etmiştir:[30]

“Hikâyelerin, romanların levha-i hayat olması, hakayık-ı hayatın, hikmet-i ahlakın beyannamesi bulunması, mahdut bir daire içine alınmayarak maddi manevi bütün ef’aliyle, ahvaliyle, dakayıkıyla gösterilmesi (tafsilat-ı adiye ve beşeriyetin adi vakaları derç edilmeyerek) bugün kabul edilmiş en son fikirdir.”

Realist bir anlayışla hareket eden Ali Sacid, hikâyelerinde bunu gerçekleştirmeye dikkat etmiştir.

Terakki dergisinde hikâyeye göre şiire az yer verilmiştir. Derginin on altıncı sayısından sonra şiir örnekleri fazlalaşır ve hemen her sayıda karşımıza çıkar. Bunda özellikle Terakki’nin benimsediği yayın politikasının etkisi vardır. Dergi, daha ilk sayısındaki “Tayin-i Meslek” başlıklı yazıda, şiir hakkında “nef’i gayet mahdut tahayyülat-ı sırfeyi” yayınlamayacağını ancak “fenle imtizaç edecek” şiire yer vereceğini belirtmiştir. Fakat okuyuculardan -yazılı ve sözlü- gelen rica, talep ve teşvik üzerine dergide şiir yayınlamaya karar verdiğini ifade ederken bu şiirlerin ne özellikte olacağını da açıklamıştır:[31]

“Her ceridenin (kendi tarz ve fikrinden dolayı gayura taarruza hiçbir veçhile hakkı olmamak üzere) meslek-i mahsusu olmak iktiza eder. Esasen meslekler, aynı mesailde husulüne, terbiyesine, tekâmülüne göre diğer tarz ile muhakeme eden fikirlerin bu suretle başka başka tecellisinden ibaret olup Terakki eş’ar-ı Osmaniye ve Osmanlı edebiyatının bu kısmını başka türlü muhakeme ederek lâlettayin şiir derç etmemeye, yalnız tetkikat ve hakayık-ı fenniyenin husule getirdiği ve kavanin-i tabiat ve harekât-ı hestî tetkikatının, tenazürünün iras ettiği hiss-i amik, hüzn-i melal-aver, tesirat-ı neticesi olan yani fen ile münasebettar bulunanlar ile Arap beyaban-ı hararetinin ilâd ettiği; Garp gulgule-i medeniyetinin hâsıl eylediği efkâr-ı ulviye-i sırfeyi derc etmeye karar vermiş(tir).

Mamafih her şeyde ciddiyeti ve iyiden ziyade faydalıyı iltizam eden ve etmek isteyen Terakki şiirde de ciddiyeti himaye ederek kuvva-yı fikriyenin ziyana, evkat-ı kıymettarın ifatesine, fikr-i hakikatten tebaüde sebebiyet verdiğinden bî-lüzum olan eş’arın mazarratını tahfif etmek istiyor.”

Dergide neşredilen şiirler, muhteva bakımından değerlendirildiğinde bunlarda aşk, tabiat, hikmet konularının işlendiği görülür. Ferdî duygulanmaların ve hayat tecrübelerinin ön planda olduğu bu şiirlere özlem, hüzün, mutsuzluk hâkimdir. Recaizade Mahmut Ekrem ile Abdülhak Hamid’in ve Ara Nesil sanatçılarının hayat karşısında aldığı melankolik, karamsar tavrı, Terakki dergisindeki şiirlerde de görürüz. Bu şiirler nazım şekli açısından hem eskiyi hem de yeniyi devam ettirmektedir. Gazel, terkib-i bend, kıtanın yanı sıra serbest müstezat örnekleri de karşımıza çıkar.

Terakki dergisi, tenkit yazıları bakımından zengindir. Bu yazılarda sanatın, edebiyatın hikâye ve şiirin ne olduğu, nasıl olması gerektiği sorgulanmıştır. Cerrahizade Ali Sacid, Nureddin Ferruh’a[32] “Nazlı’nın Hayatı” başlıklı hikâyesini gönderirken hikâye hakkındaki görüşlerini de açıklamıştır.[33] Ona göre hikâye yazmak, bir hayatı tasvir etmek demektir. Fakat bunu yaparken “hikemiyat”ı göz önünde bulundurmaya, “hissiyatı mümkün olabildiği kadar selis ve açık” şekilde tasvir etmeye önem verdiğini belirtir. Nureddin Ferruh, bunları kabul ettiğini söyleyerek konuyla ilgili fikirlerini daha ayrıntılı bir şekilde açıklar.[34] Ona göre hikâye, roman ve tiyatrolar, toplumun ahlakına hizmet etmelidir. İnsanlar romanı, hoş vakit geçirmek, vaktini değerlendirmek için değil “bir hakikati aramak merakıyla” okumalıdır. Bu bakımdan romanlar, “bir gerçeği göstermeye vasıta” olmalıdır. Nureddin Ferruh, Batı’daki romancılarla bizdeki roman yazarlarını karşılaştırarak romantik edebiyatı eleştirir. Victor Hugo, Alexandre Dumas Fils ve Xavier de Montepin’in romanlarındaki muhteviyat, kurgu ve üsluptaki aksaklıklara dikkat çekerek realist edebiyattan yana olduğunu belli eder.

Nureddin Ferruh, “Fen ve Sanatın Münasebeti” başlıklı bir başka yazı dizisinde ise “fen” ve “sanat”ın birbirine uzak olmadığını bilakis birbirini tamamladığını ayrıntılı bir şekilde izah etmiştir.[35] Hatta yazdıklarını, devrin otoritesi Ahmet Mithat Efendi’ye göndererek konuyla ilgili görüşlerini almış ve onun beğenisini kazanmıştır.[36]

Terakki’de “Evrak ve Mekâtib” başlığı altında Hizmet gazetesinin edebiyat kısmından sorumlu Maraşlı Kâmil Efendi, Samipaşazade Sezai ve Halit Ziya derginin, yayın hayatına girişinden memnuniyetlerini dile getirerek Ali Sacid’i tebrik etmiş ve Terakki’nin içeriği hakkında birtakım tekliflerde bulunmuşlardır. Samipaşazade Sezai[37], mektubunda, romanların “fen ve hakikate müstenit olması” konusunda dergiyle aynı görüşte olduğunu belirtir. Bu hususta realist bakış açısıyla kaleme aldığı Küçük Şeyler’in mukaddimesinde zikrettiği “ilm-i teşrih-i edebî” ibaresini tekrarlayarak romanda üslubun, “teferruat ve tafsilat”ın önemli olduğunu vurgular. Özellikle romanların “üslub-ı âli-yi şairane” ile yazılması gerektiğini, eğer yazılmazsa “o tetkikat ve teşrihat-ı insaniye, sanat-ı bediaya değil ilme ait olduğunu” iddia eder. Samipaşazade Sezai, dergiye bir teklifte bulunarak bazı hususların “mebahis-i edebiye, musahabe ve müzakere” türünden yazılarla açıklığa kavuşturulmasını ister. Ona göre Terakki, edebiyattan “pek kat’i bir lisanla” bahsetmektedir. Hâlbuki dünyada hiçbir şey doğru ve kesin olmadığı için zihinlere baskıyla hükmetmeyi doğru bulmaz. Terakki gibi gayretli, zorluklarla mücadele eden, gelecek vaat eden bir derginin konuları tartışarak, fikir alışverişinde bulunarak çözüme kavuşturmasını önerir. Bir de o dönem kitap, şiir ve makalelerde karşılaşılan “dimağ” kelimesinin artık bir “pelesenk” halini aldığını ifade eder ve bu durumdan rahatsızlığını dile getirir. Halit Ziya ise Nureddin Ferruh’un “hikâye” hakkındaki fikirlerini beğendiğini ancak “Muhsin Bey” hakkında kullandığı “lisan-ı tariz”den rahatsızlığını ifade eder.[38] Bu vesileyle Cerrahizade Ali Sacid, Samipaşazade Sezai ve Halit Ziya’ya verdiği cevaplarda konuyu geniş mecralara taşıyarak bir tartışma ortamı yaratmış ve zaman zaman “Cüretimi af buyurunuz” diyerek söylenilenin ya da yapılanın doğruluğunu savunmuştur.

Terakki’de eleştiri yazılarının fazla olmasında derginin de katkısı vardır. “Mesele-i Edebiye” başlığı altında “Edebiyatın hakayıkını tarif ediniz” ve “Şiir hakkındaki fikrinizi beyan ediniz” teklifleriyle okuyucusunu konu hakkında düşünmeye, yazmaya teşvik etmiştir. Terakki’ye gönderilen yazılar arasında birinci gelene derginin altı aylık aboneliği verilmiş ve yazı, dergide yayınlanmıştır.

Terakki dergisinde kadın yazarlara da tesadüf ederiz. “Bahire İzmirî” imzalı bir kadın okuyucu, Terakki’nin neşrini kutlayarak derginin, diğer edebî ve fennî dergiler gibi kadınlara da yer vermesini ister:[39] “Ümitvarım ki diğer edebî ve fennî gazeteler gibi, Terakki de, kadınlara dahi cenâh-ı terakki-penahını açar.” “Bahire İzmirî”nin bu arzusuna karşılık Cerrahizade Ali Sacid, toplumda gayet önemli görev ve sorumlulukları olan kadınlara yönelik bir bölüm/sayfa açmak istediklerini hatta bunun için de birtakım hazırlıklarının olduğunu belirtir. Ancak yayın hayatına yeni başladıkları için bu tür bir ilaveyi karşılayamayacakları için ertelediklerini ifade eder. Buna karşılık dergide Raife Binnaz’ın “Remziye”[40] adlı hikâyesi tanıtılmış, Süleyman Hanım’ın Emile Zola’dan yaptığı bir hikâye tercümesine yer verilmiştir.

Terakki dergisi, birinci yılını tamamlayamadan 24 sayıyla faaliyetini sona erdirmiştir (1897). Ancak Cerrahizade Ali Sacid’in, dergiyi ayakta tutmak için verdiği mücadele de dikkate şayandır. Terakki’nin “müdürlük, sermuharrirlik, mütercimlik, muharrirlik, musahhihlik, kâtiplik” görevlerini üstlendiğini, İzmir basınında genç bir yazar olarak pek çok sorumluluğun üstesinden geldiğini, maddi ve manevi pek çok fedakârlıkta bulunup gece-gündüz tek başına çalışarak dergiyi çıkarmaya gayret ettiğini anlatırken padişah II. Abdülhamit’e gösterdiği cömertlikten ötürü övgülerde bulunur ve kendisinden maddi yardımlarını esirgememesi için “yalvarır”:[41]

“Binaenaleyh memalik-i fesiha-i Osmaniyelerinde intişar eden gazetelerin sahib-i imtiyaz ve sermuharrirleri içinde en genci olmakla mübahi bulunan kullarının şu evân-ı şebabında her nevi istifadeyi gûşe-i nisyana atarak gece gündüz bezl ettiği faaliyet-i abidane ahiren nazar-ı dikkat-i cihan-kıymet-i mülukanelerini bi’l-isticlab hakk-ı memlukânemde nevin iltifat-ı celil-i şehinşahı rayegân ve fark-ı ubudiyetimin lamia-yı avatıf-ı hümayunları ile tezhîb ü tezyini emr ü ferman buyurulmuştur ki: Arz-ı şükranı ve tibyân-ı mahmideti derin bir hiss-i ubudiyetin sevkiyle ancak kabil olabiliyor.

Hissiyat-ı ubudiyet ve hissiyat-ı rıkkıyyet ile mali olan bir vicdan-ı sâfın dürud-ı abidanesinin nezdü’l-vahidede kabulü şüpheden vareste olduğundan cenab-ı feyyaz-ı mutlak şehinşah-ı mekârim-penah ve padişah-ı avatıf-iktinah efendimiz hazretlerini ilâ-ahiri’d-devran taht-ı âlî-baht-ı Osmanîde asude-nişin izz ü iclal buyurmakla tebaa ve zîr-destan-ı hümayunlarını mütenaim ani’s-saâde kılsın ed’iyye-i hayriyyesini bargâh-ı samedaniye ref’ ve ilâ eder ve bundan sonra da atıfeten mazhar-ı lütuf u inayet buyurulmamı tazarruen istirham eylerim.”

Derginin ilk 18 sayısı on altı sayfa çıkmış fakat gelirin, masrafları karşılamaması üzerine 20. sayıdan itibaren sayfa sayısı yarıya düşürülmüştür. Buna bağlı olarak derginin çıkış periyodu değiştiği için 20. sayıdan sonra tarih bilgisi verilmemiştir. Durumdan rahatsız olan Cerrahizade Ali Sacid, “Terakki üç dört aydan beri eyyam-ı intişarını şaşırdı. Aradan sekiz ay geçtiği halde yirmi altıncı nüsha intişar edemedi” diyerek konuyla ilgili serzenişini dile getirmiştir.[42] Aslında derginin zayıflamasının sebebi, abone sayısının azalmasından ziyade halkın eğitime, bilgiye gereken ehemmiyeti vermemesi, basının faydalı hizmetlerine saygı göstermemesi, kültürel faaliyetlere kayıtsız kalmasıdır:[43]

“Bir memlekette intişar eden evrak-ı havadis ve matbuat alelumum o memleketin terakkiyat-ı fikriyesine delil addolunabileceği hele ceraid-i fenniye ve edebiye o memleketin derecat ve efkâr-ı terakkisini göstereceği cihetle sekiz aydan beri icra ettiğim tecrübelerle vilayetimiz ahalisinin terakkiyat-ı maddiye ve maneviyesinin şimdilik pek kısır ve mahdut olduğunu maatteessüf gördüm. (…) Sekiz aylık tecrübe memleketimizde Avrupa’daki gibi tenevvü ve mükemmeliyet ve cemiyet mündericatı, pahasının ehveniyeti sürümünün çokluğunu binaenaleyh mesarifle varidatın tekabülünü mucip olamayacağını bildirmiş ve ancak mesarifin mümkün mertebe taklil ve varidat ile telafisi lazım geleceğini göstermiş olmakla birkaç ay da böyle neşredeceğim. (…) Üç dört ay bu suretle idare ettikten sonra varidat mesarifiyle tekabül etmek ümidi hâsıl olur halk takdir-i kıymet eder, maarife ve tezayüd-i malumata ehemmiyet verir hidemat-ı nafia-i matbuatı tebcil eyler ise kıt’ası on iki sahifeye iblağ edilecektir.”

İzmir’e, Mekteb ve Maarif dergilerine hem içerik hem de şekil yönünden benzer bir dergi çıkarma hevesiyle gelen Cerrahizade Ali Sacid’in tüm gayretlerine rağmen Terakki dergisi, yayınını ancak bir yıl sürdürebilmiştir. Nevruz, Tulû ve İtilâ’dan on yıl sonra İzmir’de faaliyet gösteren Terakki dergisi, muhteva bakımından diğerlerine göre zengin olmakla birlikte “kısmen” resimli yayınlandığı için şekil yönünden de farklıdır. Diğer taraftan Terakki’yi, kendisinden sonra yayın hayatına giren Şule-i Edeb[44] ve Muktebes[45] dergileriyle biçim ve içerik itibarıyla karşılaştıracak olursak onun bu bakımdan bir köprü vazifesi gördüğünü söyleyebiliriz. Derginin yazar kadrosunu Ahenk ve Hizmet gazetesi yazarları oluşturmuştur. Cerrahizade Ali Sacid’in maddi ve manevi fedakârlıklarla İzmir’de 1896-1897 yıllarında 24 sayı yayınlayabildiği Terakki için Bezmi Nusret Kaygusuz’un söyledikleri, aslında haksız bir yorum olup dergiye gereken değeri vermediğini, faaliyetini dikkate almadığını gösterir:[46]

“Ali Sacid’in Terakki risalesi ancak birkaç nüsha neşrolunabilmiştir. Servet-i Fünun neşriyatını taklide yeltenirdi. Hatta üdeba-yı cedideden birkaçının üç dört yazısını sahifelerine almış, fakat İzmir’de hiçbir iz bırakmadan sönmüştür.”

Edebiyat anlayışı bakımından yeni edebiyatı savunan Terakki dergisi, “iyiden ziyade faydalı”yı tercih ederek ilerleme ve gelişmenin eğitimle sağlanacağına inanmıştır. Hatta bu özelliğiyle Bıçakçızade İsmail Hakkı’nın İzmir gazetesine hedef olsa da “Anlatmak ise kasdın eğer âleme Hakkı/ Olmaz bu ağızla a beyim fikr-i terakki” mısralarıyla polemiğe girmeyerek benimsediği “meslek”ten ayrılmayacağını belirtmiştir.[47]

 

DERGİNİN BİBLİYOGRAFYASI

Nr. 1, 17 Zilkadde 1313/ 18 Nisan 1312 (30 Nisan 1896)

1. Cerrahizade Ali Sacid, “Arz-ı Şükran”, s. 1.

2. İmzasız, “Tayin-i Meslek”, s. 2-3.

3. Cerrahizade Ayın. Sacid, “Edebiyat: Muhabere, Nureddin Ferruh Beyefendiye”, s. 3.

4. Nureddin Ferruh, “Edebiyat: Muhabere, Cerrahizade Sacid Beyefendiye”, s. 3-6.

4. Vilayet Ziraat Müfettişi Agop Zakaryan, “Fenniye: Ziraat, Buğday Kurdu”, s. 6-8.

5. Hizmet gazetesi ser-muharriri Nazaret Hilmi, “Hukuk, Kavanin”, s. 8-9. (Ruhü’l-kavanin (Montesquieu) nam eserden mücmelen tercüme olunmuştur)

6. Mekteb-i Mülkiye-i Şahane mezunlarından Mehmet Remzi, “Ahlak: Hikmet-i Ahlakiye”, s. 9-10.

7. Cerrahizade Ayın. Sacid, “Terakki’nin Tefrikası: Kaderinin Kabahati”, s. 10-15.

8. İmzasız, “Mesele-i Edebiye”, s. 15.

9. İmzasız, “İhtar-ı Mahsusa”, s. 16.

10. İmzasız, “İfade-i Mahsusa”, s. 16.

 

Nr. 2, 24 Zilkadde 1313/ 25 Nisan 1312 (7 Mayıs 1896)

 

1. İmzasız, “Sada-yı Üsbûî”, s. 1-2.

2. Cerrahizade Ayın. Sacid, “Hikâye: Makber-i Dildar”, Uşakizade Halit Ziya Beye, s. 2-5.

3. Nureddin Ferruh, Cerrahizade Sacid, “Muhabere”, (evvelki Terakki’den kalma), s. 5-7.

4. Vilayet Ziraat Müfettişi Agop Zakaryan, “Fünun: Ziraat”, s. 7-9.

5. Mekteb-i Mülkiye-i Şahane mezunlarından Mehmet Remzi, “Ahlak: İkinci Makale”, s. 9-11.

6. Cerrahizade Ayın. Sacid, “Terakki’nin Tefrikası: Kaderinin Kabahati”, (evvelki Terakki’den kalma), s. 11-14.

7. Maraşlı Kamil Efendi, “Evrak ve Mekâtib”, s. 14.

8. Cerrahizade Ayın. Sacid, “Kamil Efendi Hazretlerine”, s. 14.

9. Bahire İzmirî, “Huzur-ı âlilerine”, s. 14-15.

10. İmzasız, “Terakki”, s. 15.

11. Terakki’ye bir senelik abone olanların listesi, s. 15-16.

12. İmzasız, “Hizmet gazetesi”, s. 16. (reklam ilanı)

Nr. 3, 1 Zilhicce 1313/ 2 Mayıs 1312 (14 Mayıs 1896)

1. Cerrahizade Ayın. Sacid, “Hikâye: Sermedî Bir Hayal”, Samipaşazade Sezai Beye, s. 1-2.

2. Nureddin Ferruh, “Bend-i Mahsus: Fen ve Sanatın Münasebeti”, s. 2-5.

3. Nureddin Ferruh, Cerrahizade Sacid, “Muhabere”, (evvelki Terakki’den kalma), s. 6-8.

4. Salamon Mizrahi, “Fünun: Ziraat, Toprağın Derece-i Kuvvetini Anlamak Usulü”, s. 8-9.

5. Mekteb-i Mülkiye-i Şahane mezunlarından Mehmet Remzi, “Ahlak: Hikmet-i Ahlakiye, Üçüncü Makale”, s. 9-11.

6. Daire-i Beledi ve Gureba hastanesi etıbbasından ve Mekteb-i İdadi Kimya muallimi Ethem Bey, “Tıbbiye: Irza – Suda Emzirmek”, s. 11-13.

7. Samipaşazade Sezai, “Evrak ve Mekâtib”, s. 13-14.

8. Cerrahizade Ayın. Sacid, “Efendimiz”, (yukarıdaki yazıya cevap), s. 14-15.

9. Terakki’ye abone olanların listesi, s. 15.

Nr. 4, 8 Zilhicce 1313/ 9 Mayıs 1312 (21 Mayıs 1896)

1. Kandiyeli Nusret Hilmi, “Hikâye: Ebeveyn Katli”, (Guy de Maupassant’dan), s. 1-5.

2. Nureddin Ferruh, “Bend-i Mahsus: Fen ve Sanatın Münasebeti”, (evvelki Terakki’den kalma), s. 5-8.

3. Mekteb-i Mülkiye-i Şahane mezunlarından Mehmet Remzi, “Fünun, Ahlak: Hikmet-i Ahlakiye, dördüncü makale”, s. 8-10.

4. Camille Flammarion, “Saika”, (tercüme), s. 11-12.

5. İmzasız, “İlm-i Tedkikü’l-kütüb: Remziye”, s. 12-14.

6. Uşakizade Halit Ziya, “Evrak ve Mekâtib”, s. 14.

8. İmzasız, “İfade-i Mahsus”, s. 15.

9. İmzasız, “Mesele-i Edebiye: Şiir hakkındaki fikrinizi beyan ediniz”, s. 15.

 

Nr. 5, 23 Zilhicce 1313/ 24 Mayıs 1312 (5 Haziran 1896)

 

1. İmzasız, “Tebrik-i ıyd-ı adha”, s. 1-2.

2. Cerrahizade Ayın. Sacid, “Hikâye: Sermedî Bir Yeis”, s. 2-4.

3. Nureddin Ferruh, “Bend-i Mahsus: Fen ve Sanatın Münasebeti”, (evvelki Terakki’den kalma), s. 4-8.

4. Cerrahizade Ayın Sacid, “Muhabere: Edib-i nezahat-perver Uşakizade Halit Ziya Beyefendiye”, s. 8-11.

5. Mekteb-i Mülkiye-i Şahane mezunlarından Mehmet Remzi, “Fünun, Ahlak: Hikmet-i Ahlakiye, beşinci makale”, s. 11-14.

6. İmzasız, “Ziraat: Ormanların fırtına hasaratını azaltması”, s. 14-15.

7. Doktor Ethem, “Tıbbiye: Irza – Suda Emzirmek”, (devam), s. 15-16.

8. (Bu haftaya ait ayrıntılı hava durumu tablosu yer alıyor.), s. 16

 

Nr. 6, 1 Muharrem 1314/ 31 Mayıs 1312 (12 Haziran 1896)

 

1. İmzasız, “Tebrik-i isal-i ferruh-fal huceste-meal hümayun-ı iştimal”, s. 1-2.

2. İmzasız, “Taht-nişin hilafete muvafık sultan-ı adl-i ayin saltanata mutabık bazı âyât-ı beyanat-ı hidayat itaat”, s. 2.

3. Cerrahizade Ayın. Sacid, “Hikâye: Bir Nükte-i Fazilet”, s. 3-5.

4. Nureddin Ferruh, “Bend-i Mahsus: Fen ve Sanatın Münasebeti”, (evvelki Terakki’den kalma), s. 5-6.

5. Ahmet Mithat, “Azizim Ferruh Beyefendi Hazretleri”, s. 7-10.

6. İmzasız, “İzzetlü Sacid Beyefendiye, Mebahis-i Mahsusa 1”, s. 10-12.

7. Mekteb-i Mülkiye-i Şahane mezunlarından Mehmet Remzi, “Fünun, Ahlak: Hikmet-i Ahlakiye, altıncı makale”, s. 12-14.

8. Rodos maarif müdürü Ziver, “Muhabere”, s. 14-16.

9. (Bu haftaya ait ayrıntılı hava durumu tablosu yer alıyor.), s. 16

 

Nr. 7, 8 Muharrem 1314/ 8 Haziran 1312 (20 Haziran 1896)

 

(“Şah-ı İran merhum Nasıreddin Kaçar hazretleri” fotoğrafı)

1. Cerrahizade Ali Sacid, “Edebiyat: Hikâye, Lâne-i Metruk”, Françoise Coppee’den, Paul Bourget’ye, s. 2-6.

2. Ha. Niyazi, “Mesele-i Edebiye: Terakki ceride-i muteberesi ser-muharrirliğine”, s. 6-7.

3. İmzasız, “İfade-i Mahsusa: Cevap”, s. 8.

4. İmzasız, “Resimlerimiz: Şah-ı İran merhum Nasreddin Kaçar hazretleri, İzmir Kordon’undan bir manzara”, s. 8-10.

5. İmzasız, “Fünun: Meşahir-i milel, Âlem-i insaniyette ciddi bir teessüf, Jules Simon”, s. 10-12.

6. İmzasız, “Tıbbiye: Irza – Suda Emzirmek”, (devam), s. 12-13.

7. Ayın. Re., “Muhabere: Bir Mektub-ı Hikemî (2)”, s. 13-14.

8. İmzasız, “Ziraat: Ziraatte büyük bir faide”, s. 14-16.

 

Nr. 8, 15 Muharrem 1314/ 14 Haziran 1312 (26 Haziran 1896)

 

1. Kandiyeli Nusret Hilmi, “Edebiyat, Hikâye: Af”, s. 1-4.

2. Ha. Niyazi, “Âdâb ve Erkan”, s. 4-6.

3. Camiü’l-kelim İzmir Mekteb-i İdadi talebesinden Hoca Said Efendizade İsmail Fedai, “Şundan Bundan”, s. 6-8.

4. Kandiyeli Nusret Nilmi, “Fünun, Ziraat: Yasemin”, s. 8-11.

5. Resim: Kordon manzaraları, Pasaport önü, s. 9.

6. Lofçalı Müftüzade Mehmet Kamil, “Tırtıllar ve Çare-i Mahvları”, s. 11-13.

7. İmzasız, “Hikemiye: Cümel-i Hikemiye”, s. 13-14.

8. Hatem Süleyman, “Evrak ve Mekâtib, -Sene başı resim ve ayin mersiyesi-, Muharriri Milova”, s. 14-15.

Nr. 9, 22 Muharrem 1314/ 21 Haziran 1312 (3 Temmuz 1896)

1. Kandiyeli Nusret Hilmi, “Edebiyat, Hikâye: İhtisasat-ı Pederane”, s. 1-7.

2. Cerrahizade Ali Sacid, “Hiç, -Samipaşazade Sezai Bey’e”, s. 7-10.

3. Resim: Ambroise Thomas, 1811 doğumlu Fransa’nın meşhur bestekârlarından, s. 9.

4. Kamil, “Fünun: Istılahat-ı İlmiye’den Tafzil”, s. 10-12.

5. Mekteb-i Mülkiye-i Şahane mezunlarından Mehmet Remzi, “Fünun, Ahlak: Hikmet-i Ahlakiye, yedinci makale”, s. 12-13.

6. Hatem Süleyman, “Mevadd-ı Mütenevvia: İblisin Güneşe Karşı Hitabı, Muharriri Chateaubriand, s. 13-14.

7. Kandiyeli Nusret Hilmi, “İzmir Teferrüçgahlarından: Birunâbâd”, s. 14-15.

8. Ha.: Niyazi, “-Fransızca’dan tercüme-, muharriri Kinolet, Mevt”, s. 15.

Nr. 10, 29 Muharrem 1314/ 28 Haziran 1312 (10 Temmuz 1896)

1. Cerrahizade Ali Sacid, “Edebiyat, Hikâye: Yad-ı Hazin”, s. 1-3.

2. Kudret, “Müsamere: Nedim hakkında bir mütalaa”, s. 3-5.

3. Maraşlı Kamil, Fünun: Islahat-ı İlmiye, 9. Nüshadaki makaleden mab’ad, s. 5-7.

4. Salamon Mizrahi, Pulculuk, s. 7, 11.

5. Resimler: Gutenberg, Mayans şehrinden yani maskat-ı re’sinden suret-i mağmumede infikâkı, tafsilat-ı lazıme gelecek nüshada verilecektir. S. 8.

Gutenberg, ilk nüsha-i matbua olan İncil sahifesini suret-i muayenesi, tafsilat-ı lazıme gelecek nüshada verilecektir. S. 9.

6. İmzasız, “İlm-i tedkikü’l-kütüb: Küçük Şeyler”, s. 11-12.

7. Sad. Mizrahi, “Bend-i Mahsus: Fransa terakkiyat-ı fenniyesinden bir numune, s. 12-14.

8. Kaf.: Nun. Ha. (Kandiyeli Nusret Hilmi?), “Tıbbiye: Bir Mektup, Dayağın tesiri ve bu bapta nazariyat-ı atika”, s. 14-15. (Latin müelliflerinden Emi Yumios tarafından yazılmıştır)

9. Cerrahizade Ali Sacid, “İfade-i Mahsus”, s. 15.

10. İlan, s. 16. (Terakki ve Hizmet’i tanıtıcı kısa bilgi)

 

Nr. 11, 6 Safer 1314/ 5 Temmuz 1312 (17 Temmuz 1896)

1. Ahmet Kemal, “Edebiyat: Bir Savt”, s. 1. (şiir)

2. Kamil, “Tali’”, s. 1-2. (şiir)

3. Kandiyeli Nusret Hilmi, “Hikâye: A’sar-ı müstakbelenin bir sürat katarı”, Jules Verne’den, s. 2-4.

4. Kandiyeli Nusret Hilmi, “Melek ile Nevzad, bir valideye”, s. 4-5.

5. Kef. Mim., “Felsefe”, s. 5.  (Şinasi merhum’un iki kıtasıyla başlar ve filozof hakkında bilgi verir)

6. Ha. Mim., “Mebahis-i Lisaniye”, s. 5-6.

7. Maraşlı Kamil, “Cevap”, s. 6-7. (yukarıdaki yazıya cevap verir)

8. Nusret Hilmi, “Sünuhat”, s. 7. (güzel sözler)

9. Mekteb-i Mülkiye-i Şahane mezunlarından Mehmet Remzi, “Fünun, Ahlak: Hikmet-i Ahlakiye, sekizinci makale”, s. 8-9.

10. Kandiyeli Nusret Hilmi, “Fünun: İzmir zelzeleleri”, s. 9-12.

11. Süleyman Hatem (Hanım?), “Tatil-i işgal, muhariri Emile Zola”, s. 12-15.

12. İlan, s. 16. (Terakki ve Hizmet’i tanıtıcı kısa bilgi)

 

Nr. 12, 13 Safer 1314/ 12 Temmuz 1312 (24 Temmuz 1896)

1. Kandiyeli Nusret Hilmi, “Edebiyat: Hikâye –başlıksız-”, s. 1-7.

2. İmzasız, “İlm-i Tetkikü’l-kütüb: Küçük Şeyler ve Hüviyeti”, s. 7-8.

3. Sad. Mim., “Fünun: Terbiye-i Beşer”, s. 9-10.

4. “Bend-i Mahsus: Meşahir-i milel, Fenn-i Tab ve Gutenberg”, s. 10-12. (Yazının sonundaki paragraf o zamanki matbaaya kısaca değinir: “Bu vasıta ile Osmanlı matbaacılığı hakkında birkaç söz söyleyelim.”)

5. Süleyman Hanım, “Tatil-i İşgal, evvelki Terakki’den kalma”, s. 12-13.

6. Nureddin Ferruh, “Muhabere: Mektup”, s. 13-14.

7. İlan, s. 16. (Terakki ve Hizmet’i tanıtıcı kısa bilgi)

 

Nr. 13, 5 Rebiülevvel 1314/ 2 Ağustos 1312 (14 Ağustos 1896)

1. İmzasız, “İfade-i Mahsusa: Tayin-i Meslek ve bu bapta birkaç söz”, s. 1-2.

2. Cerrahizade Ali Sacid, “Edebiyat: Hikâye, Hayat Levhaları, Sefil, Nureddin Ferruh Beye”, s. 2-4.

3. Terakki’nin Muharrir-i Fennisi, “Edmond ile Madelin”, s. 4-8.

4. Mekteb-i Mülkiye-i Şahaneden mezun Mehmet Remzi, “Fünun, Ahlak: Hikmet-i Ahlakiye, dokuzuncu makale, ruhun irade-i cüzziyesine dair hayr-ı ahlakı”, s. 8-10.

5. Terakki’nin Muharrir-i Fennisi, “Tedavi-i elektrikiye”, s. 10-12.

6. Terakki’nin Muharrir-i Fennisi, “Kırlangıçların hidemat-ı askeriyede istihdamı”, s. 12-14.

7. imzasız, “İlm-i terbiye-i etfal, medhal ve bu bapta birkaç söz”, s. 14-15.

8. İlan, s. 16. (Terakki ve Hizmet’i tanıtıcı kısa bilgi)

 

Nr. 14, 12 Rebiülevvel 1314/ 9 Ağustos 1312 (21 Ağustos 1896)

1. İmzasız, “Edebiyat, Hikâye: Hayat Levhaları, Şekerci”, -bir romanın hülasasıdır-, s. 1-4.

2. “Makale-i Mahsusa: Hayal içinde hakikat”, İsviçre üdebasından Mösyö Moris Eterlin’in ahiren neşredilen hikemi bir eserinden muktebestir, s. 4-5.

3. Cerrahizade Ali Sacid, “İlm-i Tetkikü’l-kütüb: Makber ve Abdülhak Hamid”, s. 6-7.

4. Terakki’nin Muharrir-i Fennisi, “Fünun: Sıhhiye, Sıcaklar”, s. 8-9.

5. Mekteb-i Mülkiye-i Şahaneden mezun Mehmet Remzi, “Ahlak: Hikmet-i Ahlakiye, onuncu makale”, s. 9-11.

6. Terakki’nin Muharrir-i Fennisi, “Elektrikli Balıklar”, s. 12-13.

7. İmzasız, “Ziraat: Menteşe sancağı ormanlarının ahval-i umumiyesi hakkında bulunan malumat, s. 13-15. 

8. İmzasız, “En az ve en çok harfli lisanlar” s. 15.

9. İlan, s. 16. (Terakki ve Hizmet’i tanıtıcı kısa bilgi)

 

Nr. 15, 26 Rebiülevvel 1314/ 23 Ağustos 1312 (4 Eylül 1896)

1. İmzasız, “Cülus-ı meyamin-i menus hazret-i mülk-darı”, s. 1-2.

2. İmzasız, “Edebiyat: Hikâye, Hayat Levhaları, Soda Faciası”, s. 2-6.

3. Mekteb-i Mülkiye-i Şahane mezunlarından Mehmet Remzi, “Makale-i Mahsusa: İnsan Okumakla Kaimdir”, s. 6-8.

4. Mekteb-i Mülkiye-i Şahaneden mezun Mehmet Remzi, “Fünun: Ahlak, Hikmet-i Ahlakiye, on ikinci makale”, s. 9-12.

5. imzasız, “İlm-i Terbiye-i Etfal, Medhal 2, Terbiye-i inasın ehemmiyeti, s. 12-13.

6. Terakki’nin Muharrir-i Fennisi, “Küre-i kamere bir nazar”, s. 13-15.

7. Mekteb-i Hukuk-ı Şahaneden mezun ve Adliye mektubî kalemi hulefasından Sami Beyefendi, “Matbuat-ı Osmaniye: Mirat-ı Kanun-ı Ceza yahut Kanun-ı Ceza Şerhi”, s. 15.

8. İlan, s. 16. (Terakki ve Hizmet’i tanıtıcı kısa bilgi)

 

Nr. 16, 18 Rebiülahir 1314/ 13 Eylül 1312 (25 Eylül 1896)

1. İmzasız, “Edebiyat: Şiir, Abdülhak Kamid Beyefendi hazretlerine takdim”, s. 1-2.

2. İmzasız, “Hikâye: Hayat Levhaları, Seviyor mu?”, s. 2-4.

3. Kudret, “Müsamere: El-kelâm yücirru’l-kelâm”, s. 4-6.

4. Mekteb-i Mülkiye-i Şahaneden mezun Mehmet Remzi, “Fünun: Ahlak, Hikmet-i Ahlakiye, on ikinci makale”, s. 6-9.

5. Mekteb-i Mülkiye-i Şahaneden mezun Mehmet Remzi, “Makale-i Mahsusa: İnsan Okumakla Kaimdir, makale-i saniye”, s. 10-12.

6. Terakki’nin Muharrir-i Fennisi, “Ziya ve Hava”, s. 12-13.

7. Terakki’nin Muharrir-i Fennisi, “Elmas”, s. 13-15.

8. İlan, s. 16. (Terakki ve Hizmet’i tanıtıcı kısa bilgi)

 

Nr. 17, 2 Cemaziyelevvel 1314/ 27 Eylül 1312 (9 Ekim 1896)

1. Cerrahizade Ali Sacid, “Arz-ı Şükran”, s. 1-2.

2. Bahaizade Mehmet Subhi, “Edebiyat: Şiir, Ben Neyim?, Gazel, Vecdi’nin bir gazeline nazire”, s. 2-3.

3. İmzasız, “Başlıksız bir şiir”, s. 3.

4. İmzasız, “Hikâye: Hayat Levhaları, Dilenci”, s. 4-6.

5. Bahaizade Mehmet Suphi, “Müsamere: El-kelâm yücirru’l-kelâm, Bir Mektup -ser-muharrire hitaben varid olmuştur-, s. 6-7.

6. İmzasız, “Cevap”, s. 7-9.

7. Mekteb-i Mülkiye-i Şahaneden mezun Mehmet Remzi, “Fünun: Ahlak, Hikmet-i Ahlakiye, on dördüncü makale”, s. 9-15.

8. İlan, s. 16. (Terakki ve Hizmet’i tanıtıcı kısa bilgi)

 

Nr. 18, 8 Cemaziyelahir 1314/ 1 Teşrinisani 1312 (13 Kasım 1896)

1. İmzasız, “Edebiyat: Şiir Sevmiyor mu?, Uyuyor”, s. 1-3.

2. İmzasız, “Hayat Levhaları, İki Sefil”, s. 3-4.

3. Mekteb-i Mülkiye-i Şahaneden mezun Mehmet Remzi, “Fünun: Ahlak, Hikmet-i Ahlakiye, s. 4-8.

4. Cerrahizade Ali Sacid, “Terakki’nin Tefrika-i Edebiyesi: Keder-i Sair 1” s. 8-9.

5. İmzasız, “İlm-i Tetkikü’l-kütüb: Masumiyet ve Abdullah Cevdet”, s. 9-11.

6. Terakki’nin Muharrir-i Fennisi, “Fünun: Tarassudat-ı Fenniye ve Barometreler”, . 11-14.

7. Terakki’nin Muharrir-i Fennisi, “Pulculuk: Posta pulları satışı”, s. 14-15.

8. İlan, s. 16. (Terakki ve Hizmet’i tanıtıcı kısa bilgi)

 

Nr. 19 YOK

 

Nr. 20, Birinci sene, Birinci cilt

1. İmzasız, “İfade-i Mahsusa”, s. 1-4.

2. İmzasız, “Edebiyat: Şiir, Kitabe-i Mazi -Beşeriyetten bir yaprak-”, s. 4.

3. Mekteb-i Mülkiye-i Şahaneden mezun Mehmet Remzi, “Makale-i Mahsusa: İnsaniyet Okumak ile Kaimdir 3”, s. 4-6.

4. Mekteb-i Mülkiye-i Şahaneden mezun Mehmet Remzi, “Fünun: Hikmet-i Ahlakiye”, s. 6-7.

5. İmzasız, “İhtar-ı Mahsusa”, s. 8.

 

Nr. 21, Birinci sene, Birinci cilt

1. İmzasız, “Edebiyat: Şiir, San görüyorum”, s. 1-2. (Vezni milli, kafiyesi milli, lisanı milli, manası milli olmak üzere nazmedilmiş bir şiir)

2. İmzasız, “Hikâye: Mahalle Kahvesi”, s. 2-5.

3. Cerrahizade Ali Sacid, “Terakki’nin Tefrika-i Edebiyesi: Keder-i Sair, 18.’den kalma” s. 4-5.

4. İmzasız, “Fünun: Fen Bizzat Şiirdir”, s. 5-8.

5. İmzasız, “Ziraat: Orman Yetiştirmek”, s. 8.

 

Nr. 22, (ilk iki ve son iki sayfa eksik)

1. Erkan-ı Harbiye mülazımlarından Yusuf Ziyaeddin, Şiir, s. 2-3.

2. İmzasız, “Hikâye: Hayat Levhaları, O böyle mi idi?”, s. 3-5.

3. İmzasız, “Müsamere: El-kelâm yücirru’l-kelâm, Osmanlı edebiyatı hakkında bir mütalaa”, s. 5-6. (eksik sayfadan ötürü yazı yarım kalmış)

4. Cerrahizade Ali Sacid, “Terakki’nin Tefrika-i Edebiyesi: Keder-i Sair, 19.’dan kalma”, s. 4-5.

 

Nr. 23, Birinci sene, Birinci cilt

1. İmzasız, “Edebiyat: Şiir, Kim sebep oldu?”, s. 1-2.

2. “Hikâye: Hayat Levhaları, O mu?”, Uşakizade Halit Ziya Beye, s. 2-4.

3. Cerrahizade Ali Sacid, “Terakki’nin Tefrika-i Edebiyesi: Keder-i Sair, 22.’den kalma”, s. 4-5.

4. Mekteb-i Mülkiye-i Şahaneden mezun Mehmet Remzi, “Fünun: Ahlak, Hikmet-i Ahlakiye”, s. 5-7.

5. İmzasız, “Sıhhiye: Nesayih-i Sıhhiye 2, Yüze sürülen pudra ve boyaların mazarratı”, s. 7-8.

 

Nr. 24, Birinci sene, Birinci cilt

1. İmzasız, “Edebiyat: Şiir, Hakikatten Bir Sada, 1-Tefekkür, 2-Levha-i Tabiat, 3-Enin-i maneviyet”, s. 1-2.

2. Kudret, “Müsamere:  El-kelâm yücirru’l-kelâm”, Dersaadet’ten 23 Nisan 1313 (Mayıs 1897), s. 2-6. 3. Cerrahizade Ali Sacid, “Terakki’nin Tefrika-i Edebiyesi: Keder-i Sair, 23.’den kalma”, s. 4-5.

4. Mekteb-i Mülkiye-i Şahaneden mezun Mehmet Remzi, “Fünun: Hikmet-i Ahlakiye”, s. 6-7.

5. İmzasız, “Ziraat: Orman Yetiştirmek, 21.’den kalma”, s. 7-8.

 

KAYNAKÇA

Çağın, Sabahattin (1998), Tokadîzade Şekip, Akademi Kitabevi, İzmir.

Demirkol, Gökhan (2021), “İzmir’de İkame Bir Türkçe Mizah Dergisi: İlâve-i İntibah (1875)”, Üsküdar Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, sayı: 12, s. 205-235.

Durgun, H. Harika (2004), “Muktebes Dergisi”, Ege Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Araştırmaları Dergisi, sayı: 11, s. 99-127.

Erbay, Erdoğan (1991), “Maarif Mecmuası, Tafsilli Fihrist ve Bütün Şiirler”, (Dan. Prof. Dr. Orhan Okay), Atatürk Üniversitesi, Erzurum, (Yayınlanmamış YL Tezi).

Gökçek, Fazıl (1996), “İzmir’de Yayımlanan İlk Türkçe Dergi: Nevruz”, Dergâh, Cilt: VII, sayı: 79, s. 10-11.

Hepşerbetçiler, İlknur (1981), “Ahenk Gazetesi Bibliyografyası (1895-1908)”, Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi TDE Bölümü, İzmir, (Lisans tezi).

Huyugüzel, Ö. Faruk (1996), 1928’e Kadar İzmir’de Çıkmış Türkçe Kitap ve Süreli Yayınlar Kataloğu, Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yayınları, İzmir.

---------- (2000), İzmir Fikir ve Sanat Adamları (1850-1950), Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara.

---------- (2004), “Yeni Türk Edebiyatı Tarihinde Bölge ve Şehirlerin Rolü”, İzmir’de Edebiyat ve Fikir Hareketleri Üzerine Araştırmalar, İzmir Büyükşehir Belediyesi Kültür Yayını, İzmir.

Kaygusuz, Bezmi Nusret (2002), Bir Roman Gibi, İzmir Büyükşehir Belediyesi Kültür Yayını, İzmir.

Kolcu, Ali İhsan (2017), Serbest Şiirin İlk Kuramcısı: Nureddin Ferruh Alkend: Hayatı-Sanatı-Eserleri, Salkımsöğüt Yayınevi, Erzurum.

Koloğlu, Orhan (1992), Basınımızda Resim ve Fotoğrafın Başlaması, Engin Yayınları, İstanbul.

Tekeli, İlhan (1985), “Tanzimat’tan Cumhuriyet’e Eğitim Sistemindeki Değişmeler”, Tanzimat’tan Cumhuriyet’e Türkiye Ansiklopedisi, cilt: 2, İletişim Yayınları, İstanbul, s. 456-475.

Tümer, Cem Şems (1994), “Mekteb Mecmuası: Tahlilî Fihrist, İnceleme ve Seçilmiş Yazılar”, (Dan. Prof. Dr. Orhan Okay), Atatürk Üniversitesi, Erzurum, (Yayınlanmamış YL Tezi).

 

 



* Doç. Dr., Manisa Celal Bayar Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü. https://orcid.org/0000-0002-4971-9185 

[1] Ö. Faruk Huyugüzel, “Yeni Türk Edebiyatı Tarihinde Bölge ve Şehirlerin Rolü”, İzmir’de Edebiyat ve Fikir Hareketleri Üzerine Araştırmalar, İzmir Büyükşehir Belediyesi Kültür Yayını, İzmir, 2004, s. 18.

[2] Hiçbir nüshasına rastlanılamayan İntibah gazetesinin Haziran 1875’te değil, Nisan 1875’te çıktığı bilgisine yer verilir. Bkz. Gökhan Demirkol, “İzmir’de İkame Bir Türkçe Mizah Dergisi: İlâve-i İntibah (1875)”, Üsküdar Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, sayı: 12, Mayıs 2021, s. 205-235.

[3] Nevruz dergisi hakkında ayrıntılı bilgi için bkz. Fazıl Gökçek, “İzmir’de Yayımlanan İlk Türkçe Dergi: Nevruz”, Dergâh, Cilt: VII, sayı: 79, Eylül 1996, s. 10-11.

[4] Ö. Faruk Huyugüzel, İzmir Fikir ve Sanat Adamları (1850-1950), Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, 2000, s. 366.

[5] Fazıl Gökçek, “İzmir’de Yayımlanan İlk Türkçe Dergi: Nevruz”, s. 11.

[6] “Zira biz biliriz ki Nevruz’u arzumuza muvafık bir surette çıkaramadık. Bu gibi kütüb ve resailin yanlışsız çıkması lazım olduğunu bilip dururken -Nevruz’un İstanbul’da tab’ı mülâbesesiyle esna-yı tabında başında bulunamadığımızdan naşi- birtakım yanlışlarla çıkması ve bazı güzel denebilecek eserlerimizin mürettiplerin sehivleri sebebiyle çirkin bir surete girmesi arzuya tevafuk eder şeylerden midir? (…) Bir de her işin meydanda mükemmel olması mümkün olmayacağı cihetle Nevruz’da görülen bazı nekayisi bu defa ıslah edeceğiz. Yazacağımız eserlerin evvelkinden güzel olmasına çalışacağız.”, Heyet-i Tahririye, “Fatiha-i Kelâm”, İtilâ, nr. 1, İstanbul, 1302, s. 1-2. 

[7] Mayıs 1888’de neşredilen Feyz, bir okul dergisi olup 13 Mart 1894’te yayımlanan Osmanlı Terakkî-i Ziraati ise isminden anlaşılacağı üzere bir meslek dergisidir. Ayrıntılı bilgi için bkz. Ö. Faruk Huyugüzel, 1928’e Kadar İzmir’de Çıkmış Türkçe Kitap ve Süreli Yayınlar Kataloğu, Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yayınları, İzmir, 1996, s. 73.; Ö. Faruk Huyugüzel, İzmir Fikir ve Sanat Adamları (1850-1950), s. 37, 352.

[8] Cerrahizade Ali Sacid, “İfade-i Mahsus”, Terakki, nr. 10, 28 Haziran 1312 (10 Temmuz 1896), s. 15.

[9] Ayrıntılı bilgi için bkz. Ömer Faruk Huyugüzel, İzmir Fikir ve Sanat Adamları (1850-1950), s. 64-65.

[10] “Milel-i Osmaniye’nin içinde bulunduğu memleketlerin İstanbul’dan sonra en büyük ve mükemmeli ve vilayatın içinde İstanbul’dan sonra (bir ikisi müstesna olmak üzere) en mühim ve büyüğü olan İzmir şehri ve Aydın vilayetinde maarif-i umumiyenin ve malumat-ı fenniye ve edebiyenin tevsiine ve tenvirine hadim bir ceridenin henüz adem-i mevcudiyeti ahaliden bir kısmının şems-i tali-i fen ve edebden tenevvür edemediği geçen sene eylülde İzmir’i ziyaretimde nazar-ı dikkatime çarptığından o nakısiyeti alî-i kadrü’l-istitaa ikmale hadim olmak üzere Terakki’yi neşre karar vermiş ve teşebbüsat-ı lazımeye ibtidar ederek saye-i mekarim-vaye-i hazret-i şehinşahide imtiyazına nail olmuş ve bu vazife-i mühimmenin ifası zımnında maskat-ı res’imive ekarib ve ailemi terk ederek İzmir[’e] gelmiş ve 18 Nisan 312 tarihinden itibaren neşre başlamış idim. Hayatımın yirmi dördüncü senesinde bulunduğumdan (…)”, İmzasız [Cerrahizade Ali Sacid], “İfade-i Mahsusa”, Terakki, nr. 20, Birinci sene, s. 1.

[11] Dergideki bir yazısına “Sarıyer: 15 Şubat 311” kaydını düşmüştür. Bu, Cerrahizade Ali Sacid’in, İstanbul’dan İzmir’e geldiğini destekleyen bir bilgidir. Ayrıca yazarın, Terakki’de yayınladığı hikâyelerde genellikle İstanbul Sarıyer’i mekân olarak seçtiği görülür.

[12] Cem Şems Tümer, “Mekteb Mecmuası: Tahlilî Fihrist, İnceleme ve Seçilmiş Yazılar”, (Dan. Prof. Dr. Orhan Okay), Atatürk Üniversitesi, Erzurum, 1994, (Yayınlanmamış YL Tezi).

[13] Erdoğan Erbay, “Maarif Mecmuası, Tafsilli Fihrist ve Bütün Şiirler”, (Dan. Prof. Dr. Orhan Okay), Atatürk Üniversitesi, Erzurum, 1991, (Yayınlanmamış YL Tezi).

[14] Ali Sacid, “Ahlak: Su-i İtiyad”, Mekteb, II. Yıl, nr. 56, 29 Ağustos 1892, s. 60., bkz. Cem Şems Tümer, “Mekteb Mecmuası: Tahlilî Fihrist, İnceleme ve Seçilmiş Yazılar”, s. 50.

[15] Cerrahizade Ali Sacid, “Fıkra-i Mahsusa: İtiraf-ı Cürm, Fransızcadan tercüme olunmuştur”, Maarif, nr. 107, 11 Ağustos 1893.; Cerrahizade Ali Sacid, “Fıkra-i Mahsusa: Aldanmış”, Maarif, nr. 109, 25 Ağustos 1893.; Cerrahizade Ali Sacid, “Fıkra-i Mahsusa: Ziyaret-i Vapesin”, Maarif, nr. 113, 22 Eylül 1893.; Bkz. Erdoğan Erbay, “Maarif Mecmuası, Tafsilli Fihrist ve Bütün Şiirler”, s. 115.

[16] Cerrahizade Ali Sacid, “Şehrayin”, Maarif, nr. 111, 8 Eylül 1893.; Ali Sacid, “Râiye”, Maarif, nr. 112, 15 Eylül 1893. Bkz. Erdoğan Erbay, “Maarif Mecmuası, Tafsilli Fihrist ve Bütün Şiirler”, s. 111.

[17] Ali Sacid Cerrahizade, “Teracim-i Ahval: Guy de Maupassant”, Maarif, nr. 104, 19 Temmuz 1893.; Cerrahizade Ali Sacid, “Teracim-i Ahval: Nabizade Nazım Bey”, Maarif, nr. 108, 17 Ağustos 1893. Bkz. Erdoğan Erbay, “Maarif Mecmuası, Tafsilli Fihrist ve Bütün Şiirler”, s. 121.

[18] Ayın. Sin., “İstanbul Postası”, Maarif, nr. 105, 27 Temmuz 1893 – Ali Sacid, “İstanbul Postası”, Maarif, nr. 114, 29 Eylül 1893. Bkz. Erdoğan Erbay, “Maarif Mecmuası, Tafsilli Fihrist ve Bütün Şiirler”, s. 16.

[19] Maarif dergisindeki bir imzası bu şekildedir. Bkz. Darüşşafaka mezunlarından Kandiye Nusret Hilmi, “İngiliz Atlarının Menşei yahut Bir Arap Atının Sergüzeşt-i Garibi”, Maarif, nr. 112, 15 Eylül 1893.

[20] Kandiyeli Nusret Hilmi, “Harikulade Cüsseli İnsanlar”, Maarif, nr. 74, 30 Kasım 1892 – Kandiyeli Nusret Hilmi, “Mükevkeb Bir Gece, J. J. Rousseau’dan, Maarif, nr. 129, 10 Ocak 1894. Derginin ikinci koleksiyonunda bir şiiri yayınlanmıştır: İzmir’den Kandiyeli Nusret Hilmi, “Edebiyat: Sizsiniz”, Maarif, nr. 23, 12 Haziran 1896. Bkz. Erdoğan Erbay, “Maarif Mecmuası, Tafsilli Fihrist ve Bütün Şiirler”, s. 65-66. 

[21] Yazarın Ahenk’teki ilk yazısı 8 Temmuz 1895’te neşredilmiştir: “Kandiyeli Nusret Hilmi, Mütenevvia: Formoza”, Ahenk, nr. 37, 8 Temmuz 1895. Yazarın gazetedeki son yazısı 24 Haziran 1897 tarihlidir: Kandiyeli Nusret Hilmi, “Kahve”, nr. 266, 24 Haziran 1897. Bkz. İlknur Hepşerbetçiler, “Ahenk Gazetesi Bibliyografyası (1895-1908)”, Ege Üniversitesi, İzmir 1981(Lisans tezi). Ömer Faruk Huyugüzel ilgili çalışmasında Kandiyeli Nusret Hilmi’nin Ahenk gazetesinin yanı sıra Şule-i Edeb ve Muktebes dergilerinde de tercüme hikâyeler ve fenni yazılar yayınlandığını belirtir. Bkz. İzmir Fikir ve Sanat Adamları (1850-1950), s. 470. Kandiyeli Nusret Hilmi’nin İzmir’deki son yazısını Muktebes’te görüyoruz: Kandiyeli Nusret Hilmi, “Bertrand” (hikâye), Muktebes, nr. 15, 21 Nisan 1898. Bkz. H. Harika Nüfusçu Durgun, “Muktebes Dergisi”, Ege Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Araştırmaları Dergisi, sayı: 11, Nisan 2004, s. 114.

[22] Derginin 19. sayısı hariç diğer sayılarına Hakkı Tarık Us Koleksiyonu (nr. 1-13), Ankara Milli Kütüphane (nr. 1-16), Seyfettin Özege Nadir Eserler Koleksiyonu (nr. 2-18, 20-24)’ndan ulaştık.

[23] Derginin ilk sayısında resim olmayışının sebebi şu şekilde izah edilir: “İzmir’de gravür yani hakkâk bulunmamasından, mevcut birkaç adamın da sanat-ı hakde maharet ve evsaf-ı lazımeyi cami olamamasından dolayı resimleri İstanbul’a, Avrupa’ya göndererek hakkettirmek lüzumu göründü. Tabiidir ki bu nüshada birkaç resim bulundurulamadığından arz-ı itizara ibtidar ederiz.”, İmzasız, “İfade-i Mahsusa”, Terakki, nr. 1, 18 Nisan 1312 (30 Nisan 1896), s. 16. “Abdülhamit döneminde gazete ve dergilerde resim kullanma özel bir izne tabiydi. Resim basacaksa yayın, bunu ilk imtiyazını alırken belirtmek zorundaydı. Bu durumda da istediği resimleri kullanmak yetkisi yoktu. O açıdan da sansüre tabi tutuluyordu. İlk imtiyazında resim kullanma kaydı bulunmayan bir yayının böyle bir uygulamaya geçebilmesi için yeniden izin alması gerekliydi. Hem de bu izin Sultanın onayına sunuluyordu.” Bkz. Orhan Koloğlu, Basınımızda Resim ve Fotoğrafın Başlaması, Engin Yayınları, İstanbul, 1992, s. 28.

[24] İmzasız, “İfade-i Mahsusa”, Terakki, nr. 4, 9 Mayıs 1312 (21 Mayıs 1896), s. 15.

[25] İran’ın siyasî, ticarî ve kültürel anlamda gelişmesine, ilerlemesine öncülük eden Şah Nasıreddin Kaçar’ın resmiyle İzmir’in önemli mekânlarından Kordon’dan bir görüntüye yer verilmiş ve bunların tanıtımı yapılmıştır. İmzasız, “Resimlerimiz: Şah-ı İran merhum Nasıreddin Kaçar hazretleri, İzmir Kordon’undan bir manzara”, Terakki, nr. 7, 8 Haziran 1312 (20 Haziran 1896), s. 8-10. 

[26]Terakki’nin levhalarından kûfi hatt-ı İslamisi ile muharrer olanları yazan İstanbul’da Mekteb-i Sanayi-i Şahane muallimlerinden Yusuf Efendi’ye bilhassa teşekkür ederiz. Yusuf Efendi Mekteb-i Sanayi-i Şahane’nin yetiştirdiği zeki, çalışkan, muktedir gençlerden olmakla Arap’ın nefis sanayi-i hakkiyesini talim etmek üzere bi’l-irade-i terakkiyatâde-i hazret-i cihan-bani Mısır’a gönderilmiş ve Mısır Darülneccaresi’nde devletlü Gazi Muhtar Paşa hazretlerinin himaye-i mahsusaları altında ve dört sene de Arap’ın nefis sanayi-i hakkiyesini mükemmelen tedris ettiği gibi bir taraftan da Hazret-i Ali’nin eser-i latifleri olan kadim hatt-ı kûfiyi talim etmiştir. Binaenaleyh Terakki hakkındaki himmet-i zekâvetleri tabii sezavar-ı teşekkürdür.”, İmzasız, “İfade-i Mahsusa”, Terakki, nr. 1, 18 Nisan 1312 (30 Nisan 1896), s. 16.; Yusuf Efendi aynı zamanda resim yapma hususunda II. Abdülhamit tarafından görevlendirilmiş biridir: “Resmin gazetede kullanılmasından önce çekilmesi de izne tabiydi. Kuşkusuz bu, fotoğrafçı atölyelerinde yapılan portre ve aile resimleri için değildi. Ama ülkenin içinde gezi yapıp halkın arasına katılarak resim yapmak gibi fotoğraf çekmek için, ucu sultana kadar uzanan bir mekanizmadan izin almak gerekiyordu. Bu konuda yerli yabancı farkı da yoktu. Fransız ressam De Forcade’ın İstanbul’da bazı yerlerin resmini çekmesi için olduğu gibi, Mekteb-i Sanayi resim öğretmeni Mehmed Yusuf Efendi’nin bazı camilerin resimlerini almasına izin de Yıldız’a soruluyordu.”, Bkz. Orhan Koloğlu, Basınımızda Resim ve Fotoğrafın Başlaması, s. 28-29.

[27] Terakki, nr. 1, 18 Nisan 1312 (30 Nisan 1896), s. 1.

[28] Ayrıntılı bilgi için bkz. İlhan Tekeli, “Tanzimat’tan Cumhuriyet’e Eğitim Sistemindeki Değişmeler”, Tanzimat’tan Cumhuriyet’e Türkiye Ansiklopedisi, cilt: 2, İletişim Yayınları, İstanbul, 1985, s. 470-472.

[29] İmzasız, “Tayin-i Meslek”, Terakki, nr. 1, 18 Nisan 1312 (30 Nisan 1896), s. 2-3.

[30] Cerrahizade Ali Sacid, “Terakki’nin Tefrikası: Kadri’nin Kabahati, Başlangıç”, Terakki, nr. 1,  18 Nisan 1312 (30 Nisan 1896).

[31] İmzasız, “İfade-i Mahsusa: Tayin-i meslek ve bu bapta birkaç söz”, Terakki, nr. 13, 2 Ağustos 1312 (14 Ağustos 1896), s. 1-2.

[32] Nureddin Ferruh Alkend (1877-1955), bir Ara Nesil sanatçısıdır. Ayrıntılı bilgi için bkz. Ali İhsan Kolcu, Serbest Şiirin İlk Kuramcısı: Nureddin Ferruh Alkend: Hayatı-Sanatı-Eserleri, Salkımsöğüt Yayınevi, Erzurum, 2017.

[33] Cerrahizade Ayın. Sacid, “Edebiyat: Muhabere, Nureddin Ferruh Beyefendiye”, Terakki, nr. 1, 18 Nisan 1312 (30 Nisan 1896), s. 3.

[34] Nureddin Ferruh, “Edebiyat: Muhabere, Cerrahizade Sacid Beyefendiye”, Terakki, nr. 1-3, 18 Nisan – 2 Mayıs 1312 (30 Nisan – 14 Mayıs 1896) (3 tefrika).

[35] Nureddin Ferruh, “Bend-i Mahsus: Fen ve Sanatın Münasebeti”, Terakki, nr. 3-6, 2 – 31 Mayıs 1312 (14 Mayıs – 12 Haziran 1896) (4 tefrika).

[36] Ahmet Mithat, “Azizim Ferruh Beyefendi Hazretleri”, Terakki, nr. 6, 31 Mayıs 1312 (12 Haziran 1896).

[37] Samipaşazade Sezai, “Evrak ve Mekâtib”, Terakki, nr. 3, 2 Mayıs 1312 (14 Mayıs 1896).

[38] Uşakizade Halit Ziya, “Evrak ve Mekâtib”, Terakki, nr. 4, 9 Mayıs 1312 (21 Mayıs 1896).

[39] Bahire İzmirî, “Huzur-ı âlilerine”, Terakki, nr. 2, 25 Nisan 1312 (7 Mayıs 1896).

[40] Raife Binnaz, Remziye, Malumat Matbaası, Konstantiniye 1313, 32 s.

[41] Cerrahizade Ali Sacid, “Arz-ı Şükran”, Terakki, nr. 17, 27 Eylül 1312 (9 Ekim 1896).

[42] İmzasız [Cerrahizade Ali Sacid], “İfade-i Mahsusa”, Terakki, nr. 20, Birinci sene, Birinci cilt.

[43] İmzasız [Cerrahizade Ali Sacid], agy.

[44] Tokadîzade Şekip tarafından çıkarılan Şule-i Edeb dergisi, 1 Şubat-30 Ekim 1897 tarihlerinde 17 sayı yayınlanmıştır. Bkz. Sabahattin Çağın, Tokadîzade Şekip, Akademi Kitabevi, İzmir 1998, s. 16-20.

[45] Başmuharrirliğini önce Ebürreşit Ali Rıza sonra İbnülfevzi Mehmet Ferit’in üstlendiği Muktebes dergisi, 13 Ocak 1898-26 Nisan 1900 tarihlerinde iki seri halinde toplam 49 sayı çıkmıştır. Bkz. H. Harika Nüfusçu Durgun, “Muktebes Dergisi”, Ege Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Araştırmaları Dergisi, sayı: 11, Nisan 2004, s. 99-127.

[46] Bir Roman Gibi, İzmir Büyükşehir Belediyesi Kültür Yayını, İzmir 2002, s. 9.

[47] İmzasız, “İfade-i Mahsusa: Cevap”, Terakki, nr. 7, 8 Haziran 1312 (20 Haziran 1896).


Prof. Dr. Mustafa ÖZSARI* \\\\

İZMİR PEDAGOJİ ÇEVRESİ ve FİKİRLER DERGİSİ

Mustafa ÖZSARI*

 

İzmir Pedagoji Çevresi veya İzmir Pedagoji Okulu kavramıyla İzmir’in kurtuluşundan 1950 yılına kadar geçen sürede İzmir’de felsefe grubu ve pedagoji alanlarında yapılan uygulamalı ve kuramsal çalışmalara gönderme yapılmaktadır. Bilindiği gibi, 1927 yılında İzmir’de pedagoji içerikli çalışmaları yayımlamak amacıyla İzmirli eğitimciler tarafından Fikirler adlı mütevazı bir dergi yayımlanmaya başlamıştır. sinde, 1927’den 1945 yılına kadar büyük ölçüde pedagoji ve felsefe grubuna dair yazılar yayımlanmıştır. 1945’ten sonra ise dergi daha çok edebî bir hüviyete bürünmüş, dönemin Türkiye genelinde hatırı sayılır edebiyat dergilerinden biri hâline gelmiştir. Fikirler’in uzun yıllar pedagoji içerikli yapısının korunmasında, derginin neşriyat müdürlüğü görevini üstlenen Mustafa Rahmi Balaban’ın ayrı bir yeri vardır.

Fikirler dergisinin ilk sayısının kapağı

Bunlara ilave olarak, Cumhuriyetin ilk otuz yılında İzmir’de pedagoji alanında sadece Mustafa Rahmi Balaban değil, aynı zamanda pek çok değerli eğitimci tercüme, telif ve uygulamaya yönelik çalışmalarıyla İzmir eğitimine katkıda bulunmuşlardır. Fikirler dergisi başta olmak üzere; Müslüman Sesi, Anadolu, Halkın Sesi, Yeni Asır gibi İzmir’de çıkmış gazete ve dergilere genel olarak bakıldığında, söz konusu yayın organlarında pek çok eğitimcinin pedagoji ile ilgili tercüme ve telif sayısız yazısı olduğu bilinmektedir. Örneğin; Mustafa Necati Bey, Esat Çınar, Mehmet Mithat Arukan, Ahmet Hikmet Türk, İsmail Hakkı Baltacıoğlu, Refet Tok, Ali Kemal Karadayı, Vedide Baha Pars, Halil Fikret Kanat gibi özelde İzmir’in genelde Türkiye’nin yetiştirdiği etkili isimler 1923-1950 yılları arsında İzmir dergi ve gazetelerinde yazılarına rastladığımız başlıca eğitimcilerdir. Söz konusu eğitimciler; başta Fikirler olmak üzere İzmir’de çıkan gazete ve dergilerde yüksek seviyeli telif ve tercüme makaleler, bilimsel içerikli konferanslar, telif ve tercüme kitaplar neşretmişlerdir. Böylece yaklaşık 30 yıl boyunca İzmir’de pedagoji alanında dikkate değer çalışmalar yapılmıştır. Söz konusu dönemde İzmirli pedagoglar, İzmir Maarif Müdürlüğü başta olmak üzere, İzmir Türk Ocağı, İzmir Halkevi gibi kurumlar tarafından da desteklenmiştir. Böylece 1923-1950 yılları arasında yaklaşık 27 yıllık bir dönemde İzmir Pedagoji Çevresi (İPÇ) veya İzmir Pedagoji Okulu (Izmir Pedagogical Circle/IPC) diye adlandırabileceğimiz bir akademik çevre meydana gelmiştir. İzmir Pedagoji Çevresi’nin en etkili ismi Bergama doğumlu Mustafa Rahmi Balaban’dır. Çevrenin en etkili yayın organı ise Fikirler dergisidir.

 

İzmir Türk Ocağı, İzmir Halkevi, Fikirler dergisi gibi kurumsal yapılar ile Mustafa Rahmi Balaban’ın bireysel alanda pedagoji ile ilgili çalışmalarına bakıldığında İzmir Pedagoji Çevresinin akademik anlamda ortaya koyduğu prensipleri kısmen belirlemek mümkündür. Bununla beraber; Mehmet Mithat Arukan, Ahmet Hikmet Türk, Ali Kemal Karadayı, Vedide Baha Pars ve Halil Fikret Kanat gibi araştırmacı ve öğretmenlerin Fikirler dergisinde ve diğer yayın organlarındaki pedagojiye dair yazıları da son derece önemlidir. Fakat İzmir Pedagoji Çevresinde felsefî anlayışıyla dikkat çeken bir başka araştırmacı daha vardır: Ziya Somar. Hilmi Ziya Ülken’in öğrencisi olan Ziya Somar, Fikirler’in yazı kadrosuna 1940’lı yıllarda katılmıştır ve Türkiye’de Bergson’un metafizik anlayışının önemli temsilcilerinden olan Mehmet İzzet’in geliştirdiği ahlak felsefesi konusunda doktoralıdır. Ziya Somar’ın Fikirler’de “Bir Ahlak Felsefesine Doğru: Mehmet İzzet” genel başlığı altında seri hâlinde yazıları yayımlanmıştır. Bunların dışında Ziya Somar’ın İzmir basınında 1940’lı yıllarda başka yazılar da neşrettiği bilinmektedir. Bütün bunlar İzmir Pedagoji Çevresinin Bergson’un hayat hamlesi ve yaratıcı hamle kavrayışının da İzmir Pedagoji Çevresini destekleyen bileşenlerden birisi olduğunu göstermektedir.

İzmir Pedagoji Çevresi’nin önemli bileşenlerinden bir diğeri de Chicago Üniversitesi’nde psikoloji ve pedagoji eğitimi alan (Şahin 2021:241) ve İzmir eğitim tarihinde önemli rolü olduğu düşünülen (Çağın 2021: 261) Vedide Baha Pars’tır. 1930-1950 yılları arasında İzmir Amerikan Kız Koleji, Karşıyaka Ortaokulu, İzmir Kız Öğretmen Okulu ve İzmir Kız Lisesi gibi eğitim kurumlarında öğretmenlik ve yöneticilik yapan Vedide Baha Pars, eğitim anlayışı bakımından geleneksel Türk-İslâm terbiye anlayışı ile yirminci yüzyıl Amerikan eğitim modelini birleştiren pedagoji anlayışına sahip bir eğitim modeli benimsemiştir. Aynı zamanda İzmir’de Okul ve Ulus adlı bir dergi de neşreden Vedide Baha (Çağın 2021:262), özelde İzmir’in genelde Cumhuriyet dönemi Türkiye’sinin etkili eğitimcilerinden birisidir. Bununla beraber, İzmir Pedagoji Çevresi’nin kurucusu ve öncüsü olarak Mustafa Rahmi Balaban’ı kabul etmek gerekir. Ayrıca İzmir Pedagoji Çevresi’nin yayın en önemli yayın organı olarak da başlangıcından itibaren pedagoji içerikli bir ihtisas dergisi olarak yayın hayatına başlayan Fikirler dergisini kabul etmek gerekir.

Bu çalışmada, yukardaki genel değerlendirmeler dikkate alınmak suretiyle, önce İPC’nin kurucusu veya öncüsü olduğunu düşündüğümüz Mustafa Rahmi Balaban hakkında kısa bilgi verilmiş; ardından İzmir Pedagoji Çevresi’nin önemli yayın organı olan Fikirler dergisi tasviri bir yöntemle ele alınmıştır. Mustafa Rahmi Balaban’ın pedagojiye dair yazılarına ve Fikirler dergisinde yayımlanan eğitim içerikli makalelere genel hatlarıyla bakıldığında İzmir’de cumhuriyetin ilk yıllarında pedagoji alanında ciddî çalışmaların yapıldığını görülecektir.

Balaban’ın pedagojik anlayışının geri planında geleneksel Türk-İslam Medrese eğitimi, İstanbul Dürülmuallimin çevresinde gelişen modernist eğitim anlayışı, Jean Jacques Rousseau’nun temelini attığı ve Cenevre Üniversitesi çevresinde gelişen rasyonalist pedagoji ile Ziya Gökalp’in ortaya koyduğu temel prensipleri görmek mümkündür.

Mustafa Rahmi, ilk olarak geleneksel Türk–İslâm pedagoji anlayışından etkilenmiştir. Nitekim 1899’da Bergama Rüştiyesi’nden mezun olan Mustafa Rahmi, aynı zamanda 1899-1904 yıllarında zamanın Bergamalı âlimlerinden Terzizâde Mustafa Efendi ile İbrahim Remzi Bey’den Arapça, Farsça ve matematik dersleri almıştır (Huyugüzel 2000: 448-455). O, geleneksel medrese eğitimi anlayışının temelini oluşturan bu dersler sayesinde, Türk-İslâm mantık anlayışının inceliklerini öğrenmiş olmalıdır.

Mustafa Rahmi Bey’in ikinci önemli kaynağı İstanbul Darülfünununda aldığı pedagoji eğitimidir. Mustafa Rahmi Bey, kendi isteğiyle ve ailesinden habersiz Darülmuallimin Giriş sınavlarına katılmış (Özyüksel 2016: 4-5); 1910’da İstanbul Öğretmen Okulu’ndan birincilikle mezun olmuştur.  Bu okulda hemşehrisi İzmirli İsmail Hakkı Bey ve ünlü pedagog Satı Bey’den dersler almıştır. Türk düşünce tarihinde şark ile garp arasında köprü olan neslin tipik örneklerinden birisi olan İsmail Hakkı Bey (Ülken 2001: 282), modernist İslamcılığın da öncülerindendir. Mustafa Rahmi, İstanbul Darülfünununda İsmail Hakkı Bey’in düşüncelerinden derinden etkilenmiştir. Satı Bey ise Mustafa Rahmi Bey’i öğrencilik yıllarında himaye etmiş; genç Mustafa Rahmi’yi, Darülmuallimin’den mezun olduktan sonra dönemin önde gelen devlet yöneticilerine tavsiye etmiştir. Böylece Mustafa Rahmi, zamanın hem geleneksel terbiye anlayışını hem de modern eğitime dair teorileri Türkiye şartlarında en iyi bir şekilde özümseme imkânını elde etmiştir.

Mustafa Rahmi Bey’in pedagojik anlayışının gelişmesinde üçüncü ve belki de en önemli kaynak Cenevre Pedagoji Enstitüsü’nde aldığı eğitim ve burada yapmış olduğu çalışmalardır. 1913’te Maarif Vekâletinin eğitim amacıyla Avrupa’ya eğitimci gönderme programı kapsamında İsviçre’ye giden Mustafa Rahmi, İsviçre’de Cenevre Pedagoji Enstitüsü’nde çalışmaya başlamıştır. O, İsviçre’deyken Pierre Bove, Eduard Claparede, Adolf Ferriere, Theodor Flourney gibi dönemin tanınmış eğitimci ve felsefecilerinin derslerine katılmıştır (Huyugüzel 2000: 449). Ed. Claparade’nin Cenevre Üniversitesi’ndeki Psiko-Pedagoji Laboratuarında asistanlık yapmıştır. Cenevre’de İngilizce, Almanca ve Fransızca da öğrenen Mustafa Rahmi, bu süreçte çalışkan kişilik yapısıyla pedagojiye dair çağdaş yaklaşımları birinci elden öğrenme imkânı bulmuştur.

Mustafa Rahmi’nin bilimsel kişiliğinin ve pedagoji anlayışının oluşmasında son kaynak ise Ziya Gökalp’tir. İzmir’in kurtuluşunda sonra Ankara’ya giden Mustafa Rahmi Bey, 1922’de kurulan Telif ve Tercüme Heyeti azalığı ile görevlendirilmiştir. Burada modern Türkiye’nin fikri ve felsefî alt yapısını kuran Ziya Gökalp ile Mevlana’nın soyundan gelen ve aynı zamanda bir Mevlevî şeyhi olan Velet Çelebi (İzbudak) ile çalışmıştır (Korucuoğlu 1994). Bu dönemde Mustafa Rahmi’nin özellikle Ziya Gökalp’in Türk medeniyeti ile ilgili engin birikimden faydalandığını tahmin etmek güç değildir.

1924’te tekrar memleketi İzmir’e dönen Mustafa Rahmi, 1924’ten 1954’teki vefatına kadar 30 yıl boyunca İzmir’de farklı kurumlarda ve mahfillerde çalışmıştır. Mustafa Rahmi Bey’in mesaisini harcadığı en önemli yayın organı Fikirler dergisidir. Daha ilk yayımlanmaya başladığı andan itibaren Mustafa Rahmi Bey’in yazıları dergide yer almaya başlamıştır. Kısaca 1927’den 1945 yılına kadar Mustafa Rahmi Balaban’ın Fikirler dergisinde hem yönetici hem yazar olarak varlığını görmek ve hissetmek mümkündür. Dahası Fikirler dergisini, İkinci Dünya Savaşı sonuna kadar, büyük ölçüde Mustafa Rahmi Balaban biçimlendirmiştir. Bu bakımdan İzmir Pedagoji Okulu veya İzmir Pedagoji Çevresi deyince akla ilk gelen isim Mustafa Rahmi Bey, ilk akla gelen yayın organı ise Fikirler dergisidir. Dolayısıyla, Fikirler dergisinde çıkan pedagoji ve felsefe grubuna dair yazılar ayrıntılı bir şekilde analiz edilmeden İzmir Pedagoji Çevresinin ortaya koymak istediği prensipleri tam olarak tespit edemeyiz. Şimdi Fikirler dergisine tasviri olarak kısaca bakalım:

İzmir kültür hayatında önemli yeri olan ve yayın hayatını 23 yıl sürdüren Fikirler İzmir’de en uzun süre neşredilen bir bilim ve sanat dergisidir. Bu dergiyi, eski Millî Eğitim bakanlarından Mustafa Necati Bey’in önemli katkılarıyla (Fikirler, 102, 15 İkincikânun 1934: 1) İzmir Mıntıkası Maarif Eminliği (müdürlüğü) 1927 Haziran’ında yayımlamaya karar vermiştir (Fikirler”, Hizmet, nr. 746, 20 Haziran 1927). Derginin kurucuları İzmir’in eski maarif müdürlerinden Fuat ve Mithat Beylerdir (Fikirler, nr.116, 15 Teşrinisani 1934: 16.) Kuruluşunu takip eden ilk 18 yılda derginin içeriğini büyük ölçüde felsefe grubu yazıları oluşturmaktadır. Bu durum Fikirler’in İzmir’de yayımlanan diğer dergilere göre, oldukça faklı bir karakter gösterdiğini ortaya koymaktadır. Fikirler’in ilk dönemindeki yazar kadrosu, dergide yayımlanan yazıların konusu ve derginin genel amaçlarına bakıldığında, derginin esasen tamamıyla pedagoji içerikli bir yayın organı olduğu anlaşılmaktadır.

\"Yeni Mekteplerde Tedris Usulleri\" başlıklı bir yazı (Fikirler, nr. 36)

İlk çıktığı zamanlarda İzmir Maarif Eminliğinin desteğiyle yayımlanan Fikirler 1936’da İzmir Halkevi himâyesine girmiştir. Fikirler’in İzmir Halkevi yayın organı olmadan önce hangi kurum tarafından yayımlandığına dair bazı çelişkili bilgiler vardır. Örneğin İzmir Türk Ocağı faaliyetleri hakkında bir araştırma yapan Dr. Günver Güneş, Fikirler’in Türk Ocağı İzmir Şubesi tarafından yayımlandığı fikrindedir (Güneş 1990: 34). Millî Eğitim Bakanlığı tarafından 1930’da çıkarılan neşriyat bülteninde de derginin Türk Ocağı İzmir Şubesi yayın organı olduğu notu dikkati çekmektedir (Mustafa Nihat 1930: 103). Ayrıca İzmir Türk Ocağının 1928 Senesi Zabıtlarında “İzmir’in maarifçilerinden ve ocaklı kardeşlerimizden bir heyet-i güzîde ve mütehassısa tarafından neşrolunan Fikirler’i ocağımıza almak suretiyle himaye etmekteyiz. Milliyet mabedimizin içinden çıkan bu mecmua, mabedin kudsî muhitinden alacağı daimî ilhamlarla milliyet ateşini kalplere dağıtmaya, ocağımızı sevdirmeye müessir bir vasıta olacaktır” (İzmir Türk Ocağı Derneği 1928 Senesi Zabıtları, 1928:6-7) cümleleri yer alır. Bunlara ilaveten 33-38. sayılarında dergi idarehanesi olarak “İzmir Türk Ocağı Daire-yi Mahsusası” gösterilmektedir. Söz konusu ibare 39. sayıdan itibaren dergiden çıkarılmıştır.

 

Yukarıda kısaca değindiğimiz kanıtlar, Fikirler’in Türk Ocağı İzmir Şubesi ile belirli bir ilişkisi olduğunu göstermekle beraber, bu kurumun resmî yayın organı olduğunu ortaya koymaktan uzaktır. Her şeyden önce, Fikirler’de, derginin Türk Ocağı İzmir Şubesinin resmî yayın organı olduğuna dair herhangi bir kayıt yoktur. İkinci olarak derginin tarihi ile ilgili sonraki yıllarda çıkan yazılarda Türk Ocağı İzmir Şubesinden hiç bahsedilmez. Üçüncü olarak Fikirler’in yayımlandığı ilk zamanlarda, yani 1927’de İzmir basınında çıkan haberlerde derginin Türk Ocağı yayın organı olduğuna dair herhangi bir habere rastlanmamaktadır. Kaldı ki Türk Ocağı Zabıtlarında da derginin Türk Ocağı tarafından yayımlandığı kesin bir dille ifade edilmemektedir. Bu yüzden Fikirler dergisinin İzmir Türk Ocağı yayın organı olduğu fikrini ihtiyatla karşılamak gerekir. Yukarıda ifade ettiğimiz gibi Fikirler, ilk zamanlarda dönemin Milli Eğitim Bakanı Mustafa Necati Bey’in katkılarıyla İzmirli eğitimciler tarafından çıkarılmış, bir süre Türk Ocağı İzmir Şubesi tarafından desteklenerek ocağın yayın organı gibi yayımlanmış, hatta bir ara dergi idarehanesi İzmir Türk Ocağı binasına taşınmış (33-38. sayılarda); ancak daha sonra dergi, Türk Ocağından bağımsız yayımlanmıştır demek daha doğru olur.

İlk sayısı 1 Temmuz 1927’de çıkan Fikirler dergisi 1 Temmuz 1935’te çıkan 131. sayıdan itibaren çeşitli imkânsızlıklar yüzünden yayımına altı ay ara vermek zorunda kalır. Derginin 132. sayısı 1 Ocak 1936’da çıkabilmiştir. Yayımdaki bu duraklama CHP İzmir Vilayet İdare Heyeti reisi ve İzmir Halkevi başkanı Yozgat Milletvekili Avni Doğan’ın dikkatini çekmiş, onun isteğiyle, dergi 1 Şubat 1936 tarihli 133. sayısından itibaren İzmir Halkevi himayesine girmiştir (R. B. 133, 1 Şubat 1936: 1. Ayrıca bk. İmzasız, “Fikirler”, Anadolu, nr. 6445, 9 Şubat 1936). Fikirler 1 Şubat 1936’dan Haziran 1950’ye kadar yayınını İzmir Halkevi dergisi olarak devam ettirmiştir.

Temmuz 1927-Haziran 1950 tarihleri arasında iki seri halinde yayımlanan derginin ilk serisi 334 sayıya kadar devam eder (Haziran 1947). Yayımını Temmuz 1947’den itibaren Yeni Seri adı altında sürdüren Fikirler bu adla 36. sayı çıkar. Derginin yayımına Haziran 1950’de son verilir.

Dergi önce 15 günlük periyotlar halinde ve düzenli olarak yayımlanmıştır. Genellikle ayın birinde ve on beşinde yayımlanan dergi, bu düzenini halkevi adına çıkmaya başladıktan sonra bir süre daha devam ettirir. Ancak, yeterli yazı gönderilmemesi ve ilgisizlik yüzünden 1 Ağustos 1936’da çıkan 142. sayıdan sonra, derginin yayımına 20 Şubat 1937’ye kadar ara verilir. Bu tarihten itibaren Fikirler, İzmir Valisi Fazlı Güleç’in ifadesiyle, “bir daha durmamak azmiyle” tekrar çıkmaya başlar (Güleç, 20 Şubat 1937: 2). Derginin 166/167/168. sayıları 1938’de özel sayı adı altında ve tek fasikül halinde yayımlanır. Bu sayı, İzmir Halkevi faaliyetlerine ayrılmıştır. Fikirler 1 Mayıs 1941’de yayımlanan 232. sayıya kadar bazen aylık bazen 15 günlük aralıklarla yayımlanır. 232/233. sayıdan itibaren iki sayı bir arada ve aylık periyotlarla çıkmaya başlar. Bu durum Şubat 1947’de yayımlanan 330. sayıya kadar devam eder. Şubat 1947-Haziran 1947 arası, aylık ve tek sayı halinde çıkan dergi bu süre içinde 5 sayı daha yayımlanır. Fikirler’in Haziran 1947’den sonra çıkan ve Yeni Seri başlığı altında yayımlanan 23/24, 25/26, 27/28, 29/30. sayıları da yine tek fasikül halinde basılmıştır. Yayında ortaya çıkan bu tür kesintilere rağmen, Fikirler 23 yıl yayın hayatını devam ettirerek İzmir’de en uzun süre çıkan bir kültür-sanat dergisi olma unvanını kazanmıştır.

İlkin 24X32 ebatlarında çıkan Fikirler, İzmir Halkevi bünyesine katıldıktan sonra 29X21.5 ebatlarında yayımlanır. Kasım 1946 tarihli 324/325. sayıdan itibaren derginin boyutları 20X18’e düşürülür. Dergi başlangıçta genellikle 16 sayfa halinde çıkar. Derginin sayfa sayısı bazen 10, hatta 8 sayfaya kadar düşer. Sayfa sayısındaki azalma büyük ihtimalle 1928-1929’daki dünya ekonomik buhranına bağlı olarak ülkede ortaya çıkan kâğıt sıkıntısından kaynaklanmaktadır. Fikirler dergisi halkevine geçtikten sonra bu tür sıkıntıları atlatmış ve gelen yazılara göre, derginin sayfa sayısı 18, 20, 22, 24, 30 hatta 32’ye kadar yükselmiştir. Kasım 1946 tarihli 324/325. sayıdan sonra, derginin sayfa sayısı boyutlarının tersine 40, 42, 46, 48 hatta 64 sayfaya kadar yükseltilir. Dergi genellikle üçüncü hamur saman kâğıda basılmıştır. Bazı sayıları ise birinci hamur beyaz kâğıda basılıdır. İlk yıllarda, 1927-1928’de genellikle üç sütun halinde dizilen Fikirler daha sonra iki sütun, hatta bazen tek sütun olarak çıkmıştır. 30. sayıya kadar eski harflerle, 31. sayıdan (1 Ocak 1929) itibaren yeni harflerle basılmıştır. Boyutları, sayfa sayısı, kâğıt kalitesi ve mizanpajındaki bu değişimde ekonomik buhranlara paralel olarak Türkiye’de ortaya çıkan kâğıt sıkıntısının, baskı imkânlarının gelişmesinin, derginin yönetici kadrosundaki değişikliklerin ve yazar kadrosunun dergiye olan ilgisinin rolü vardır.

Fikirler bazen dış kapağı çıkartılarak ciltlendiğinden dolayı, derginin dış kapağında yer alan teknik bilgilerden bazılarını tam olarak belirleyemedik. Fakat tespit edebildiğimiz kadarıyla İzmir’de sırasıyla Cumhuriyet, Ticaret ve Güven basımevlerinde, Nefaset, Suhulet ve Halkın Sesi matbaalarında ve Doğanlar Basımevi’nde basılmıştır.

Fikirler dergisinin tirajı ve ülke genelinde yaygınlığı konusunda kesin bir rakam elde edemedik. Bununla beraber, özelikle son zamanlarda, yani 1945’ten sonra beş yüze yakın halkevi aracılığıyla derginin ülkenin her tarafına gönderildiği, buna paralel olarak değişik yörelerden Fikirler’e yazılar ve teşekkür mektupları geldiği bilinmektedir. Dergi yazarlarından Şükran Kurdakul, kendisiyle yaptığımız bir görüşmede, Fikirler dergisinin Türkiye’nin her yerinde satıldığını, tirajının binleri geçtiğini ve özellikle İstanbul’da rağbet gördüğünü ifade etmiştir. Fakat Kurdakul da kesin bir rakam verememiştir. Derginin Yeni Seri: nr. 5’ten (Kasım 1947) itibaren yazı işleri müdürlüğünü yürüten Halil Dumanoğlu, Haziran 1950’de çıkan 36. sayıdan sonra şahsî işlerinin fazlalığını ileri sürerek yazı işleri müdürlüğünden ayrılmış ve Fikirler dergisi de yayın hayatına bu tarihten itibaren son vermek zorunda kalmıştır (Fikirler, Yeni Seri: 36, Haziran 1950: Önkapak İç sayfa).

Derginin idarî kadrosu, yani imtiyaz sahipliği, sorumlu müdürlük ve neşriyat müdürlüğü tarih ve sayılar itibarıyla aşağıda gösterildiği gibidir:

İmtiyaz Sahibi: Mehmet Mithat (Arukan): nr. 1-30, 1 Temmuz 1927-30 Teşrinisani/Kasım 1928; Ahmet Hikmet (Türk): nr. 31-106, 1 İkincikânun/Ocak 1928-15 Mart 1934; Haydar (Candanlar): nr. 107-300/301, 15 Nisan 1934-1 Kasım 1945; Dr. Memduh Say: nr. 302/303-333, 1 Aralık 1945-Mayıs 1947); Vedide Baha Pars: nr. 334-Yeni Seri 36, Haziran 1947-Haziran 1950. Mes’ul Müdür: Ahmet Hikmet (Türk): nr. 1-74,  1 Temmuz 1927-1 Kânunuevvel/Aralık 1931; Mustafa Rahmi (Balaban): nr. 75-132, 1 Kânunuevvel/Aralık 1932-1 İkincikânun/Ocak 1936. Neşriyat Müdürü: Ahmet Hikmet Türk: nr. 107-132, 15 Nisan 1934-1 İkincikânun/Ocak 1936; Mustafa Rahmi Balaban: nr. 133-300/301, 1 Şubat 1936-1 Kasım 1945; Dr. Memduh Say: nr. 302/303- 333, 1 Aralık 1945- Mayıs 1947. Yazı ve Teknik İşlere Bakan: Behzat Minez: nr. 308/309-333, 1 Mart 1946-Mayıs 1947; Emin Aktuna: nr. 334-Yeni Seri:4, Haziran 1947-Ekim 1947; Halil Dumanoğlu: Yeni Seri: nr. 4-Yeni Seri: nr. 36, Kasım 1947- Haziran 1950.

Fikirler’de çok sayıda yazar, şair ve araştırmacının yazısı çıkmıştır. İlk yayımlandığı zamanlarda, yani 1927-1936 yılları arasında derginin yazar kadrosunun önemli bir bölümü eğitimcilerden oluşur. Örneğin 131. sayıda belirtildiğine göre; Fuat, Dr. Halil Fikret Kanat, İsmail Hakkı (Baltacıoğlu), Mehmet Mithat (Oksancak), Necati Çiftçi, Esat Çınar, Refet Tok, Ahmet Hikmet Türk, Ali Rıza Özkut, Vedide Kemal (Karadayı), Ali Kemal (Karadayı), Haydar Candanlar, F. O. Bayır, Emin Ataç, Vahit Özgüven, Zeki, Asım Kültür, Rahmi Balaban, Rauf İnan, Refik, A. Cevdet ve Neşet Köse derginin yazı kadrosunu oluşturan isimlerdir. Cumhuriyet döneminde eğitim alanında her biri ayrı bir şöhrete sahip olan bu isimlere pek çok ismi daha ilâve etmek mümkündür. Dergi güçlü yazı kadrosu sayesinde, henüz halkevi bünyesine katılmadan önce Türkiye genelinde tanınan ve adından övgüyle söz edilen bir yayın organı haline gelmiştir (Örsel 1981: XI-XII).

Fikirler halkevi himayesine girdikten sonra, yukarıda sözü edilen yazar kadrosuna yeni ve genç isimler ilâve edilmiştir. 133. sayıdan sonra (Şubat 1936) Fikirler’de sürekli yazan yazar, şair ve araştırmacılardan bazılarını alfabetik olarak şöyle sıralayabiliriz: Abdi Muhtar Bilginer, Abdülkadir Karahan, Abidin Elderoğlu, Adnan S. Yücebaş, Ahmet Esat Sevsevil, Akil Koyuncu, Ali Özarslan, Ahsen Gürtin, Alaattin Candemir, Attila İlhan, Ayhan Hünalp, Behzat Minez, Burhanettin Şavlı, Cahit Irgat, Celâl Uzel, Ceyhun Atuf Kansu, Edip Cansever, Fikret İplikçioğlu, Fuat Muratoğlu, Garra Sarmat, Gaye Nail Ozanoğlu, Hadi Akyol, Hakkı Baha Pars, Halil Dumanoğlu, Hamdi Nüzhet Çançar, Hikmet Dizdaroğlu, Hüseyin Avni Ozan, İbrahim Zeki Burdurlu, İhsan Altıntuğ, İlhan İleri, Kemal Bekir Manav, Kemâl Dayan, Kemâl Göksel, Kemal Kâmil Aktaş, Macit Aray Artıkoğlu, Mahmut Kuru, Mahmu R. Gazimihal, Makastar Sami Sili, Metin Eloğlu, Mustafa Şerif Onaran, Şinasi Özdenoğlu, Murtaza Gürkaynak, Nahit Ulvi Akgün, Necati Cumalı, Necip Sözmen, Necmettin Halil Onan, Nihat Kobek, Nuri Erkoldaş, Oğuz Harzem, Orhan Hançerlioğlu, Osman Bayatlı, Sabih Şendil, Samim Kocagöz, Sıtkı Şükrü Pamirtan, Suat Taşer, Şakir Candoğan, Şükran Kurdakul, Talip Apaydın, Tarık Ziya Işıtman, Vedide Kemal Karadayı, Ziya Somar. Bu isimlerden her biri Cumhuriyet döneminde kendi alanında yetkin ve söz sahibi kişilerdir. Yazar kadrosu içinde yer alan değerli araştırmacı ve sanatçılar sayesinde Fikirler dergisi, bilim ve sanatın çeşitli alanlarında değerli yazılara yer vermek suretiyle Türkiye genelinde aranan bir süreli yayın olmuştur. 

Fikirler dergisinin çıkış amacının, yayın politikasının ve muhtevasının ne olacağı, “Fikirler güzîde ve münevver tabakaya malikiyet itibariyle memleketin en bahtiyar köşelerinden biri bulunan bir muhitteki boşluğu doldurmak yolunda yapılmış bir teşebbüs ve atılmış bir adımdır. İzmir ve Garbî Anadolu, çok feyizli bir gençliği ve çok münevver bir kitleyi sinesinde taşıyor. Türk âtîsinin azametini, kudretini bariz bir şekilde hissettiren noktalardan biri şüphe yok ki muhitimizdir. Fikirler bu zî-iktidar muhitin, bu zinde varlığın ortasında iddialarla çıkamazdı. Hatta onun için ismin nihayetine ‘ler’ edatını ilâveyi zarurî buldu.” ( Fikirler, nr. 1, 1 Temmuz 1927:1) cümleleriyle açıklanır. İlk sayısı çevreyi olumlu yönde etkilemek, gençliğe ve bilime hizmet etmek amacıyla bir araya gelen bir heyet tarafından çıkarılan Fikirler, gelecekte “birkaç kişilik bir heyetin değil; doğrudan doğruya İzmir gençliğinin” ( Fikirler, nr. 1, 1 Temmuz 1927: 1) bir yayın organı olmayı hedeflemiştir. Bu amaca bağlı olarak “Fikirler, uğrunda hizmet etmek için çıktığı gençlik ve münevver tabaka gibi milliyetçidir. Şu halde münderecatına Garbî Anadolu’nun ve Türk İzmir’in mefkûresi ve şahsiyeti in’ikâs etmelidir” (Fikirler, nr. 1, 1 Temmuz 1927: 1) denilmek suretiyle dergide hem milliyetçilik fikrinin benimsendiği hem de dergi sayfalarında İzmir ve çevresini ilgilendiren yazıların yayımlanacağı belirtilir. Bu durum Fikirler’in daha başlangıçtan itibaren yerel hususiyetleri öne çıkarmayı amaçladığını göstermektedir.

Fikirler, nr. 311-12

Yukarıdaki amaç ve ilkeler doğrultusunda yayım hayatını dokuz sene devam ettiren Fikirler, Şubat 1936’da halkevi bünyesine katılır ve buna bağlı olarak yayın politikasında da dikkate değer değişmeler olur. Derginin yayın politikasındaki bu değişme okuyuculara şu cümlelerle duyurulur: “Bu sayıdan itibaren Fikirler, yeni bir hız daha alabilecek, bir ergiye ulaştı: İzmir Halkevi, dergimiz ile yakından ilgilendi; korumasına aldı. Bundan sonra okuyucular, bu dergide daha türlü konular bulabileceklerdir. Bununla beraber hepsinin kilit taşı şu olacaktır: Devrim neslini en üst kültürlü yapacak yazılar... Fikirlerin amacı: Türk kültürü kervanında İzmir’in bir mümessili olmaktır”(R. B. “Fikirler” 133, 1 Şubat 1936: 1). Çıkış amacı ve yayım politikasındaki değişim, Cumhuriyet Halk Partisi Genel Sekreterliğinin halkevi dergilerinde çıkan yazıların konularını belirlemeyi amaçlayan 20/09/1933 tarih ve 147 sayılı tebliğinden kaynaklanmaktadır (Cumhuriyet Halk Fırkası Kâtibiumumiliğinin fırka teşkilâtına umumî tebligatı, Cilt 3: 43). Bu tebliğde halkevi dergilerinin parti politikalarıyla paralel bir yayın yapması gereği vurgulanmaktadır. Nitekim Fikirler dergisinde özellikle 1936-1940 yılları arasında parti kanalıyla belirlenen politikalara uygun olarak Cumhuriyet Türkiye’sini ve Türk inkılâbını değişik açılardan ele alan pek çok yazı çıkmıştır. Ancak 1940’tan sonra, dergi İzmir’de yaşayan edebiyat çevrelerinin yönetimine geçmiş, zamanla tamamen edebî ve kültürel bir kimliğe bürünmüştür.

 

Fikirler’de şiir, hikâye, bir roman tefrikası, piyes, edebiyat teorisi, edebiyat tarihi ve eleştirisi alanlarında pek çok yazı yayımlandığı gibi, edebiyatın çeşitli alanlarında uzman araştırmacılar tarafından yazılan bilimsel makaleler de çıkmıştır. Derginin güçlü yazarları İstanbul ve Ankara’da çıkan edebiyat dergilerinin yazarları ile edebî anlayış farklıkları yüzünden zaman zaman polemiklere girmekten çekinmemişlerdir. Bu polemikler eğitici ve öğretici işlevlerinin yanı sıra, aynı zamanda Fikirler dergisinin daha geniş kitle tarafından tanınmasını sağlamıştır.

Fikirler güçlü bir şair kadrosuna sahiptir. Ahmet Esat Sevsevil, Ali Rıza Özkut, Ahsen Gürtin, Attila İlhan, Ayhan Hünalp, Berin Taşan, Burhanettin Şavlı, Edip Cansever, Fuat Edip Baksı, Gaye Nail Ozanoğlu, Halim Yağcıoğlu, İbrahim Zeki Burdurlu, İlhan İleri, Mahmut Kuru, Metin Eloğlu (Ali Haziranlı), Mustafa Şerif Onaran, Şinasi Özdenoğlu, Nahit Ulvi Akgün, Necati Cumalı, Necmettin Halil Onan, Sabih Şendil, Süleyman Sevgel, Şükran Kurdakul ve Talip Apaydın gibi Cumhuriyet dönemi Türk şiirinde etkili olan pek çok şair, şiirlerinden bir kısmını, ilk defa Fikirler’de yayımlamışlardır. Bu şairlerden bir bölümü, başka kültür muhitlerinde yetişmelerine rağmen, bir bölümü için Fikirler adeta bir okul olmuştur. Bu durum Fikirler dergisinin Cumhuriyet dönemi Türk şiirinde önemli bir yere sahip olduğunu göstermektedir.

Dergi, şiir kadar olmasa bile, hikâye alanında da zengin bir içeriğe sahiptir. Ahmet İhsan, Cengiz İlhan, Behzat Minez, Besim Akımsar, Cahit Irgat, Ceyhun Atuf Kansu, Fakir Baykurt, İlhan Tarus, Kemal Batu, Kemâl Bekir Manav, Kemal Dayan, Necati Cumalı, Nihat Kobek, Nuri Erkoldaş, Orhan Hançerlioğlu, Samim Kocagöz ve Şakir Candoğan dergide hikâyesi yayımlanan sanatçılardır. Bu hikâyeler genellikle İkinci Dünya Savaşı ve savaş sonrası dönemde Anadolu-Türk insanının geçirdiği ruhsal bunalımı ve Anadolu köy hayatını anlatan eserlerdir.

Dergide roman, tiyatro ve röportaj türlerinde edebî nitelikli başka eserler de yayımlanmıştır. Örneğin Akil Koyuncu’nun Korsan başlıklı piyesi ile Nuri Erkoldaş’ın Yamaç adlı romanı Fikirler’de yayımlanan edebî eserlerdir.

Ayrıca Fikirler’de yeni Türk edebiyatı, eski Türk edebiyatı ve halk edebiyatına dair çeşitli araştırmacılar tarafından yazılan ciddî makaleler vardır. Eski Türk edebiyatında Abdülkadir Karahan, yeni Türk edebiyatında Adnan S. Yücebaş ve Samim Kocagöz, halk edebiyatında ise Hikmet Dizdaroğlu derginin edebiyat tarihiyle ilgilenen başlıca araştırmacı kadrosunu oluştururlar.

Fikirler dergisinin yazı kadrosu sadece edebî eser ve edebî incelemelerle sınırlı değildir. Dergide güzel sanatların hemen her koluyla ilgili röportaj, inceleme, tenkit ve teori yazıları yayımlanmıştır. Resimde Abidin Elderoğlu (Abit Elder), Celâl Uzel, Nihat Acemi, Rıza Hiti; müzikte Selâhattin Göktepe; Tiyatroda Turhan Dilligil ve Avni Dilligil gibi sanatçılar, mesai harcadıkları sanatlarla ilgili makale, röportaj ve biyografik yazılar yazmışlardır. Bunlara ilâve olarak dergide tarih, felsefe grubu, iktisat, ziraat, kadın hukuku, fen bilimlerinin çeşitli dalları, halk sağlığı, spor, köycülük gibi çok geniş bir yelpazede tercüme ve telif makaleler yayımlanmıştır. Rahmi Balaban ve Ziya Somar felsefe; Rahmi Balaban, Hakkı Baha Pars, Vedide Baha Pars, Hamdi Akman ve Şeref Erdoğdu eğitim; Mithat Oksancak ve Garra Sarmat tarih; M. R. Gazimihal folklor; Mehmet Öz spor alanındaki ciddi yazılarıyla dikkati çeken isimlerdir.

Kısaca Fikirler dergisi, yayın hayatına pedagojik içerikli yazılar yayımlamakla başlar. Yazarların ilgi alanının genellikle eğitim olmasından dolayı, Fikirler bu özelliğini halkevi bünyesine katıldıktan sonra, bir süre daha devam ettirir. Hatta dergideki yazıların eğitim üzerinde yoğunlaşması İzmir basınında zaman zaman eleştiri konusu bile olur. Örneğin tanınmış gazetecilerinden Adnan Önelçin Halkın Sesi gazetesinde yazdığı bir yazıda; Fikirler’de derginin çıkış gayesine uygun yazılar yayımlanmadığını, derginin yaşlıların kontrolüne geçtiğini, dolayısıyla İzmir’in sanatsever gençliğinin sahipsiz kaldığını belirtir (Önelçin, 19 Ağustos 1937). Bu tür eleştirilerin yoğunlaşması üzerine, halkevi idarecileri dergi yönetimini genç yazarlara teslim etmiş 1945’ten sonra, yazar kadrosu ve halkevi idarecilerinin gayretli çalışmalarıyla, Fikirler yeniden Türkiye’nin önde gelen fikir, sanat ve edebiyat dergisi haline gelmiştir. Dergi halkevinden aldığı maddî güçle İzmirli eğitimciler için bir okul vazifesi görmüş; Türk kültür hayatında bir dönem İzmir’i başarıyla temsil etmiştir. Örnek vermek gerekirse, İkinci Dünya Savaşı’nın bütün şiddetiyle devam ettiği 1943-1944 senesinde dergide 68 değişik muharrir ve edibin yazısı yayımlanmış, 220 adet yazı çıkmıştır (“Dergimize dair”, Fikirler, 268-269, 30 Nisan 1944: 24). Anadolu, Halkın Sesi ve Hizmet gibi İzmir’in önde gelen gazeteleri derginin çıkışını takip eden ilk günlerde dergiyi okurlarına haber vermek suretiyle, Fikirler’i desteklemişlerdir. Halkevi de basına dergi hakkında reklâm vererek derginin tanıtımını yapmıştır (Anadolu, 10806, 25 Mayıs 1947). Fikirler’in sayfalarında başta pedagoji olmak üzere, Türkiye Cumhuriyeti’nin temel hedeflerini, devrimleri ve Atatürk’ün işaret ettiği çağdaş değerleri telkin ve teşvik edici her türlü yazıyı bulmak mümkündür. Dergi, İzmir ve Ege bölgesinde yaşayan çok sayıda genç yeteneğin gelişmesine ve yetişmesine zemin hazırlamış, kültür ve bilim dünyamıza yeni isimler kazandırmıştır. Bu haliyle Fikirler aynı zamanda Cumhuriyet döneminde İzmir’de başta pedagoji olmak üzere bilimsel ve edebî yönelimlerin ortaya çıkmasında önemli bir rol oynamıştır.

 

SONUÇ

İzmir’de Cumhuriyetin ilanından sonra pedagoji alanında telif ve tercüme çok sayıda yayın yapılmıştır. Bu yayınlarda elde edilen bulgular hem ortaöğretim hem Yükseköğretim düzeyinde çeşitli eğitim kurumlarında tatbikat sahasına da geçmiştir. İzmir’de yapılan pedagojiye dair çalışmaların ve uygulamaların neşir vasıtası olarak genellikle Fikirler dergisi dikkati çekmektedir. Fikirler. 1927’de ilk yayımından 1945’te derginin neşriyat müdürlüğünden Mustafa Rahmi Balaban’ın ayrıldığı zamana kadar pedagoji dergisi olma işlevini büyük ölçüde sürdürmüştür. Fikirlerin daha ilk çıktığı günden itibaren, pedagojiye ağırlık vermesinde ünlü eğitimci Mustafa Rahmi Balaban’ın önemli bir yeri vardır.

Mustafa Rahmi Balaban, 1923-1954 yılları arasında İzmir’de eğitim deyince akla gelen ilk isimlerden birisidir. Bergamalı bir aileden gelen Mustafa Rahmi Bey, gerek dünya görüşü, gerek eğitim anlayışı gerekse yayımladığı eserlerle İzmir’de pedagoji alanında önemli bir lokomotif görevini yerine getirmiştir. Onun eğitim ile ilgili anlayışının oluşmasında Bergama medreselerinde aldığı geleneksel eğitim, İstanbul Darülmuallimin’inde Satı Bey ve İsmail Hakkı İzmirli gibi modernist eğitimcilerin yönlendirmesi, Cenevre Pedagoji Enstitüsü’nde yaptığı çalışmalar ile Ankara’da Telif ve Tercüme Bürosu’nda Ziya Gökalp ile birlikte elde ettiği deneyimin ayrı bir yeri vardır. Bergamalı Mustafa Rahmi Bey, bütün bu birikimlerini bitmez tükenmez çalışma azmiyle birleştirmiş; eğitim alanında İzmir’de önemli çalışmaların yapılmasına zemin hazırlamıştır. Bütün bu çalışmalar İzmir’in, eğitim alanında Cumhuriyetin ilk otuz yılında belirgin bir şekilde ortaya çıkmasına yol açmıştır.

1923-1950 yılları arasında Mustafa Rahmi’nin dışında başka önemli isimler ve kurum ve yayın organları da vardır. Söz gelimi; Halil Fikret Kanat, İsmail Hakkı (Baltacıoğlu), Mehmet Mithat (Oksancak), Necati Çiftçi, Esat Çınar, Refet Tok, Ahmet Hikmet Türk, Vedide Kemal (Karadayı), Ali Kemal (Karadayı), Haydar Candanlar, F. O. Bayır, Emin Ataç, Vahit Özgüven, Zeki, Asım Kültür, Rahmi Balaban, Rauf İnan, Refik, A. Cevdet ve Neşet Köse gibi eğitimciler dikkati çekmektedir. Bunlar içinde bilhassa Ziya Somar ile Vedide Baha Pars’ın ayrı bir yeri vardır. Bu araştırmacılar yazılarını Fikirler dergisi başta olmak üzere olmak üzere, Halkın Sesi, Anadolu, Müslüman Sesi gibi İzmir süreli yayınlarında yayımlama imkânı bulmuşlardır. Buna ilave olarak İzmir Maarif Müdürlüğü, İzmir Türk Ocağı ve İzmir Halkevi kurumsal olarak İzmir’de yapılan pedagoji ile ilgili çalışmaları desteklemişlerdir. Söz konusu kurumların yanı sıra İzmir Kız Muallim Mektebi; İzmir Erkek Muallim Mektebi ve İzmir’deki diğer eğitim kurumları da doğası gereği İzmir’deki pedagoji çalışmaları için birer tatbikat sahası olarak dikkati çekmektedir. Eğer bütün bu kurumlar, kişilerin yayımladıkları eserler belirli prensipler dikkate alınarak incelenir, İzmir’de 1923-1950 yılları arasında süreli yayınlarda çıkan pedagojiye dair makaleler gözden geçirilir, bu dönemde yayımlanan pedagojiye dair kitaplar günümüz pedagoji metotları çerçevesinde tetkik edilirse İzmir Pedagoji Çevresi’nin eğitimde belirlediği ilkeler ortaya çıkar; böylece Türk düşünce tarihinde İzmir Pedagoji Çevresi hak ettiği yeri alma imkânına kavuşur. Ayrıca gelecek dönemlerde İzmir’de pedagoji sahasında yapılacak olan nazarî ve tatbikî çalışmalar için, İzmir Pedagoji Çevresinin prensipleri bir bilimsel temel teşkil edebilir.

 

KAYNAKÇA

Akyol, Yaşar (1993), İzmir Halkevi (1932-1951). (bylt), Dokuz Eylül Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, İzmir.

Balaban, Mustafa Rahmi (1950), Son Asrın İlim ve Fen Adamlarına Göre İlim-Ahlâk ve Din, Türkiye Matbaacılık ve Gazetecilik Yayınları, Ankara.

Çağın, Şerife (2021), “Vedide Baha Pars’ın Süreli Yayınlardaki Yazıları” İzmir’de İz Bırakmış Öncü Kadın Yazarlar (Edit. Şerife Çağın), Ege Üniversitesi Yayınları, İzmir.

Bibliyografya (1930), C. 1, nr. 1, 1928-Teşrinievvel/Ekim 1930, (Haz. Mustafa Nihat Bey).

Güleç, Fazlı (1937), “Halkevleri”, Fikirler, nr. 143, 20 Şubat 1937.

Güneş, Günver (1990), İzmir Türk Ocağı Faaliyetleri (1923-1931), İzmir.

Huyugüzel, Ö. Faruk (2000), İzmir Fikir ve Sanat Adamları (1850-1950), Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara.

(İmzasız) (1936), “Fikirler”, Anadolu, nr. 6445, 9 Şubat 1936.

(İmzasız) (1944), “Dergimize Dair”, Fikirler, nr. 268-269, 30 Nisan 1944.

(İmzasız) (1933), Halk Fırkası Kâtibiumumiliğinin fırka teşkilâtına umumî tebligatı, C. 3, s. 43.

İzmir Türk Ocağı Derneği 1928 Senesi Zabıtları (1928), İzmir.

Korucuoğulları, Nevin (1994), Veled Çelebi İzbudak, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara.

Önelçin, Adnan (1937), “İzmir Gençliği ve Edebiyat”, Halkın Sesi, nr. 3177, 19 Ağustos 1937.

Örsel, Füsun (1981), Fikirler Dergisi Bibliyografyası (Basılmamış Lisans Tezi), Ege Üniversitesi Sosyal Bilimler Fakültesi Türkoloji Bölümü, İzmir.

Özsarı, Mustafa (2019), “Cumhuriyet Döneminde İzmir’de Bir Pedagoji Okulu: Mustafa Rahmi ve Çevresi”, AKAD. 6(5), nr.10/11, Balıkesir.

--------- (2002), Ege Bölgesi Halkevleri Dergilerindeki Edebî ve Kültürel Muhteva Üzerinde Bir İnceleme (bdt), Ege Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, İzmir.

Özyüksel, Hande (2016). Mustafa Rahmi Balaban’ın Türk Psikoloji Tarihindeki Yeri, (bylt), Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Ankara.

R. B. (1936), “Fikirler”, Fikirler, nr. 133, 1 Şubat 1936.

--------- (1936), “Amacımız”, Fikirler, nr.133, 1 Şubat 1936.

Şahin, Asuman Gürman (2021). “İzmir’de Örnek Bir Eğitimci: Vedide Baha Pars’ın Hayatı, Şahsiyeti ve Eserleri” (Edit. Şerife Çağın), Ege Üniversitesi Yayınları, İzmir.

Ülken, Hilmi Ziya (2001), Türkiye’de Çağdaş Düşünce Tarihi,7. Baskı, Ülken Yayınları, İstanbul.

 



* Prof. Dr., Balıkesir Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi TDE Bölümü. Email: mustafaozsari@hotmail.com. ORCID: 0000-0002-5230-014X

 


Dr. Müberra BAĞCI* \\\\

İZMİR’DE ÇIKAN BİR FİKİR ve SANAT DERGİSİ: ARAMAK (1939-1940)

Müberra BAĞCI*

 

Aramak dergisinin 13. sayısının kapağı

Aramak, Nisan 1939-Eylül 1940 yılları arasında İzmir’de on altı sayı yayımlanmış bir fikir ve sanat dergisidir. 2002 yılında Prof. Dr. Ömer Faruk Huyugüzel danışmanlığında hazırlanan Kemal Bilbaşar’ın Hayatı ve Edebi Eserleri Üzerinde Bir Araştırma (Bağcı, 2002) başlıklı yüksek lisans tezinde dergiyle ilgili genel bir bilgi verilip daha çok Bilbaşar’ın bu dergideki hikâyeleri üzerinde durulmuştur. Emel Aydın tarafından 2010’da sunulan “Aramak Dergisinde Edebi Eleştiriler” başlıklı bildiride dergi, edebi eleştiriler açısından incelenmiştir (Aydın, 2010: 1449-1462). Vedat Günyol, Sanat ve Edebiyat Dergileri adlı kitabında o yıllardaki edebiyat dergileri hakkında bilgi verirken Aramak’tan da kısaca söz etmiştir (Günyol, 1986: 28). Erdal Doğan, Edebiyatımızda Dergiler adlı çalışmasının sonunda yer alan “Edebiyat Dergileri Sözlüğü”nde derginin sadece künyesini paylaşmıştır (Doğan, 1997: 207). Şükran Kurdakul, Şairler ve Yazarlar Sözlüğü’nde “Sanat ve Edebiyat Dergileri Dizini” içerisinde Aramak’a kısa bir bölüm ayırmış, çıktığı tarihler, kaç sayı olarak nerede yayımlandığı, kimlerin çıkardığı gibi temel bilgileri paylaşmış, ilk sayıdaki yazarların isimlerini sıralamıştır (Kurdakul, 1973: 430). Dolayısıyla dergiyi bütünüyle ele alan bir çalışma yapılmamıştır. Bu çalışmanın ilk kısmında dergi hem içerik hem biçim özellikleriyle değerlendirilmiş, ikinci kısmında ise derginin bibliyografyası verilmiştir.

 

Aramak’ın basım yeri İzmir Ticaret Basımevi’dir. İdare yeri, ilk 11 sayıda Etiman Kitabevi’yken 12. sayıdan itibaren Yeniyol Basımevi olarak değişmiştir. Derginin kapağında satış fiyatı 10 kuruş; abonelik ücreti ise altı aylık 60, senelik 120 kuruş olarak belirtilmiştir. Derginin sahibi ve mesul müdürü Cahit Tanyol, neşriyat müdürü ise Kemal Bilbaşar’dır. Aramak’ın kurucuları arasında Nuri Erkoldaş, İlhan İleri, Hilmi Apak, Nureddin Ardıç, Saim Eğilmez, Cemil Omaç, Garra Sarmat ve Sabri Gül yer almaktadır. Bu isimlerin ortak özelliği Gazi Eğitim Enstitüsü mezunu olmalarıdır. Bilbaşar, dergiyi birlikte çıkardıkları arkadaşları İlhan İleri ve Cahit Tanyol hakkında şunları söylemektedir[1]: “Mezun olduktan sonra İzmir’e geldik. İlhan İleri’yle tanıştık, dost olduk. Körfez kıyısındaki akşam gezintilerimizde, geceleri Hasan’ın meyhanesinde veya sokaklarda bitmez tükenmez tartışmalar yapardık. Bu tartışmalar faydasız olmadı. Sanat anlayışımızın sınırları belirdi. Ben hikâye yazıyordum. Onlar şairdiler. Cahit Tanyol üstelik eleştiriciydi. Onlar şiir üzerinde de anlaşamazlardı. Fakat sanatımızın gitmesi gerekli yol üzerinde hiçbirimiz fikir ayrılığında değildik.”

Derginin çıkarılmasına Kemal Bilbaşar, Cahit Tanyol ve İlhan İleri, Karataş Lisesi’nin öğretmenler odasında karar vermiş, diğer öğretmen arkadaşlarının da maddi destekleriyle derginin ilk sayısı yayımlanmıştır. Aramak’ın yayıma hazırlandığı yer bir “edebiyatçılar lokali”ni andıran Bilbaşar’ın evi olmuştur. Bilbaşar’ın anlattıklarından öğrendiğimize göre o ve arkadaşları burada her gece geç vakitlere kadar çalışmışlar, önce kendi yazdıkları şiir, hikâye ya da inceleme yazılarını okuyup düzeltilmesi gereken yerleri tespit etmişler; daha sonra ise dergiye gönderilen yazılar arasından seçim yapmışlardır. Ayrıca İstanbul ve Ankara’da yayımlanan gazete ve dergilerdeki fikir ve sanat yazılarını gözden geçirerek ülkedeki edebiyat hareketleri hakkında fikir teatisinde bulunmuşlardır (Nesin Vakfı Edebiyat Yıllığı, 1981: 576). Dergiyi çıkarmaya karar vermelerinin en önemli sebeplerinden biri yazdıklarını yayımlatacak yer bulma sıkıntısıdır. Çünkü derginin yazar kadrosunda yer alan isimler o yıllarda yazı hayatına yeni başlamış ve henüz adları duyulmamış kişilerdir. Derginin neşriyat müdürü Bilbaşar, bu durumu şu cümleleriyle anlatmıştır:

“Sevdiğim kızla evlenerek İzmir’e yerleştiğimizde halka seslenmek, ona mutsuzluğunun nedenlerini göstermek için hikâyeler yazmaya, bunları telif hakkı beklemeden dergi ve gazetelere yollamaya başladım. Hikâyelerimden bazılarının geri çevrilmesi ya da sırada bekletilmesi [dolayısıyla], geç kalmış sanısında bulunan bir yazar aceleciliğine kapılarak kendi olanaklarımla bir yayın alanı yaratmak gereğini duydum. Bir yandan birkaç arkadaşımla Aramak adlı bir dergi yayımlamaya başladım, öte yandan yayımlanmış ya da yayımlanmamış hikâyelerimi bir araya toplayarak ilk kitabım olan Anadolu’dan Hikâyeler’i bastırdım.” (Bilbaşar, 1971: 4).

Dergi çıkış amacını her sayıda “Aramak” başlığının hemen altında yer alan “güzeli, iyiyi, gerçeği” ifadesiyle özetler. Derginin Nisan 1939’daki ilk sayısında kısa bir önsöz yer alır. Bu önsöz R. De Gourmont’dan bir epigrafla başlar. Bu epigraf derginin neyi arayacağı konusunda bir ipucu vermektedir: “Herkesin bildiğini bilmek, hiçbir şey bilmemektir. Bilmek, herkesin bilmediği noktadan başlar. Hakiki ilim, ilmin maverasındadır.” Aynı yazıda insanın daima bir arayış içinde olduğu belirtildikten sonra “Biz, bu küçük mecmua içinde -iddiasız- kendimizi, bizden olanı aramaya çalışacağız.” diyerek izleyecekleri yolu çizmişlerdir. Derginin 2. sayısında yer alan “Muhit İhtiyacı” başlıklı yazı, ilk sayıdaki önsözün devamı gibidir, burada bir arayış içinde olan sanatçının ilk ihtiyacının muhit olduğu, sanatçının ilk ve son muhitinin de kendisi olduğu, dolayısıyla muhit ihtiyacının insanı kendini aramaya yönelteceği söylenmiştir.

 

Derginin yazarlarından Kemal Bilbaşar, yıllar sonra kaleme aldığı bir yazısında dergiyi çıkardıkları dönemde açık seçik bir dünya görüşüne ve sanat anlayışına ulaşmamış olduklarını itiraf etmiştir (Bilbaşar, 1971: 4). O, İlhan İleri ve Cahit Tanyol’la birlikte yazdıkları Aramak’ın başyazılarında bir taraftan halkçılığı savunurken diğer taraftan Marksizm’e karşı çıkarak bazen yeniliğin bazen geleneğin yanında olarak çelişik görüşleri bir arada savunduklarını söylemiştir (Bilbaşar, 1977: 7).

Kemal Bilbaşar

Dergi 1940 yılının Temmuz ayına kadar on altı sayı çıkmıştır. Sonra hem ekonomik sıkıntılar hem de Cahit Tanyol’un İzmir’den ayrılıp İstanbul Üniversitesi’nin felsefe bölümüne kaydını yaptırdığı sırada dergiyi İstanbul’a taşımak istemesi sebebiyle Aramak’ın yayımı devam edememiştir. Bilbaşar, dergi çıkaranların bu işi genellikle amatörce yaptıklarını söyleyerek Aramak’ın uzun ömürlü olmamasını biraz da buna bağlamaktadır: “Dergilerin baş okuyucuları da çıkaranlarla onların kadeh arkadaşlarıdır. Çoğu sağlam bir gelir sahibi olmayan gençlerin ortaklaşa koydukları para ile finanse edilir. Para suyunu çekince ya da hatır ve gönülle sağlanan gelirler tükenince dergi kapanır. Bizim Aramak da böyle bir amatör tutkusunun eseriydi.” (Bilbaşar, 1977: 7).

 

Aramak, yayımlandığı yıllarda hem hacim hem de içerik bakımından İzmir’in önemli dergilerinden biri olmuştur. İzmir’de o yıllarda Aramak dışında Fikirler, Kültür ve Hareket dergileri de yayın faaliyetini sürdürmektedir. Fikirler dergisi ilk devresi Temmuz 1927-Haziran 1947, ikinci devresi Temmuz 1947-Haziran 1950 tarihleri arasında 370 sayı yayımlanmıştır. 1936 yılından sonra İzmir Halkevi’nin yayın organı olmuş ve uzun süre çıkmış olan dergi sanat, edebiyat, psikoloji, pedagoji gibi farklı alanlara ait yazılar içermektedir. Derginin okunurluğu İzmir’le sınırlı kalmamış, ülke genelinde takip edilmiştir (Günyol, 1986: 28). Asım Kültür’ün çıkardığı Kültür, Ekim 1933-Haziran 1940 yılları arasında 96 sayı yayımlanmıştır. “Atatürk inkılaplarını geniş kitlelere yaymak ve benimsetmek” amacıyla çıkan dergi İzmir’in en uzun ömürlü dergilerindendir (Huyugüzel, 2000: 78). Şubat 1939-Eylül 1981 tarihleri arasında 186 sayı halinde Nurettin Topçu’nun çıkardığı Hareket’in ilk 5 sayısı İzmir’de, devamı İstanbul’da yayımlanmıştır.

Vedat Günyol, Sanat ve Edebiyat Dergileri adlı kitabında 1938-1946 yıllarında yayımlanan dergiler arasında Aramak’la birlikte Ses, Yeni Ses, Oluş, Hamle, Çınaraltı, Yurt ve Dünya, Millet, Uyanış, Gün, Ant, Kovan ve Büyük Doğu’yu sıralar. Edebiyat ağırlıklı dergiler arasında ise Oluş, Hamle, Yürüyüş, Kovan ve Uyanış’ı sayar. Bu dergilerle ilgili genel değerlendirmeleri arasında Aramak’tan “pek ağırlığı olmayan bir dergi” olarak söz eder (Günyol, 1986: 48). Bununla birlikte dergi yayın hayatını sürdürürken Nurullah Ataç, Adnan Cemgil, Ercüment Ekrem Talu, Halit Fahri Ozansoy, Turhan Tan, Hüseyin Cahit Yalçın, Cavit Yamaç, İrfan Hazar gibi pek çok edebiyatçı Aramak’la ilgili çeşitli yazılar yazmışlardır.

 

DERGİDEKİ METİNLERİN TÜRLERE GÖRE İNCELENMESİ

ŞİİR

Cahit Tanyol

Derginin içeriğinin önemli bir kısmını şiir ve şiirle ilgili yazılar oluşturmaktadır. Dergide en çok şiiri yayımlanan isim Cahit Tanyol’dur. Derginin ilk sayısından son sayısına kadar her sayıda en az bir şiiri yayımlanmıştır. Dergide “Vehim”, “Hatıra”, “Ses”, “Kuş”, “Süvari”, “Hatıra II”, “Erişmek Mümkün Değil”, “Diyana”, “Ufuk”, “Orman”, “Bir Sabah”, “Özleyiş”, “Ey Mavi Çocukluk”, “Çan”, “Aksisada”, “Romans”, “Serenad”, “Senfoni”, “Kar” isimlerini taşıyan 19 şiiri vardır. “Vehim” şiirinde endişeleri sebebiyle çektiği uykusuzluğu anlatmıştır. “Hatıra”, gamlı, gizli, fecr, titrer gibi kelimelerle Haşim’i çağrıştıran bir dörtlüktür, aynı şiirin devamı 4. sayıda yayımlanmıştır. “Kuş” ve “Süvari” Haşim’in yarım kalan şiirlerini yeniden yazma denemesidir. Bu şiirler, Tanyol’un “Haşim’e karşı duyduğu sonsuz aşkını orijinal bir buluşla ifade etmesi” şeklinde takdim edilmiştir. Bu takdimde Tanyol, bir “Haşimperest” olarak nitelenmiş, devamında ise Haşim’in yarım şiirlerine eklediği mısralarla Tanyol’un “bir ilah azametine sahip olan büyük Haşim’in muhteşem şiir akropolüne, ruhundaki vecdin ibadetini sunmuş” olduğu açıklaması eklenmiştir. Bu mübalağalı ifadeler Tanyol’un Haşim’e olan hayranlığını açıkça göstermektedir. “Erişmek Mümkün Değil”de zaman kavramı üzerinde durulmuştur. “Diyana” mitolojik göndermeleri olan, “Orman” tabiatla kendi duygu dünyası arasında ilişki kuran, “Bir Sabah” ölümü anlatan bir şiirdir. “Ufuk” şiiri, ufuk, deniz, belde, sis, tunç, ra’şe, kan gibi kelimelerle Haşim ve Yahya Kemal’i hatırlatır. Tanpınar’a ithaf edilen “Özleyiş”, üçer dizeden oluşan iki kısımdan ibarettir. “Ey Mavi Çocukluk”ta çocukluk günlerine duyulan özlem anlatılır. Şiir Fransızca bir epigrafla başlar. Bu epigraf Baudelaire’in Türkçeye “Hüzün ve Serseri” adıyla çevrilen şiirindeki “Ah o yeşil cenneti, çocuksu sevdaların” mısraıdır. “Çan” şiirinde çan sesiyle zihnindeki karmaşa arasında bağlantı kurulmuştur. “Aksisada”da tabiat ses ilişkisi üzerinde durulurken “Senfoni”de muhayyel bir sevgili ve mekân anlatılmıştır. “Romans” ve “Serenad” şiirleri, başlıklarının çağrışımına uygun şekilde romantik bir atmosfere sahiptir. “Kar”da kar ve gecenin verdiği umutsuzluk duygusu hâkimdir. İlk şiirlerini burada yayımlayan Tanyol’un Ahmet Haşim ve Yahya Kemal’in şiir anlayışını benimsediği şiir hakkındaki yazılarından da anlaşılmaktadır.

 

İlhan İleri’nin derginin ilk 13 sayısında birer tane şiiri yer almaktadır. Bu şiirler “Vehim”, “Melankoli”, “Dua”, “O Ses”, “Sabah Melodisi”, “Son Tel”, “Kaybolmuş Dünya”, “Muhacir Kanatların Peşinden”, “Yağmur”, “Sükûn Notası”, “İyonya Sırtlarında”, “Boşalma”, “Bahar Türküleri” isimlerini taşımaktadır. “Melankoli”, dörtlükler halinde yazılmış rüya, hayal, hatıra kelimeleri etrafında melankolik duyguların dile getirildiği bir şiirdir. “Dua” şiiri ses, sükût, hasret, akşam gibi kelimelerle romantik bir atmosfere sahiptir. “O Ses” bir aşk şiiridir. “Sabah Melodisi”nde şehir hayatının körelttiği ruhun sabah saatlerinde tabiatın sesini dinleyerek nasıl umutla dolduğu tasvir edilir. “Son Tel”, dergide şiirleri yayımlanan Saffet Aykun’a ithaf edilmiştir. Serbest tarzda yazılan şiirde musikinin hissettirdikleri anlatılır. “Kaybolmuş Dünya” üst başlığı altında “Anahtar”, “Ayna” ve “Perde” adlı üç şiire yer verilmiştir. Anahtarın sembol olarak kullanıldığı ilk şiirde sır, sihir, gölge, korku gibi gizem yaratan kelimeler kullanılmış, “Ayna” şiiri, su, ayna ve rüya imajları etrafında örülmüştür. “Perde”de diğer iki şiirle benzer şekilde gece ve karanlığın hissettirdikleri sır, gizli, titreme, hülya, ruh, korku, sessiz gibi kelimelerle ifade edilmiştir. “Muhacir Kanatların Peşinden” üst başlığı altında “Sema” ve “Dönüş” başlıklı iki şiir yer alır. Bu şiirler Tevfik Durak’a ithaf edilmiştir. İki şiirde de kuş, çekilen acıları temsil eden bir semboldür. “Yağmur” şiirinde sonbahar yağmurunun hissettirdikleri yağmur-gözyaşı benzetmesiyle verilmiş, “Sükûn Notası”nda yalnızlık ve geçmiş günlere duyulan özlem dile getirilmiştir. Cahit Tanyol’a ithaf ettiği “İyonya Sırtlarında” tabiat ve mitolojiyle ilgili unsurların ön planda olduğu bir şiirdir. “Boşalma” şiirinde ruhun çektiği sancılar ve sonsuzluğa ulaşma isteği dile getirilmiştir. “Bahar Türküleri” üst başlığı altında bahar coşkusunun hissedildiği “Tohum” ve “Çiçek” adlı iki şiir yer almaktadır. Aramak hakkında çıkan yazılardan anlaşıldığına göre İleri, dergideki şiirleri ile o yıllarda beğeni toplamış, Ataç onun şiirini zevkle okuduğunu belirtmiştir. Bilbaşar da bir yazısında onun şiir anlayışından söz ettikten sonra İleri’nin sahasında çok iyi olduğunu söylemiştir (Bilbaşar, 1943).

Ali Rıza Özkut, Tanyol ve İleri’den sonra dergide en çok şiiri olan isimdir. 4.-16. sayılar arasında “Öcün Alınsın”, “Cumhuriyetin Onaltıncı Yıl Dönümü Münasebetiyle”, “Susan Gönlüme”, “Giden Bir Ömrün Ardından”, “Olmayınca”, “Saatime”, “Özleyiş”, “Bayrağımız”, “İleri Karakoldan Düşmana Sesler”, “Çağrı” adlarını taşıyan 10 şiiri yer almaktadır. “Öcün Alınsın”da sevgiliye duygularını dörtlükler halinde ifade eder. “Susan Gönlüme”, uzun süredir ne hüzün ne sevinç hisseden gönlüne bir sesleniş şeklindedir. “Giden Bir Ömrün Ardından”da aşkın olmadığı bir hayatın anlamsızlığı, hayatın faniliği üzerinde durulmuştur. “Olmayınca”, deprem dolayısıyla Erzincan için yazılmıştır. “Saatime” şiirinde hayatı “cılız ışık” olarak nitelemiş, zamanın geçiciliğini vurgulayarak ölüm ve kader kavramlarını ele almıştır. “Özleyiş”te yalnızlık ve hüzün duygusu ifade edilmiştir. Sevgilisinden ayrılan şair öyle bir yalnızlık içindedir ki kendisine eşlik etmesi için gölgeleri, geceyi, yarasaları davet etmektedir. Vatan şiirleri üst başlığı altında “Bayrağımız” ve “İleri Karakoldan Düşmana Sesler” adlı şiirler yer alır. “Çağrı” şiirinde “Ey Türklüğün yolunu beklediği şen ozan/Hangi kutlu doğudan doğacaksan doğ bize” mısralarıyla seslendiği şairden kaynağı yerli, milli Türk şiirini oluşturmasını ister.

Saffet Aykun’un “Dram”, “Dönüş”, “Manzara”, “Geniş Aynalar”, “Bahçeler”, “İbadet”, “Ebediyet Kapıları”, “Altın Devrinde”, “Endişe” adlarını taşıyan 9 şiiri yayımlanmıştır. İlhan İleri’ye ithaf edilen “Dram” şiiri billur avize, hatıra, hülya, esrar gibi kelimelerle Tanpınar’ı hatırlatmaktadır. “Dönüş” şiirinde şafağın kızıllığının verdiği hüzün duygusu hissedilir. “Manzara”da tabiatla iç dünya arasında kurulan ilişki söz konusudur. Şiirde kullanılan kanlı, kızıl, alev, gül, fecr, ufuk, akşam, mehtap, melal, hülya, gölge, renksiz, sararmış, loş gibi kelimelerde Haşim etkisi dikkati çekmektedir. “Geniş Aynalar” şiiri de kelime kadrosu ile Tanpınar’ı çağrıştırır. Ayna ve rüya imajlarıyla bir başka beldeye gitme özlemi dile getirilmiştir. Dünyayı bir masal bahçesi metaforuyla anlattığı “Bahçeler” şiirini Tanyol’a ithaf etmiştir. “İbadet”, ölümden bahseden kapalı bir şiirdir. “Ebediyet Kapıları”nda ebediyete ulaşma arzusu dile getirilmiş, “Altın Devrinde” şiirinde akşamın verdiği hüzün ve birini bekleyiş, “Endişe”de rüya imajı etrafında kaynağı pek belli olmayan bir endişe anlatılmıştır. Hem İlhan İleri hem de Saffet Aykun vehim, endişe, sır, gece, karanlık gibi kelimelerle insanın trajedisini anlatmaktadır. Bu korku atmosferi Necip Fazıl’ın ilk dönem şiirlerinin etkisini düşündürmektedir (Okay, 1987: 32-35).

Arif Nihat Asya’nın dergide üç şiiri yer almaktadır. “Sükût” adlı mensur şiirinin takdim kısmında Asya’nın şiirinin Ahmet Hamdi Tanpınar, Necip Fazıl Kısakürek gibi isimler arasında değerlendirilmesi gerektiği, bununla birlikte İstanbul basınında kendisinden pek fazla söz edilmediği belirtilir. Buna sebep olarak da eserlerinin İstanbul dışında basılmış olması gösterilerek İstanbul dışına taşra gözüyle bakılması eleştirilir. “Zelzele”de ölümün kaçınılmazlığı, “Mektup”ta özlem, “Yaşamak”ta hayatın bir yük olarak algılanması söz konusudur.

Bunlar dışında dergide Süleyman Şahin Tar’ın “Uzaklara Hasret”, “Elveda”, “Gemiler”; Ziya Sarıkartal’ın “Yolcu”, “Gençliğim”, “Bakkal”; Ruhi Su’nun “Şarkılardan”, “Fal”, “Prova” adlarını taşıyan üçer şiiri; Rıfat Çamurdan’ın “El”, “Neyleyim”; Tevfik Durak’ın “Uykusuzluk”, “Akış” adlarında ikişer şiiri yayımlanmıştır. Durak, “Uykusuzluk”ta uykusuzluk çektiği bir gecenin hissettirdiklerini anlatır, gece odasına gölgeler sızmış, tereddütle kırık kapısını çalmıştır. Bu duygularla kitapları ve çalışma masası bir dağ heybetine ulaşarak ona “ebedi bir sır” vermiş, “telli duvaklı bir gölge” kapısını çalmıştır. Bu sır ve gölge gecenin ona ilham ettiği şiirdir.

Rıfat Ilgaz’ın “Davet”inde geçmişin güzel günleri bir rüya atmosferi içinde hatırlanır. “Ağlayan Nar ile” şiirinde yazın bitip sonbaharın gelmesinin hüznü tabiattaki değişimle ifade edilmiş, ağlayan nar insanlardaki hüznü simgeleyen bir unsur olarak kullanılmıştır. Asaf Halet Çelebi, “Cüneyd” şiirinde tasavvufi bir temayı kendine özgü bir şiir anlayışıyla ele almıştır. “Nurusiyah”, masalsı bir söyleyişin olduğu, çok katmanlı bir şiirdir. Orhan Rahmi Gökçe, Hamit Salih Asyalı, Refet Tok, Eşref Dere, Baha Öztürk, Sururi ise birer şiiri ile yer alan isimlerdir. “Onun Ölümüne” başlıklı bir şiiri yayımlanan Sururi’den Haşim’in Göl Saatleri’ni adadığı arkadaşı olarak bahsedilmiştir. Şiirde Leyla-Mecnun, gül-bülbül gibi klasik şiire dair göndermeler vardır.

 

MENSUR ŞİİR

Mensur şiir, Türk edebiyatında Batı edebiyatından yapılan çeviriler yoluyla tanınmıştır. İlk örnekleri Ara Nesil sanatçıları tarafından verilmiş, Servet-i Fünun döneminde yaygınlaşmıştır. Mensur Şiirler adıyla bu türde ilk kitabı Halid Ziya yayımlamış, türe adını veren de o olmuştur. Daha önce “nesr-i muhayyel”, “nesr-i şairâne”, “mensure” gibi adlandırmalar yapılan tür için daha sonra “şairane nesir”, “düzyazı şiir”, “düz şiir”, “şiirsel düzyazı”, “şiirsel metin” gibi adlandırmalar da kullanılmıştır (Gariper, 2006: 364-365).

Aramak’ta çok sayıda olmasa da mensur şiir örnekleri de yer almıştır. Mensur şiir metinleri Arif Nihat Asya, Rasim Göknel, Sabahat Reşat, Cahit Tanyol, V. K. imzalarını taşır. Tanyol, derginin 9. sayısında yayımlanan “Arif Nihat Asya Hakkında” adlı yazısında Türk edebiyatının en güzel mensur şiir örneklerine Asya’nın Ayetler kitabıyla ulaştığını söyler. Tanyol, ondan önce Mehmet Rauf’un, Raif Necdet’in, Yakup Kadri’nin verdiği örneklerin bu türe değer verecek kıymette olmadığını düşünmektedir. Tanpınar da Asya’nın 1930’da yayımlanan Yastığımın Rüyası adlı mensur şiirler kitabını “halis sanat (art-pur) sahasında ilk teşebbüs” olarak değerlendirmiştir (Gariper, 2006: 368). Tanpınar’ın bu tespitinden Tanyol’un etkilenmiş olduğu anlaşılmaktadır. Dergideki mensur şiirlerde türün temel özelliklerinden olan şairane ifadeler, ahenkli bir söyleyiş, şiire özgü yoğun anlatım söz konusu olsa da bu metinlerin çok başarılı olduğu söylenemez.

 

MAKALE

Dergide yer alan yazılar kapaktaki içindekiler kısmında “dil ve edebiyat, tarih, musiki, tercüme” başlıkları altında tasnif edilmiştir. Derginin Nisan 1939’daki ilk sayısında “dil ve edebiyat” başlığının altında imzasız olarak yayımlanan “Dil İşleri Üzerine” başlıklı yazı yer almaktadır. Bu yazıda Türkçeye yabancı dillerden giren kelimelerden henüz yerleşmeyenlerin sözlüklerde yer almaması, konuşma ve yazı dilinde İstanbul Türkçesinde kullanılmayan Anadolu’ya özgü ifadelere de yer açılması, bilimsel terimlere Öztürkçe karşılıklar aranması gibi meseleler üzerinde durulmaktadır. Nurettin Ardıç’ın “Orhun-Yenisey Yazı Sistemiyle İskandinav Runları Arasında Bir Münasebet Var mıdır?” ve Hüseyin Namık Orkun’un “Run Yazısına Dair” dil ve alfabeyle ilgili diğer yazılardır.

Dergideki edebiyat yazılarının önemli bir kısmı şiir üzerinedir. Bu yazıların çoğu da Cahit Tanyol tarafından yazılmıştır. İlk sayıda yer alan “Şiir Hakkında” başlıklı yazıda Bergson felsefesindeki sezgi kavramından yola çıkılarak şiirde hakikat üzerinde durulur. Kendisi de bir şair olan Tanyol; Tanpınar, Haşim, Yahya Kemal gibi isimlerden verdiği örneklerle şiirde güzelliği oluşturan unsurlar hakkında düşüncelerini dile getirmiştir. Ona göre en güzel şiir kelimenin gerçek anlamından uzaklaşıldığı mısralarda ortaya çıkar. Dergide yayımlanan şiirler de büyük ölçüde Tanyol’un bu yazıda üzerinde durduğu sezgiye dayalı, kapalı şiirin örnekleridir.

Tanyol’un bir diğer yazısı “Abdülhak Hamit Hakkında Bazı Düşünceler”dir. Tanyol, Abdülhak Hamit’in ya abartılı şekilde övüldüğünü ya da yerildiğini ama hakiki yerinin tespit edilmediğini, eserlerinin iyi ve kötü yanlarıyla değerlendirilmesi gerektiğini söylemektedir. Tanyol, “Ahmet Hamdi Tanpınar Hakkında” başlıklı yazısında Türk edebiyatında Avrupai şiirin en başarılı örneklerini Ahmet Haşim ve Yahya Kemal’in verdiğini, Tanpınar’ın da bu çizgiyi başarılı bir şekilde sürdüren bir şair olduğunu belirtir. Tanyol, Tanpınar’ın şiirini “esrarlı mağara”lara benzetir. Haşim’in tabiata yaklaşımında bu dünyayı yeterince güzel bulmamasından kaynaklanan bir endişe sezildiğini, Tanpınar’ın ise dünyayı önemsemediğini söylemektedir. Onun popüler olmadığını, hiçbir zaman da olmayacağını düşünen Tanyol, bunun sebebini eserlerinin kapalı olmasına bağlar. Tanpınar’ın, şiirlerinde Valery ve Baudelaire ile benzeştiği noktalara da kısaca değinir. Tanyol, onun şiirlerinde görülen ıstırabı istihza ile kapatmaya çalıştığı tespitini de yapar ve şiirlerinin kitaplaşması arzusunu dile getirerek yazısını bitirir.

Tanyol, “Tevfik Fikret ve Cemiyetçiliği” başlıklı yazısında Fikret’in yaşadığı devrin hiçbir şeyini beğenmeyen, mağrur ve titiz bir insan olduğunu, Rübab-ı Şikeste’deki şiirlerinin de beş on tanesi hariç “marazi” şiirler olduğunu söylemektedir. Fikret’in kötümser ve bedbin yapısı dolayısıyla toplumdan kaçtığı, bu yüzden de cemiyetçi olamayacağı görüşünü savunmuştur. Tanyol, yazısında sık sık Fikret’in mısraları ile Namık Kemal’inkileri karşılaştırır. Fikret’in toplumsal konulu şiirlerinde bile vaaz verir gibi bir tepeden bakış sezildiğini, oysa Namık Kemal’in halka karıştığını düşünmektedir.

Tanyol, “Arif Nihat Asya Hakkında” adlı yazısını Nurullah Ataç’a ithaf etmiştir. Bu yazıda yeni edebiyatı üç devreye ayırır: Birincisi en faydalı gördüğü Tanzimat devri, ikincisi en uzun ömürlü gördüğü Servet-i Fünun devri, üçüncüsü ise en mükemmeli dediği Haşim ve Yahya Kemal devridir. Haşim ve Yahya Kemal’in şiire şeklî bir yenilik getirmedikleri için sonraki neslin şiirine çok etki etmemiş gibi göründüklerini söyler. Onların şiirinin dikkati çekmesini Tanpınar ve Ataç’a bağlar. Haşim ve Yahya Kemal’in şiir tarzını devam ettirenler arasında üç önemli isim sayar: Ahmet Hamdi Tanpınar, Ahmet Kutsi Tecer ve Arif Nihat Asya. Yazının konusu olan Asya, “Orta Asya’nın destanlarını yazan” bir şair olarak nitelenmiştir. Bu yazının İstanbul basınının tanımadığı şair hakkında yazılan ilk inceleme yazısı olduğunu da iddia etmiştir.

Derginin Ahmet Haşim’e ayrılan 3. sayısında Cahit Tanyol ve Hilmi Ziya Ülken’in Haşim’le ilgili birer yazısı ve Haşim hakkında söylenenler yer almaktadır. Tanyol, yazısında Haşim’e hayranlığını dile getirdikten sonra onun çeşitli yönlerine dair incelemeler yapılmış olsa bile tam bir portresinin çizilemediğinden bahsetmiştir. Yazıda “Tenkitleri”, “Şiirleri”, “Haşim ve Vuzuh”, “Haşim ve Tabiat” alt başlıklarıyla Haşim’i tanıtmaktadır. Tanyol yazısında “Ahmet Haşim bizde iddialarının ispatını eserlerinde kabul ettiren yegâne şairdir”, “Haşim’in şiiri, şiirlerin en vazıhıdır” gibi iddialı cümleler kurar. Bu cümleler onun Haşim hayranlığını göstermektedir. Aynı sayıda Ülken’in de “Yeni Edebiyat ve Ahmet Haşim’e Dair” adlı bir yazısı yer alır. Tanzimat sonrası Türk edebiyatı hakkında genel bir değerlendirme yapıldıktan sonra bu dönemin en önemli şairlerinden biri olarak Haşim’den bahsedilir. Ayrıca Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Peyami Safa, Ahmet Hamdi Tanpınar, Nurullah Ataç gibi isimlerin Ahmet Haşim hakkındaki yazılarından yapılan seçmeler “Haşim İçin Söylenenler” başlığıyla yayımlanmıştır.

Tanyol dışında sanatla ilgili yazanlardan biri de Bahri Savcı’dır. “Sanatta An’ane”de “yeni” ve “gelenek” kavramları üzerinde durmaktadır. “Sanatta Müşahade” yazısında ise sanatın insanı anlattığı ve bu sebeple gözlemin önemli olduğu vurgulanmaktadır. Gözleme önem veren yazarlar arasında önceki dönemden Hüseyin Rahmi, Ahmet Rasim ve Halit Ziya’nın, o günün yazarlarından ise Sabahattin Ali, Kemal Bilbaşar, Tuğrul Deliorman, Osman Cemal Kaygılı, Sait Faik ve Fahri Celaleddin’in isimleri sıralanır. Yerli edebiyatın gelişmesinin ancak sanata gözlemlerini yansıtabilen yazarlar sayesinde olacağı görüşü savunulur.

Dergide hikâyeleri ile yer alan Kemal Bilbaşar’ın “Sanat ve Toprak” adlı bir makalesi de yayımlanmıştır. Yazar, Türk sanatının milli olması ile ilgili düşüncelerini dile getirerek devrin sanat modalarını eleştirmiştir. Fahri Miyak, “Milli Edebiyatın Tarifi Üzerinde Bir Çalışma”da milli edebiyatın farklı tanımları üzerinde durmuş; Batı etkisinde gelişen Tanzimat edebiyatının milli olamayacağı, Halide Edip, Yakup Kadri ve Peyami Safa’nın eserlerinin milli edebiyat için örnek olabileceği, ancak bu edebiyatın oluşumu için zamana ihtiyaç olduğu görüşünü savunmuştur. Rasih Sonat, “Güzellik Mevzuu Etrafında Pratik Meseleler” başlıklı iki serilik yazı dizisinde güzellik ve estetik kavramları üzerinde durmuştur.

Dergide dil ve edebiyatla ilgili yazıların dışında az sayıda da olsa eğitim konulu yazılar yer almaktadır. Es. Turgut imzasıyla yayımlanan “Ortaöğretim Mecmuası”nda ilkokul öğretmenlerine yönelik Terbiye dergisinden ve İlk Öğretim gazetesinden bahsedilerek ortaöğretim öğretmenlerine yönelik bir derginin de çıkarılmasının faydalı olacağı düşüncesi dile getirilmiştir. Eğitimle ilgili bir diğer yazı Cemil Omaç’ın yazdığı “Vazife ve Talebe”dir.

Nurettin Ardıç’ın “Zelzele Sahasının İskanında İran’dan Muhacir Getirtmek Kabil midir?”, Garra Sarmat’ın “16. Asırda Biz ve Avrupa’ya Tesirlerimiz” ve “İlk Kapitülasyonlar” adlı yazıları dergideki diğer makalelerdir. Aramak’ta fen konulu tek bir yazı vardır: Saim Eğilmez’in “Gazlar İçinde Deşarj”. Dergide musiki konulu yazılar da yayımlanmıştır. Ferit Hilmi Atrek’in “Halk Şarkıları Üzerinde Etütler” ve Pertev Naili Boratav’ın “Halk Türkülerine Dair” yazıları bu kapsamda değerlendirilebilir. Ayrıca Ferit Hilmi Atrek’in “İsmail Zühtü’den Hatıralar” adıyla dört serilik yazı dizisi de musikiyle ilgili yazılar arasındadır. Selahattin Göktepe’nin “Milli Musiki Nedir ve Nasıl Olmalıdır?” yazısı derginin son sayısında yer alır. Yazının başındaki açıklamada bu sayı itibariyle müzik ve felsefe konulu yazılara yer verileceği ifadesi derginin yayınının sona ermesinin planlanmadığını göstermektedir. Tanyol bu sayıda İzmir’e veda etmiş olsa da belli ki yayını İstanbul’da sürdürmeyi planlamaktadır. Son sayının arka kapağında Selahattin Göktepe’nin Ferit Hilmi Atrek’in Piyano Eşliğiyle On İki Melodi isimli kitabı hakkında bir yazısının yayımlanacağı duyurusu da yer almaktadır.

 

DENEME

Deneme türü kapsamında değerlendirebileceğimiz yazılar daha çok derginin ilk sayfalarında yer alan sanat ve kültüre dair meseleleri kısa ve subjektif biçimde ana hatlarıyla ele alan metinlerdir. Bu metinler dergide çoğunlukla imzasız olarak ya da “Aramak” imzasıyla yayımlanmıştır. Bu yazılar konu ve üslup açısından değerlendirildiğinde Cahit Tanyol’un kaleminden çıkmış gibi görünmektedir. Derginin 3. sayısında “Aramak” imzasıyla yayımlanan “Sanat ve Yalan” başlıklı yazı Haşim’in “Yalanın ilahi nefesi üzerlerinden geçmedikçe ne ses ne renk ne taş ne tunç sanat eserine istihale edemez. Güzel yalanın çocuğudur.” cümleleriyle başlar ve Haşim’in sanat estetiğinin yalana söylenen bir kaside olduğu benzetmesiyle biter. 5. sayıda “Taassup ve Tekâmül” başlıklı bir yazı yayımlanmıştır. Bu yazıda medenileşmeye çalışan her toplulukta bir dönem taassup yaşandığı ancak tekamülle bu medeniyet krizinin aşılabileceği görüşü savunulur. Tekâmül, öncekini yıkmak ya da inkâr etmek yerine eskiyi tamamlamak olarak tanımlanır. 6. sayıda bulunan “Irk ve Medeniyet” başlıklı yazıda medeniyet ve ırk arasında doğrudan bir ilişki kurulamayacağı üzerinde durulmuştur. 9. sayının başında imzasız olarak yer alan “Sanat ve Harp”te savaş ve sanatın iç içe olduğu söylenmiş, savaş sonrasındaki acıların sanatın güzelliği ile tedavi edilebileceği ifade edilmiştir. 10. sayıdaki “Büyük Teselli”, Erzincan depremi dolayısıyla yazılmış kısa bir yazıdır. Tanyol’un “Destan Yaratan Millet” yazısında Corneille’in Horace’ı, Homeros’un İlyada’sı, Firdevsi’nin Şehnamesi’nden bahsedilip Türk tarihinde bu eserlerde anlatılanlara benzer pek çok isimsiz kahraman olduğu söylenmiştir. “Tufeyli Kimdir ve Nasıl Yetişir” adlı yazıda dergiyi maddi manevi fedakarlıklarla çıkardıklarından bahisle insanın sevdiği şeyler için çaba harcaması, mücadele etmesi gerektiği görüşü dile getirilmiştir. Derginin son sayısındaki “İzmir’e Veda” yazısında Tanyol, İzmir sevgisini dile getirmiş ancak neden İzmir’e veda ettiği konusunda bilgi vermemiştir.

 

ELEŞTİRİ

Nurullah Ataç

Dergide eleştiri türü içerisinde ele alınabilecek yazıların önemli bir kısmını Tanyol ve Ataç arasındaki polemikler oluşturmaktadır. Tanyol, birçok yazısında Ataç’tan bahsetmiş, Ataç da yazılanlara karşılık vermiştir. Aramak’ta Ataç’ın bu yazıları da yayımlanmış, böylece okuyucunun bu edebi tartışmayı takip etmesi daha kolay hale gelmiştir[2]. Bu kapsamda değerlendirebilecek ilk yazı derginin 4. sayısında karşımıza çıkar. Tanyol’un “Nurullah Ataç Hakkında” yazısının başında “bir tenkidi münasebetiyle” açıklaması yer alır. Bu yazı Ataç’ın 7 Temmuz 1939’da Haber gazetesinde Aramak hakkında yayımladığı bir yazıya cevap niteliğindedir. Söz konusu yazıda Ataç, “o mecmuayı çıkaranlar pek aramıyor, bilakis düşündüklerinin doğru olduğundan tamamiyle emin insanlar” şeklinde bir eleştiride bulunur. Tanyol ise yazısında, derginin adı ile içeriği arasında bir uyum olduğunu, derginin ismini seçerken iki hususa dikkat ettiklerini söyler: Bunlardan biri içinde bulundukları arayış ve benliğe dönme devresini ifade edecek bir isim olması, diğeri ise “züppe” ve “ukala” olarak algılanmayacakları mütevazı bir isim olmasıdır. Tanyol, Ataç’ın ikinci eleştirisinin ise Haşim hakkında yazdığı bir yazıya dair olduğunu söylemektedir. Ataç’ın üçüncü eleştirisi ise “Gençlik Sayfası”na yazı gönderecek gençlere şiir hakkında verilen tavsiyelerle ilgilidir. Ataç, bilhassa “güzel yazmanın ilk ve son şartı okumak daima okumaktır” cümlesine itiraz etmiş, her çok okuyanın iyi yazamayabileceğini söylemiştir. Tanyol ise Ataç gibi tecrübeli bir yazardan böyle eleştiriler yerine dergiyi daha iyi hale getirecek tavsiyeler beklediğini belirterek hayal kırıklığını dile getirmiştir.

 

“Aramak Hakkında Söylenenler”, başlığı altında Aramak dergisi hakkındaki yazılardan seçmelere yer verilmiştir. Bunlar arasında Ataç’ın yukarıda bahsi geçen “Bir Mecmua Hakkında” başlıklı bir yazısı vardır. Bu yazıda Ataç, derginin adında olan arama eylemini derginin yazarlarında göremediğini, “edebiyat kokusu” olduğu için yazıları okuyamadığını söyler. Ayrıca dergideki şiirleri beğenmediğini de belirtir. Dergiyi çıkaranların genç olmalarına rağmen bir de “Gençlik Sayfası” hazırlamalarını eleştirir.

Tanyol, 7. sayıda yer alan “Nurullah Ataç’a Mektup” adlı yazısında Bilbaşar’ın Ataç’la yaptığı röportajda Ataç’ın kendisiyle ilgili söylediklerine cevap vermektedir. Daha önceki yazısında Ataç’la ilgili söylediklerinin bir övgü olmadığını, onun fikir hayatını yönlendiren önemli bir yazar olduğunu ve kendi neslini çok etkilediğini söylemektedir. Ataç, Tanyol’un bu yazısına karşılık “Bir Cevap”ı yazar, derginin 12. sayısında bu yazıya da yer verilmiştir. Ataç, Haber gazetesinde 28 İkinci Teşrin 1939’da yayımlanan söz konusu yazıyı Tanyol’un “Nurullah Ataç’a Mektup”una cevaben yazmıştır. Öncelikle Tanyol’un derginin genelindeki üslubunu “bol sıfatlı ve akademik” bulduğunu, “güzel olmaya çalışan” ifade tarzını eleştirir. Tanyol’un bahsi geçen yazıda öfkesinin verdiği heyecanla bundan kurtulmuş olduğunu söyler ve kendisiyle ilgili eleştirilere cevap verir.

Derginin 13. sayısında “Aramak Hakkında Söylenenler II” üst başlığı altında Ataç’ın 1 Mart 1940 tarihli Haber gazetesinde yazdığı “Cahit Tanyol’a Cevap-Bir Şiir” başlıklı yazısının metni verilmiştir. Yazıda Ataç, Tanyol’un Arif Nihat Asya için yazdığı bir yazısını kendisine ithaf etme sebebini anlayamadığını söyleyerek söze başlar. Ardından Asya’nın Ayetler adlı eserini okuduğunu, pek beğenmediğini söyler. Ayrıca Tanyol’un Asya hakkında inceleme yazan ilk kişi olduğuna itiraz eder. Ataç, İlhan İleri’nin Aramak’ta yayımlanan “Yağmur” isimli şiirinin bir kısmını alıntılayıp dergide böyle güzel şiirler okuyunca Tanyol’un “yersiz sitemlerini” unuttuğunu ifade eder.

 

Tanyol, derginin 13. sayısındaki “Nurullah Ataç’a Cevap”ı, Ataç’ın 15 Mayıs’ta Haber gazetesinde yayımlanan yazısına karşılık olarak kaleme aldığını belirtmektedir. Önce Ataç’ın bir başka yazısında Tanyol’un Arif Nihat Asya hakkında ilk yazanın kendisi olduğu iddiasını eleştirmesine cevap verir. Ataç, Orhan Veli’nin bu konuda Tanyol’dan daha önce yazdığını söylemiştir. Tanyol buna cevaben O. Veli’den de evvel Asya’dan bahseden yazılar olduğunu ama bunların onun şiirine dair incelemelerden ziyade “edebi bir havadis” tarzında yazılar olduğunu belirterek iddiasını sürdürür. Aralarındaki bir diğer tartışma konusu Tanyol’un O. Veli, O. Rıfat gibi isimleri örnek vererek Ataç’ın gençleri himaye ettiğini söylemesidir. Ataç, buradaki himaye kelimesine itiraz eder. Tanyol, Ataç’ın eleştirilerinde çoğu zaman “hoşlandım, hoşlanmadım” gibi kelimelerle özetlenebilecek hükümler verdiğini söyleyerek subjektif olduğunu ima etmekteyse de devamında gelen “ileride iyi bir şair, iyi bir hikâyeci ila... olacağını zannediyorum” gibi cümleleri gençleri teşvik içindir demektedir. Söz konusu yazıda Ataç, Tanyol’un “Aksiseda” şiirini sevmediğini söylemiş, “Bu şiir bana Yahya Kemal’i değil, Cenap Şehabettin’i, Tahsin Nahit’i hatırlatıyorsa kabahat benim mi?” demiştir. Tanyol, bu tespite de Tahsin Nahit’i hiç okumadığını, Cenap’la da bir bağlantı kuramadığını söyleyerek cevap vermiştir.

Derginin 5. sayısında yine Tanyol’un kaleme aldığı “Mecburi Bir Cevap”, Ankara’da çıkan Oluş dergisinde 16 Temmuz 1939 tarihinde yayımlanan bir yazıya cevaben yazılmıştır. Bu yazıda Aramak’ın 3. sayısında Haşim’e ayrılan bölüm eleştirilmiştir. Tanyol öncelikle Ahmet Kutsi Tecer, Ahmet Hamdi Tanpınar gibi isimlerin de yazıları olması dolayısıyla dergiye duyduğu saygıdan söz ederek yazısına başlamıştır. Devamında ise Oluş’un eleştirilerinden bazı cümleleri alıntılayarak bunları cevaplamıştır. Haşim’in şiirini överken Fikret ve Namık Kemal’in toplumla ilgili şiirlerini değersizleştirdiği yönündeki eleştirilere cevap vermiştir. Tanyol’un bir diğer serzenişi Haşim’e olan hayranlığının bu yazıda alaya alınmasıdır. Bu yazının yazılmasına sebep olan ve Adnan Cemgil tarafından kaleme alınan yazının tam metnine derginin 12. sayısında “Aramak Hakkında Söylenenler” üst başlığı altında yer verilmiştir. Bu yazıda derginin genelindeki üslup fazla edebi görülmüş, bir eser takdiminin bile mensur şiir üslubuna dönüştüğü söylenmiştir. Tanyol, Haşim’e olan sevgisi dolayısıyla “Haşimperest” olarak nitelenmiştir. Bilbaşar’ın “Budakoğlu” ve “Hacı Emmi’nin Damadı” hikâyeleri içinse başarılı metinler denmiştir.

Tanyol, 10. sayıdaki “Babıali Kuklalarına” başlıklı yazısına “Bir numaralı gençlik düşmanı Bay Peyami Safa’ya” ithafıyla başlar ve “Babıali efendileri” olarak nitelediği gruba tepkisini dile getirir. Orhan Seyfi, Yusuf Ziya, Faruk Nafiz, Enis Behiç gibi şairlerin şiirlerinin bir ortaokul öğrencisinin zevkine bile hitap etmeyeceğini iddia eder. Milli sanat, milli edebiyat gibi ifadelere rağmen edebiyatın merkezinin İstanbul olarak görülmesini, Anadolu’ya mesafeli kalınmasını eleştirir. Ayrıca çoğu yazarın devrin şiirine dair düşüncelerini Ataç’tan etkilenerek oluşturduğu, kendilerinin bir şiir bilgisi olmadığı görüşünü savunur.

Tanyol, 12. sayıda yer alan “Meşhur Bir Şairin Mektubu Münasebetiyle” yazısını 10. sayıda yazdığı “Babıali Kuklalarına” başlıklı yazı için meşhur bir şairin gönderdiği bir mektuptaki tepki üzerine yazdığını belirtmektedir. Mektubun metnine yer verilmese de Tanyol’un cümlelerinden anlaşıldığına göre şair mektubunda derginin İstanbul’da pek bilinmediğini ya da kıymet verilmediğini ima eden ifadeler de kullanmıştır. Tanyol, Ataç’ın bile Aramak’tan birkaç kez bahsettiğini söyleyerek şairin bu iddiasını çürütmeye çalışır. Büyük yazar ve şairlerin bir görevinin de genç edebiyatçıları tanıtmak olduğunu söyleyen Tanyol, bu konuda Ekrem’in genç şairler için yazdığı takrizleri ve Servet-i Fünun nesline katkısını örnek gösterir. İstanbul basınının taşraya olan ilgisizliğinden bahsederken derginin ilk sayılarında büyük isimlerin ilgisini çekmemesinden ötürü bir hayal kırıklığı yaşadığı da anlaşılmaktadır. Dergi hakkında yazan isimlerinse gazete ilanı gibi basmakalıp, teşvik edici birkaç sözle yetindiğini belirtmektedir.

Eleştiri tarzındaki yazıların bir kısmı ise bir eser hakkında yazılmış yazılardır. Bahri Savcı’nın “Folklor ve Edebiyat”ı, Pertev Naili Boratav’ın Folklor ve Edebiyat isimli kitabını tanıtan ve değerlendiren bir yazıdır. Tanyol’un “Canlandırılacak Köy”ünde İsmail Hakkı Tonguç’un başlıkta adı geçen kitabı tanıtılmış, bir şaheser olarak nitelenmiştir. Milli bir yarayı ve tedavisini ortaya koyan bir eser olduğu, Tonguç’un köy konusunu ilk kez realist bir şekilde ele alan, çözümler üreten bir eğitimci olduğu iddia edilmiştir. Tanyol’un Tonguç’u “her Türk için bir ilham ve iman kaynağı” olarak nitelemesi de ona olan hayranlığını göstermektedir. Bahri Savcı, 15. sayıdaki “Çocuk ve Allah” başlıklı yazısında Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın Çocuk ve Allah kitabını değerlendirmiştir. Dağlarca’nın şiirinin en kıymetli özelliğinin felsefi alt yapıya sahip olması gösterilmiştir.

Tanyol, aynı sayıda İstanbul’da yeni çıkmaya başlayan Hamle adlı bir sanat dergisi hakkında bir yazı yazmış, öncelikle derginin önsözündeki çelişkileri eleştirmiştir. Tanyol’un ifadelerinden bu yazıda en çok derginin “güzel eser”e örnek olarak Peyami Safa ve Nazım Hikmet’in eserlerini göstermesinden rahatsız olduğu anlaşılmaktadır. Tanyol, Nazım’la ilgili cümleleri kısmen kabul edebileceğini söylerken Peyami Safa için “orta halli bir fıkra muharriri, siyasi görüşü sağır bir gazeteci, iyi bir polemist ve beşinci safta da bir sanatkâr” ifadelerini kullanmıştır. Bu önsöz haricinde dergideki diğer yazı ve şiirleri beğendiğini belirtir ve derginin uzun ömürlü olması temennisiyle yazısını tamamlar.

Eleştiri türündeki bir diğer metin Ataç’ın “Bir Hikâye” başlıklı yazısından alıntıdır. Ataç, Bilbaşar’ın Aramak’ta yayımlanan “Budakoğlu” adlı hikâyesini değerlendirmiş, ismini ilk kez duyduğu yazarın hikâyedeki bazı kusurlara rağmen iyi bir hikâyeci ve romancı olabilecek bazı özellikler taşıdığını söylemiştir. Yine Ataç’tan alıntılanan “Notlar” başlıklı yazıya 12. sayıda yer verilmiştir. Ataç, Haber gazetesinde İkinci Teşrin 1939’da yayımlanan yazısında Aramak dergisinde yayımlanan şiirleri değerlendirmiştir. Öncelikle Tanyol’un şiirleriyle başlamış, onun iki şiirini okuduğunu, hatta aralarındaki polemikten etkilenmemek adına beğenmek için kendini zorladığını ama yine de bu şiirlerden hoşlanmadığını belirtmiştir. Ataç, dergideki bir diğer şair Rıfat Çamurdan’ın “Neyleyim?” isimli şiirini Rıza Tevfik’i taklit etmeye çalışan başarısız bir şiir olarak değerlendirmiştir. Bu şiirde sadece “Yıllar bir sır gibi gelir giderler” mısraını beğenmiş, diğer mısraların benzerine sıklıkla rastlanabileceğini söylemiştir. Dergide beğendiği tek şair İlhan İleri olmuştur, daha önce ismini duyduğu ancak hiçbir şiirini hatırlamadığı İleri’nin özellikle “Perde” isimli şiirinden bahsetmiş, Haşim etkisi görülse de bu şiiri başarılı bulduğunu ifade etmiştir. İleri’nin genç bir şair olmasına rağmen aruzu kullanması da Ataç’ı etkilemiş görünmektedir. Ataç’ın dergide yer verilen bir diğer yazısı 12 Nisan 1940’ta Haber gazetesinde yayımlanan “Şairler Arasında”dır. Bu yazısında da Aramak’ta şiirlerini görüp beğendiği İlhan İleri’den söz etmiş, onun serbest müstezatla yazdığı şiirlerini Haşim’inkilere benzetmiştir. Onun şiirlerini okumaktan zevk aldığını söyleyerek “İyonya Sırtlarında” şiirinden bahsetmiştir. Ataç, İleri için şiirleriyle ümit vaat eden bir isim demektedir.

Derginin 13. sayısında “Aramak Hakkında Söylenenler II” üst başlığı altındaki “Yeni Şairlerimizin Güzel Eserleri” adlı yazıda Halit Fahri Ozansoy, dergide güzel ve samimi bazı şiirler olduğunu söyleyerek İlhan İleri’nin “Sabah Melodisi” şiirinden bahsetmiştir. Bu şiiri, Fransız sembolist şiirlerini hatırlatan, yeni bir ses ve tatlı bir ritme sahip, ince bir hüzünle örülü pastoral mısralardan oluşan bir şiir olarak değerlendirmiştir. Bu yazıda Aramak’ta dikkati çeken yeni şairler arasında Tanyol’un da ismi geçmektedir. Onun şiirlerinde yeni buluşlar olmasa da saf şiire yaklaşan temiz bir dil ve ahenk olduğu söylenmiştir. Ozansoy, her iki şairde de Yahya Kemal ve daha çok da Haşim etkisine dikkati çekmiş, benzerliği örnekleyen mısralarla da tezini desteklemiştir.

Dergi hakkındaki yazılardan alıntılarda M. Turhan Tan’ın 30 Nisan 1939 tarihinde Tan gazetesindeki yazısına da yer verilmiştir. Tan, bu yazıda Aramak’ı zevkle okuduğunu söylerken özellikle buradaki yazıların “yerli” olduğunu vurgulamıştır. Hüseyin Cahit Yalçın, 3 Haziran 1939 tarihindeki Fikir Hareketleri’nde kısaca derginin içeriğinden bahsedip başarı dileklerini iletmiştir. Cavit Yamaç, 4 Nisan 1940 tarihli Servet-i Fünun-Uyanış’ta Aramak’tan Türk sanatçısını Anadolu’ya yönelmeye teşvik eden bir dergi olarak bahsetmiştir. Özellikle Tanyol’un “Babıali Kuklalarına Açık Mektup” yazısına gönderme yapmıştır. İrfan Hazar, 25 Nisan 1939’da Anadolu gazetesindeki yazısında Aramak’ın Fikirler ve Kültür’den sonra İzmir’in matbuat hayatına giren önemli bir dergi olduğunu söylemiştir. E. Ekrem Talu’nun Son Posta’daki 19 Haziran 1940 tarihli yazısına da yer verilmiştir. Talu, bu yazıda Aramak’ı düzenli takip ettiğini, hakiki edebiyat için çalışan gençleri takdir ettiğini söyleyerek dergiyi okuyucularına önermiştir.

Bir diğer yazı alıntısı Yunus Kazım Köni’nin 8 Şubat 1940 tarihinde Yeni Adam’da yazdığı “Anadolu’dan Hikâyeler”dir. Bu yazı derginin yazarlarından Bilbaşar’ın Anadolu’dan Hikâyeler isimli kitabı hakkındadır. Bilbaşar’ın hikâyeleri köy ve kasaba hayatından bahsetmesiyle Sabahattin Ali’ye, realist yanıyla Gorki’nin eserlerine benzetilmiştir. Özellikle “Budakoğlu” hikâyesinden başarılı bir portre çizilen bir metin olarak söz edilmiştir. Ayrıca “Kaza” ve “Amasra Gemicileri” adlı hikâyeler de dikkate değer bulunmuştur. Kitapta beğenilen bir diğer metinse “Kendimize Dönebilmek” adlı piyestir, piyesin başarılı yanları belirtilmekle birlikte melodrama dönmesi de eleştirilmiştir.

 

HİKÂYE

Aramak’ta hikâye türünde en çok yazan isim Kemal Bilbaşar’dır. Bilbaşar’ın edebiyat çevrelerinin dikkatini çekmeye başlaması da bu dergide yayımlanan hikâyeleriyle olmuştur. Bilbaşar Anadolu, Kültür ve Aramak’ta yayımlanan hikâyelerini toplayarak kendi imkânlarıyla 1939 yılında Anadolu’dan Hikâyeler’i, daha sonra 1941’de de Cevizli Bahçe’yi bastırmıştır. Derginin ilk sayısındaki “Sarhoş” adlı hikâyesinde felsefeye merakı sonrası inancını kaybeden, şüphe ve korku dolu bir hayat geçiren bir gencin trajik hali anlatılmıştır. Ölüm ve karanlık korkusu başarılı bir şekilde tasvir edilen Sarhoş, Denizin Çağırışı romanındaki başkişinin prototipidir denebilir.

Derginin 2. sayısında Bilbaşar’ın “Hacı Emmi’nin Damadı” hikâyesi yayımlanmıştır. Hikâyenin başında yer alan açıklamada bu hikâyenin Ankara Halkevi’nin yerli küçük hikâyeler yarışmasında birincilik ödülünü kazandığı bilgisi yer almaktadır. Bu hikâyede bir kasabada lokanta işleten Hacı Emmi’nin portresi canlı bir şekilde çizilmiştir. Uyanık biri olduğunu düşünen Hacı Emmi’nin kendi tuzaklarına nasıl düştüğünün anlatıldığı trajikomik hikâyenin ilhamını Bilbaşar Nazilli’de çalıştığı günlerde müdavimi olduğu lokantadan almıştır (Nesin Vakfı Edebiyat Yıllığı, 1981: 575). Edebiyat çevrelerinde daha sonra yazarın adını duyurmasını sağlayacak bu hikâye pek çok kişi tarafından beğenilmiştir.

“Budakoğlu” derginin 3. sayısında yayımlanmıştır. Hikâyenin başkişisi zengin tüccar Budakoğlu, gücü, zenginliği ve nüfuzu dolayısıyla hem köylünün hem de memurun çekindiği biridir. Bankacı ile anlaşıp köylünün buğdayını ucuza satın almak suretiyle uzun süre insanları sömürmüş, yeni ve idealist bir bankacının gelmesi üzerine bu düzen bozulmuştur. Hikâyenin sonunda kasabada büyük bir yangın çıkmış ve bu yangında Budakoğlu da ölmüştür. Budakoğlu’nun ölümü bozuk düzenin bitişini temsil etmektedir. Yangının çıkış noktasının onun dükkân ve ambarları olması da anlamlıdır. Bu hikâyede diğer pek çok hikâyesindeki gibi Bilbaşar’ın kasaba hayatına dair gözlemleri yer almıştır. İlk kez dergide yayımlanan “Budakoğlu” hikâyesi epey ilgi çekmiş ve beğeni toplamıştır. Nurullah Ataç bu hikâyeye dair şöyle bir değerlendirme yapmıştır: “İzmir’de çıkan Aramak mecmuasının haziran sayısında Budakoğlu adlı bir hikâye okudum. Bunu yazan Kemal Bilbaşar’ı tanımıyorum; başka yazılarını bilmem. Fakat o hikâye hoşuma gitti. Kemal Bilbaşar anlatmayı biliyor. Şahısları iyice belirtmek sanatına henüz erişmemiş; fakat görüyor, hususiyetleri tespit edebiliyor.” (Ataç, 1939: 13).

Bilbaşar, derginin 5. sayısında yayımlanan “Halka” adlı hikâyeyi daha önce Ocak 1939’da Anadolu gazetesinde yayımlamış, daha sonra Anadolu’dan Hikâyeler kitabına da almıştır. Dergideki hikâyeyi İlhan İleri’ye ithaf etmiştir. Bilbaşar’ın az sayıdaki bireysel hikâyelerinden biri olan “Halka”da aşk ve intihar konusu ele alınmıştır. Hikâyede aynı kadına âşık olan iki erkekten -İhsan ve Yakup- söz edilir. Bunlardan biri âşık olduğu kadınla daha ziyade cinselliğe dayalı bir ilişki içindedir, diğeri ise onların ilişkisini bilir ve umutsuzluğu onu intihara sürükler. Sevdiği kadına ait bir eşarbı rakibinin odasında bulunca o eşarpla kendini asar. “Halka”da başkişinin iç dünyası sergilenmiştir. Hikâyenin başkişisi İhsan, dış dünyadan kopuk, tahayyül ve tasavvurlarıyla yaşayan, yalnız, huzursuz, içe kapanık, şair ruhlu bir kişidir. Geçmişten gelen bir aşk acısı vardır, muhtemelen bundan dolayı kadınlar ve cinsellik konusunda da problemler yaşar. Aynı hikâyedeki bir başka problemli kişi İhsan’ın kaldığı pansiyonun sahibi Yakup’tur. Yakup, sessiz, aciz, içe kapanık, evdeki kedinin bile kötü davrandığı biri olarak tanıtılır. Evli olmasına rağmen başka bir kadına âşıktır ve o kadın Yakup’u sadece eğlendirici bulur. Kadının Yakup’u eğlence olarak görmesi, Yakup’un bu kadına umutsuzca âşık olması ve onun için intihar etmesi Sami Paşazade Sezai’nin “Pandomima” hikâyesindeki palyaçoyu hatırlatır. Yakup’un umutsuz ve hastalıklı biri olması Huzur’daki Suat’ı da çağrıştırır. Tanpınar ve Bilbaşar’daki kötümserlik Dostoyevski’den gelen bir etki olarak düşünülebilir. Samipaşazade Sezai ve Bilbaşar’daki umutsuz aşk-intihar ilişkisinin benzerliği ise her iki yazardaki Maupassant etkisiyle açıklanabilir. Mutsuz, psikolojik yönden problemli kişiler Maupassant’ta da karşımıza çıkar. Samipaşazade Sezai’nin hikâye alanında en çok etkilendiği Batılı yazarlar arasında Maupassant ve Daudet’den bahsedilebilir (Güven, 2009: 136-37).

“Tuğla Ocağı”, derginin 6. sayısında yayımlanmıştır. Bilbaşar bu hikâyesine daha sonra Anadolu’dan Hikâyeler ve Cevizli Bahçe adlı kitaplarında da yer vermiştir. “Tuğla Ocağı” hikâyesinde köyün ağasına olan borcunu ödemek için gurbete çıkıp ırgatlık yapan bir köylünün yaşadığı zorluklar anlatılmıştır. Bu hikâyede başkişi köyünden uzakta çalışırken karısı hastalanmış, yalnız kalan kızına köy ağası tecavüz etmiş, oğlu da intikam için ağayı öldürüp hapse girmiştir. Bunları duyan başkişi Dal Murat çalıştığı yeri dinamitleyerek intihar etmiştir. Köylü üzerinde baskı kuran ağa, ailenin başına gelen felaketlerin sorumlusu olarak gösterilmiştir.

7. sayıda yer alan “Kel İmamın Fesleri” dergide “bir inkılap hikâyesi” üst başlığıyla sunulmuş, daha sonra Bilbaşar’ın Cevizli Bahçe ve Irgatların Öfkesi kitaplarına da alınmıştır. Bu hikâyede köyde gücü elinde tutan imamla “hükümet adamı” olarak bahsedilen nahiye müdürü arasındaki çatışma ele alınmaktadır. Yeni gelen nahiye müdürü herkesi nüfus kâğıdı çıkarmaya zorlamış, böylece çocukların okula, gençlerin askere gitmesi gerekmiştir. Bununla da kalmamış halka imam nikâhı yerine resmi nikahla evlenmeleri gerektiğini söylemiştir. Köye okul ve yol yapılması için, şapka devriminin uygulanması için de çalışmalar yapmış, tüm bu icraatlarıyla hedef tahtası olmuştur.

12. sayıda yayımlanan “Cevizli Bahçe” hikâyesi bir önceki sayıdaki duyuruyla şöyle takdim edilmiştir: “Birçok yerli hikâyeleriyle Anadolu’dan tipler çizmekte hususi bir maharete sahip olduğunu ispat eden değerli hikâyecimiz Kemal Bilbaşar’ın son yazdığı büyük hikâye. Bir kaza psikolojisini karakterize eden bu eşsiz eseri, gelecek sayımızda okuyucularımıza sunacağımızı müjdeleriz.” (s. 13). Bu hikâye daha sonra Cevizli Bahçe adlı kitabına adını vermiş ve o kitap içerisinde de yayımlanmıştır. Ayrıca Bilbaşar, 1945 yılında CHP’nin açtığı piyes yarışmasında ikincilik ödülünü kazandığı “Kadırga” piyesini de “Cevizli Bahçe” ve “Kadırga” hikâyelerini birleştirerek yazdığını belirtmiştir. Yazar 1970’te kitap olarak yayımlanan Yeşil Gölge romanının kaynağı olarak da bu hikâyesini göstermiştir (Bilbaşar, 1969: 8). “Cevizli Bahçe”de Müezzinoğlu adlı zengin bir tüccarın hikâyesi anlatılmıştır. Müezzinoğlu, diğer pek çok hikâyede de gördüğümüz arkasını hükümete dayayıp kasaba üzerinde baskı kuran gücün sembolüdür. Bir mekân olarak Cevizli Bahçe’nin hikâyedeki işlevi Refik Halit’in “Şeftali Bahçeleri”ni hatırlatmaktadır.

Bilbaşar’ın dergide yer alan son hikâyesi 13. sayıdaki “Müftünün Hullesi”dir. Cevizli Bahçe ve Irgatların Öfkesi kitaplarına da aldığı bu hikâyede müftü ve matematik öğretmeni arasındaki çatışmayı ele almıştır. Bu çatışmanın kazananı, öğretmenin başka bir yere tayin edilmesini sağlayan müftü olur. Müftü, din adamlarının özellikle köy ve kasabalardaki gücünü göstermektedir.

Bilbaşar’dan sonra dergide en çok hikâyesi yayımlanan isim Nuri Erkoldaş’tır. Erkoldaş, özellikle 1930’dan sonra hikâyeleriyle tanınan bir öğretmen ve yazardır. Bir dönem halkevinin faaliyetlerinde de görev alan Erkoldaş’ın ilk yazıları Anadolu ve Yeni Asır gazetelerinde yayımlanmıştır. Bunların dışında yazarın Aramak ve Bağ dergilerinde de hikâye ve makaleleri vardır (Huyugüzel, 2000: 482-483). Erkoldaş’ın dergide dört hikâyesi yayımlanmıştır. “Köftecinin Oğlu”, alafranga bir genç kızın sevdiği gençle babasının mesleğini beğenmemesi dolayısıyla evlenmekten vazgeçişini, “Esefe”, köydeki iki eşkıya arasındaki düşmanlığı, “Aldatılan Ressam”, evli bir ressamın portresini çizdiği bir kıza duyduğu ilgiyi anlatmaktadır. “Tanıdık” içinse kısa hikâye denebilir. Erkoldaş’ın hikâyelerinin başarılı olduğunu söylemek pek mümkün değildir.

Söz edeceğimiz diğer yazarların dergide sadece bir hikâyesi yayımlanmıştır. Bunlardan biri Hamit Salih Asyalı’nın “Aşkın Manası”dır. Köyün en güzel kızı Ülker, aynı zamanda muhtarın kızıdır. Babası onu zengin biriyle evlendirmek istemekte o ise yoksul birini sevmektedir. Düğün hazırlıklarının olduğu günlerde sevdiği genç onu kaçırmış, köylülerin peşlerine düşmesi üzerine beraber dereye atlayarak intihar etmişlerdir. Teknik ve üslup olarak zayıf bir hikâyedir.

Es. Turgut’un derginin 4. sayısında “Beyim” adlı bir hikâyesi yer almıştır. Bu hikâyede de Bilbaşar’ınkilerde olduğu gibi mekân kasabadır. Kasaba hayatının genel görünüşü yansıtılmıştır. Memurlar kahvehane yerine bir eczanede toplanarak sosyalleşmektedir. Beyim lakabıyla tanınan eczane sahibi hem memur hem tüccarla olan yakınlığı dolayısıyla kasabada sözü geçen bir kişidir. Belediye reisi değişince Beyim’in ve destekçilerinin maddi sömürü üzerine kurdukları düzen bozulmuştur. Bunun üzerine belediye reisini gözden düşürmek için uğraşmış, başarılı da olmuşlardır. Bir sonraki seçimde Beyim reis seçilerek kasabadaki nüfuzunu sürdürmüştür. Turgut Şentuga’nın köyden şehre askerlik için gelen bir kişinin köy ve şehir hayatına dair karşılaştırmaları üzerine kurulmuş hikâyesi ise “Fadime’nin Babası” adını taşımaktadır.

 

RÖPORTAJ

Dergide ikisi Tanyol, biri Bilbaşar tarafından devrin edebiyatçıları ile yapılmış üç röportaj yer almaktadır. Tanyol’un “Yakup Kadri ile Bir Konuşma ve Bir Mülakat” başlığıyla yayımlanan röportajı 4. sayıdadır. Röportajın girişinde belirtildiğine göre Tanyol, Yakup Kadri ile dergi adına davet edildiği Matbuat Kongresi dolayısıyla gazetecilere verilen bir davette Hilmi Ziya Ülken aracılığıyla tanışmıştır. Yakup Kadri, derginin adını daha önce duymadığını söylemiş, ancak 3. sayısının Haşim hakkında olması ilgisini çekmiştir. Bu sohbet esnasında Falih Rıfkı, derginin bir sayısını gördüğünü, özellikle isminin hoşuna gittiğini söylemiştir. Y. Kadri, Haşim’e dair bazı hatıralarını da anlatmıştır. Tanyol, o akşam sözünü aldığı mülakatı daha sonra Ankara Palas’ta yapmıştır. Daha çok sanatta millilik üzerinde cereyan eden sohbette Y. Kadri’nin eserlerine dair sorular da yer alır. Y. Kadri’nin kendi eserleriyle ilgili söyledikleri arasında şu cümleleri ilgi çekicidir: “Ben bazı eserlerimde, bazan kahramanlarım ağzından hayat hakkında birtakım düşünceler söyletirim. Hiçbir münekkit bunlardan ne kastetmek istediğimi bulamadı ve hatta alakadar bile olmadı.” Tanyol’un diğer röportajı 7. sayıdaki “Ahmet Kutsi Tecer’le Mülakat”tır. Tanyol ve Tecer, milli sanat, Türk şiirinin genel manzarası ve kendi eserleriyle ilgili bir sohbet gerçekleştirmiştir.

Diğer röportaj Kemal Bilbaşar’a aittir. 6. sayıda “Nurullah Ataç ve Ahmet Hamdi Tanpınar ile Mülakat” adıyla yayımlanmıştır. Bilbaşar, önce Nurullah Ataç’la yaptığı röportajı, daha sonra Tanpınar’la olanı paylaşmıştır. Sorularına şiirin edebiyattaki yeri ile başlamış, öz şiir, yeni edebiyatın hâlihazırdaki durumu, sanatçının devlet tarafından himaye edilmesi, sanatın soysuzlaşması gibi konular üzerine devam etmiştir. Ardından Ataç, sözü Aramak’ta Cahit Tanyol’un kendisi hakkında yazdıklarına getirmiştir. Dergideki “Gençlik Sayfası”nı eleştirme sebebini şöyle açıklamıştır: sanat elden ele geçen bir meşale değildir, her genç yazarın kendi meşalesini yakması gerekir. Bu sebeple gençlerin birilerini “üstat” kabul etmesini doğru bulmadığını belirtmiştir. Bunun dışında Tanyol’un ondan “münekkit” olarak bahsetmesinden rahatsızlık duymuştur, münekkidi sınav kâğıdına not veren bir öğretmene benzetmiş ve yaptığının bu olmadığını sanat ve estetik konusunda yazan bir yazar olduğunu söylemiştir. Tanyol’un “büyük muharrir” nitelemesine de itiraz etmiş, büyük bir yazarın yeni fikirler bulması gerektiğini, şekil endişesi taşıdığını, oysa kendisinin fikirlerini çeşitli kaynaklardan aldığını ve “sanatkâr” olmadığını, gazete ve dergilerdeki yazılarıyla gelecekte okunacak bir yazar olmadığını, bu durumda kendisinin büyük muharrir olarak nitelenemeyeceğini ifade etmiştir. Bilbaşar, röportajın devamını Ataç’ı ziyarete gelen Tanpınar’la yapmıştır.

 

ÇEVİRİ

Dergide bir kısmı dille, bir kısmı edebiyatla ilgili çeşitli konulara dair çeviriler yer almaktadır. Farklı isimler tarafından yapılan çevirilerin metinleri yazarların ilgi alanlarına göre seçilmiş gibi görünmektedir. Çevirilerin önemli bir kısmında Tanyol’un ismi göze çarpmaktadır. Tanyol, C. T. imzasıyla 5.-14. sayılar arasında sekiz tefrika halinde “Yunan Edebiyatından Numuneler” üst başlığıyla devam eden çeviriler yayımlamıştır. Bu metinler ilk sayıda “Eschyle’in Hayatı”, sonraki sayılarda “Zencirlenmiş Promete” başlığını taşır. Tanyol, birebir çeviri yapmaktan ziyade Eski Yunan tiyatrolarından seçilen örnekleri okuyucuya tanıtmak istediğini belirtmiştir. Eschyle’i Yunan tiyatrosuna temel atan biri olarak “Yunan trajedisinin babası”, “kahraman dahi” gibi sıfatlarla niteler. Onun Yunan tiyatrosuna getirdiği yenilikler arasında sahneyi yükseltmesi, koroları şahısla değiştirmesi, kahramanların kıyafetlerinin konuya uygun hale getirilmesi, dekor ve maskeyi icat etmesi sayılmıştır. Eschyle’in 70-80 civarında tiyatro eseri olduğunun tahmin edildiği, ancak yedisinin bilindiği belirtilmiştir. Bu yedi eserin isimleri Zencirlenmiş Promete, İranlılar, Teb’e Karşı Yediler, Agamemnun, Choephoreler, Eumenideler, Mutazarrı olarak sıralanmış, bu eserlerden Zencirlenmiş Promete’nin de çevirisi verilmiştir. Bunun dışında Tanyol’un dergide bir çevirisi daha yer almaktadır. S. Elissev’den çevrilen “Japon Mitolojisi”, 15. ve 16. sayılarda yayımlanmıştır. Tanyol, Aramak’ın en büyük amaçlarından birinin Asya kültürü üzerinde düşünmek, bunun Türk medeniyetine etkisini incelemek olduğunu, bu sebeple çeviri için Asya mitolojisiyle ilgili bir yazının seçildiğini söylemektedir. Tanyol, derginin son sayısı olan 16. sayıda bu serinin devam edeceği konusunda bir bilgi de paylaşmıştır. Bu açıklama da Tanyol’un derginin yayınına devam etmeyi planladığını göstermektedir.

Nurettin Ardıç’ın ilk sayıda F. Babinger’den çevirdiği, “Osmanlı Şehnamecileri” adlı bir yazısı vardır. Ayrıca Ardıç, derginin 2. ve 3. sayılarında Kaşgarlı Mahmut’un Divânu Lugâti’t-Türk adlı eserinin giriş kısmının günümüz Türkçesine aktarılmış haline de yer verir. Bunlar dışında Cahit Yamaç’ın “Yeni Romen Şiirleri” üst başlığı altında George Boldea ve Lon Th. İlea, Dimitrie Danciu ve İ. O. Suceveanu’dan birer şiir çevirisi ve Cemil Gilgeç’in “Romen Edebiyatından Örnekler: Münekkit ve Şair” başlıklı bir çevirisi vardır. Bu yazı Romen eleştirmen Eugen Lovinesco’nun Tenkitte Empresyonist Usul kitabından alınmıştır. Kemal Bilbaşar’ın 11. sayıda yer alan çevirisi “Alman Edebiyatından: Ballad ve Romans”ın yazarı belirtilmemiştir. Yazıda bu edebî türler hakkında bilgi verilmektedir.

Fikri Çiçekoğlu’nun 9. ve 10. sayılarda müzik konulu iki çevirisi bulunmaktadır. E. Marchand’dan çevirdiği yazı “Robert Schumann’ın Keman Konçertosu ve Eugenie Schumann”, Karl Flesch’den çevirdiği yazı “Pabloc Casals’ın Sanatında Violonistleri Alakadar Eden Cihetler” başlıklarını taşımaktadır.

 

SONUÇ

Derginin genel görünüşüne baktığımızda Aramak’ın yazar kadrosunun o dönem İzmir’de yaşayan, okuma-yazmaya hevesli genç isimlerden oluştuğu söylenebilir. Burada ilk ürünlerini veren yazarlardan özellikle Cahit Tanyol ve Kemal Bilbaşar sonraki yıllarda kendi sahalarında bilinen isimler olmuştur. Aramak’ta en çok karşımıza çıkan isim derginin mesul müdürü Cahit Tanyol’dur. Dergideki yazıların ve şiirlerin büyük kısmı ona aittir. Tanyol, farklı türlerdeki yazılarıyla dergiye önemli bir katkı sağlamıştır. Tanyol’un derginin her sayısında bir şiiri ya da makalesi vardır. Dergide devrin şairleriyle röportajları, şiir incelemeleri ve Ataç’la yaptığı polemikleri de yer alır. Tanyol’un İstanbul’a gidişiyle derginin yayınının sona ermesi de derginin devamlılığını sağlayan en önemli ismin Tanyol olduğunu göstermektedir.

Neşriyat müdürü Kemal Bilbaşar, derginin dikkate değer bir diğer yazarıdır. Bilbaşar’ın dergide hikâyelerinin yanı sıra bir makalesi, bir çevirisi ve bir röportajı yayımlanmıştır. İlk olarak Aramak’ta yayımladığı hikâyelerini daha sonra kitaplaştırmıştır. Karataş Ortaokulu Türkçe öğretmenlerinden İlhan İleri de derginin yazar kadrosunda yer almış, onun da derginin ilk 13 sayısında şiirleri yayımlanmıştır. Dergideki yazarlar arasında ortak bir sanat anlayışı görülmese de sanatta “yerlilik”, “millilik” kavramlarını önemsediklerini, şiirde “saf şiir”e yakın durduklarını söyleyebiliriz.

Tür açısından bakıldığında dergideki metinlerin çoğunun şiir olduğu görülmektedir. Şiir incelemeleri ve şairlerle yapılan röportajlar da vardır. Derginin bir sayısı muhtemelen Tanyol’un hayranlığı dolayısıyla Ahmet Haşim’e ayrılmıştır. Aramak’ın şiir ağırlıklı olması Tanyol’un şiire olan ilgisinden kaynaklanmaktadır. Dergideki şiirlerde Haşim, Yahya Kemal ve Tanpınar etkisi dikkati çekmektedir. Şiirlerin çoğu bireysel konulara dairdir. Dergide mensur şiir örnekleri de yer almaktadır.

Şiirlerden sonra göze çarpan diğer tür hikâyedir. Her sayıda bir hikâye yayımlanmıştır. Bu türdeki metinler büyük ölçüde Kemal Bilbaşar’a aittir. Dergideki diğer yazarlarla karşılaştırıldığında onun hikâyeleri hem teknik hem de üslup olarak daha başarılıdır. Dergideki hikâyelerde genellikle toplumcu gerçekçi bakış açısıyla köy-kasaba hayatı, ezen-ezilen çatışması üzerinde durulmuştur.

Dergideki makalelerin çoğu Türk edebiyatıyla ilgilidir, az sayıda dil ve alfabeyle ilgili yazı da yer almaktadır. Eleştiri türündeki yazıları polemikler, kitap değerlendirmeleri, dergi hakkındaki yazılar oluşturmaktadır. Bu yazıların bir kısmı da devrin diğer gazete ve dergilerinden alınmıştır. Ayrıca deneme, çeviri ve röportaj türünde metinler de bulunmaktadır.

Derginin yayın hayatının sona ermesi Tanyol’un İstanbul’a gitmesi dolayısıyla olmuştur. Asıl sebep bu olmakla beraber Tanyol’un zaman zaman ekonomik sıkıntılardan ve dergi çıkarmanın diğer güçlüklerinden de bahsetmesi tek sebebin bu olmadığını göstermektedir. Derginin ilk sayılarında sayfa sayısı 32’yken, 9. sayıdan itibaren 24’e, 14. sayıdan sonra ise 20’ye düşmüştür. Bu da derginin içeriğini oluşturmakta zorlandıkları şeklinde yorumlanabilir. Ayrıca dergi her ay düzenli olarak çıkarken bazı aylarda -Kasım 1939 ve Haziran 1940- aksama olmuştur.

Yayın hayatı çok uzun sürmese de Aramak o yıllarda İzmir’de yayımlanan önemli dergilerden biri olmuştur. Aramak hakkında yazılanlardan yapılan alıntılar İstanbul basınında da bilinen bir dergi olduğunu göstermektedir. Polemikler dolayısıyla da olsa dergi devrin önemli eleştirmeni Ataç’ın da ilgisini çekmiştir. Dergi yazarları İstanbul dışını taşra olarak gören zihniyete karşı İzmir’de bir kültür ve sanat muhiti yaratmak istemişlerdir. Bunu tam olarak başaramasalar da 1939-1940 yılları arasında yayın faaliyetini sürdüren Aramak dergisi özellikle İzmir basın tarihi açısından dikkate değer bir süreli yayındır.

 

 

DERGİNİN BİBLİYOGRAFYASI

Birinci Cilt

Nr. 1, Nisan 1939

Aramak, Önsöz, s. 1.

Özkut, Ali Rıza, “Dil İşleri Üzerine”, s. 2-4, (Makale).

Tanyol, Cahit, “Şiir Hakkında”, s. 4-8, (Makale).

Ardıç, Nurettin, “Orhun-Yenisey Yazı Sistemiyle İskandinav Runları Arasında Bir Münasebet Var mıdır?”, s. 9-11, (Makale).

Tanyol, Cahit, “Vehim”, s. 12, (Şiir).

Gökçe, Orhan Rahmi, “Adam Olurdun”, s. 12-13, (Deneme).

İleri, İlhan, “Vehim”, s. 13, (Şiir).

Atrek, Ferit Hilmi, “Halk Şarkıları Üzerinde Etütler”, s. 13-14, (Makale).

Sarmat, Garra, “16. Asırda Biz ve Avrupa’ya Tesirlerimiz”, s. 15-19, (Makale).

Gökçe, Orhan Rahmi, “Sandal ve İçindeki”, s. 17, (Şiir).

Ardıç, Nurettin, “Osmanlı Şehnamecileri”, s. 19, (Çeviri).

Bilbaşar, Kemal, “Sarhoş”, s. 23-32, (Hikâye).

 

Nr. 2, Mayıs 1939

Aramak, “Muhit İhtiyacı”, s. 1, (Deneme).

Tanyol, Cahit, “Abdülhak Hamit Hakkında Bazı Düşünceler”, s. 2-6, (Makale).

Es. Turgut, “Orta Öğretim Mecmuası”, s. 7-8, (Makale).

Ardıç, Nurettin, “Divanı Lügatüt Türk’ün Medhali”, s. 9-11, (Diliçi çeviri).

Tanyol, Cahit, “Hatıra”, s. 12, (Şiir).

Tanyol, Cahit, “Ses”, s. 12, (Şiir).

Atrek, Ferit Hilmi, “İsmail Zühtü’den Hatıralar”, s. 13-14, (Hatıra).

Eğilmez, Saim, “Gazlar İçinde Deşarj”, s. 15-16, (Makale).

İleri, İlhan, “Melankoli”, s. 17, (Şiir).

Gökçe, Orhan Rahmi, “Cebrail’in İdamı”, s. 18-21. (Hatıra).

Erkoldaş, Nuri, “Tanıdık”, s. 21, (Hikâye).

Omaç, Cemil, “Vazife ve Talebe”, s. 22- 23, (Makale).

Bilbaşar, Kemal, “Hacı Emmi’nin Damadı”, s. 24-32, (Hikâye).

 

Nr. 3, Haziran 1939

Aramak, “Sanat ve Yalan”, s.1, (Deneme).

Ülken, Hilmi Ziya, “Yeni Edebiyat ve Ahmet Haşim’e Dair”, s. 2-4, (Makale).

İleri, İlhan, “Dua”, s. 4, (Şiir).

Tanyol Cahit, “Ahmet Haşim Hakkında”, s. 5-12, (Makale).

Asyalı, Hamit Salih, “Kitap”, s. 12, (Şiir).

Tanyol Cahit, “Ahmet Haşim’in Yarım Şiirleri: Kuş, Süvari”, s. 13, (Şiir).

İmzasız, “Haşim İçin Söylenenler”, s. 14-16, (Alıntı).

Asya, Arif Nihat, “Sükût”, s. 17, (Mensur şiir).

Ardıç, Nurettin, “Divanı Lügatüt Türk’ün Medhali II”, s. 18-19, (Diliçi çeviri).

Atrek, Ferit Hilmi, “İsmail Zühtü’den Hatıralar II”, s. 20-22, (Hatıra).

Sururi, “Onun Ölümüne”, s. 22, (Şiir).

Bilbaşar, Kemal, “Budakoğlu”, s. 23-31, (Hikâye).

Gençlik Sayfası: “Arzum”, “Akşam”, s. 32, (Şiir).

 

Nr. 4, Temmuz 1939

Tanyol, Cahit, “Nurullah Ataç Hakkında”, s. 1- 5, (Makale).

Tanyol, Cahit, “Hatıra II”, s. 5, (Şiir).

İleri, İlhan, “O Ses”, s. 6, (Şiir).

Tanyol, Cahit, “Yakup Kadri ile Bir Konuşma ve Bir Mülakat”, s. 7-14, (Röportaj).

Asya, Arif Nihat, “Mektuplar”, s. 15, (Mensur şiir).

Dere, Eşref, “Aynasında Rüyalarımızın”, s. 16, (Şiir).

İleri, İlhan, “Bir Çobanın Masalı”, s. 17-20, (Deneme).

Özkut, Ali Rıza, “Öcün Alınsın”, s. 21, (Şiir).

Atrek, Ferit Hilmi, “İsmail Zühtü’den Hatıralar III”, s. 22-23, (Hatıra).

Çamurdan, Rıfat, “El”, s. 24, (Şiir).

Es. Turgut, “Beyim”, s. 25-31, (Hikâye).

Gençlik Sayfası: “Sessiz Geceler”, “Gene Akşam Oluyor”, s. 32, (Şiir).

 

Nr. 5, Ağustos 1939

Aramak, “Taassup ve Tekâmül”, s. 1-2, (Deneme).

Tanyol, Cahit, “Erişmek Mümkün Değil”, s. 2, (Şiir).

Boratav, Pertev Naili, “Halk Türkülerine Dair”, s. 3-5, (Makale).

Tanyol, Cahit, “Ahmet Hamdi Tanpınar Hakkında”, s. 6-11, (Makale).

İleri, İlhan, “Sabah Melodisi”, s. 11, (Şiir).

Asya, Arif Nihat, “Kambur”, s. 12, (Mensur şiir).

T.(anyol), C.(ahit), “Yunan Edebiyatından Numuneler: Eschyle’in Hayatı”, s. 13- 16, (Çeviri).

Bilbaşar, Kemal, “Halka”, s. 17-25, (Hikâye).

Atrek, Ferit Hilmi, “İsmail Zühtü’den Hatıralar IV”, s. 26-27, (Hatıra).

Tanyol, Cahit, “Mecburi Bir Cevap”, s. 28-31, (Eleştiri).

Gençlik Sayfası: “Yayla Kızı”, s. 32, (Şiir).

 

Nr. 6, Eylül 1939

Aramak, “Irk ve Medeniyet”, s. 1, (Deneme).

B.(ilbaşar), K.(emal), “Nurullah Ataç ve Ahmet Hamdi Tanpınar ile Mülakat”, s. 2-7, (Röportaj).

Durak, Tevfik, “Uykusuzluk”, s. 7, (Şiir).

Savcı, Bahri, “Sanatta An’ane”, s. 8-9, (Makale).

Reşat, Sabahat, “Dua”, s. 9, (Mensur şiir).

Tanyol, Cahit, “Diyana”, s. 10, (Şiir).

Atrek, Ferit Hilmi, “İsmail Zühtü’den Hatıralar V”, s. 11-12, (Hatıra).

İleri, İlhan, “Son Tel”, s. 13, (Şiir).

T.(anyol), C.(ahit), “Yunan Edebiyatından Numuneler 2: Zencirlenmiş Promete”, s. 14- 19, (Çeviri).

Bilbaşar, Kemal, “Tuğla Ocağı”, s. 20-28, (Hikâye).

Gençlik Sayfası: “Yediveren”, “Hatırla”, s. 29, (Şiir, Mensur şiir).

Birinci Cildin Fihristi, s. 30-32.

 

İkinci Cilt

Nr. 7, Birinci Teşrin (Ekim) 1939

Özkut, Ali Rıza, “Cumhuriyetin Onaltıncı Yıl Dönümü Münasebetiyle”, (Şiir).

Tanyol, Cahit, “Nurulah Ataç’a Mektup”, s. 1-4, (Eleştiri).

Tanyol, Cahit, “Ahmet Kutsi Tecer’le Mülakat”, s. 5-11, (Röportaj).

Çamurdan, Rıfat, “Neyleyim”, s. 11, (Şiir).

Sarmat, H. Garra, “İlk Kapitülasyonlar”, s. 12-17, (Makale).

Tanyol, Cahit, “Orman”, s. 17, (Şiir).

İleri, İlhan, “Kaybolmuş Dünya”, s. 18, (Şiir).

Atrek, Ferit Hilmi, “İsmail Zühtü’den Hatıralar VI”, s. 19-21, (Hatıra).

Reşat, Sabahat, “Sır”, s. 21, (Mensur şiir).

T.(anyol), C.(ahit), “Yunan Edebiyatından Numuneler 3: Zencirlenmiş Promete”, s. 22-24, (Çeviri).

Tanyol, Cahit, “Bir Sabah”, s. 25, (Şiir).

Bilbaşar, Kemal, “Kel İmamın Fesleri” s. 26-31, (Hikâye).

Gençlik Sayfası: “Akşam”, s. 32, (Şiir).

 

Nr. 8, Birinci Kanun (Aralık) 1939

Tanyol, Cahit, “Tevfik Fikret ve Cemiyetçiliği”, s. 1,-5, (Makale).

İleri, İlhan, “Muhacir Kanatların Peşinden”, s. 6, (Şiir).

(Sonat), Rasih, “Güzellik Mevzuu Etrafında Pratik Meseleler”, s. 7-9, (Makale).

Su, Ruhi, “Şarkılardan”, s. 10, (Şiir).

Orkun, Hüseyin Namık, “Run Yazısına Dair”, s. 11-13, (Makale).

Özkut, Ali Rıza, “Susan Gönlüme”, s. 13, (Şiir).

Tok, Refet, “Ayrılık”, s. 14, (Şiir).

Savcı, Bahri, “Sanatta Müşahade”, s. 15-18, (Makale).

Tanyol, Cahit, “Ufuk”, s. 18, (Şiir).

T.(anyol), C.(ahit), “Yunan Edebiyatından Numuneler 4: Zencirlenmiş Promete”, s. 19-22, (Çeviri).

Ilgaz, Rıfat, “Davet”, s. 22, (Şiir).

Miyak, Fahri, “Milli Edebiyatın Tarifi Üzerinde Bir Çalışma”, s. 23- 25, (Makale).

Gilgeç, Cemil. “Romen Edebiyatından Örnekler: Münekkit ve Şair”, s. 26-27, (Çeviri).

V. K. “Kalpsiz Kadına”, s. 27, (Mensur şiir).

Asyalı, Hamit Salih, “Aşkın Manası”, s. 28- 31, (Hikâye).

Gençlik Sayfası: “Yaylanın Kızı”, “Elem”, s. 32, (Şiir).

 

Nr. 9, İkinci Kanun (Ocak) 1940

İmzasız, “Sanat ve Harp”, s. 1, (Deneme).

Tanyol, Cahit, “Arif Nihat Asya Hakkında”, s. 2-9, (Eleştiri).

Aykun, Saffet, “Dram”, s. 9, (Şiir).

Sonat, Rasih, “Güzellik Mevzuu Etrafında Pratik Meseleler II”, s. 10-13, (Makale).

Tanyol, Cahit, “Özleyiş”, s. 13, (Şiir).

Özkut, Ali Rıza, “Giden Bir Ömrün Ardından”, s. 14, (Şiir).

Savcı, Bahri, “Folklor ve Edebiyat”, s. 15-19, (Eleştiri).

İleri, İlhan, “Yağmur”, s. 20, (Şiir).

Çiçekoğlu, Fikri, “Robert Schumann’ın Keman Konçertosu ve Eugenie Schumann”, s. 21-23, (Çeviri).

Ilgaz, Rıfat, “Ağlayan Nar ile”, s. 23, (Şiir).

Gençlik Sayfası: “İkiniz”, “Uzun Kavak”, “Çoban”, s. 24, (Şiir).

 

Nr. 10, Şubat 1940

Aramak, “Büyük Teselli”, s. 1, (Deneme).

Özkut, Ali Rıza, “Olmayınca”, s. 2, (Şiir).

Tanyol, Cahit, “Babıali Kuklalarına”, s. 3-6, (Eleştiri).

Demircioğlu, Ahmet Fazıl, “Düşünen ve Düşünmeyen”, s. 7-8, (Sohbet).

Durak, Tevfik, “Akış”, s. 8, (Şiir).

Tanyol, Cahit, “Çan”, s. 9, (Şiir).

Çiçekoğlu, Fikri, “Pablo Casals’ın Sanatında Violonistleri Alakadar Eden Cihetler”, s. 10-13, (Çeviri).

T.(anyol), C.(ahit), “Yunan Edebiyatından Numuneler 5: Zencirlenmiş Promete”, s. 14-16, (Çeviri).

İleri, İlhan, “Sükûn Notası”, s. 17, (Şiir).

Tanyol, Cahit, “Ey Mavi Çocukluk”, s. 17, (Şiir).

Asya, Arif Nihat, “Ayetler’den”, s. 18, (Mensur şiir).

Erkoldaş, Nuri, “Köftecinin Oğlu”, s. 19-23, (Hikâye).

Aykun, Saffet, “Dönüş”, s. 23, (Şiir).

Gençlik Sayfası: “Sıla Yadı”, “Akşam”, “Bir Rüya”, “Gurbetten Vatana”, s. 24 (Şiir).

 

Nr. 11, Mart 1940

Bilbaşar, Kemal, “Sanat ve Toprak”, s. 1-2, (Makale).

Tanyol, Cahit, “Dinamik Adam”, s. 2-3, (Deneme).

İleri, İlhan, “İyonya Sırtlarında”, s. 4-5, (Şiir).

Tanyol, Cahit, “Davet”, s. 5, (Mensur şiir).

Bilbaşar, Kemal, “Alman Edebiyatından: Ballad ve Romans”, s. 6-8, (Çeviri).

Göknel, Rasim, “Masallardan”, s. 8, (Mensur şiir).

Tanyol, Cahit, “Canlandırılacak Köy”, s. 9-13, (Eleştiri).

Aykun, Saffet, “Manzara”, s. 13, (Şiir).

Asya, Arif Nihat, “Zelzele”, s. 14, (Şiir).

Özkut, Ali Rıza, “Saatime”, s. 15, (Şiir).

T.(anyol), C.(ahit), “Yunan Edebiyatından Numuneler 6: Zencirlenmiş Promete”, s. 16-18, (Çeviri).

Şentuga, Turgut, “Fadime’nin Babası”, s. 19-23, (Hikâye).

Gençlik Sayfası: “Kızılırmak”, “Sevgi Bağından”, “Efem”, Gurbet”, s. 24, (Şiir).

 

Nr. 12, Nisan 1940

Tanyol, Cahit, “Aramak’ın Birinci Yaşı”, s. 1, (Deneme).

Asya, Arif Nihat, “Mektup”, s. 2, (Şiir).

Tanyol, Cahit, “Aksisada”, s. 3, (Şiir).

Tanyol, Cahit, “Meşhur Bir Şairin Mektubu Münasebetiyle”, s. 4-6, (Eleştiri).

İleri, İlhan, “Boşalma”, s. 7, (Şiir).

Özkut, Ali Rıza, “Özleyiş”, s. 8, (Şiir).

Bilbaşar, Kemal, “Cevizli Bahçe”, s. 9-19, (Hikâye).

“Aramak Hakkında Söylenenler”, s. 20-26, (Alıntı).

İkinci Cildin Fihristi, s. 27-28.

 

Üçüncü Cilt

Nr. 13, Mayıs 1940

Tanyol, Cahit, “Nurullah Ataç’a Cevap”, s. 1-5, (Eleştiri).

Asya, Arif Nihat, “Yaşamak”, s. 5, (Şiir).

Tanyol, Cahit, “Romans”, s. 6, (Şiir).

İleri, İlhan, “Bahar Türküleri”, s. 7, (Şiir).

Ardıç, Nurettin, “Zelzele Sahasının İskanında İran’dan Muhacir Getirtmek Kabil midir?”, s. 8-11, (Makale).

Aykun, Saffet, “Geniş Aynalar”, s. 11, (Şiir).

T.(anyol), C.(ahit), “Yunan Edebiyatından Numuneler 7: Zencirlenmiş Promete”, s. 12-13, (Çeviri).

Bilbaşar, Kemal, “Müftünün Hullesi”, s. 13-16, (Hikâye).

“Aramak Hakkında Söylenenler 2”, s. 17-24, (Alıntı).

 

Nr. 14, Temmuz 1940

Tanyol, Cahit, “Destan Yaratan Millet”, s. 1-4, (Deneme).

Özkut, Ali Rıza, “Bayrağımız”, s. 5, (Şiir).

Özkut, Ali Rıza, “İleri Karakoldan Düşmana Sesler”, s. 5, (Şiir).

Talu, E. Ekrem, “Aramak”, s. 6, (Alıntı).

Tanyol, Cahit, “Serenad”, s. 7, (Şiir).

Aykun, Saffet, “Bahçeler”, s. 8, (Şiir).

Aykun, Saffet, “İbadet”, s. 8, (Şiir).

T.(anyol), C.(ahit), “Yunan Edebiyatından Numuneler 8: Zencirlenmiş Promete”, s. 9-14, (Çeviri).

Göknel, Rasim, “Masallar’dan”, s. 14, (Mensur şiir).

Tar, Süleyman Şahin, “Uzaklara Hasret”, s. 15, (Şiir).

Su, Ruhi, “Fal”, s. 15, (Şiir).

Su, Ruhi, “Prova”, s. 15, (Şiir).

Erkoldaş, Nuri, “Esefe”, s. 16-19, (Hikâye).

Gençlik Sayfası: “Beklediğim”, “Arzu”, “Deniz”, s. 20, (Şiir).

 

Nr. 15, Ağustos 1940

Tanyol, Cahit, “Tufeyli Kimdir ve Nasıl Yetişir”, s. 1-2, (Deneme).

Sarıkartal, Ziya, “Yolcu”, s. 2, (Şiir).

Sarıkartal, Ziya, “Gençliğim”, s. 2, (Şiir).

Tanyol, Cahit, “Senfoni”, s. 3, (Şiir).

Aykun, Saffet, “Ebediyet Kapıları”, s. 4, (Şiir).

Tanyol, Cahit, “Japon Mitolojisi”, s. 5-9, (Çeviri).

Tar, Süleyman Şahin, “Elveda”, s. 9, (Şiir).

Çelebi, Asaf Halet, “Cüneyd”, s. 10, (Şiir).

Çelebi, Asaf Halet, “Nurusiyah”, s. 10, (Şiir).

Savcı, Bahri, “Çocuk ve Allah”, s. 11-15, (Eleştiri).

Tanyol, Cahit, “Hamle”, s. 16-19, (Eleştiri).

Gençlik Sayfası: “Karaltılar”, “Gönül Çeşmesinden”, s. 20, (Şiir).

 

Nr. 16, Eylül 1940

Tanyol, Cahit, “İzmir’e Veda”, s. 1, (Deneme).

Özkut, Ali Rıza, “Çağrı”, s. 2, (Şiir).

Tanyol, Cahit, “Kar”, s. 3, (Şiir).

Aykun, Saffet, “Altın Devrinde”, s. 4, (Şiir).

Aykun, Saffet, “Endişe”, s. 4, (Şiir).

Göktepe, Selahattin, “Milli Musiki Nedir ve Nasıl Olmalıdır?”, s. 5-9, (Makale).

Tar, Süleyman Şahin, “Gemiler”, s. 9, (Şiir).

Sarıkartal, Ziya, “Bakkal”, s. 10, (Şiir).

Öztürk, Baha, “İçimde”, s. 10, (Şiir).

Tanyol, Cahit, “Japon Mitolojisi II”, s. 11-15, (Çeviri).

Yamaç, Cahit, “Yeni Romen Şiirleri”, s. 16-17, (Çeviri).

Erkoldaş, Nuri, “Aldatılan Ressam”, s. 18-20, (Hikâye).

 

KAYNAKÇA

Ataç, Nurullah (1939, 8 Temmuz), “Derkenar: Bir Hikâye”, Akşam, s. 13.

Aydın, Emel (2010), “Aramak Dergisinde Edebî Eleştiriler” (Edi: Ceylan), III. Uluslararası Türk Dili ve Edebiyatı Öğrenci Kongresi, (s. 1449- 1462), İstanbul Kültür Üniversitesi.

Bağcı, Müberra (2002), Kemal Bilbaşar’ın Hayatı ve Edebi Eserleri Üzerinde Bir Araştırma (Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi), Ege Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, İzmir.

Bilbaşar, Kemal (1943, 1 Temmuz), “Yeni Şiirimizde Gruplaşma ve Müstakil Bir Şair: İlhan İleri”, İzmir Kültür, (16).

----------- (1969, Şubat), “Ödül Alan Yazarlara Sorular”, May, (17), 8.

----------- (1971), “Kemal Bilbaşar özeleştirisini yapıyor”, Yeni Edebiyat, 2 (10), 4.

----------- (1977, 7 Ocak), “Kemal Bilbaşar”, Milliyet Sanat, (213), 7.

Çağın, Şerife (2012), Bir Şiir Eleştirmeni Olarak Nurullah Ataç, Dergâh Yayınları, İstanbul.

----------- (2013), Şiir Daima Şiir Ataç’ın Şiir Yazıları, Dergâh Yayınları, İstanbul.

Doğan, Erdal (1997). Edebiyatımızda Dergiler, Bağlam Yayınları, İstanbul.

Gariper, Cafer (2006), “Türk Edebiyatında Mensur Şiir Literatürü”, Türkiye Araştırmaları Literatür Dergisi, 4 (7), 361-409.

Günyol, Vedat (1986), Sanat ve Edebiyat Dergileri, Alan Yayınları, İstanbul.

Guven, Güler (2009), Sami Paşazade Sezayi ve Eserleri, Dergâh Yayınları, İstanbul.

Huyugüzel, Ö. Faruk (2000), İzmir Fikir ve Sanat Adamları (1859-1959), Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara.

Kurdakul, Şükran (1973), Şairler ve Yazarlar Sözlüğü, Bilgi Yayınevi, Ankara.

Nesin Vakfı Edebiyat Yıllığı (1981), 1980 yılında yuvarlak yaşdönümlerinde edebiyatçılarımız, Kardeşler Basımevi, İstanbul.

Okay, Orhan (1987), Necip Fazıl Kısakürek, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara.



* Dr. Öğr. Üyesi Müberra Bağcı, Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü, İzmir/Türkiye, e- posta: muberra.bagci@ege.edu.tr, ORCID: 0000-0002-2284-2220.

[1] Bu bilgi yazarın 1960 yılında Tıp Fakültesi Talebe Cemiyeti tarafından düzenlenen edebiyat matinesindeki konuşmasından alınmıştır. Konuşma metni yazarın oğlu Taran Bilbaşar tarafından verilmiştir.

[2] Ataç’ın şiir konusundaki yazıları hakkında ayrıntılı bilgi için bkz. Bir Şiir Eleştirmeni Olarak Nurullah Ataç (Çağın, 2012) ve Şiir Daima Şiir Ataç’ın Şiir Yazıları (Çağın, 2013).


Dr. Ünal ŞENEL* \\\\

İZMİR’DE TASAVVUF ŞİİRİ GELENEĞİNİ SÜRDÜREN ÜÇ ŞAİR:

HASAN FEHMİ TEZDOĞAN, AYHAN ALTINKUŞLAR, AHMET ILGAZ

Ünal ŞENEL*

 

Klasik Türk edebiyatının temel kaynaklarından biri de tasavvuf düşüncesidir. Türklerin İslâmiyeti benimsemelerinden itibaren çok sayıda mutasavvıf şair yetişmiş ve bu şahsiyetler farklı türlerde yazdıkları şiirlerle edebiyat ve fikir dünyamızı zenginleştirmişlerdir. Klasik Türk şiiri tasavvuf terminolojisinden kaynaklanan çok zengin tefekkür ve tahayyül mahsulüne sahiptir (Pekolcay 1981: 24-26). Divan edebiyatı mazmunlarının önemli bir kısmı tasavvuf kültüründen kaynaklanmıştır. Bu mazmunlar zamanla diğer şairler tarafından da benimsenmiş ve adeta ortak bir terminoloji oluşmuştur (Levend 1980: 44-49).

Tasavvuf şiiri geleneği edebiyatımızın batı kültürü tesiri altına girmeye başlamasından itibaren yavaş yavaş tesirini azaltmakla birlikte varlığını devam ettirmiştir. Tanzimat döneminden itibaren birçok şair tasavvuf kültüründen beslenmekle birlikte modern edebiyat birikiminin imkânlarından da faydalanarak orijinal imajlar oluşturmuşlardır. Yahya Kemal’den Arif Nihat Asya’ya, Asaf Hâlet Çelebi’den Sezâi Karakoç’a, Beşir Ayvazoğlu’na kadar birçok şair bu çizgide değerlendirilebilir.

İzmir’deki kültür, sanat, edebiyat atmosferi de bu bakış açısıyla incelendiğinde benzer bir seyir görmek mümkündür. Osmanlı’nın son dönemlerinde İzmir, tasavvufî muhitler bakımından dikkate değer bir zenginliğe sahiptir.  İzmir’de çok sayıda dergâh ve tekkenin bulunduğu kayıtlarda yer almaktadır. Tuncer Baykara’ya göre 1908 yılında İzmir’de 15 tekke bulunmaktadır (Baykara 1974: 42). Bunlardan İkiçeşmelik- Kadifekale arasında bugün sadece arsası bulunan Mevlevîhâne, Tilkilik’te halen mevcut bulunan Emir Sultan Rifâî tekkesi, Basmâne garı karşısındaki Mısrî dergâhı, Bozyaka’daki Bektâşî tekkesi en çok bilinenleridir (Demirci 2017). İzmir Mevlevîhânesi şeyhi Nureddin Efendi’nin oğlu Mustafa Hayrettin İndelen ile 1992 tarihinde yaptığımız mülakatta İzmir’deki dergâhlar ve şeyhleri hakkında önemli bilgiler yer almaktadır (Şenel 2013: 50-51). Bu dergâhların İzmir’in sosyal ve kültürel hayatına katkılarını aksettirmesi, işgal yıllarında halkın moralinin yüksek tutulmasındaki rolleri bakımından o dönemdeki Sada-yı Hak gazetesinde yayımlanan “Emir Sultan Dergâhı’nda” başlıklı yazı dikkate değerdir (Şenel 2012: 16). Dergâhların dışında İzmir’deki tasavvuf çevrelerinin müdavimi oldukları kıraathâneler de vardır: “Askerî Kıraathane’de Bıçakçızade Hakkı, Baha Tevfik, Şahabettin Süleyman, Yakup Kadri, Hamit Suphi ve Bezmi Nusret gibi yazarlar toplanırlarken, Mevlevî Şeyhi Nurettin, Tokadizade Şekip, Müstecabizade İsmet ve Hüseyin Avni gibi daha ziyade mevlevilik veya bektaşiliğe meyilli yazarlar Ekmekçibaşı Kıraathanesi’ne çıkarlardı” (Huyugüzel 1992: 67).

İzmir’de tasavvuf düşünce ve kültürünün yaygınlaşmasında etkili olan kişi ve kurumlar hakkında Mehmet Demirci tarafından yayımlanan İzmir’de Tasavvuf Kültürü adlı kapsamlı çalışma, şehrin kimliğinin bu yönünü büyük ölçüde ortaya koymaktadır (Demirci 2017).

İzmir Mevlevîhânesi’nin şehrin kültür ve sanat hayatına katkıları konusunda Mustafa Üzel tarafından yapılan çalışma da Mevlevîhâne’nin İzmir’deki etkili fonksiyonunu gözler önüne sermektedir (Üzel 1018).

Adı geçen muhitlerin manevî ve kültürel atmosferinden beslenen bir hayli edip ve şair yetişmiş, çok sayıda eser yazılmıştır. Şeyh Nureddin Efendi bunlar arasında önemli bir yere sahiptir. Onun 1914 yılında Ahenk gazetesindeki “Külâh-ı Mevlevî” redifli şiir yazma çağrısına uyarak birçok kişi gazeteye şiir göndermiştir. Bu şiirler bir kitabı dolduracak hacme ulaşmış ve yayımlanmıştır (Okumuş 2013).

Büyük ölçüde İzmir’deki Mevlevî muhitinden etkilenen Tokadizade Şekip’in Derviş Sözleri kitabında yer alan şiirler tasavvufî muhtevaya sahiptir (Çağın 1998: 118-128).

Neyzen Tevfik, Şair Eşref gibi tanınmış şahsiyetlerin de İzmir’deki tasavvufî muhitlerden beslendikleri bilinmektedir.

Ömer Faruk Huyugüzel hocamızın İzmir Fikir ve Sanat Adamları adlı eserinde de çok sayıda mutasavvıf şahsiyetin İzmir’in kültür ve sanat hayatında etkili olduğu görülmektedir (Huyugüzel 2000).

 

HASAN FEHMİ TEZDOĞAN

Yirminci yüzyılda İzmir’de tasavvufî kültür birikimini şiirle dile getiren kişiler arasında Hasan Fehmi Tezdoğan önemli bir yere sahiptir. Tezdoğan, İzmir ve çevresinde Melâmîliğin yayılmasında etkili olan bir şahsiyettir (Ulupınar-Yoldaş 2013: 601-610). Ataları Bursa’dan Rumeli’ye iskân edilen aileler arasında yer alan Hasan Fehmi Tezdoğan, bir zamanlar Osmanlı toprağı olan Kuzey Makedonya’nın İştip şehrinin Muşansa köyünde 1885 yılında dünyaya gelmiştir (Kumanlıoğlu 2007). Tikveş’e bağlı Nigotin’de Hacı Şeyho diye bilinen Mustafa Efendi’den ilköğrenimini tamamlayıp İştip Medresesine devam etmiştir. Medresedeki hocası Hacı Ali Rahmi Efendi, Salih Rifat Efendi yoluyla Melâmilik ekolünü Rumeli’de yayan Pir Muhammed Nûru’l-Arabî’ye bağlıdır. Hasan Fehmi Efendi’ye hocası 22 yaşında “hilâfet” vererek Melâmet düşüncesini yayma yetkisi vermiştir (Kumanlıoğlu 2007: XX). Böylece Hasan Fehmi Efendi, çocukluk ve gençlik yıllarının geçtiği Doğu Makedonya bölgesinde tasavvuf düşüncesinin yayılmasında etkili olmaya başlamış; birinci Dünya Savaşı sırasında Osmanlı ordusunda askerliğini yapmış; Cumhuriyet döneminin başlarında da Türkiye’ye ailesi ve dostlarıyla birlikte göç ederek İzmir’in Menemen ilçesinde zâhirecilik, bakkallık ve tütüncülük yaparak geçimini sağlamaya çalışmıştır. Sohbetleriyle çevresinde geniş bir muhabbet halkası oluşturan Hasan Fehmi Tezdoğan, 1939 yılında İzmir’e taşınmış ve 1951 yılında vefat etmiştir. Kabri Kokluca mezarlığındadır. Hasan Fehmi Divanı ve Tarifnâme adlı iki eseri vardır (Kumanlıoğlu 2007: XXII).

Hasan Fehmi Tezdoğan’ın şiirleri, halifelerinden Ahmet Kumanlıoğlu’nun oğlu Hasan Fehmi Kumanlıoğlu tarafından Hasan Fehmi Divanı ismiyle neşredilmiştir.[1] Kitaptaki şiirler klasik tarzda tertib edilen divanlar gibi ilk beytin son harfine göre sıralanmış, lâtin alfabesindeki gibi a’dan z’ye doğru düzenlenmiştir.

Hasan Fehmi Tezdoğan’ın şiirlerinde tasavvuf düşüncesi Yunus Emre ve Niyazi Mısri çizgisinde dile getirilmeye çalışılmıştır. Vahdet-i vücud ve tevhid anlayışı ön planda tutularak tasavvuf terbiyesi maksadıyla manzumelerin tertib edildiği görülmektedir. Divan’da, tasavvufî halk edebiyatı sahasında eser veren şairlerin kullandıkları başlıca mazmunların kullanıldığı dikkati çekmektedir. Dinî literatüre hâkim olunduğu; bazı ayet ve hadislere sık sık atıfta bulunulduğu; Arapça, Farsça terkiplerin yerli yerinde kullanıldığı görülmektedir. Divan’da zaman zaman “kanı”, “bunda” gibi Eski Anadolu Türkçesi döneminde kullanılan kelimelere yer verildiği, nadiren de Rumeli ağzı özellikleri taşıyan kelimeler kullanıldığı görülmektedir. Daha çok “Fehmî”, nadiren de “Talibî” mahlası kullanılmıştır. Hasan Fehmi Tezdoğan’ın şiirlerinde hazmedilmiş bir tasavvuf kültürünün samimi bir söyleyişle dile getirildiği fark edilmektedir.

Hasan Fehmi Divanı yayına hazırlanırken herhangi bir tasnife tabi tutulmamıştır. Klasik usule bağlı kalınarak şiirlere başlık konmadığı da dikkati çekmektedir.

Besmeleyle başlanılan Divan’ın ilk manzumesinde Allah’a yakarış söz konusudur:

“Ya Rabbi beni ağyâre saldırma

Bu’d fırkatın nârına yandırma

Mu’tad et kalbimi zikrinle dâim

Uyandır nevm-i gaflete daldırtma” (s. 2)

Bu yakarışla birlikte bazı dörtlüklerde şathiyyat örneği sayılabilecek mısralara da rastlanmaktadır. “Naz makamında” olunduğunda ifade edilebilecek “senli-benli” samimi söyleyişe şu mısralar örnek gösterilebilir:

“Vaslına muhabbet nimettir bana

Birliğe ulaşmak izzettir bana

Hicâb-ı cenneti sed çekme bana

Huri gılmân ile beni kandırma” (s. 2)

Divan’da Peygamber sevgisi ve O’na sığınma duygusu da açıkça görülmektedir:

“Bu âlem mebdei sensin

Evvelsin Yâ Resûlallah

Nübüvvet hâtemi sensin

Âhirsin Yâ Resûlallah

………

Senin esrâr-ı mi’râcın

Fenâfillah olan bildi

Bekâbillah bulan erdi

O zevke Yâ Resûlallah” (s. 52)

Divan’da Ehlibeyt muhabbeti de birçok mutasavvıf şairde görüldüğü gibi sık sık dile getirilmektedir:

“Muhammed birliğe edince salâ

Ali Zülfikârı saldı dört yana

Ol gürûha dâlil buldular felâh

            Meded Yâ Muhammed şâhımdır Ali

            Herdem gönlümdeki mihmânım Ali

…………

Hasan’la Hüseyin ciğerpâreler

Âşıklar kalbinde açtı yâreler

Tabîbler bu derde bulmaz çâreler

            Meded Yâ Muhammed şâhımdır Ali

            Herdem gönlümdeki mihmânım Ali” (s. 66)

Hasan Fehmi Tezdoğan, Divan’ında mürşidi, pîri ve Melâmîlik yolu hakkında da hissiyâtını dile getirmiştir:

“Mürşidim Ali Rahmi

Bildirdi beni bana

Ol irşâd-ı manevî

Bildirdi beni bana

……..

Terk edince varlığım

Gitti gönül darlığım

Zevk ile irfanlığım

Bildirdi beni bana

 

Oldum Tevhîd’e dâvet

Hemen ettim icâbet

Ol sıdkile şehâdet

Bildirdi beni bana

………

Fehmi buldu vahdeti

Ol dost ile halveti

Nur Muhammed himmeti

Bildirdi beni bana” (s. 16)

Divan’da tasavvuf zevkinin insan ruhunda uyandırdığı coşkunluk da mısralarda şöyle aksetmektedir:

“Ölmeden evvel ölüp

Kabre giren anlar bizi

Haşrolup haşrolmadan

Mahşer gören anlar bizi” (s. 72)

Hasan Fehmi Divanı’nda tasavvuf düşüncesindeki “kabz” ve “bast” halleri de Yunus Emre’yi hatırlatacak tarzda samimi bir söyleyişle dile getirilmektedir:

“Gönlümün kararı yoktur

Her saat bir hâldeyim

Bazı firkat bazı hasret

Bazı mihnet içreyim

……..

Bazı gâfil bazı câhil

Bazı âlim olurum

Bazı ifrat bazı tefrit

Bazı evsat içreyim

 

Bazı şâkir bazı zâkir

Bazı mezkûr olurum

Bazı kesret bazı vahdet

Bazı halvet içreyim

…….

Fehmi’nin halleri çoktur

Binde birin demedim

Bazı gökte bazı yerde

Bazı perde içreyim” (s. 94)

Yukarıdaki örneklerde de görüldüğü gibi Hasan Fehmi Tezdoğan, yüzyıllardır devam eden tasavvufî kavram, fikir, duygu ve hâlleri sade bir dille ve samimi bir söyleyişle yirminci yüzyıl Türkiye’sinde dile getirmiştir. Bu şiirler de İzmir ve çevresinde tanınıp bilinmesine ve sevilmesine yol açmış, çok sayıda takipçisi olmuştur. Bunlar arasında şairler de bulunmaktadır.

 

AHMET AYHAN ALTINKUŞLAR

Ahmet Ayhan ALTINKUŞLAR 1931 yılında Manisa’nın Turgutlu ilçesinde doğmuştur.  Aile kökleri Turgutlu’nun Avşar köyüne dayanır. İlkokula kayıt sırasında, okul müdürünün: “Ben Ahmet isimli birini okula kaydetmem; ismi Ayhan olsun!” demesi üzerine ikinci adıyla okula kaydı yapılır. İlkokulu İzmir’de, ortaokulu Turgutlu’da okumuştur. Lise öğrenimine Manisa’da başlayan Altınkuşlar, 1947 yılında İstanbul’da “Resim Müzik Semineri” adlı okulu kazanarak Resim bölümüne kaydolur. Ek branş olarak da müziği seçer. Bir yıl sonra okul kapatılınca, Bolu Erkek Öğretmen Okulu’na nakledilir. 1950 yılında mezun olarak Ağrı’nın Tutak ilçesinde ilkokul öğretmenliğine başlar. Askerlik dönüşü Burdur-Yeşilova ve Turgutlu’nun köylerinde öğretmenlik yapar. Manisa Yetiştirme Yurdu’nun kuruluşunda görev alır. Turgutlu’da çocuk kütüphanesinde çalışır. 1960-1964 yılları arasında Erkek Sanat Okulu’nda görev yapar.

 Müzikle ilgisinden dolayı, öğretmen maaşının büyük bölümüyle İzmir Devlet Konservatuarı öğretmeni Marta Amati’den keman dersleri alır. Gazi Eğitim Enstitüsü Müzik Bölümü’nü kazanarak uzaktan öğretimle okur ve 1964’te mezun olur. Turgutlu Kız Enstitüsü’ne müzik öğretmeni olarak atanır. Bu görevi sırasında, Bursa’dan sonra Türkiye’nin ikinci özel mehter takımı olan Turgutlu Mehteri’ni 1965 yılında kurar. Bu hedefine ulaşmak için, Topkapı Sarayı ve Askeri Müzeyi gezerek mehter takımının kıyafet ve silah resimlerini çizer. Turgutlu’daki terzi ve demircilere bunları hazırlatarak esnaftan oluşan mehteri hayata geçirir.

Ayhan Altınkuşlar, 1969 yılında İzmir Yüksek İslam Enstitüsü’nde dinî mûsıkî hocası olur. Ankara Üniversitesi’nde İsmail Baha Sürelsan’ın danışmanlığında “Türk Mûsıkîsinde Kullanılmış Makamlar ve Usuller” adlı çalışmayı yapar. 1985’te Buca Eğitim Fakültesi’nde lisans tamamlama programını takip eder. Sanatta Yeterlilik unvanını alarak Dokuz Eylül Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde doçent kadrosuna atanır. Fakülte korosunu kurar ve çalıştırır. Bu süre zarfında Ege Üniversitesi Konservatuarı’nda da dersler verir. 1996 yılında Süleyman Demirel Üniversitesi’ne Türk Din Mûsıkîsi profesörü olarak tayin edilir. 2000 yılında yaş haddinden emekli olur.

Ayhan Altınkuşlar, resmî görevlerinin dışında Turgutlu’da Arsevenler Derneği, İzmir’de Türk Kültür ve Sanat Derneği bünyesinde çok sayıda öğrenci yetiştirmiştir. Yetiştirdiği öğrenciler, üniversitelerde Türk müziğinin yaşatılmasında önemli görevler üstlenmişlerdir.

Ayhan Altınkuşlar 22 Kasım 2012 tarihinde İzmir’de vefat etmiştir. Turgutlu’daki yeni kabristana defnedilmiştir.

Ayhan Altınkuşlar, “tarihî” ve “kültürel” değerleri, sadece “düşünen” değil, aynı zamanda “yaşayan” ve “yaşatan” bir insandır. O, yüzyıllar içerisinde ortaya çıkmış, değişip dönüşerek bugüne ulaşmış klasik değerlerin peşinde olmuş ve onları güncellemiştir.

Altınkuşlar’ın çalışma yaptığı dönemde mehter müziği, tasavvuf müziği gibi alanlar hiç de popüler değildi; bunlar zamanla yaygınlık kazanmıştır.

Hoca, unutulmaya yüz tutmuş bir entruman olan “lâvta”yı gündemine almış, yetiştirdiği öğrencilerini bu saza yöneltmiş ve yaygınlık kazanmasına katkıda bulunmuştur. Ayrıca klasik şiiri ve tarih düşürme metodunu gençlerin dikkatine sunmuştur.

Giyim tarzından, kullandığı kelimelere kadar her yönü aktüel olanın dışında olmakla beraber, Ayhan Altınkuşlar, çocuklar ve gençler arasında hep ilgi odağı olmuş, çok sevilmiş ve güncel olanı kuşatabilmiştir. Çünkü kimseye benzemeyen, sadece kendine has olan bir kişiliği ve tarzı vardır. Dostlarının deyimiyle o, “İzmir’de yaşayan bir İstanbul beyefendisidir.”

Ayhan Altınkuşlar, bütün bu özelliklerinden dolayı “geçmiş”ten “geleceğe” köprü olan bir şahsiyettir.

***

Şiirleri, Derûn-i Dilden Damlalar (Altınkuşlar 2006) adlı kitapta toplanmıştır. 200 civarındaki bestesinin bir kısmı TRT repertuarında yer almakta ve konserlerde icra edilmektedir. Ayhan Altınkuşlar müzikle ilgili bilgilerini İsmail Baha Sürelsan, Ali Rıza Avni gibi üstadlardan edinmiş; edebiyat, kültür ve maneviyat alanındaki gelişimini ise gençlik yıllarında, Turgutlu’da saygın bir şahsiyet olan Ârif Eren’den, daha sonraki yıllarda da Sâmiha Ayverdi ve diğer münevverlerden tamamlamıştır.

Ayhan Altınkuşlar, kurduğu mehter takımı ve müzik korolarıyla; yetiştirdiği öğrencilerle, yazdığı şiirlerle ve yaptığı bestelerle Manisa, İzmir ve Isparta’da mûsıkî kültürünün ve edebiyatın gelişmesine, canlanmasına ve yaygınlık kazanmasına katkılar sağlamıştır.

Ayhan Altınkuşlar, Türk Müziği alanındaki derin bilgisi ve tecrübesi yanında, aruz vezniyle şiir yazmasıyla da dikkati çekmiştir. Özellikle ebced hesabıyla tarih düşürmesi meşhurdur. Ayrıca hafızasında çok sayıda unutulmuş klasik formdaki şiiri saklamış ve yeri geldiğinde bunları sohbet meclislerinde paylaşmıştır. Nüktedan ve hazırcevap birisidir.

Ahmet Ayhan Altınkuşlar hakkında lisans ve yüksek lisans tezleri yapılmıştır.

***

Şairin Derûn-i Dilden DAMLALAR adlı şiir kitabı şu alt başlıklardan oluşmaktadır: Yakarış, Hoş Geldin Eyâ Berîd-i Canân, Evvel Giden Ahbâba Selâm Olsun Erenler, Tebrikat, Ey Şanlı Türk, Tiryakice, Evlâd ü İyâl ü Muhibbân, Öğütler, Edeb Yâ Hû, Ben Güzel Sevmeye Geldim. Kitabındaki bölüm başlıklarından da anlaşıldığı gibi Ayhan Altınkuşlar, tasavvuf kültürüne derinden vakıf olan bir edib ve mûsikîşinas olmakla birlikte sahip olduğu vasıfları didaktik bir tarzda başkalarına dikte etme çabası içinde olmadan, ilgilendiği her alana hâlini aksettiren ve sindiren bir şahsiyet olarak görülebilir.

Derûn-i Dilden Damlalar kitabı, “Cümle yahşî ben yaman / Cümle dâne ben saman” alıntısıyla başlıyor ve “Bir Hasbihâl” başlıklı kıtada şair okuyucuya hâlini şöyle arz ediyor:

“Kâinatta en günahkâr vücud varsa benim

Yok yüzüm varmak için Allah’a isyânımla ben

Zâhir ü bâtında yokken zerre mikdar kıymetim

Sefirâz oldum dü âlem, cehl ü nâdânîmle ben

Hangi bir mahlûkla şayet nefsimi etsem kıyâs

Cümlenin mâdûnu kendim, küfrü îmânımla ben” (s. 3)

 

“Yakarış” başlığı altında toplanan şiirlerin bulunduğu bölümde münâcât, na’t tarzında Allah’a yakarış ve Peygamber’den şefaat dilemenin yanında “efendisine” hitaben yazdığı şiirler de bulunmaktadır. Şairin bağışlanmak için Allah’a yakarışını dile getirdiği şiirlerinde şöyle samimi söyleyişler yer almaktadır:

“Kıl terahhum gözüm giryân etme Allah’ım meded

Sen rahîmsin sîne-biryân etme Allah’ım meded

 

Yandı cismim âteş-i aşkınla bâri lûtf edib

Yakma, vîrân kalbi, sûzân etme Allah’ım meded

………

‘Men aref’ nuruyla tenvir eyle Yâ Rab gönlümü

Kendi mülkin zûlmetistân etme Allah’ım meded” (s. 4-5)

“Bağışla Allah’ım” başlıklı şiirde şair günahlarını sayarak affını talep ediyor:

“Mücrimim, sırtımda cürmüm yüz tutub Rahmânına

Geldim Allah’ım recâya el açub Gufrânına

 

Harcadım pullar misâli şol ömür sermâyemi

Yüz mü kaldı yâ İlâhî varmağa divanına

………

Yâ İlâhî, bâb-ı lütfun sedd edüb kovma beni

İhtiyâcım cümleden çokdur senin ihsanına” (s. 7)

Altınkuşlar, “Yâ Rabbî” başlıklı şiirinde de içten yakarışını sürdürüyor:

 “Günâhım taşdı köpürdü

Merhamet eyle yâ Rabbî!

Sevâbım silüb götürdü

Merhamet eyle yâ Rabbî!

 

Muhammed Mürsel hakkıyçün,

Karan’lı Veysel hakkıyçün,

Havâ, su, cebel hakkıyçün,

Merhamet eyle yâ Rabbî!” (s. 6)

 “Bir Cum’a Duâsı” başlıklı şiirde de Altınkuşlar, mütedeyyin bir şair olarak Allah’a şöyle yalvarıyor:

“Ey Allah’ım, ey Allah’ım, dönder yüzüm senden yana

Aşub taşmadan günâhım, dönder yüzüm senden yana

……..

Ben sana etdikçe secde, getir yâ Rabb beni vecde

Namazda, oruçda, hacda, dönder yüzüm senden yana” (s. 8)

Ayhan Altınkuşlar, “Na’t-ı Şerîf” başlıklı şiirinde de Hazreti Peygamber’e şu mısralarla hitab ediyor:

“Dilim cenâb-ı pâkine senâde yâ Resûlallah

Hiç ârâm etmiyor subh u mesâde yâ Resûlallah

 

Sen Server-i kâinât u hem Seyyîd-i Mürselînsin

Ve ind’Allah kıymetin çok ziyâde yâ Resûlallah

 

Geç indim âlem-i ervâhdan efsûs görmedim veçhin

Hiç olmazsa ma’nâda aç nikâbın yâ Resûlallah” (s. 12,13)

Ayhan Altınkuşlar, birçok mutasavvıf şairde olduğu gibi Ehlibeyt muhabbetini “Aşr-ı Muharrem” başlıklı şiirinde şöyle kelimelere döküyor:

“Yine elem dolu dilim bugün ki on muharremdir

Hiç ummasın o kimse mağfiret bu ayda hurremdir

………

O seyf-i zâlimin vurub irâka-yı dem etdiği

Resûl-i Müctebâ’ya bûse-gâh olan o gerdendir

 

Kimin ki kalbi bu elîm elem ile yanık değil

Yezîd ü Şimr-i mel’ûna müsâvi yâ ki tev’emdir” (s. 15)

Ayhan Altınkuşlar, “Sultânıma” başlıklı şiirinin başlangıcında şöyle bir takdimde bulunuyor: “Bu şiir mürebbiye-i sânîyem Sâmiha Ayverdi Hanımefendi’ye aşk derecesindeki merbûtiyyetimin âciz kelimelerle ifâdesidir.” Bu ibareden de anlaşıldığı gibi Ayhan Altınkuşlar, Turgutlu’da gençlik yıllarında yakından görüştüğü Arif Eren’in vefatından sonra Sâmiha Ayverdi’nin sohbetlerine devam etmiş ve dostluk halkasına dâhil olmuştur. Şairin Derûn-i Dilden Damlalar adlı kitabında Sâmiha Ayverdi için altı şiir yazdığı görülmektedir. “Sultânıma” başlıklı şiirde yer alan bazı beyitler şunlardır:

“Dilim, dehânım, zebânım; gör ki sana bu cân âşık

Bir ben değil a Sultânım sana kevn ü mekân âşık

……..

Cism ile fânisin elbet fakat kudsiyyetin bâkî

Kürre-i arz üzre sana âşikâr u nihân âşık

 

Gül yüzün gören de âşık, hak sözün duyan da âşık

Hülâsâ ma’lûmun olsun sana her dü cihân âşık

………

Eğer ki lâyıksa bir de zümre-i âşıkân içre

Var bir gedâ-yı bî-nişân u bî-çâre Ayhan âşık” (s. 16)

“Bu da aynı şekilde, aynı Sultân’a râbıta-i derûniyyemin bir başka türlü ifâdesidir.” takdimiyle başladığı “Hep Sen” başlıklı şiirde de şu beyitlere yer verilmiştir:

“Mürde dildik, ihyâ olduk; himmetlerinle yol bulduk

Lebâleb aşkınla dolduk nutk-i Sultân dinlemekden

……….

Bak ihvânın dizi dizi, yetişdirdin cümlemizi

Ayırmasın Allah bizi sâyende serinlemekden

 

Ayhan Dede der sözünü gayreti bulmak özünü

Sürer yerlere yüzünü geçmez izin izlemekden” (s. 18)

Ayhan Altınkuşlar, acizliğini ve Sâmiha Ayverdi’ye duyduğu bağlılığı da “Ah Efendim!” başlıklı şiirinde şöyle dile getiriyor:

“Sen Hudâ nûrundan nûrsun, bu cân nursuz nîce dursun

Âgâh eyle ne olursun noksânım itmâm ideyim

 

İrfânına erdir beni kördür gözüm gördür beni

Senin gibi sevdir beni ki hâl-i mestân ideyim

 

Feyzinle feyziyâb eyle, neşvenle neşveyâb eyle

Tıbkı senin gibi öyle katremi ummân ideyim” (s. 19)

Altınkuşlar, 1993 yılında yazdığı “Sâmiha Ayverdi Hanımefendi’nin Ufûllerine Târih” başlıklı şiirinde Allah’a hamd ve yakarıştan; Peygamber’den şefaat diledikten sonra duygularını şöyle dile getiriyor:

“Ebü’l- Abbas Seyyîd Ahmed-er-Rifâî mürîdânı

Devlet ü millet yolunda hepsi âmâde hizmete

 

Akl ile îmân, irâdeyle tatbikdir hep işleri

Cümlesi nefs-i şûmunu habs etmiş sicn-i edebe

 

Kutb-i dâire-i irfân es-Seyyîd eş-Şeyh-i Ken’ân

Sâyesinde heşt asırlık bu dergâh döndü mektebe

 

O mekteb me’zûnlarından ki vardı bir me’zûnesi

Sâhib olmadı hiçbiri böyle âlî icâzete

…….

Evvelâ lâfzen ü mâ’nen dedim ufûl târîhini:

Sâl-i bin dört yüz on üç hicrîde erdi saâdete’

 

Ve bâis-i teferrûhum oldu şu târîh-i tamı:

Çifte bayram yapmak içün kondu kasr-i Cennete’” (s. 22, 23)

Ayhan Altınkuşlar “Arzu” başlıklı şiirinde, bir bakıma hayat felsefesi diyebileceğimiz, ulaşmak istediği hâli, murâdını dile getirmektedir:

 “Sırr-ı eşyadır murâdım şekl ü elvânı n’idem

Gerçek îmân isterim ben sözde îmânı nidem

…….

Serde tâc-ı ma’rifet bir sermedi sultân olsam

Mülk-i cihân, taht-ı kisrâ, tâc-ı hâkanı n’idem

……..

Ahmed’â vasl-ı Alî’den sırr-ı noktaya irsen

Tâm olurdun ol zemân kim âh bu noksânı n’idem” (s. 40)

“Elbette Olur” başlıklı şiirinde de dervişlik yolunda olanlara bazı uyarılarda bulunur:

“Âşıkânın tevbesi, dâimâ amân olur

Tevbesiz kişilerin, halleri yamân olur

…….

Al eline bir kalem, şunu yaz ben de görem:

“Rabb’ini irzâ eden, uşşâka imâm olur”

 

Şermende ol ey dervîş, ne bu ucüb, bu ne iş?

Zinhâr etme gösteriş, kıymetin noksân olur” (s.41)

Benzer bir yaklaşımı hikmetli bir söyleyişle bir kıt’asında da şöyle dile getirmektedir:

 “Tâlibân-ı cevher-i cân isen şübhesiz ki cânsın

Taleb-kâr-ı lokma-i nân isen elbette ki nânsın

Bu nokta-i hakîkatdeki nüktenin âgâhı ol

Sen Allah’dan ne istersen hiç şübhe yok ki ondansın” (s. 161)

Ayhan Altınkuşlar’ın belirgin özelliklerinden biri de doğum, ölüm ve bazı hadiseler üzerine tarih düşürme merakıdır. Dostlarının ve yakınlarının vefatları ve doğumları üzerine ebced hesabıyla tarih düşürmeyi zevkli bir görev saydığı anlaşılmaktadır. Özellikle doğum tarihleri için yazdığı şiirlerde bir takım temel prensipleri çocuklara ve gençlere kazandırma gayreti içerisinde olduğu görülmektedir. İmza yerinde Fakîrü’l-Hakıyr Ahmed Ayhan er-Rifâî yazan “Târîh-i Tevellüd-i Mîlâdî” başlıklı şiirde bu öğütleri kendisine de hitâb ederek dile getirmektedir:

“Şer şeyâtîn kârıdır biz hayrı Hak’dan bilelim

Hakk’a makbûl olalım hem sevelim sevilelim

Hem de nâsı kollayub incitmeden hiç birini

Halka menfur olmadan da makbûliyet görelim” (s. 51)

Şiirlerinin bir kısmından alınan örneklerde de görüldüğü gibi Ayhan Altınkuşlar, sahip olduğu tasavvufî birikimi, klasik kültür değerleri içinden geçirerek zengin bir kelime kadrosuyla bugüne aktaran bir şahsiyettir. Bu yönüyle O, Nezahat Öztekin tarafından neo-klasik bir şair olarak değerlendirilir (Öztekin 2006: IX).

Ayhan Altınkuşlar dinî, tarihî, hamâsî, tabiî, ailevî, sosyal, aktüel hatta espritüel şiirlerinin hemen tamamında sindirilmiş bir tasavvuf kültürü ve zevkini aksettirmiştir. Bu yönüyle de “nev’i şahsına münhasır” bir şahsiyet olarak edebiyatımızda yerini alacaktır.

 

AHMET ILGAZ

Ahmet Ilgaz, Manisa’nın Kula ilçesinde 1933 yılında doğmuştur. 18 Mayıs 2017 tarihinde İzmir’de vefat etmiştir. Mesleği ayakkabı imalatçılığıdır. Babası Kula eşrâfından Kâzım Ilgaz’dır. Çocukluk yıllarından itibaren hemen her gün babasından dinlediği Fuzûlî, Şeyh Gâlib gibi klasik Türk şiirinin zirve şahsiyetlerinin dîvanlarının sesleri ve mânâ dünyası içinde bir seyir yaşamıştır. Dîvanlardan yankılanan sesler, Ahmet Ilgaz’ın iç dünyasını şekillendirmiş ve onun Türkçenin ritmine, âhengine ve mânâ zenginliğine ulaşmasına yol açmıştır.

Ahmet Ilgaz çocukluğundan itibaren ulaştığı bu bilgi, duygu ve estetik birikimiyle şiirler yazmış, bunların çoğu da tanınmış bestekârlarca bestelenmiştir. Bunlar arasında Vefik Ataç, Avni Anıl, Yılmaz Yüksel, Mahmut Bilki, Akın Özkan, Cinuçen Tanrıkorur, Bora Uymaz, Güldeniz Ekmen, Tekin Pâre, Halil İbrahim Yüksel, Yılmaz Karakoyunlu gibi bestekârlar vardır.

Ahmet Ilgaz şiir anlayışını şöyle dile getirmektedir: “Şiir, bir beste gibi, okuyanı kendi mûsikîsine çekmeli, yerine oturmuş kelimelerle rahat telaffuz edilmeli. Muhtevâsındaki derin mânâyla düşündürmeli, âhengiyle, rengiyle heyecan vermeli, konusuna ve yerine göre, anlaşılmaktan ziyâde, gizlediği mânâyı hissettirmeli. Tabiatı konu alıyorsa, önüne bir tablo serip, bunu gönüllere nakşettirmeli. Bazen fısıltı, bazen nidâlar duyurmalı. Az sözle çok şey ifade etmeli. Daha önce yazılanlara benziyorsa, en az onlar kadar kuvvetli, hatta daha güzel bir deyişle söylenmiş olmalı\" (Ilgaz 2012: 9).

Şiirlerini mükemmeliyetçi bir anlayışla kaleme alan Ahmet Ilgaz, çocukluğundan itibaren aşina olduğu şiirin seslendirilmesinde de oldukça başarılıdır. Mevlâna ve Yunus Emre’nin şiirlerini etkili bir tarzda seslendirdiği albümlerin hazırlanmasında görev almıştır. Ayrıca “Ali Rıza Avni\'nin hazırladığı \"Ses ve Saz Dünyamızdan\" adlı unutulmaz radyo programında güfteleri o seslendirirdi” (Demirci 2007).

Ahmet Ilgaz’ın şiirleri önce Rüyâ İçinde Rüyâ ismiyle yayımlanmış; daha sonra bazı ilâvelerle Gönlümün Esrârı (Ilgaz 2012) adıyla neşredilmiştir. Ilgaz’ın şiirlerinin önemli bir kısmı kitap isimlerinden de anlaşılacağı gibi tasavvufî muhtevaya sahiptir.

O da birçok mutasavvıf şair gibi aczinin idrâkinde olarak Allah’tan yardım dilemektedir:

 “Âh aman Rahim Allâh, yolumu âsân eyle,

Cüz irâdeyle hükmüm, geçmez kendime bile.

 

Senden sana sığınır, boynum büker gelirim.

Bir ümide bağlanır, yaşlar döker gelirim.

 

Yâ Rab bir nazarındır, mahşeri pür nûr eder,

Dualar bile senden, dilersen zuhûr eder.”    (Gönlümün Esrârı, s.35)

Ahmet Ilgaz, bir dörtlüğünde de yüzyıllar boyu farklı söyleyişlerle dile getirilen “her şeyin fâni, bâki olanın yalnızca Allah olduğu” fikrini klasik söyleyişten etkilenerek şöyle şiirleştiriyor:

“Her şey fâni ve rüyâ, ki ancak bâki sensin

Ezel şarâbından ver, ver Yârâb, sâki sensin

Küll irâden hükmünde devr eder arz ü semâ

Yâ ilâhi, kerem kıl, ki Hüvelbâki sensin.” (s. 25)

Vahdet-i vücut felsefesinin tekrar edildiği beyitlerde “pervâne” mefaforunun da yer aldığı görülmektedir:

“Ne yana dönersen, görünen tek hakikat O!

Sayıları indir bire, bir tek hakikat O!

 

Döne döne pervâne olup nûruna yârin

Seve seve can vermedeyiz uğruna yârin

 

Hani bizi terk etmeyecek bâkî olan kim

Sonu ne hayâtın, ki bu dünyâda kalan kim.

 

Döne döne pervâne olup nûruna yârin

Seve seve can vermedeyiz uğruna yârin” (s. 25)

Klasik şiirin merkezinde yer alan aşk temasını şair bir gazelinde kendine has bir söyleyişle tekrar etmiştir:

“Varlığım îmânım aşk, vazgeçilmez derdim aşk,

Ey derde dermânım aşk, seni âlâya yazmış

Serde sevdâ-yı aşkı, dilde dermânı aşkı,

Ilgaz fermân-ı aşkı, “Hû” Mevlâ’ya yazmış” (s. 23)

Ahmet Ilgaz da diğer şairlerde olduğu gibi tasavvufi coşkuyu ve Peygamber’e olan bağlılığını şu mısralarda dile getiriyor:

“Ey sofu, zâhirde ednâyız ammâ

Sultânlar köşküdür gönlümüz bizim

Bî karârız bugün köhne cihânda

Hep gonce-i terdir gülümüz bizim

 

Derdimizden doğan dermânı bulduk

Bizde mihnân olan Lokmân’ı bulduk

Aşk ile Leylâ’da Rahmân’ı bulduk

Bû-yi Muhammed’dir gülümüz bizim” (s. 35)

Ahmet Ilgaz da Ehl-i Beyt muhabbetini öne çıkaran şairlerdendir. “Âlî Nefesler İçin” başlıklı şiirinde şu dörtlükler de yer almaktadır:

“Bende olduk, ol velâyet şâhına,

Bâş-ü can verdik, hakikat râhına.

Buyruğun, Haydâr-ı kerrâr hakkına

Lâ fetâ illâ Aliyyül Mürtazâ.

 

Yâ Muhammed, Enbiyâlar serveri,

Rahmeten-lil Âlemîn, Hayrül Enâm.

Nûr-i Haksın, sırr-ı Vâhid âşikar,

İlticâmız, şehr-i ilmin bâbına.” (s. 36).

Kütahya’daki Evliya Çelebi Kültür Derneği Fahri Başkanı Mehmet Dumlu, kitabın takdim yazısında Ahmet Ilgaz’ın şiirleri için “hislerimize tercüman oldu” ifadesini kullanmıştır (Ilgaz 2012: 2). Ahmet. Ilgaz da bir şiirinde ruh dünyasında yaşadığı coşkunluğu mısralara şöyle dökmüştür:

“Gönül vîrânesinde gûşe-i uzletteyiz

Bir nazar kıldı ol cân, onunla halvetteyiz

Aşka imân ederek, belî diyerek geldik

Gel gör ki ne sevdâdır, bezminde hasretteyiz

 

Devredip geldi uşşâk, bunda mürşidin buldu

Nûr-i Muhammed imiş, maksûd âşikâr oldu

Sırlandı ezel ebed, âlem nûr ile doldu

Yandık âteş-i aşka, Hû diye vuslattayız” (s. 34).

Ahmet Ilgaz, Gönlümün Esrârı adlı kitabının “Rüyâ İçinde Rüyâ” başlıklı bölümünde edebiyatımızda asırlar boyu devam eden bir geleneği sürdürerek “Cân”, “Gül-i Rânâ”, “Ehl-i Dil”, “Pîr” ve “Derûndaki Ses” başlıkları altında farklı karakterleri konuşturur. Kahramanlardan Cân şöyle der:

“Sözsüz söyleştiler aşkın hâlinden,

Her birinde bir âh, hicrân elinden.

Cân alıp sattılar sohbetlerinde,

Akıl dîvan durmuş hizmetlerinde.

Hicrân mayasıyla yoğrulan aşkı,

İçtikçe yandılar, ol nûr-i aşkı…”

Kahramanlardan “Gül-i Rânâ” şöyle bir soru sorar:

“Bir ân içindedir bu, rüyâ içinde rüyâ,

Mısrâlardaki kadar güzel miydi Dilârâ?..

Hasretinde bul beni, yokluğum vuslat benim,

Söylenmemiş söz söyle, anlat bana ben neyim?..” (s. 31)

“Pîr”in cevabı şöyledir:

“Ey cân! Nedir bu âhlar, eninler böyle sende?

Sebeplere bağlanma, Müsebbib’e yönel de,

Öyle bir niyâz et ki, Hakk feyzini yağdırsın,

Ne âh kalsın, ne günâh, rahmet-i Lem-yezelde.”

“Derûndaki Ses” ise şunları söyler:

“Hâle vâkıf ârif isen, gayra bakma, öze bak

Ârif isen cân gözün aç, ayân olan yüze bak

Gayra bakma, hele gel sen, vahyolunan söze bak

Gel öze bak, tek yüze bak, Hakk söze bak, öze bak.

 

Çerâğ-ı aşk yanmadan, Zât-ı Hakk olmaz ayân,

Ancak Hakk’ı Hakk ile fehmeder ehl-i irfân.

Bulmadı aklen bilen, çün basirettir gören;

Âşikârdır âşıka, Zât-ı Hakk ayân beyân.

 

Gafletten uyan, aşk ile yan, varlığa bakma,

Rahmân’a sığın, sabra sarıl, sa’yı bırakma.” (s. 33)

 

SONUÇ

Farklı kaynaklardan beslenerek yetişen, farklı meslek ve meşreplere sahip olan Hasan Fehmi Tezdoğan, Ayhan Altınkuşlar ve Ahmet Ilgaz’ın şiirlerinde ortak olan birçok özellik bulunmaktadır. Bunlardan ilki, her şeyden önce şairlerin kendi aczinin farkında olarak Allah’a sığınmaları ve O’ndan bağışlanma dilemeleridir. Aynı zamanda “tevhid” anlayışıyla bütün varlık âlemini “tecelli” nazarıyla görüp hayranlık duygusuyla teslimiyet halinde olmalarıdır. Aynı zamanda her üç şairde de Hz. Peygamber’e ve ehl-i beytine karşı büyük bir hürmet ve muhabbet duygusu hâkimdir. Her üç şairin şiirlerinde de kendileriyle, çevreleriyle ve hayatla barışık olmaktan kaynaklanan bir gönül coşkunluğu, huzur ve sükûn hâli görülmektedir. Kendilerinin bu hâle ulaşmalarına vesile olan, onlara yol gösteren kişilere karşı da büyük bir hürmet, muhabbet ve bağlılık içerisinde oldukları anlaşılmaktadır. Ele alınan şiirlerin büyük bir kısmında da şairlerin içinde bulundukları ruh hâline, bakış açısına ve hoşnutluğa başkalarını da davet etme gayreti göze çarpmaktadır. Her üç şair de bu çabayı tasavvuf şiirinin çağlar boyu süregelen kelime, kavram ve terimleriyle sürdürmüşlerdir.

Şiirlerinden bazı örnekler sunduğumuz Hasan Fehmi Tezdoğan, Ayhan Altınkuşlar ve Ahmet Ilgaz, hayatlarının önemli bir kısmını İzmir’de geçirmiş; duygu ve düşüncelerini büyük ölçüde bu şehirde dile getirerek başkalarıyla paylaşmışlardır. Üçünün de yaşadıkları ve etkili oldukları dönem farklı zaman dilimleriyle yirminci yüzyıl olarak değerlendirilebilir. Yirminci yüzyıl gibi farklı felsefe, düşünce, kültür ve sanat ekollerinin tesiri altında bulunduğumuz ve çok farklı yönlere savrulduğumuz bir çağda; bu çeşitliliğin kesiştiği İstanbul’dan sonra ilk akla gelebilecek şehir olan İzmir’de yüzyılların içinden süzülüp gelen tasavvuf düşüncesinin de varlığını sürdürmesi anlamlıdır. Bu devamlılıkta bahsi geçen çeşitliliğin de büyük rolü olmalıdır. Osmanlının son yüzyılından itibaren birçok yeni düşünce ve anlayışın doğup geliştiği bu şehirde, yüzyıllardır kültür ve sanat dünyamızda etkili olan fikirleri aslî kavramları ve kelimeleriyle şiirlerinde yaşatan şairlerin bulunması dikkat çekicidir. Üstelik bu kadar farklılığın bir arada bulunduğu İzmir şehrinde bir üslûbun nerdeyse başkalarının etkisi altında hiç kalmadan kendine has özelliklerini koruyarak sürdürdüğü görülmektedir.

İzmir’in kültür, sanat ve edebiyat alanlarındaki birikiminin bütünüyle ortaya konulabilmesi için tanıtmaya çalıştığımız şairlerin etkilendikleri kaynaklar ve onların etkiledikleri kişilerin eserlerinin bir bütün olarak değerlendirilmesi gerekir. Ele aldığımız üç şair bu zengin birikimin sadece birer temsilcisidir. Onların eserleri üzerinde de müstakil tahlil çalışmaları yapılmalıdır.

 

KAYNAKÇA

Altınkuşlar, A. Ayhan (2006), Derûn-i Dilden DAMLALAR, Akademi Kitabevi, İzmir.

Baykara, Tuncer (1974), İzmir Şehri ve Tarihi, İzmir.

Çağın, Sabahattin (1998), Tokadîzade Şekip, Akademi Kitabevi, İzmir.

Demirci, Mehmet, “Ahmet Ilgaz”, Yeni Asır, 26.05.2017 tarihli yazı.

--------- (2017), İzmir’de Tasavvuf Kültürü Tarîkatler- Emir Sultan- İzmir Mevlevîhânesi, H Yayınları, İstanbul.

Huyugüzel, Ö. Faruk, “Tanzimattan Cumhuriyete Kadar İzmir’de Kültürel Hayat”, Yedi İklim, nr.(24)+5, Ağustos 1992.

--------- (2000), İzmir Fikir ve Sanat Adamları (1850-1950), Ankara.

Ilgaz, Ahmet (2012),  Gönlümün Esrârı, İzmir.

Kumanlıoğlu, Hasan Fehmi (2007), Hasan Fehmi Divanı (Kelime Açıklamalı), 7.Baskı, Tibyan Yayınları, İzmir.

Levend, Agah Sırrı (1980), Divan Edebiyatı, Enderun Kitabevi, İstanbul.

Okumuş, Necdet (2013), Külâh-ı Mevlevî, İstanbul Fetih Cemiyeti, İstanbul.

Öztekin, Nezahat (2006), “Şiir Geleneğimiz ve Ayhan Altınkuşlar”, Derûn-i Dilden DAMLALAR, Akademi Kitabevi, İzmir.

Pekolcay, Neclâ (1981), İslâmî Türk Edebiyatı I, Dergâh Yayınları, İstanbul.

Şenel, Ünal, “İşgal Altındaki İzmir’de Bir Âyin-i Şerîf”, Kadem Mûsikî ve Edebiyat Dergisi, nr.9, Sonbahar 2012, ss.16-17.

---------, “İzmir’de Mevlevîlik ve Tasavvuf Çevrelerine Dair”, Kadem Mûsikî ve Edebiyat, nr.10, Kış 2013, ss. 50-51.

Ulupınar, Hamide-Yoldaş, Fatma Nur (2023), “Horasan’dan İzmir’e Melâmet Düşüncesi ve Temsilcileri”, Çaka Bey’den Günümüze İzmir -Şehir Kültür Medeniyet, C. II, (Edi.:Turan Gökçe, Hüseyin Çalış), İzmir Kâtip Çelebi Üniversitesi, İzmir.

Üzel, Mustafa (2018), İzmir Mevlevihanesi, Ankara.

 



* Dr.Öğr.Üyesi, İzmir Kâtip Çelebi Üniversitesi Sosyal ve Beşeri Bilimler Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü

[1] Kitabın kapağında Hasan Fehmi Tezdoğan ismi geçmediği için isim benzerliğinden dolayı yayına hazırlayana ait olduğu yanılgısına düşülmemelidir.


Doc. Dr. Ayvaz MORKOÇ*\\\\

NAHİT ULVİ AKGÜN’ÜN ŞİİRLERİNDE İNSAN SURETLERİ

Ayvaz MORKOÇ*

GİRİŞ

Milas’ta 1918 yılında dünyaya gelen ve 1996’da İzmir’de vefat eden Nahit Ulvi Akgün’ün “Doyamadım” adlı ilk şiiri 1936’da Akın gazetesinde yayımlanmıştır. Bu yıldan itibaren vefatına kadar geçen uzun zaman sürecinde başka edebî türde ürün vermemiş, yalnızca şiirle ilgilenerek Türk edebiyatında “Birisi’nin şairi” adıyla şöhret kazanmıştır. Aynı zamanda felsefe öğretmeni olan Akgün, Milas’taki çocukluk dönemi ile İstanbul’daki üniversite yılları dışında ömrünün önemli bir bölümünü İzmir’de geçirmiştir. İlk şiirlerinde romantizmi gözeterek ağırlıklı olarak aşk temasını işlerken 1940’lı yıllarda Garip akımına ilgi duymuş, biçim ve söyleyiş bakımından arayışlarını sürdürmüştür. Şiir serüveninin üçüncü döneminde toplumsal konulara ağırlık vermiş, bireyin toplum içindeki türlü hallerini üstüne düşülmemiş izlenimi veren bir yaklaşımla anlatmaya yönelmiştir. Ülke çapında ilk ünlü olduğu yıllarda “aşk şairi” unvanıyla tanınan Nahit Ulvi’nin ürünlerinde geniş bir tema yelpazesi kullandığı görülür. Aşk şiirlerinde başarılı olmakla birlikte onu yalnızca belli bir temanın şairi olarak görmek kanaatimizce doğru değildir. Nahit Ulvi’nin şiirlerinde başarıyla kullandığı dikkat çekici temalardan biri de “insan”dır. Şairin, “ustalık” döneminde gerçek sesini bulduğu ve kendine özgü şiiri yakaladığı anlaşılmaktadır. Tamamen kendine özgü bir kimliğe ve sanatçı kişiliğe sahip olan Akgün, ne yazık ki Türk edebiyatında yeterince tanınmamaktadır. Amacımız onun “insan” şiirlerini incelemek; yansıttığı insan suretlerini tespit etmek, bu konudaki duygu, düşünce ve yönelimlerini belirlemektir.

 

İNSAN TEMASI

            Cumhuriyet dönemi Türk şiirinde insanın ana eksende temel unsur olarak yer aldığı ilk örnekler 1920’li yıllardan itibaren görülür. Toplumcu şiirin öncü isimleri arasında kabul edilen Nazım Hikmet Ran şiirlerinde bizzat insanı ele alan en dikkat çekici şairdir. 800 civarındaki şiirinde insan temasını farklı yönleriyle ele alıp işlemiştir. İnsana ait konuları bazen kendisi, bazen de başka şahıslar üzerinden anlatırken, zaman zaman da kurmaca karakterler üzerinden dile getirir.

            Hayatının önemli bir kesitinde felsefe öğretmenliği görevini sürdüren Nahit Ulvi Akgün, mesleği gereği çok sayıda insanla diyalog ve iletişim halinde olmuştur. Karşılaştığı farklı insanları şiirlerinde zengin malzeme halinde kullandığı söylenebilir. Şairin amacı okuyucunun aklında yer edecek ve ideal örnek teşkil edecek insan suretleri oluşturmak değildir. O, toplumda türlü sorunlarla mücadele eden kendi halindeki bireylerin ortak insan manzarasını gözler önüne sermeye çalışır. Şiirleri aracılığıyla vicdan, sevgi ve merhamet gibi insani duyguları öne çıkarır. Felsefeci kimliğiyle insanın türlü hallerini temellendirme, anlama ve anlamlandırma gayreti içerisindedir.

            Nahit Ulvi Akgün’ün “Doyamadım” ismini taşıyan ilk şiiri 1936 yılında Akın gazetesinde (Akgün, 1936, nr. 105) yayımlanır. Daha sonra İstanbul ve İzmir’in önemli edebiyat dergilerinde uzun yıllar şiirleri basılır. İstanbul ve Ankara’da çıkan dergilerde Yücel (1939), Servet-i Fünun– Uyanış (1940-1941), Değirmen (1942-1944), Varlık (Ocak 1946’dan itibaren), Kaynak (1948) Yeditepe (1950-1984) ve Türk Dili’nde (1951’den itibaren) çok sayıda şiiri yayımlanır. Elde mevcut gazete ve dergi bibliyografyalarına göre Akın gazetesindeki tek şiirinin haricinde Anadolu (1938-1951), Bağ (1942-1943), Kovan (1943-1947), Fikirler (1947-1950), Yeni Asır (1895), Ege Ekspres (1955-1969) ile Yorum (1960-1961) isimli süreli yayın organlarında çok sayıda şiiri bulunmaktadır. Ayrıca Genç Nesil, Ağaç ve Gayret gibi İzmir merkezli edebiyat dergilerinde bazı şiirleri yer alır. Kaleme aldığı son ürünleri Adam Sanat dergisinde basılmıştır. Gerek süreli yayınlarda, gerekse basılan kitaplarında yer alan ürünler Nahit Ulvi Akgün’ün yalnızca şiir sahasında kalmayı tercih eden üretken bir şair olduğunu gösterir (Huyugüzel, 2000: 465-466)

            Akgün’ün bütün şiirleri içinde en dikkat çekici temalarından birisi “insan”dır. Toplumun alt gelir grubunda yer alan kenar mahallelerdeki şehirli insanları ve onların sıkıntılarını şiirlerde ilk kez ve yaygın biçimde ana tema olarak kullanma eğilimi Garip Hareketi ile birlikte ortaya çıkmıştır. Nahit Ulvi Akgün’ün Garip üçlüsünden en belirgin farkı, şiirlerinde şehirli “sıradan” insanın yanı sıra köyle bağları devam eden kendi halinde yaşayan insana da yer vermesidir. Şair, büyük şehrin sıkıntılarla yüklü karmaşası içinde hayatını sürdüren şehirliler ile yolu zorunlu olarak şehirle kesişen köy insanlarını birbirinden ayırmaksızın anlatır.

            Nahit Ulvi’de kimi Marksist şairlerde olduğu gibi toplumu aksiyona ya da başkaldırıya yönlendirmeye çalışan bir söyleyiş edası yoktur. Şair, bu tavrı ile Garip kitabının ön sözünde yer alan “Şiir bir sınıfın ihtiyaçlarının savunmasını yapmak olmayıp sadece zevkini aramak, bulmak ve onu sanata egemen kılmaktır” ilkesine uyduğunu gösterir. (Orhan Veli, 1992: 26)   

            Akgün’ün 450’yi aşkın şiirinden 44 tanesi tamamen insan temasına sahiptir ki bu küçümsenecek bir rakam değildir. 100’ü aşkın şiirinde ise insan, başka temalarla birlikte ve onları destekler biçimde yer alır. Bu şiirlerde hemen her meslekten, her zümreden ve her yaştan insan yerini almıştır. Onların maruz kaldığı türlü sıkıntılar ve yaşadıkları problemler genelde “tespit” ve bazen de “tasvir” edilmiştir. İyi bir gözlemci olan şair, etrafında ortaya çıkan gelişmeleri karşıdan dikkatle takip eder. Bu onun izlenimci bakış açısının bir sonucudur. Toplum ve insanla ilgili mevcut olumsuzlukların giderilmesi için çoğunlukla bir öneri sunmaz. Eyleme yönelme ve mevcut durumu değiştirme gibi bir çabası yoktur. Siyasî görüş olarak esasen Marksizm’e yakın duran Nahit Ulvi, düşüncelerini aksiyona dönüştürme taraftarı olmamıştır. Bu niteliği ile ülke dertlerinin halli için Marksizm’i teklif eden Nazım Hikmet ile onun siyasî ve edebî çizgisinde ilerleyen Hasan İzzettin Dinamo (1890-1989), Ercüment Behzat Lav (1903-1984), İlhami Bekir Tez (1906-1984) gibi şairlerden ayrılır.

            Akgün’ün şiirlerinde beliren insan suretlerini ve oluşan insan tablosunu değerlendirmek için dönemi yakından bilmek gerekir. Nahit Ulvi’nin şiir serüvenine başladığı 1940’lı yıllarda Orhan Veli Türk şiirinde yeniliklere girişmiş, serbest söyleyişi öne çıkarmış ve küçük insanın dünyasını anlatmaya yönelmiştir. Aynı yıllarda Nazım Hikmet’in izinden giden toplumcu-gerçekçi 1940 kuşağının arayışları da yoğun biçimde devam etmektedir. Akgün bu iki kaynaktan da belli ölçüde yararlanır. Ancak kendi yaşantısı ve toplumdaki küçük insan ile samimi iletişimi onun orijinal insan suretleri oluşturmasında etkili olur. Mizacı gereği daima halka yakın duruş sergileyen şair, insanın sıcaklığını şiirlerinde hissettirmeyi başarmıştır.

            Nahit Ulvi esasen “kendine özgü” diye nitelendirebileceğimiz bir şiir serüvenine sahiptir. Onun şiir sahasında çalışmalarını yoğun biçimde sürdürdüğü yıllarda Nazım Hikmet’i ve Marksist öğretiyi izleyenler arasında birçok şair sloganlara sığınmış ve toplumsal içerikli şiiri bir çeşit ihtilal şiiri kabul etmiştir. 1960’tan sonra ivme kazanan bu akımda Arif Damar (d. 1925), Hasan Hüseyin Korkmazgil (1927-1984) ve Ahmed Arif (1927-1991) başta gelir (Enginün, 2002: 109). 1918 doğumlu olan Nahit Ulvi Akgün, adı anılan şairlerle aynı dönemde toplumsal içerikli ürünler verdiği halde slogan yüklü ihtilal şiirlerine iltifat etmemiştir. Onun ürünlerinde devrimi çağrıştıran aksiyon, zengin-fakir mücadelesi görülmez. Örnek olarak Ahmet Arif’in, “Karanfil Sokağı” (Ahmet Arif, 1989: 7) şiiri ile Nahit Ulvi’nin “Datça’dan” (Akgün, 1984: 15) şiiri karşılaştırılabilir:

“Benim sarp yolum, patikam

Toros, Anti-toros ve asi Fırat

Tütün, pamuk, buğday ovaları, çeltikler

 

Döğüşenler de var bu havalarda

El, ayak buz kesmiş, yürek cehennem

Ümit, öfkeli ve mahzun

Ümit, sapına kadar namuslu

Dağlara çekilmiş kar altındadır.”

            Her yeri kaplayan karlar, Ahmed Arif’e duygu bakımından bağlı bulunduğu yerleri, Toros, Anti-toros ve asi Fırat’ı, burada yaşayanları düşündürür. Bu havada dövüşenler de vardır: “El ayak buz kesmiş, yürek cehennem” halindedir. (Kaplan,1995: 562) “Datça’dan” şiirinde Nahit Ulvi de -Ahmed Arif gibi- doğduğu ve duygusal olarak bağlı bulunduğu Milas’ı anlatır. Çok fakir olan, “ekmek ve kına parası” dahi bulamayan bu insanlarda, sınıf mücadelesinin ortaya çıkardığı kavga veya saldırı düşüncesi yoktur. Ahmet Arif’teki öfke ve hınç dolu söylem, Nahit Ulvi’de yerini sakinliğe bırakmıştır:

            “Datça’dan Milas ovasına indiler

            Sabahın köründe hısım akraba

            Azıkları semizotu soğan sarımsak

            Konuşarak yerler hep bir ağızdan        

 

            Datça’dan Milas ovasına indiler

            Ekmek parasına kına parasına

            Uslarında kocaman pazar somunu

            Hele helva da varsa arasında”

            Sanatçıların kabul etmiş oldukları görüşlerle eserleri arasında tam bir uygunluk aramak her zaman doğru değildir. Sanat eserlerinde ideolojileri aşan bir taraf olduğu unutulmamalıdır. Onlar özelliklerini soyut fikirlerden çok sanatçıların şahsi mizaç ve kabiliyetlerinden alırlar. Çok defa görüldüğü üzere, sanatçılar vücuda getirdikleri eserlerle, kuram olarak benimsedikleri görüşlerden ayrılırlar (Kaplan 1995: 251). Nahit Ulvi Akgün, fikirleriyle Marksist olmakla birlikte şiirlerinde bunu okuyucuya sezdirmemeye çalışır. Toplumcu şairlerin kullandığı hâkim şiir dilinin dışına çıkar. O büyük idealleri olmayan, basit bir hayat süren sıradan insanı anlatmaya çalışır. Toplumda önemsenmeyen insanın problemlerini öne çıkarır. Bu tavrıyla insani değerlere karşı yüksek duyarlılık taşıdığını göstermiş olur. 

            Her kültürel üst yapının içerdiği bir ideoloji olduğunu düşünen Akgün, sözü edilen ideolojinin şiirde doğrudan değil, dolaylı biçimde yer alması gerektiğini söyler ve bu durumun kendi şiiri için de geçerli olduğunu vurgular. Kendisinin bir şair olarak “insan sevgisini temel alan sosyalist görüş”ü benimsediğini söyler. Ardından bu görüşü doktrin olarak şiirinde kimsenin çırılçıplak göremeyeceğini, arasalar da açıkça bulamayacaklarını vurgular (Çolak, 1994: 14). 

            Nahit Ulvi’nin, “insan” şiirlerini iki bölüme ayırabiliriz.

            1. Tek bir insanın çok sayıdaki niteliğinin ayrıntılı biçimde aksettirildiği şiirler.

            2. Çok sayıda insanın genel sıkıntılarının öne çıkarılıp ortak problemlerin vurgulandığı şiirler.

            Yalnız şunu hemen belirtmek gerekir ki yukarıdaki her iki madde de insanı ele aldığı için birbiri ile iç içe geçebilmektedir. Başka bir ifadeyle ister toplumdaki herhangi bir bireyden yola çıkılarak anlatılsın, isterse toplumdaki bir grup insanın genel durumu ifade edilsin sonuçta insanın sıkıntı ve problemleri dile getirilmiştir.

             İnsan temalı şiirlere dikkatli bir gözle bakıldığında şairin toplumda “basit” veya “sıradan” olarak görülen kişilere tamamen sempatik yaklaştığı görülür. Akgün, eğer kentli insanı anlatacaksa çoğunlukla ekonomik ve kültürel yönden az gelişmiş olan kenar mahalle insanını tercih eder. Büyük bölümü çeşitli zorluklarla karşı karşıya bulunan bu insanlar, günlük hayatlarında daima geçim sıkıntısı çekmektedir. Aynı durum değişik nedenlerle şehirle bağları devam eden köylüler için de geçerlidir. Köylü-kentli ayrımı yapmayan Akgün, maddî imkânsızlıklar nedeniyle köyünü terk ederek büyük şehre göçen insanların üzüntü ve mutsuzluklarını da dile getirir.

            Nahit Ulvi’nin küçük ya da sıradan insanı ele aldığı ilk ürünü, 1939 yılında Yücel dergisinde yayımlanan “Dul Ümmünün Yası” şiiridir. (Akgün, Temmuz 1939: 209) Şiirde ineği ansızın ölüveren köylü bir kadının üzüntüsü dile getirilmektedir. Burada ineğin çok sevilen bir insan derecesine çıkarılması söz konusudur.  “Dul Ümmünün Yası”, kanaatimizce Türk edebiyatında bir hayvanın ölümünden duyulan derin üzüntünün şiir halinde ifade edildiği ilk örneklerden biridir:

            “Gözlerim kan oldu, kaldı ırakta;

            Ekmeğim bulgurum yandı ocakta.

            “Tosunum” uyandı saz salıncakta,

            Dostlar ölüverdi sarı ineğim”.

            Kronolojik olarak küçük veya sıradan insan temalı ikinci ürünü “Irgat” şiiridir (Akgün, Ağustos 1942: 2) Bu örnekte şair, “Dul Ümmünün Yası” örneğinde olduğu gibi tek bir kişiyi ele alıp problemlerini dile getirmektedir. 1942 yılında ilk kez Bağ dergisinde gün yüzüne çıkan “Irgat”, şairin aynı adı taşıyan ve yine 1942’de basılan kitabında da yer almıştır. Baş kısmındaki kısa açıklamadan Akgün’ün bu şiiri, İzmir’den yakın arkadaşı olan ve dostlukları İstanbul’da da süren Salah Birsel’e ithaf ettiği anlaşılmaktadır.

            İnsan temalı şiirler kronolojik olarak sıralandığında 1942 yılında yayımlanmış “Irgat”ın ardından, 1947 yılında “Tanıdığım Öğretmen” (Akgün, 1947: 22) ve 1949 yılında “Bir Takım İnsanlar” (Akgün, 1949: 13) gelir. 1966’dan başlayarak 1995 yılına kadar ise hemen her yıl küçük/sıradan insanı ele alan şiirler yazdığı anlaşılmaktadır. 1966 yılından itibaren bu temadaki ürünlerde gözle görülür biçimde artış olmasında ülkenin toplumsal ve siyasi yönden kutuplaşmaya doğru gitmesinin, kaotik bir ortama doğru sürüklenmesinin tesiri olduğunu söyleyebilir. Zira toplumcu eğilimleri bulunan şair kendini dizginlemeye çalışmakla birlikte buna kayıtsız kalamamıştır.

            Akgün’ün tek bir insanı ele alıp üzerinde yoğunlaştığı ürünleri 12 tanedir. Kronolojik sıraya göre bunlar “Malatyalı Hasan”, “Mahmut”, “Sarı Çizmeli Memet Ağa ile Sarı Çizmeli Memet”, “Simitçi Çocuk”, “Bir Çocuk”, “Almancı Bakkal”, “Ziya Usta”, “Emekli Ziya Bey”, “Rumeli Muhaciri”, “Mustabey’in Serüveni”, “Çocuksuz Kadının Bir Günü”, “Kapıcı Karısı” adlı şiirleridir.

            Tek bir insanın ana eksen olarak ele alındığı şiir grubu içinde bulunan “Sarı Çizmeli Memet Ağa ile Sarı Çizmeli Memet” ve “Ziya Usta” şiirlerindeki insanların ortak noktası maddî imkânsızlardır. Bu örneklerde şair, “insan tipi”ni değil, her biri kendine özgü mizaç ve kişilik yapısıyla beliren “insan karakteri”ni gözler önüne sermektedir.      

            “Sarı Çizmeli Memet Ağa ile Sarı Çizmeli Memet” (Akgün, 2000: 177) şiirinde Memet Ağa ile basit ve sıradan bir kişi olarak sunulan Memet karşılaştırılır. Dört adet dörtlükten oluşan şiirin ilk dörtlüğünde mukayese edilen iki kişinin dış görünüşlerine ait farklılıklar belirtilir. İkinci dörtlükte mukayesenin devam ettiği görülür. Ağa, eğlenip gününü gün ederken, adamları onun işlerini yapmaktadır. Buna karşı sıradan bir insan olarak sunulan Memet, gurbet ellerde âdeta eriyip gider.

            “Ağa bulunmaz aransa köyde kentte

            Adaşı gibi erir gider mi gurbette

            Cümbüşte kim bilir hangi memlekette

            İşini döndürür bir takım adamları”

            Şiirin üçüncü ve dördüncü dörtlüklerinde sıradan insan Memet, çeşitli özellikleriyle yakından tanıtılmaya başlanır. Maruz kaldığı sıkıntılar nedeniyle dalgın adımlarla yürümektedir. Sanki yağmur yağmış ve ismi silinip yok olmuştur. Yangından çıkmışçasına yılgın bir görünüme sahiptir. Ne yapacağını bilemez haldedir.

            “Memet dünyamızda adımların dalgın

            Yağmur yağmış silinmiş adın sanın

            Yangından çıkmış gibi öyle yılgın

            Hangi kapıda döndürürsün anahtarı”

            İlk üç dörtlükteki olumsuz tabloların ardından, son dörtlükte yer alan olumlu ifadeler dikkat çeker. Memet, etrafında gelişen olaylara merakla bakar ve bunları hafızasında tutarak içselleştirir. Tecrübesi sayesinde gelişmelerin hangi noktaya varacağını bilir. En son mısrada ise şair ileriye dönük olumlu beklentisini dillendirir: Memet, bir gün maruz kaldığı büyük zorlukların üstesinden gelecektir.

            “Ziya Usta” (Akgün, 1947: 28) şiirinde zengin-fakir tezadına değinilmekle birlikte sınıflar arası çatışmadan söz edilmediği görülür. Bir kunduracı olan Ziya Usta’nın müşterileri Alsancak, Karşıyaka, Kordonboyu, Mustafabey’den gelmektedir ki adı anılan semt ve mahalleler İzmir’in en zengin insanlarının yaşadığı yerlerdir. Sıradan ya da normal insandan farklı “çıtkırıldım” hanımlar ile beylerin “püsküllü çizme”lerinin onarılması gerekmektedir. Ziya Usta’nın yanında çalışan “çiçeği burnunda” genç oğlu, müşterilerden güzelliğiyle dikkat çeken bir küçük hanımefendiye ilgi duymakta, onu içten içe sevmektedir. Ancak “müşteri velinimettir” anlayışına bağlı bulunmak durumunda olan genç, duygularını açıkça ifade edemez:

            “Alsancak’tan gelir Karşıyaka’dan gelir

            Hanımlar beyler çıtkırıldım

            Çizmeleri onarılacak püsküllü

            Ziya Usta’nın oğlu çiçeği burnunda

            Biri var iki dirhem bir çekirdek

            Yüzüne bakamaz “müşteri velinimet”

            Şiirin ikinci parçasında şair, Ziya Usta’nın müşteri profilini daha belirgin biçimde ifade ediyor. Kordonboyu ve Mustabey’den gelen zenginlerin ayaklarına giydikleri basit bir deriden değil, yılan ya da timsah derisindendir. Bu yüzden fiyat olarak çok pahalıdır. Şiirin sonlarına doğru şair, baştan itibaren çizdiği tabloya kendisini de ilave eder. Ziya Usta’ya sevecen, dost bir eda ile kunduracılık zanaatı konusundaki kendi değerlendirmesini yapar: Zor bir zanaat olan bu mesleğin çilesi bitmez.

            “Kordonboyu’ndan gelir Mustabey’den gelir

            Timsah derisi yılan derisi

            Çekiç iner gömülür ökçe çivisi

            Denizden uzaktasın gökten uzakta       

            Elini tez tut ustam akşam oluyor

            Bitmez bu zanaatın çilesi “

            Kırsal bölgelerde yaşayan kimi insanlar ekonomik durumlarını düzeltmek için yaşadıkları mekânlardan uzaklaşmak ve sevdiklerinden ayrılmak zorunda kalırlar. Nahit Ulvi, gurbete çıkıp özlem çeken bu insanları da şiirlerinde ele alır. “Malatyalı Hasan”da (Akgün, 1968: 4) geçim sıkıntısı sebebiyle memleketini terk ederek büyük şehre çalışmaya giden emekçi insandan söz edilir. Şiirden anlaşıldığı kadarıyla Hasan, inşaatlarda çalışan bir “soğuk demir” ustasıdır. İş yerinde günlük zorunlu çalışma saati dolduğunda kendisi gibi sevdiklerinden ayrı kalmış arkadaşlarıyla bir araya gelerek gurbet konusunda dertleşir. Bu durum onların memleketlerine olan özlemlerini bir kat daha artırmaktadır:

            “Yapıda sesler azaldı yer yer

            Yıllarca sonra çıkacak bir kazıdan

            Günümüzün belgesi bu demir iskelet

            Paydos vakti bir araya geldiler

            Durmuş Ali Malatyalı Hasan

            Gene gözlerinde tüttü memleket”

            Gurbetçi insanlar, o yıllarda çok revaçta olan yazlık sinemalarda film seyrederler. Şiirin üçüncü parçasında Hasan, ayrılık, gurbet, geçim sıkıntısı gibi nedenlerle gergindir. Sinemada izlediği filmin atmosferine kendini iyiden iyiye kaptırmıştır. Diğer izleyicilerin gülüşmelerinden rahatsızlık duymuş olacak ki onlara bağırarak tepki gösterir. “Malatyalı Hasan”da şair, tıpkı “Ziya Usta” örneğinde olduğu gibi son mısrada kendisini olaya dahil eder ve “olur mu a Malatyalı böyle bağırmak” diyerek şiire farklı bir hava katar:

            “Kursağında acı soğan ucuz şarap

            Filmde ne sahneler ne sahneler

            Eninde sonunda ne olacaksa olacak

            Sen de kaçır kızı ne yap yap

            Canını mı sıktı bu gülüşmeler

            Olur mu a Malatyalı böyle bağırmak “

            “Almancı Bakkal”da (Akgün, 1984: 27) Almanya’da işçi olarak çalışıp yurda dönüş yaptıktan sonra bakkal dükkânı işletmeye başlayan bir kadından bahsedilmektedir. Dükkânın yakın civarında bulunan ve Almancı kadın gibi yurt dışındaki akrabalarından haber alamayan kimi insanlar, duygusal yakınlık hissettikleri kadına çeşitli sorular soruyorlar. Ortak sıkıntılarını dile getirdikleri için muhtemelen duygusal rahatlama sağlıyorlar.      

            Şair, ilk iki dörtlükte durum tespiti yaptıktan sonra objektifini “Almancı Kadın”a yönlendirip yakından tanıtmaya girişir. Böylece okuyucu, şiirin başından itibaren merak etmeye başladığı kadının hayatı hakkında bilgiler edinmeye başlar. Kadının ikisi kız, ikisi erkek toplam dört çocuğu vardır. Şiirde belirtilmeyen ancak yine de okuyucunun kafasında canlandırabileceği bazı nedenlerden dolayı kadının eşi “Almanyalarda kalmış”tır. Eşine yönelik ayrılık, özlem, kaygı ve merak kadını derinden etkilemektedir. Şiirin son iki mısraında kadına karşı sempati dolu bakış daha belirgin biçimde görülür. Şair, sözü edilen mısralarda kullandığı kelimeler aracılığıyla okuyucuda kadına karşı acıma duygusu uyandırmak istemiştir:

            “Köşe başında bir bakkal var

            Çocukları iki kız iki oğlan

            Erkeği Almanyalarda kalan

            Sürüyor özlemler, ayrılıklar, acılar”

            “Çocuksuz Kadının Bir Günü” şiirinde (Akgün, 1993: 7) nedeni belirtilmeyen bir durumdan dolayı çocuk sahibi olamayan, bu nedenle çocuk özlemi taşıyan bir kadın tanıtılmaktadır. Akşama dek bebe patikleri, hırkalar, yelekler ören kadın, bunları özlemle okşarken eksikliğini hissettiği bebeği arar gibidir:

            “Bebe patikleri hırkalar

            Yelekler örer akşama dek

            Okşar özlemle gülerek

            Gözü düşsel birini arar”

            Bu sırada hayat her şeye rağmen akışına devam etmektedir. Şiirden anlaşıldığı kadarıyla ilk zamanlarda çocuksuzluğu yadırgamış olan kadın, bir süre sonra durumu üzüntüyle de olsa kabul etmek zorunda kalır. Henüz dünyada bulunmayan hayalî bir bebek için hazırladığı yünlerle “koyun koyuna” uyur. Bu yünler artık bebeğin yerini almıştır:

            “Hanımeli tırmanır balkona

            Bir koşuşmadır bir çığlık

            Kendi sesler üretir artık

            Kolları düşer iki yanına

 

            Yünlerle uyur koyun koyuna”

            “Kapıcı Karısı”ndaki (Akgün, 1993: 7) kadın ile “Çocuksuz Kadının Bir Günü”ndeki kadının benzer noktaları her ikisinin de özlemlerine, hayallerine ulaşamamış olmalarıdır. Çocuksuz kadın patik, hırka, yelek örerken, kapıcı karısı dantel dokumaktadır. Çocuksuz kadın, bir bebek hayali kurarken; kapıcı karısı, dallı güllü giysiler içinde alımlı bir kadın olmanın hayalini kurar:

            “Kapıcı karısı elinde dantel

            Uzak bir yerlere dalar gider

            Aklında dallı güllü giysiler

            Süslenir püslenir bir güzel”

            Kapıcı karısının belli ki sayısı fazla olan çocuklarından rahatsızlığı vardır. Çok sayıdaki çocuğun bakımı ve ihtiyaçlarını karşılamak kolay değildir. Muhtemelen kapıcı ile karısının ortak eğlenceleri yalnızca cinsel birleşmeden ibarettir. Bu nedenle kadın, sayısının çok olduğunu düşündüğü çocuklarına yenileri eklenebileceği korkusuyla akşam olmasını istememektedir:

            “Boy boy dizilmez mi çocuklar

            Bütün eğlencesi karıkocalık

            Hele basmayagörsün karanlık

            Bir telaş alır bir korku başlar”

            “Rumeli Muhaciri”nde (Akgün, 1990: 10) Akgün, dedesi (babasının babası) Mustafa Bey’den söz eder. Bu isme karşı özel bir sevgisi olan şairin “Mustafa” ile “efendi” kelimelerinin “Mustafendi” şeklinde yazılması hoşuna gitmektedir. Bu nedenle ürünlerinde Mustafendi ismi görülen şairin bunu kimi şiirlerde dedesi, kimilerinde babası, kimilerinde de kendisi için kullandığı anlaşılmaktadır (Uzunbay, 1994: 12)

            Şiirin ilk dörtlüğünde kargaşa ortamında zarar görmemek için ailesi ile birlikte Yanya’dan göç etmiş olan şairin dedesi Mustafa Bey tanıtılır. Mustafa Bey, Osmanlı Devleti’nin Rumeli’de hâkimiyeti sona ermeye başladığında Anadolu’ya dönme kararı verir. Sahip olduğu gayrimenkulleri satmak zorunda kalır. Böyle bir zorunluluk, malların gerçek değerlerinin çok altında satılmasına, neredeyse yok pahasına el değiştirmesine yol açmıştır.

            “Rumeli Muhaciri Mustafendi

            Tapudan bir gün emekli olur

            Yanya günleri aklına gelir

            Onca mal mülk elden gitti”

            Mustafa Bey, gerçek değeri çok yüksek olan mülklerinin elinden çıkmasına üzülmektedir. Zira fırsat düşkünü kimi tüccarlar, Yanya’nın Türk egemenliğinden çıkmasından sonra çok sayıdaki insanın ev ve arazilerini bir oldubitti ile çok düşük fiyatlar vererek kapatmışlardır. Elinde kalan parayla Milas’ta sadece iki odalı küçük bir ev alabilen Mustafa Bey, o yıllarda ailesiyle birlikte büyük geçim sıkıntısı çekmiş, zor şartlara rağmen yine de çocuklarını yetiştirmiştir:

            “Neler almadı yoz bezirganlar

            Ona iki göz bir evcik düştü

            Kimse bilmez ocakta ne pişti

            Zor büyüdü oğlanlar kızlar”

            Şair, o dönemde büyük zorluklar sonunda ailesini feraha ulaştıran dedesinin ardında kalan insanlar tarafından anılıp anılmadığını merak etmektedir:

            “Anarlar mı onu ardında kalanlar “

            “Mustabey’in Serüveni”nde (Akgün, 1992: 19) ise karşı cinse duyduğu sevgi ve bunun sonucunda ortaya çıkan aşk işlenir. Şiirde adları geçen Mustabey ile Dilara’nın gerçek hayatta karşılığı vardır. Bu şiirin yazılış öyküsü veya Nahit Ulvi’ye bu şiiri yazdıran öykü şudur: Dilara, şairin babası Mithat Bey’in sevgilisidir. Baba oğul beraber alkol aldıklarında Mithat Bey, Akhisar’da Dilara adlı sevgilisinden söz etmiştir. Anlattığına göre, Dilara, imkânsız aşkta sevdiğine kavuşamamış, vereme tutularak hayatını kaybetmiştir. 

            “Mustabey’in Serüveni” şiirinin ilk beşliğinde aşığın yaz kış demeden sevgilinin bulunduğu yerlere gidip geldiğini anlatılıyor. İlk zamanlarda muhtemelen yaşı küçük olan Dilara, bir süre sonra serpilip olgunlaşır. İkinci beşlikte Mustafendi gidiş gelişler sırasında kıza iyiden iyiye âşık olur. Şiirde geçen “tutulur da nelerden olur” mısraı yoruma açıktır. Anlaşıldığı kadarıyla âşık, böyle bir gönül macerasından ciddi zarar görmüştür. Akgün, bir “serüven” olarak nitelendirdiği bu aşk ilişkisinin mahalle halkınca skandal biçiminde dile getirildiğini, dedikodu ve ayıplamaya sebep olduğunu belirtir:

            “Mustabey o semte gide gele

            Dilara kıza fena tutulur

            Tutulur da nelerden olur

            Duyarsınız bu serüvenle

            Hâlâ çalkanır bütün mahalle”

            Akgün, basit, mütevazı bir hayat süren insanları yapaylığa düşmeden yalın ifadelerle anlatır. Tasvir ettiği insanlara karşı sevgi ve acıma duyguları taşır. Sokakta her gün karşılaşılan, ancak pek dikkat edilmeyen sıradan insanın hallerini, hayatının değişik kesitlerini ve duygu dünyasını çarpıcı tablolar şeklinde yansıtır. Çoğunlukla göz ardı edilen bireylerin hayatlarına mercek tutarak onlara şiirleri aracılığıyla değer vermiş olur.

            Nahit Ulvi’nin insan temalı şiirlerinde ikinci anlatma biçimi toplum içindeki sıradan insanları kişisel derinliğine inmeden “genel özellikleriyle tanıtma” şeklindedir. Şair, bu gruptaki şiirlerinde tek bir insanı değil, birden çok insanı ortak sorunlarıyla ele alır. Çeşitli zorluklar içindeki insanların hayatlarını anlatırken maddî imkânsızlıklara değinmekle birlikte, bu durumu sınıf mücadelesi noktasına getirmez. “Datça’dan”, “Basmane Garı” ve “Bir Kuş” şiirlerinin ortak noktası köylü insanları genel nitelikleriyle tanıtarak hayata dair türlü sıkıntılarını dile getirmesidir.        

            Köyünü bırakıp daha iyi bir hayat sürmek umuduyla kente gelen insanların anlatıldığı “Bir Kuş” (Akgün, Mayıs 1969: 11) şiirinde benzetmeler orijinal ve dikkat çekicidir. Kuş, köyünü terk edip yabancı mekânlara giden gurbetçi insanlara benzetilmiştir. Bağlı bulunduğu topraktan ayrılan insan önce gökyüzündeki kuşa, ardından sırasıyla kâğıttan yapılmış gemiye, gül kokulu ipek zarfa, ipinden kurutulup uzaklaşan uçurtmaya ve işlemeli mendile benzetilir:

            “Bir kuş süzülür maviliklerde

            Siz kâğıttan bir gemidir deyin

            Ben gül kokulu ipek zarf derim

            Siz çocukların kaçırdığı uçurtma

            Ben işlemeli mendil harf harf derim.”

            Toprağından ayrı kalmış insanın hüznünün yoğun biçimde hissedildiği şiirde kişiler ele alınmaz. Benzer durumda bulunan çok sayıdaki örneği vurgulamak için Ali, Veli isimleri kullanılır. Sahip oldukları toprağı bırakıp göçen bu küçük insanların daha önce örnekleri görülen büyük kentte “yitip gitme” tehlikesine dikkat çekilir:

            “Bir kuş nereye gider nereden gelir

            Siz deyin gurbete düşmüş Ali’dir Veli’dir

            Bağını bahçesini komuş memlekette

            Niceleri gibi yitip gidecek büyük kentte”

            “Alsancak Gülleri”, “Eski Mahalle”, “Kâğıt Çocuklarının Türküsü”, “Midyeciler”, “Muhacirler” gibi şiirlerde genel olarak gecekondu insanları çeşitli sorunlarıyla ele alınır. Bu insanlar farklı iş veya mesleğe sahip olsalar da derme çatma evlerde, başka bir ifadeyle gecekondularda yaşarlar.   

            “Alsancak Gülleri” (Akgün, 1980: 14) İzmir’in gecekondularından çamaşıra, ev temizliğine giden kadınların şiiridir. Konu edilen kadınların elleri ağır tempolu ve yoğun çalışmadan dolayı çok yıpranmıştır. Buna rağmen etraflarında olan bitenlere karşı da duyarsız değillerdir. Sokakta, çarşı-pazarda karşılaştıkları türlü insanlar hakkında kendi aralarında dedikodu yapmayı ihmal etmezler. Sabahın erken saatlerinde “dallı güllü şalvarları” ile yollara koyulurlar. Bu sırada göğüsleri düğmelerinden fırlayacakmış gibi olur:

            “Samantepe’den Gültepe’den Boğaziçi’nden

            Gelirler Alsancak gülleri

            Çamaşıra cam silmeye

            Börtülmüş iri iri elleri

            Fiskoslar beyler hanımlar üstüne

            Sabah sabah yollarda şalvarları dallı güllü

            Göğüsleri fırlayacak düğmelerinden”   

            Sözü edilen kadınlar kenar mahallelerdeki gecekondularında gelecek için düşler kurarlar. Sonunda kendi sosyoekonomik durumlarına uygun bir erkeğe kaçarlar. Akgün, sempati yüklü duygularla yaklaştığı bu insanların, çok kişinin imreneceği güzel aşklar yaşadığı düşüncesindedir. Şiirin en son dizesinde “gözlerinin altı çürük gölgeli” sözlerini kullanılmıştır ki bu halk arasında çok bilinen bir ifade biçimi değildir. Muhtemelen fazla çalışıp yorulmaktan ve uykusuzluktan dolayı kadınların gözlerinin altında mor halkalar ve çürüğü hatırlatan gölgeler oluşmuştur:

            “Gecekondularda akşam duvarda gölgeleri

            Büyür büyür de düşleriyle geç vakte dek

            Ya bir boyacıya kaçarlar ya bir ipsize

            En güzelini yaşarlar sevilerin

            Samantepe’den Gültepe’den Boğaziçi’nden

            Gelirler Alsancak gülleri

            Gözlerinin altı çürük gölgeli”

            “Kâğıt Çocuklarının Türküsü”nde (Akgün, Mart 1978: 172) bütün gün çöplüklerden topladıkları kâğıtları satarak para kazanmaya çalışan çocuklar ele alınmıştır. Onlar, topladıklarını “büyükbaba” dedikleri hurda kâğıt alıcısına sadece 80 liradan verirken, hurdacı çocuklardan aldıklarını 250 lira gibi yüksek bir fiyata başkasına satmaktadır. Oysa çocuklar hayatlarından memnun gibidirler:

            “Bütün gün sokaklarda çöplüklerde

            Kâğıt aradık kâğıt topladık

            Hem gezdik hem oynadık

            Sattık Büyükbabaya’ya 80’den

            Büyükbaba sattı 250’den

            Büyükbaba sever bizi

            Hakkımızı verir inanın ki”

            Çocuklar, kâğıtların yanı sıra beylerin, hanımların attıkları nesneleri, zengin sofralarından kalan türlü artıkları da çöplerin arasından toplar; bunlarla karınlarını doyururlar. Şiirin yedi dizeden oluşan son kıtasının ilk dizesi üzerinde durmak gerekir. “Biz kâğıt çocukları yazısız” ifadesindeki “yazısız” kelimesiyle şair, kâğıt toplayan çocukların kötü talihine veya alın yazılarının kötülüğüne vurgu yapar. Ardından gelen “yazılı kâğıtlara tutkunuz” ifadesiyle çocukların bu kâğıtları okuyup bilgilenme tutkusu değil, hurda kâğıtları satıp bir şeyler kazanma arzusu kastedilir. Daha sonra çocukların etrafta gördükleri kişilerden filtreli sigara isteyip içmeleri üzerinde durulur. Akgün, eğitimlerini yarım bırakmak zorunda kalan çocukların her şeye rağmen mutlu ve hayatlarından memnun oldukları izlenimi uyandırır. Zengin ile fakir arasındaki sınıf farkına değinmekle birlikte, bu konuda derinlemesine tahlil ve tasvire girişmez:

            “Biz kâğıt çocukları yazısız

            Yazılı kâğıtlara tutkunuz

            Ayrılmışız İlk’ten Orta’dan

            Geçin bunları be abiler

            Bir cıgara verin uçlu

            Büyükbaba sever bizi

            Dalgamızı buldurur inanın ki”

 

SONUÇ 

            Nahit Ulvi Akgün’ün toplumda küçük veya sıradan insan olarak bilinen bireylere sempati yüklü bakış açısıyla yaklaştığı anlaşılmaktadır. Küçük insana yönelik bu ilgi onları yalnızca şiir teması olarak kullanmakla sınırlı değildir. Kendi özel hayatında da geçim sıkıntısı çeken yoksullara ilgi duymuş, onların aralarına karışarak sorunlarını anlamaya gayret göstermiştir. Dikkatli gözle bakıldığında sıradan insana yöneltilen olumlu yaklaşım neredeyse bütün şiirlerinde açıkça görülür. Bu tutumuyla Orhan Veli’ye yaklaştığı söylenebilir. Ancak Akgün’ün küçük insana ilgisinin Orhan Veli’ye göre daha ön planda olduğu anlaşılmaktadır. Orhan Veli’nin şiirlerinde ele aldığı ve sözünü ettiği küçük insan sayısının Nahit Ulvi ile karşılaştırıldığında daha sınırlı kaldığı görülür. Onun 450 civarındaki şiirinin 44 tanesi küçük insan temasını taşır. Ayakkabı boyacıları, çöp toplayan çocuklar, emekliler, evlere temizliğe giden kadınlar, faytoncular, kapıcı kadınlar, midye satıcıları, simitçi çocuklar, tezgahtar kızlar onun şiirlerinde yerini alan bireylerdir. Başka bir ifadeyle şair, alt gelir grubunda yer alan gecekondu insanlarını bilinçli biçimde anlatmayı tercih etmiştir.  Geçim sıkıntısı çeken, alın teriyle çalışan, kıt-kanaat geçinen, zorlu koşullara rağmen hayata tutunmak isteyen insan suretlerini anlatır. Yoksul kesim insanlarının hayata dair her türlü duyarlılıklarını yansıtmaya çalışır.

            Nahit Ulvi’nin insan temalı tüm şiirleri göz önünde bulundurulduğunda insanların maddî imkânsızlıklarından söz edilmekle birlikte, bu durumun sınıf çatışmasına yol açacak ciddi bir problem şeklinde ele alınmadığı görülür. Kimi şiirlerde zengin-fakir ayrımından kısmen bahsedilirse de bunlar birbiriyle mücadele eden düşman zümreler biçiminde sunulmamıştır. 

            Akgün, ideolojilerin şiirde yer almaması gerektiği fikrindedir. Bu durumun kendi şiiri için de geçerli olduğunu söyler. Kendisinin insan sevgisini temel alan sosyalist görüşe mensup bulunmakla birlikte bu ideolojisinin şiirlerinde açıkça görülemeyeceğini vurgular.

            Nahit Ulvi’nin insan temalı şiirlerinde, toplum içindeki sıradan insanları ve onların düşüncelerini, sevinçlerini, dertlerini anlatmaktan büyük bir haz duyduğu görülür. Onun yansıtmaya çalıştığı dünya; kentte sabah işine gidip akşam evine dönen, küçük mutluluklarla yetinen veya köyle bağlantılarını koparamamış, köyden kente göçmenin sancılarını yaşayan, insanların dünyasıdır. Şair, ürünlerinde kentten adeta resimler sergilemektedir. Birer tablo olarak görülebilecek şiirlerde evler, mahalleler, kahvehaneler, parklar, vapurlar, otobüsler gibi unsurların yanı sıra toplumun her kesiminden insanlar yerlerini almışlardır. Öyle anlaşılıyor ki Nahit Ulvi Akgün, bu insanların dünyasını yansıtmaktan mutluluk duymaktadır.

            Şair, insanı ele aldığı şiirlerinde kendi nesline mensup kimi şairlerde olduğu gibi toplumsal unsurları epeyce yoğun kullanır. Fakat bu ürünlerde toplumsal gerçekçi şairlerdeki gibi sınıflar arası mücadeleyi çağrıştıran bir söyleme başvurmaz. Herhangi bir siyasal görüşün sözcülüğünü açıktan açığa yapacak içerikte ürünler vermediği için bu durum şiirlerde estetik duyguyu da yok etmez. Kimi propaganda ya da didaktik yönü ağır basan şairlere kıyasla edebî seviyesinin yüksek olduğu anlaşılır. Sonuç olarak toplumdaki insana karşı duygusal bir halkçılık eğilimi taşıyan Nahit Ulvi’nin şiirlerinde insan suretleri, doğal bir söyleyişle ve başarılı biçimde gözler önüne serilmiştir.

 

KAYNAKÇA

Ahmet Arif (1989), “Karanfil Sokağı”, Hasretinden Prangalar Eskittim, İstanbul: Cem Yay.

Akgün, Nahit Ulvi (1936), “Doyamadım”, Akın gazetesi, nr. 105, 15 Şubat 1936.

----------- (1942), Irgat, Kültür Basımevi, İzmir.

----------- (1984), “Almancı Bakkal”, Güneş Açınca, Sanat Koop Yayınları, İzmir.

----------- (1980), “Alsancak Gülleri”, Eksilen Gökyüzü, Yeditepe Yayınları, İstanbul.

----------- (1969), “Bir Kuş”, Varlık, nr. 740, Mayıs 1969.

----------- (1949), “Bir Takım İnsanlar”, Fikirler, nr. 23-24, Haziran 1949.

----------- (1993), “Çocuksuz Kadının Bir Günü”, Adam Sanat, nr. 91, 1993.

----------- (1984), “Datça’dan”, Güneş Açınca, Sanat Koop Yayınları, İzmir.

----------- (1936), “Doyamadım”, Akın, nr. 105, 15 Şubat 1936.

----------- (1939), “Dul Ümmü’nün Yası”, Yücel, C. 9, nr. 53, Temmuz 1939.

----------- (1942), “Irgat”, Bağ, c. 1, nr. 7-8, s. Ağustos 1942.

----------- (1978), “Kâğıt Çocuklarının Türküsü”, Türk Dili, nr. 318, Mart 1978.

----------- (1993), “Kapıcı Karısı”, Adam Sanat, nr. 94, Eylül 1993.

----------- (1968), “Malatyalı Hasan”, Varlık, nr. 728, 15 Ekim 1968.

----------- (1992), “Mustabey’in Serüveni”, Adam Sanat, nr. 77, Nisan 1992.

----------- (1990), “Rumeli Muhaciri”, Adam Sanat, nr. 57, Ağustos 1990.

----------- (1947), “Tanıdığım Öğretmen”, Varlık, nr. 399, Mayıs 1947.

----------- (1947). “Ziya Usta”, Güneş Açınca, Sanat Koop Yayınları, İzmir.

----------- (2000), Bütün Şiirleri, Adam Yayınları, İstanbul.

Çolak, Veysel (1994), “Şiirin Ortasına Düşerim”, Abece, nr. 92, Nisan 1994.

Doğan, Mehmet H. (1998), “Birisi: Nahit Ulvi Akgün”, Şimdi Uzaklardasın, Adam Yayınları, İstanbul.

Enginün, İnci (2002), Cumhuriyet Dönemi Türk Edebiyatı, Dergâh Yayınları, İstanbul.

Huyugüzel, Ömer Faruk (2000), İzmirli Fikir ve Sanat Adamları, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara.

Kaplan, Mehmet (1988), Şiir Tahlilleri II, Dergâh Yayınları, İstanbul.

----------- (1985), Tip Tahlilleri, Dergâh Yayınları, İstanbul.

Kanık, Orhan Veli (1992), Bütün Şiirleri, Adam Yayınları, İstanbul.

Uzunbay, Zeynep (1994), “Nahit Ulvi Akgün’le”, Yeni Biçem, nr. 9, Ocak 1994.



* Ayvaz MORKOÇ, Doç. Dr., Manisa Celal Bayar Üniversitesi Fen edebiyat Fakültesi, e-mail: ayvazmorkoc@gmail.com., https://orcid.org/0000-0002-9470-9656

 


Prof. Dr. Mehmet GÜNEŞ* \\\\

TÜRK EDEBİYATI ARAŞTIRMACILARI İÇİN BAŞUCU KAYNAĞI: ELEŞTİRİ TERİMLERİ SÖZLÜĞÜ

Mehmet GÜNEŞ*

 

Yeni Türk edebiyatı sahasının en üretken akademisyenlerinden biri olan Prof. Dr. Ömer Faruk Huyugüzel, her biri birbirinden kıymetli Halit Ziya Uşaklıgil, Necip Türkçü’nün Hatıraları ve Dil Yazıları, İzmir Fikir ve Sanat Adamları, 1928’e Kadar İzmir’de Çıkmış Türkçe Kitap ve Süreli Yayınlar Kataloğu, İzmir’de Edebiyat ve Fikir Hareketleri Üzerine Araştırmalar, Hüseyin Cahit Yalçın’ın Hayatı-Hikâye ve Romanları Üzerinde Bir Araştırma vb. bilimsel çalışmalarıyla sahadaki ciddi eksiklikleri gidermiş; bu yayınlar, gelecek nesiller için önemli kaynak/kılavuz eserler olmuştur. Prof. Dr. Ömer Faruk Huyugüzel kendi bilimsel çalışmalarıyla olduğu kadar her biri bugün Yeni Türk Edebiyatı sahasında haklı yerler edinmiş çok sayıda akademisyen de yetiştirmiştir.

Daha önce Rene Wellek-Austin Warren tarafından yazılan Edebiyat Teorisi adlı eseri Türkçeye de çeviren Prof. Dr. Ömer Faruk Huyugüzel’in büyük emek ürünü ve son derece titizlikle hazırladığı Eleştiri Terimleri Sözlüğü adlı çalışması Türk edebiyatı araştırmacıları ve okurları için başucu kaynağı olmuştur. Bu eserin 2018 yılında ESKADER (Edebiyat, Sanat ve Kültür Araştırmaları Derneği) Kültür Sanat Ödülleri Araştırma ve İnceleme kategorisinde ödüle layık görülmesi de oldukça isabetlidir. Prof. Dr. Huyugüzel, maddeleri hazırlarken daha önce Türkçe ya da yabancı dilde -özellikle de İngilizce- yazılan terim sözlüklerini dikkatle inceleyip onlardan da yararlanarak olabildiğince mükemmeliyetçi davranmıştır. Kitabın sonundaki kaynakçada yararlanılan eserler belirtilmiştir. Uzun yıllara dayalı, yoğun ve titiz bir emeğin ürünü olan bu sözlüğe bir bütün olarak bakıldığında eser hazırlanırken edebiyat kuramlarına, edebiyat tarihlerine ilişkin kaynaklarla birlikte felsefe, psikoloji/psikanaliz, sosyoloji, ilahiyat, sanat tarihi vb. disiplinlere ait çok sayıda kaynaktan da yararlanıldığı fark edilmektedir. Yine sözlüğe bir bütün olarak bakıldığında bilimsel bir yaklaşımla birlikte yalın bir anlatım dikkati çekmektedir. Özellikle nispeten daha uzun maddeler okunurken az sözle çok bilgi edinildiği gibi şiirsel bir üslupla okumanın hazzına da varılmaktadır.

Prof. Dr. Huyugüzel’in hazırladığı Eleştiri Terimleri Sözlüğü klasik sözlük mantığına uygun bir şekilde alfabetik olarak düzenlenmiştir. Maddeler hazırlanırken söz konusu edilen maddede konuyla ilgisi bakımından farklı maddelerde değinilen hususlara çok kısa da olsa yer verilmesi eserin bütüncül biçimde/yapıda oluşturulması amacıyla ilintilidir. Söz gelimi “yapısalcı eleştiri” kavramı bizzat bu başlıklı maddede kavramsal olarak açıklanmış, bu eleştirinin tarihsel gelişimi oldukça özlü biçimde anlatılmış, Türk edebiyatındaki etkisi de kısaca belirtilmiştir. Konuyla ilişkisi dolayısıyla “metin”, “yapısalcılık”, “post-yapısalcılık”, “yapısöküm” vb. maddelerde de yapısalcı eleştiriye kısaca yer verilmiştir. Yine Türk edebiyatı araştırmalarında son zamanlarda örneğine daha çok rastlanan “arketipçi eleştiri” hem “arşetip/arketip” başlığıyla açılan maddede hem de “arşetip eleştirisi” maddesinde özlü biçimde anlatılmıştır. Kavramın kuramsal/psikanalitik kaynakları belirtildiği gibi Türk ve dünya edebiyatlarından örnek metinlerle de kavram somutlaştırılmıştır. Benzer durum “mit”, “mit eleştirisi” vd. birçok maddede de görülmektedir.

Türk edebiyatında sürekli tartışmalı bir konu olan “millî edebiyat”, “ulusal edebiyat”, “milliyetçi edebiyat” kavramları “millî edebiyat” maddesinde daha önce konuya ilişkin olarak yapılan çalışmalardan da yararlanılarak aydınlatılmış, Türk edebiyatı araştırmacılarının ve okuyucularının zihnindeki kargaşa giderilmeye çalışılmıştır. Yine sürekli tartışma konusu olan modernist yazarların daha çok ilgi gösterdiği “küçürek öykü”, “kıpkısa öykü”, “öykücük” vb. şekilde adlandırılan çok kısa öykü ve öykücükler, “minimalist hikâye” maddesi altında Şark edebiyatından Mevlana’nın Mesnevi, Beydeba’nın Kelile ve Dimne hikâyeleriyle, Batı edebiyatından da Ezop Masalları ile ilişkilendirilerek açıklanmıştır.

Prof. Dr. Huyugüzel’in hazırladığı sözlük sadece edebiyat araştırmacıları için değil, farklı disiplinlere ilişkin okumalar yapacaklar için de önemli başvuru kaynağıdır. Sözlükte kavramlar farklı disiplinlerdeki karşılıkları ve bağlamlarıyla açıklandığı gibi çoklu kaynak taramasıyla da oluşturulmuştur. Bu bağlamda “mistisizm, mistik” maddesine bakıldığında önce kavramsal açıklama yapıldıktan sonra kavramın din/tasavvuf, felsefeyle ilişkisi belirtilmiştir. Kavramın tarih içinde farklı din/inanç sistemlerindeki karşılıkları/yankıları özlü biçimde ifade edildiği gibi seküler ya da dinden bağımsız mistisizmin tabiatla ilişkisi Türk edebiyatında Abdülhak Hâmit’in “Kürsî-i İstiğrak” ve “Külbe-i İştiyak” örnekleriyle somutlaştırılmıştır.

Prof. Dr. Huyugüzel, Türk edebiyatında çoğu zaman yanlış adlandırılan ya da bilinen birçok kavrama eserlerden örneklerle açıklık getirmiştir. Bu bağlamda “nehir roman” kavramına ilişkin tespit ve değerlendirmeleri çarpıcıdır. Prof. Dr. Huyugüzel, “nehir roman” örneklerine İngiliz edebiyatında ve Alman edebiyatında da rastlanmakla birlikte bu tür romanların daha çok Fransız edebiyatında görüldüğünü söyler; Cumhuriyet Devri Türk edebiyatında da bu türün örneklerine rastlanıldığını belirtir. Bu bağlamda Kemal Tahir’in “Esir Şehir Üçlemesi” olarak bilinen Esir Şehrin İnsanları, Esir Şehrin Mahpusu ve Yol Ayrımı adlı eserlerinin nehir romana örnek oluşturmasına karşın Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Mahur Beste, Sahnenin Dışındakiler ve Huzur romanlarının bu türe örnek oluşturamayacağını ifade eder. Tanpınar’ın bu üç romanında ortak kişiler olması ve bu kişiler arasında ilişkiler bulunmasına karşın bu romanların “kişiler açısından sıkı bir ilişki veya devamlılık göstermekten ziyade ele aldıkları konular bakımından bir yakınlık göstermediği için”[1] nehir roman olarak nitelendirilemeyeceğini belirtir. Prof. Dr. Huyugüzel, Abdülhak Şinasi Hisar ve Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun romanları için de yapılan “nehir roman” adlandırılmasının hatalı olduğunu söyler. Aslında bu maddeyle Türk edebiyatı araştırmalarındaki önemli bir boşluğa/eksikliğe de dikkat çekilmiştir. “Nehir roman” kavramıyla ilgili önemli bir tespit ve değerlendirme yapan Prof. Dr. Huyugüzel, bu maddenin satır aralarında özel bir çalışmayla meselenin aydınlatılması gerektiğini vurgulamıştır.

Eleştiri Terimleri Sözlüğü’nde birçok bakımdan kendine özgülük görülür. “Hikâye” kavramına birkaç başlık altında değinen Prof. Dr. Huyugüzel, genel anlamda “hikâye” maddesinde tür olarak hikâyeyle birlikte “hikâye” kavramının tarih içinde yüklendiği anlamları, kelimenin çağrışım alanlarını örneklerle açıklamıştır. “Hikâye” kavramının anlatıbilimde, tıp dünyasında da kullanıldığını belirtip Rus Biçimciler başta olmak üzere bazı anlatıbilimcilerin hikâye kavramını anlatı metinlerindeki olay örgüsünün kronolojik düzleme uygun sırası karşılığında kullandıklarını ifade eder; “anlatı” maddesinde de bu konuya yine yer verir. Eleştiri Terimleri Sözlüğü’nde son zamanlarda yaygın kullanılan “kısa hikâye” yerine “küçük hikâye”, “uzun hikâye” yerine de “büyük hikâye” söz grubu tercih edilmiştir. Birçok türsel ayrımda olduğu gibi “küçük hikâye” ve “büyük hikâye”yi de keskin çizgilerle ayırmanın zorlukları belirtilmiştir. Yine edebiyat tarihçiliğinde çok fazla söz konusu edilmeyen “çerçeve hikâye”nin bir edebî tür olarak özellikleri ile geleneksel edebiyatta ve postmodern edebiyatta anlatım tekniği olarak nasıl kullanıldığı kuramsal arka planı da oluşturularak açıklanmıştır. “Çerçeve hikâye” ile postmodern anlatılarda sıklıkla tercih edilen “üstkurmaca/metafiction” tekniği arasındaki benzerlik ve farklılıklar da özlü biçimde ifade edilmiştir.

Modern çağın egemen/baskın türü olan romana birkaç maddede değinilmekle birlikte genel anlamda “roman” maddesinde roman türünün tarihsel gelişimi sözlük formatına göre ayrıntılı biçimde anlatılmıştır. Romanın Orta Çağ anlatılarıyla ilişkisi, çerçeve hikâyelerin romanın nasıl hazırlayıcıları oldukları, Batılı bir tür olan roman ile Şark edebiyatının yaygın türü mesnevi arasındaki benzerlik ve farklılıklar, eser örnekleriyle gösterilerek zihinlerdeki kargaşa giderilmiştir. Modern dönemde roman türü etrafında oluşan “modernist roman”, “postmodernist roman”, “büyülü gerçekçi roman” vb. adlandırmalar kendine özgü unsurları belirtilerek açıklanmıştır.

Tanzimat Devri’nden bugüne, Türk edebiyatı araştırmacı/eleştirmenleri “nazariye”, “teori”, “kuram” kavramlarının üçünü de kullanmıştır. Cumhuriyet Devri’nden itibaren “nazariye” kavramı çok az tercih edilmekle birlikte “kuram” ve “teori”nin her ikisinin yazar/eleştirmenler tarafından kullanıldığı görülür. Prof. Dr. Huyugüzel, madde başlığında tercihini Fransızca kökenli “teori”den yana kullanmıştır ancak aynı kavramı karşılayan “narratoloji” ve “anlatıbilim”de Türkçe kökenli “anlatıbilim” kelime grubunu, “kriter” ve “ölçüt”te de yine Türkçe kökenli “ölçüt” kelimesini madde başlığı olarak tercih etmiştir. Bu durum bir tutarsızlık değil, bilimsel olarak gerekçeleri ve açıklamaları olan ilkeli bir tutum/tavır örneğidir. Sözlükte Batı literatürü kökenli maddelerin yanında parantez içinde İngilizce karşılıklarının yazılması da bu bağlamda dikkate değerdir. “Alışkanlığı kırma” (defamiliarisation, estrangement), “etkilenme endişesi” (anxiety of influence), “ima edilen okur” (implied reader) vb. kullanımlar buna örnek olarak gösterilebilir.

Yaptığı bilimsel çalışmalar, yönettiği/danışmanlığını yaptığı lisansüstü tezlerle Yeni Türk Edebiyatı sahasında önemli eksiklikleri kapatan Prof. Dr. Ömer Faruk Huyugüzel’in her bir çalışmasının edebiyat tarihi çalışmaları için örnek ve kılavuz olduğu; bilimsel bakışa sahip, nesnel tutumlu tüm bilim insanlarının ve okurların ortak kanaatidir. Prof. Dr. Huyugüzel sadece akademik yayınlarıyla değil uzun yıllar fakülte ya da enstitülerde verdiği derslerle, yüz yüze ya da dijital platformlarda sunduğu bildirilerle pek çok öğrencinin, araştırmacının ufkunu açmış; bilimsel birikimini, akademik görgüsünü artırmıştır. Eleştiri Terimleri Sözlüğü ile Türk edebiyatı araştırmacıları ve okurları için başucu kaynağı oluşturan Prof. Dr. Huyugüzel’in diğer çalışmaları gibi bu eseri de Yeni Türk Edebiyatı alanında önemini hep koruyacak, temel eser olma işlevini sürdürecektir.



* Prof. Dr. Marmara Üniversitesi, Fen Edebiyat Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü, e- mail: mgunes@marmara.edu.tr, OCRİD 0000-0003-2330-6339

 

[1] Ömer Faruk Huyugüzel, Eleştiri Terimleri Sözlüğü, Dergâh Yayınları, İstanbul 2018, s. 341.


Doc. Dr. Özlem NEMUTLU* \\\\

HÜSEYİN CAHİT YALÇIN’IN HAYATI ve EDEBÎ ESERLERİ ÜZERİNDE BİR ARAŞTIRMA

Özlem NEMUTLU*

Yeni Türk Edebiyatı kürsüsünün kurucu hocalarından Mehmet Kaplan’ın araştırma ve incelemelerinde en çok önem verdiği hususlardan biri edebiyat tarihinde dönemleri, edebî eğilimleri, hareketleri ve bunların temsilcisi olan şahısları çeşitli yönleriyle ortaya koymaktır. İşte edebiyat tarihimizin en önemli kırılma evrelerinden birini oluşturan Servet-i Fünun devri de, bir bakıma Kaplan Hoca’nın bu bağlamdaki çalışmaları sayesinde bütün yönleriyle ortaya konmuştur. Tevfik Fikret hakkındaki kendi çalışması başta olmak üzere, dönemin önde gelen diğer şahısları, meseleleri, çeşitli tezlere ve makalelere konu olmuştur. Ömer Faruk Huyugüzel’in Hüseyin Cahit Yalçın hakkındaki monografik çalışması[1] da söz konusu dönemin en önemli şahıslarından birini esas almıştır.

Hüseyin Cahit Yalçın, edebiyat tarihimizde daha çok tenkit yazıları, polemikleri ve gazeteciliğiyle tanınmış bir isimdir.  Huyugüzel’in bu çalışması, Hüseyin Cahit’in söz konusu yönlerinden dolayı gölgede kalan edebî şahsiyetini daha çok ön plana çıkarmaya yöneliktir. Kitabın planını ve içeriğini bu gaye belirlemiştir. Buna göre altı bölüme ayrılan kitabın sadece birinci bölümü, Hüseyin Cahit’in “Hayatı, Edebî ve Siyasî Faaliyetleri”ne ayrılmış, geriye kalan beş bölüm Yalçın’ın hikâye, roman, edebî fıkralar ile mensur şiirlerinin ve bunlardaki dil ve üslup özelliklerinin incelenmesinden oluşmuştur.

Hüseyin Cahit Yalçın gibi birinin monografisini yazmak ve bunu anlayarak okuyabilmek, Türkiye’nin II. Abdülhamit devrinden 1960’lı yıllarına kadarki siyasî ve sosyal gelişmelerini genel hatlarıyla da olsa bilmeyi gerektiriyor. 1875-1957 yılları arasında yaşayan ve adı Tanin gibi Türk basın hayatının en önemli gazetelerinden biriyle anılan, polemikçi yönü çok kuvvetli olan Hüseyin Cahit’in hayatının belli dönemlerinde siyasî çevreler ve matbuat âlemiyle yakından ilişkileri olmuş, bu çevreler ve âlemlerin kimi zaman yakınlarında yer almış, kimi zaman da bu çevrelerden hayli uzaklaşmıştır. Huyugüzel çalışmasında hikâye ve romanlarını esas aldığı için,  yazarın siyasî hayatına ve “edebiyat nazariyesi, tenkit, dil, imlâ ve Latin harfleri konusundaki fikir ve faaliyetleri, çeviri çalışmaları” vb gibi edebî hayatına dahil edebileceğimiz diğer cephelerine ağırlık vermemiştir. Bununla birlikte yeri geldikçe bu cepheleriyle ilgili verdiği bilgiler ve detaylar, hem Hüseyin Cahit Yalçın’ın hem de Türk toplumunun ne kadar keskin dönemler ve aşamalardan geçtiğinin göstergesidir. Tanin ve 1933-1940 yılları arasında 364 sayı çıkardığı Fikir Hareketleri, bahsettiğimiz serüvenin en somut göstergeleridir.

Kitabın 46 sayfalık ilk bölümü, üç yönetim biçimine –Monarşi, Meşrutiyet ve Cumhuriyet’e- tanıklık eden ve bu dönemler içinde olabildiğince aktif olan birinin edebî, fikrî ve siyasî cephelerinin oluşma serüvenlerine ayrılmıştır. Görülen o ki, edebiyat ve edebî eserler, Hüseyin Cahit’in portresinin ilk yapı taşlarıdır. Sonraları buna siyasî tercihler ve buna göre şekillenen gazeteci kimliği; kimi zaman da tam tersi basın faaliyetlerinin belirlediği siyasî duruşlar ve taraf olmaların ortaya çıkardığı polemikçi cephesi eklenir. Bu cepheler elbette, edebî tercihlerinde de etkilidir. Huyugüzel, Hüseyin Cahit’in portresinin iç içe geçmiş bu iki yönünü, tabiî olarak devrin siyasî ve sosyal gelişmeleriyle birlikte ortaya koyarken, hatıralardan, ilgili alanlara ait dergi, gazete, kitap vs. gibi zengin bir kaynakçadan istifade eder. En başta yazarın kendi hayat hikâyesi, doğrudan bizi siyasî ve matbuat hayatımızın içine dahil eder. Dolayısıyla kitaptaki her bir siyasî çekişme ve kırılmanın mahiyetini öğrenmek, adı geçen gazete ve dergilerin peşine düşmek, bir okur olarak bizleri de bir entelektüel serüvene sürükler.

Kitabın ilk bölümünde edebî hayatına bir Ahmet Mithat okuru olarak başlayan Hüseyin Cahit’in zamanla ilgileri ve edebî anlayışının değiştiği çeşitli örneklerle ortaya konmuştur. Huyugüzel bu bölümün sonunu, Yalçın’ın edebî portresini tam ortaya koyabilmek için ona gelinceye kadarki ve kendi dönemindeki edebî faaliyetleri ve isimleri genel hatlarıyla değerlendirmeye ayırır. İlk bölümde birçok hususiyet, mesele ve konuyla birlikte Hüseyin Cahit’in çeviri faaliyetleri üzerinde de durulmuştur.  Yalçın, Malta ve Çorum’da sürgündeyken tarihî, sosyolojik, psikolojik ve siyaset felsefesine dair birçok tercümeler yapmıştır. Huyugüzel, onun bu tercüme faaliyetleri için  “en az hürriyet ve demokrasi mücadelesi kadar önemli ve büyüktür” der (s.39). Fikir Hareketleri’ni “baştan sona telif ve tercüme yazılarıyla tek başına dolduran yazarın bu faaliyeti aslında Malta’da iken başlattığı ve “Oğlumun Kütüphanesi” adını verdiği çeviri çalışmasının bir devamıdır” (s.41).  Servet-i Fünun döneminden ölümüne kadar çevirdiği eserlerin sayısı altmış ikiyi bulmaktadır. Bu eserlerden on sekizi siyasete, on beşi edebiyata, dokuzu tarihe, dokuzu sosyolojiye, dördü eğitime, dördü psikolojiye, üçü felsefeye ve biri de estetiğe dairdir (s.45).

Huyugüzel,  kitabının ikinci bölümünde, Hüseyin Cahit’in hikâye yazarlığını 1896-1908 yılları arası ve 1922’deki faaliyetleri dolayısıyla iki dönemde inceler. Bununla birlikte Hayat-ı Muhayyel (1899) ve Hayat-ı Hakikiye’deki (1910) ve Fransa’nın Menton şehrinde 1922’de yazdığı kırk bir hikâyeyi bir bütün olarak incelemeyi tercih etmiş, buna göre tahkiyevî eserleri incelemeye yönelik “Konu ve Vak’a”, “Kişiler ve Kişileştirme”,  “Mekân” ve “Zaman” başlıkları altında hikâyeleri değerlendirmiştir.  Bu üst başlıkların altında elbette malzemenin yönlendirdiği ölçüde alt başlıklar da açılmıştır. Söz gelimi hikâyelerin konuları ve vakaları değerlendirilirken “1.Yazarın ve neslinin hayat görüşünü anlatan hikâyeler, 2. Toplum hayatını ve toplumsal aksaklıkları anlatan hikâyeler, 3. Zevk ve sefahat hayatını anlatan hikâyeler” olmak üzere üç başlık açmıştır. Bu tasniften hareketle hikâyeler incelenirken hayal-hakikat çatışması, bedbinlik, bunalım, cinsellik, ayak fetişizmi gibi detaylar, çarpıcı örneklerle ortaya konmuştur. Burada Hüseyin Cahit’in ve diğer Servet-i Fünuncuların eserlerinde gördüğümüz, göz, boyun, el, vs.”ye odaklanmaya dayanan soyutlama eyleminin benzeriyle, daha sonradan II. Yeni şiirinde ve onun etkilendiği soyut resim örneklerinde de karşılacağız.

Huyugüzel’in Hüseyin Cahit’in hikâyelerini incelerken hem kurgusal hem de fikrî planda etkilendiği kaynaklara ve isimlere gitmesi de manalıdır: Hüseyin Cahit roman ve hikâye anlayışında “hakikat”e bağlı olmada H. Taine ve Goncourt Kardeşler’den; bazı hikâyelerinde de Thomas Morus ve Campanella gibi düşünürlerin sosyalist hayat fikirlerinden etkilenmiştir. Huyugüzel bu etkilenmelerin edebî eserlerin yapısında meydana getirdiği değişiklikleri de detaylarıyla ortaya koyar.

 Hüseyin Cahit’in hikâyelerinin “hem kendi başlarına hem de teşkil ettikleri bütünlük içinde” değerlendirilmeleri, Huyugüzel’in o yıllarda tercümesine başladığı ve kendisinin de önsözde faydalandığını ifade ettiği Theory of Literature’da R. Wellek ve A. Varren’in sürekli vurguladıkları metoda dayanmaktadır. Zira Edebiyat Teorisi’nde edebiyat inceleme ve araştırmalarında eserin ve yazarın ferdîliğine ve edebiyat tarihi içindeki yerine çok önem verilir. Huyugüzel hikâyeleri yapısal yönden bir bütün olarak incelerken yukarıda bahsettiğimiz başlıkları açmanın yanı sıra hikâyelerin ait oldukları dönemlerdeki karakteristik özelliklerini de vurgulamayı ihmal etmez.

Kitabın üçüncü bölümü romanlarının incelenmesine ayrılmıştır. Huyugüzel, burada hikâyelerle ilgili bölümdekinden farklı olarak iki romanını birbirinden bağımsız olarak ayrı başlıklar altında incelemeyi tercih etmiştir. Bunun sebebi romanların çok farklı fikrî yapı ve estetik anlayışla yazılmış olmalarıdır. 1891’de henüz 16 yaşında idadi öğrencisiyken Ahmet Mithat Efendi’nin romanlarına öykünerek yazdığı Nadide¸ Ahmet Mithat Efendi’nin takriziyle yayımlanır. Bu yüzden Huyugüzel bu romanla ilgili değerlendirmeleri için üst başlık olarak “Nâdide: Ahlâkî ve Terbiyevî Gayeler” ifadelerini kullanmıştır. Öbür romanı da “Hayal İçinde: Hayatla İlk Temas, Hayal Kırıklığı ve Değişme”  üst başlığı altında incelemiştir. Bu tercihlerle birlikte, yine her iki romanı, içeriklerinin ve yapılarının gerektirdiği karakteristik hususiyetleri göz önünde bulundurmak şartıyla, “Vak’a”, “Kişiler”, “Mekân” ve “Zaman” unsurları açısından değerlendirilmiştir.

Dördüncü ve beşinci bölümler, “yazarın Servet-i Fünûn dönemindeki edebî faaliyetini tamamlamak gayesiyle Hayat-ı Hakikiye Sahneleri adı verilen küçük küçük edebî fıkralara ve mensur şiirlere ayrılmıştır”. Huyugüzel burada bahsi geçen metinlerin türlerinin hayli zor olan tasnif işlemlerinde yazarın tariflerine, tercihlerine sadık kalmanın yanı sıra teorik kaynaklardan da istifade etmiştir.

Kitabın son bölümü Hüseyin Cahit’in metinlerindeki dil ve üslup özellikleriyle ilgili tercihlerinin değerlendirilmesine ayrılmıştır. Huyugüzel, burada yazarın eserlerinin üslup ve dil bakımından gösterdiği özellikler ve sergiledikleri gelişmeler açısından öncelikle yatay mahiyetli kronolojik çizgiyi esas almıştır: Buna göre ilk devre Nâdide romanı etrafında değerlendirilmiş; ardından yazarın bakış açısında her anlamda bir kırılmanın yaşandığı Servet-i Fünun dönemindeki eserlerin dil ve üslup özellikleri incelenmiş; son olarak da 1922’de Avrupa’dayken yazdığı hikâyelerin öncekilerden farklılık gösteren yönleri üzerinde durulmuştur. Edebiyat araştırma ve incelemelerinde teorik bilgilere dayanmanın ve böyle bir disiplinden hareket etmenin bir neticesi olarak dil ve üslup özellikleri sadece kronolojik bağlamda ele alınmamış, eserlerin hepsi “kelime kadroları”, “edebî sanatlar” ve “cümle yapıları” açısından da bir değerlendirilmeye tabi tutulmuştur.

Çalışmadaki tespit ve neticelerin genel hatlarıyla değerlendirildiği “Sonuç” kısmını takip eden “Bibliyografya” da iki bölümden oluşmaktadır. İlk bölümde Hüseyin Cahit’in edebî ve edebiyat dışı eserlerinin kronolojik listesi verilmiş, ikinci bölümde de çalışmada istifade edilen kaynakların künyeleri bildirilmiştir.

Huyugüzel’in Hüseyin Cahit hakkındaki bu kitabı, Türk edebiyatına bir dönem damgasını vurmakla kalmamış aynı zamanda daha sonraki dönemlerde olumlu-olumsuz yönleriyle adından söz ettirecek olan Servet-i Fünuncuların tipik bir temsilcisinin nesir sahasındaki türlerden hareketle edebî cephesini bütün yönleriyle aşikâr kılmaktadır. Bu çalışmanın diğer bir karakteristik yönü, edebiyat tarihine ait hususların, meselelerin teorik kaynaklar ve verilerle birlikte değerlendirilmesi metoduna önem vermesidir. Diyebiliriz ki bu monografi, Huyugüzel’in daha sonraki çalışmalarında başvuracağı metotların âdeta ilk uygulanma alanıdır. Bu yüzden Yeni Türk Edebiyatı alanında bu tarzda yapılacak birçok monografik çalışmaya örneklik teşkil etmiştir. Bütün bunların yanı sıra bilhassa siyasî tercihleri ve sosyal çevresindeki kişilerle ilişkileri bakımından radikal kararlar ve duruşların sahibi olan, Hüseyin Cahit Yalçın’ın edebî faaliyetleriyle tamamlanan portresinin hikâyesini okumak, insanı bir taraftan geçmişe doğru bir yolculuğa çıkarmakta, bir taraftan da bugünün sanat ve siyaset hayatına farklı bir perspektif sunmaktadır.  

 

 



* Doç. Dr., Manisa Celal Bayar Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü

ORCİD: 0000-0001-9935-0569

[1] Hüseyin Cahit Yalçın’ın Hayatı ve Edebî Eserleri Üzerine Bir Araştırma, Ege Üniversitesi Matbaası, İzmir, 1984, 300 s.


Araştırma Görevlisi Dilek Yardım AKYAR* \\\\

NECİP TÜRKÇÜ’YE DAİR

Dilek Yardım AKYAR*

 

Mehmet Necip Türkçü, Türkçülük ve Türk dili tarihinde Şemsettin Sami’den sonra en önemli fikir adamlarındandır. İzmir basınının önemli yayın organlarından Hizmet gazetesinde Yeni Lisan hareketinden önce, özellikle Türkçülük, Türk dilinin sadeleşmesi, konuşma diliyle yazma, terimler meselesi ve Türkçede kelime türetimi gibi konular üzerine makaleler yazmıştır.

 Belirli çevreler üzerinde büyük etkisi olan Türkçü’nün İzmir basın ve kültür hayatındaki bu faaliyetleri, imparatorluğun merkezinden uzak olması sebebiyle yeterince dikkat çekmemiştir. Ayrıca süreli yayınlardaki yazılarını kitap olarak bastıramayan Türkçü’nün fikir, dil ve edebiyat tarihimizdeki önemi yeterince anlaşılamamıştır. Bu durum uzun süreler Necip Türkçü üzerine nitelikli çalışmaların hazırlanmasının önüne geçmiştir. Necip Türkçü üzerine ilk dikkatler M. Esat Çınar ve M. Faik tarafından çekilmiştir. Bu konuda Esat Çınar’ın Fikirler dergisindeki “İzmir’de Yeni Lisan” başlıklı incelemesi[1] ile M. Faik’in İçtihat’taki “Ziya Gökalp’in Fikir Menbaları” adlı incelemesi[2] yayınlanmıştır. Ancak bu incelemeler yarım kalmıştır. Bu çalışmalardan başka Necip Türkçü’yü ve onun fikirlerini ele alan bir başka isim de Agâh Sırrı Levend’dir. Türk Dilinde Gelişme ve Sadeleşme Evreleri adlı çalışmasında Agâh Sırrı, “Mehmed Necib’in Türklük ve Türkçecilik Hakkındaki Düşünceleri” başlığıyla kısaca Türkçenin sadeleşmesi hareketinin İzmir basınındaki yansımalarını ve bu noktada Necip Türkçü’nün fikirlerini ve konumunu ortaya koymuştur (Levend 1960: 277-280).

Necip Türkçü hakkında kitap olarak yayınlanan ilk çalışma İbrahim Olgun’a aittir (Olgun 1971: 132). TDK Tanıtma Yayınları Türk Diline Emek Verenler Dizisi’nden çıkan ve daha çok Necip Türkçü’yü tanıtmak için hazırlanan bu kitaptaki bilgiler yüzeysel, eksik ve hatalıdır.

Necip Türkçü üzerine hazırlanan ilk kapsamlı ve ciddi çalışmalar ise Prof. Dr. Ömer Faruk Huyugüzel’e aittir. 1988 yılında Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları’nın Türk Büyükleri Dizisi’nden çıkan Necip Türkçü adlı monografik çalışmasıyla Huyugüzel, dil ve fikir tarihimizdeki önemli bir boşluğu doldurmuştur (Huyugüzel 1988). Türkçü’nün hayatına, Türklük ve dil konusundaki fikir ve faaliyetlerine kapsamlı bir şekilde yer veren bu çalışma, devrin sosyal şartları, Türk dilindeki sadeleşme hareketleri, İzmir’de bu faaliyetlerin nasıl ilerlediği hakkında da önemli bilgiler vermektedir.

Huyugüzel’in bu çalışması, Necip Türkçü’nün Türkçülük ve Türk dili tarihindeki önemini, üzerine yapılan çalışmaların niteliğini, mevcut çalışmanın kapsamını, amacını, bölümlerini ve karşılaşılan zorlukları ele alan bir “Önsöz” ile başlamaktadır. Huyugüzel bu çalışma ile Necip Türkçü’nün “Türk fikir, dil ve edebiyat tarihindeki yerini ve tesirlerini belirlemeye” (Huyugüzel 1988: 8-9) çalıştığını ifade etmiştir.  Bu husus “Mehmet Necip Türkçü’nün Hayatı”, “Türklük Konusundaki Fikir ve Teklifleri”, “Dil Konusundaki Fikir ve Faaliyetleri” başlıklı üç ana bölüm ve “Sonuç” kısmıyla ortaya konmuştur. Bunun dışında çalışmada “Mehmet Necip Türkçü’nün Yazılarından Seçmeler” başlığıyla onun bazı önemli yazılarından örneklerin olduğu bir bölüm de mevcuttur. Ayrıca çalışmanın sonunda Türkçü’nün yazılarının ve çalışmada yararlanılan kaynakların bir bibliyografyası ile kişi ve eser adlarına dair bir dizin de yer almaktadır.

Çalışmanın “Mehmet Necip Türkçü’nün Hayatı” başlıklı ilk ana bölümü, onda Türkçülük ve Türk diline dair fikirlerin oluşmasına sebep olan şartları, bu fikirlerin gelişimini ve fikirden faaliyete geçişi sebep-sonuç ilişkisine dayanarak ortaya koyması bakımından çok kıymetlidir. Huyugüzel bu bölümde devrin sosyal ve siyasi şartlarına, Necip Türkçü’nün yaşadığı coğrafyaya, okuduğu ve etkilendiği isimlere, askerlik, memuriyet, hapishane ve sürgün yaşamına dair verdiği bilgilerle, Türkçü’nin fikir dünyasının oluşum evrelerini ortaya koyar. Bu bakımdan zamanın bir yerinde donup kalmış tarihleri ve olayları sıralamaktan çok öte, canlı bir biyografi ile Necip Türkçü’yü okura sunar. Huyugüzel bu bölümde genel itibarıyla 93 Harbi’nin Mehmet Necip’teki Türkçülük fikrinin uyanmasındaki etkisi, öğrendiği yabancı diller ve okuduğu eserlerle dil ufkunun genişlemesi,  askerlik dönemindeki mahallî kelimeler derleme faaliyeti, terimlere Türkçe karşılıklar bulması noktasındaki teklifleri, memuriyet döneminde okuduğu 18. ve 19. yüzyılın pozitivist, tekâmülcü ve ferdiyetçi filozoflar ve sosyologların onun fikirlerine etkisi, Hizmet gazetesindeki yazı faaliyeti,  II. Meşrutiyet devrindeki İzmir Türk Ocağı başkanlığı, Cumhuriyet devrinde özellikle harf inkılabı ve kadının siyasi hukuku konuları üzerine yazıları ve tasfiyecilik hareketi karşısındaki tutumu gibi konular üzerinde durur.  Biyografi dâhilinde verdiği bu bilgilerle, okuru, “Türklük Konusundaki Fikir ve Teklifleri” ve “Dil Konusundaki Fikir ve Faaliyetleri” bölümlerinde ele alacağı meselelere hazırlamış olur.  

Necip Türkçü’nün “Türklük Konusundaki Fikir ve Teklifleri” ine dair ikinci bölüm, “Türkçülük Fikrinin Geçmişi ve Necip Türkçü’nün Bu Fikri Benimsemesi” ve “Türkçülük Konusundaki Fikir ve Teklifleri” olarak iki kısımdan oluşur. İlk kısımda öncelikle Türkçülük fikrinin kısa bir geçmişi verilir. Böylelikle Necip Türkçü’nün bu konudaki fikirlerinin tarihî zemin içerisindeki konumu ortaya konmuş olur. Necip Türkçü’nün bu fikri benimsemesinin ele alındığı noktada da içinde yaşadığı devrin gerçekleri; Balkanlardaki milletlerin bağımsızlık mücadelesi; Türkçü’nün okuduklarının etkisi; askerlik, memuriyet ve hapishane hayatında Türklere ve diğer milletlere dair edindiği fikir ve kanaatler; Türklerin geleceğinin tehlikede olduğunu görmesi gibi konulara değinilir. Huyugüzel, “Türkçülük Konusundaki Fikir ve Teklifleri” kısmında da Mehmet Necip’in Türklerde soy fikri ve duygusu, vatan fikri ve sevgisi, kadın, aile, izzetinefis duygusu ve ferdî hukuk konuları hakkındaki düşünceleri ve teklifleri ile Turancılık ve Ziya Gökalp karşısındaki tavrını ele alır. Necip Türkçü’nün süreli yayınlardaki yazılarından verdiği örneklerle de onun bizde ilk defa Türkçülük fikrini bir program, bir sistem haline getirmeye çalışan bir fikir adamı olduğunu gözler önüne sunar. Bu bölümler, Necip Türkçü’nün çağdaş Batılı filozof ve sosyologlardan yararlanarak ele aldığı meselelere ilmî bir şekilde yaklaştığını ve ileri sürdüğü çözüm önerilerinde ferdiyetçi bir tutum takındığını görmemiz bakımından da önemlidir.

 “Dil Konusundaki Fikir ve Faaliyetleri” başlıklı üçüncü bölüm, kronolojik seyrin takip edilebilmesi adına “Sultan Abdülhamit Devrinde” ve “II. Meşrutiyet ve Cumhuriyet Devirlerinde” olmak üzere iki kısma ayrılmıştır. İlk kısımda Necip Türkçü’nün fikir ve faaliyetlerine geçilmeden önce, dilde sadeleşme akımının genel bir geçmişi ile İzmir’deki geçmişi verilir. Huyugüzel böylelikle, dilde sadeleşme hareketlerinin tarihî seyri içinde İzmir’in ve İzmir’deki harekette Necip Türkçü’nün konumunu vererek meseleye bir bütün olarak bakabilme imkânı sunar. Tarihsel sürecin aktarımından sonra “Mehmet Necip ve Hizmet: Konuşma Diliyle Yazma veya ‘Türkçe Yazmak Çığırı’” başlığıyla öncelikle Necip Türkçü’nün bu harekete nasıl dâhil olduğu anlatılır. Huyugüzel, dili çeşitli bakımlardan inceleyen, mevcut yazı dilinin ilerlemenin önündeki en büyük engellerden biri olduğunu belirten ve ilerlemek için konuşma dilinin temel alınması gerektiğini bilimsel bir şekilde ortaya koyan Türkçü’nün fikirlerini üç grupta inceler. Bunlar “Sosyal ve psikolojik bir olgu olarak dil”, “Yazı dilinin durumu” ve “Yazı dili ve edebiyatımız”dır. Bu başlıklar altında genel itibarıyla Türkçü’nün dilin fonksiyonu ve taşıması gereken niteliklere dair fikirleri; Türkçeye dair yaptığı fonetik, morfolojik ve şematik incelemeleri; Türk zihin yapısının doğal düzenine aykırılığı sebebiyle Osmanlıcanın bırakılması ve ilerlemek için Türkçe yazılması noktasındaki teklifleri ile yazı dili bakımından mevcut edebiyatımıza dair değerlendirmeleri ele alınır. Huyugüzel’in bu bölümde üzerinde durduğu diğer konular da “Konuşma Diliyle Yazma Hareketinin İzmir’deki Tesirleri” ve “Hareket’in Selânik ‘Yeni Lisan’ Davası ile İlişkisi”dir. Bu bölümler İzmir basınında özellikle Ahenk, Hizmet ve İzmir gazeteleri çevresinde gerçekleşen konuşma diliyle yazma tartışmalarının takibi, Türkçü’nün dillerin tasnifi ve Türkçenin bu diller arasındaki konumuna dair incelemeleri ve teklifleri ile İzmir’deki çığırın Yeni Lisan Hareketi’ne tesirleri hakkında detaylı bilgiler sunması bakımından oldukça dikkate değerdir. Necip Türkçü’nün “II. Meşrutiyet ve Cumhuriyet Devirlerinde”ki dil konusundaki fikir ve faaliyetlerinin ele alındığı ikinci kısımda ise özellikle Cumhuriyet devrinde harf inkılâbı dolayısıyla kaleme aldığı yazıları ele alınır. Alfabelerin tarihî geçmişi ve Türkçenin çeşitli meselelerine dair yazıları değerlendirilir.

Çalışmanın “Sonuç” kısmında ise, çalışmanın tamamında ele alınan meseleler, genel bir değerlendirme ile ortaya konur.

Ömrünü İzmir basın tarihi ile fikir ve sanat adamları üzerine yaptığı çalışmalara adamış olan Ömer Faruk Huyugüzel, Necip Türkçü’ye dair hazırladığı bu monografik çalışmada -önsözde de belirttiği amaç doğrultusunda- onun Türk fikir, dil ve edebiyat tarihindeki yerini ve tesirlerini bilimsel verilerin ışığında kapsamlı bir şekilde ortaya koymuştur. Bunu yaparken çok yönlü bir bakış açısıyla meseleyi ele alması, çalışmanın en kıymetli yönlerinden biridir. Meselenin odak noktasının Necip Türkçü olmasının yanı sıra özellikle ikinci ve üçüncü bölümlerde görüleceği üzere, Huyugüzel, konunun tarihî geçmişini de vermiştir. Böylelikle hem ele alınan meseleyi bir bütün olarak göstermiş hem de Necip Türkçü’nün fikirlerinin tarihî süreç içerisinde nerede konumlandığını açık bir şekilde ortaya koymuştur. Ayrıca Necip Türkçü’nün mizacının fikir ve faaliyetlerine etkisi noktasında yaptığı değerlendirmeler, devrin sosyal ve siyasî şartları hakkında sunduğu bilgiler ve Türkçü’nün yazıları hakkındaki incelemeler de Huyugüzel’in çalışmada çok yönlü bir bakış açısıyla meseleyi ele aldığını göstermektedir. Bu bakımdan Huyugüzel toplum, yazar ve eser merkezli eleştiri metotlarını bir arada kullanarak Necip Türkçü’yü, onun fikir ve faaliyetlerini ve dil, edebiyat ve fikir tarihimizdeki yerini tüm yönleriyle irdelemiştir.

Huyugüzel’in Necip Türkçü’ye dair bu çalışmasının bir diğer kıymetli yönü de üslubunun açık ve anlaşılır olmasıdır. Huyugüzel, gerek konuların sistemli bir şekilde tasnifi gerek neden-sonuç ilişkisinin sağlam bir şekilde kurulması ile zaten ele aldığı konuyu açık ve anlaşılır bir şekilde izah etmiştir. Bunun yanı sıra tüm çalışma boyunca kullandığı açık, anlaşılır ve akıcı ifade ve cümlelerle de kuvvetli bir anlatım yakalamıştır. Böylelikle Necip Türkçü’nün fikirlerinin doğuşunu, gelişimini ve fikirden faaliyete geçiş sürecini net bir biçimde ortaya koymuştur.

Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınlarından çıkan Necip Türkçü monografisinde Huyugüzel, onun bazı yazılarını ilk defa Latin harflerine aktararak vermiştir. Bununla birlikte çalışmanın sonuç kısmında, Türkçü’nün bütün yazılarının kitap halinde yayınlanmasına dair temennilerini de dile getirmiştir. Huyugüzel, bu temennilerinin sonucu olarak 2003 yılında Necip Türkçü’nün Hatıraları ve Dil Yazıları adlı çalışmasını yayınlamıştır (Huyugüzel 2003). TDK Yayınlarından çıkan bu kitap, Necip Türkçü’nün gazete ve dergilerde kalmış makale ve hatıralarının yayına hazırlandığı bir çalışmadır. Necip Türkçü’nün yazılarının gazete ve dergi sütunları arasında kaybolmasının önüne geçen bu çalışma, Necip Türkçü’ye dair hazırlanacak akademik çalışmalar için de oldukça kıymetlidir.

Çalışma, Huyugüzel’in “Necip Türkçü’nün Hatıraları ve Dil Yazıları Hakkında Birkaç Söz” başlıklı bir önsöz niteliğindeki bir yazısıyla başlamaktadır. Bu yazıda Türkçü’nün fikir, dil ve edebiyat tarihimizdeki önemi, çalışmanın kapsamı ve düzeni, karşılaşılan zorluklar gibi konular üzerinde durulur. Bundan başka çalışma üç ana bölümden oluşmaktadır. “Hatıralar” başlıklı birinci bölümde Türkçü’nün Anadolu gazetesinde 17 Temmuz-12 Kasım 1934 tarihleri arasında yayınlanan “İzmir’de Türklük ve Türk Dili Hareketi Tarihi” başlıklı hatıraları[3] verilmiştir. 83 tefrikadan oluşan ancak yarım kalan bu hatıralar, yazarın kendi hayatını, Türkçülük fikrine nasıl ulaştığını ve Türk dili üzerine yaptığı çalışma ve hatıraları anlatmaktadır. Bu hatıralar, yazarın yakından tanıdığı sosyolojik ve etnik sınıflara dair yaptığı incelemeler bakımından sosyal tarihimiz için malzeme sunması, Jön Türkler ile İttihat ve Terakki’nin önde gelen isimleri hakkında orijinal bilgi ve değerlendirmeler içermesi, İzmir ve Selânik’te ortaya çıkan dil hareketinin tarihini ve eleştirisini vermesi bakımından da önem arz etmektedir (Huyugüzel 2003: IX-X)

“Röportaj” adlı ikinci bölümde İsmayıl Hakkı Baltacıoğlu’nun 1944 yılında Necip Türkçü ile yapmış olduğu röportaj yer almaktadır. “M. Necip Türkçü’yle Görüştüm” başlığını taşıyan bu röportaj, 18 Mayıs-27 Temmuz 1944 tarihleri arasında Yeni Adam dergisinde 11 tefrika olarak neşredilmiştir.[4] Hatıralarının bir nevi devamı ve tamamlayıcısı olarak çalışmaya dâhil edilen bu röportajda yazarın çocukluk ve gençliği, dile karşı eğiliminin başlama ve kendini yetiştirme süreci, İzmir’deki Türkçülük ve dil faaliyetlerinin başlaması, harekete dönüşmesi ve gelişmesi gibi konular hakkında bilgiler bulunmaktadır.

Çalışmanın üçüncü bölümünü Necip Türkçü’nün 1900-1927 yılları arasında yayınlanan “Dil Yazıları” oluşturmaktadır. Ahenk, Hizmet, İzmir, Genç Kalemler, Türk Yurdu ve Fikirler gibi gazete ve dergilerde yayınlanmış makaleleri ve ekinde Miralay Selâhattin Beyin bir makalesini veren bir mektubu içeren bu kısımda yazarın ulaşılabilen dil yazılarının tümüne yer verilmiştir. Bu noktada yazarın 1901-1902 yılları arasında Hizmet gazetesinde yayınlanan makalelerinin bütününe, gazetenin tam koleksiyonuna ulaşılamadığı için yer verilememiştir. Ancak bu yazılardan iki tanesi daha sonra başka gazetelerde yayınlandığı için, bunların metinleri çalışmaya dâhil edilebilmiştir. Bu makaleler genel itibarıyla Necip Türkçü’de Türkçülük fikrinin nasıl başladığı, onun Türkçe yazmak ve konuşur gibi yazmak meseleleri hakkındaki fikirleri, dünya dillerinin sınıflandırılması, bu sınıflandırmanın içinde Türkçenin yeri ve bu konu hakkındaki teklifleri gibi hususlarla ilgilidir. Bununla birlikte Huyugüzel, yazarın 1926 ve 1927’de yazdığı ve Latin alfabesinin kabulü konusunu tartışan uzun yazı dizilerini, pratik bir değeri kalmadığı için kitaba dâhil etmemiştir. Kitabın sonunda bir de kişi, yer ve eser adlarına dair bir dizin bulunmaktadır.

Necip Türkçü’nün fikir, dil ve edebiyat tarihimiz açısından oldukça kıymetli olan ve dağınık bir şekilde süreli yayınlarda kalan makale ve hatıralarını sistemli bir şekilde ortaya koyan bu çalışma, Huyugüzel’in önsöz mahiyetindeki yazısıyla da Necip Türkçü üzerine çalışacak araştırmacılar için önemli bir kaynak oluşturmaktadır. Prof. Dr. Ömer Faruk Huyugüzel’in Kültür ve Turizm Bakanlığı yayınlarınca çıkan Necip Türkçü adlı monografisinin bir devamı niteliğindeki bu çalışma, Necip Türkçü’yü ve onun fikirlerini tam manasıyla anlayabilmek, fikir ve dil tarihimizdeki yerini bütün olarak tespit edebilmek adına önemli bir boşluğu doldurmaktadır.

Ömer Faruk Huyugüzel’in Necip Türkçü üzerine kitap olarak hazırladığı bu çalışmaların yanı sıra İzmir Fikir ve Sanat Adamları (1850-1950) adlı çalışmasında da “Mehmet Necip Türkçü” başlığıyla yazarın hayatı, fikirleri, yazıları ve faaliyetlerini kısa bir şekilde değerlendirilmiştir (Huyugüzel 2000: 353-355). Ayrıca Türk Edebiyatı İsimler Sözlüğü’ndeki “Necip Türkçü” maddesi de Huyugüzel tarafından kaleme alınmıştır.[5] Huyugüzel, hazırladığı tüm bu bilimsel çalışmalarla, Necip Türkçü’ye dair ilk ve ciddi yayınları meydana getirmiş ve fikir, dil ve edebiyat tarihimizdeki önemli bir boşluğu doldurmuştur. Bu noktada bilimsel yöntemlerle ve ulaştığı birincil ve ikincil birçok kaynakla panoramik bir manzara çizmiştir. Ayrıca Necip Türkçü’nün İzmir’deki yazı dilinin sadeleşmesi ve konuşur gibi yazma konularındaki fikir ve faaliyetlerinin Selânik’teki Yeni Lisan hareketine tesiri hakkındaki tespitleriyle de bu hareketin tarihî seyrini daha doğru bir şekilde ortaya koymuştur. Sonuç olarak Necip Türkçü’ye dair çalışmalarıyla bilimsel olarak önemli bir boşluğu dolduran Huyugüzel, mütevazı bir bilim ve fikir adamı kimliğiyle politik tartışmalara hiç girmemiş, mevki peşinde koşmamış ve hayat şartları sebebiyle yazılarını kitap olarak yayınlamaya imkân bulamamış Necip Türkçü’yü de unutulmaktan kurtarmıştır.

 

KAYNAKÇA

Baltacıoğlu, İsmayıl Hakkı, “M. Necip Türkçü’yle Görüştüm”, Yeni Adam, nr. 490-500, 18 Mayıs-27 Temmuz 1944.

Huyugüzel, Ömer Faruk (1988), Necip Türkçü, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, Ankara.

----------- (2003), Necip Türkçü’nün Hatıraları ve Dil Yazıları, TDK Yayınları, Ankara.

----------- (2000), İzmir Fikir ve Sanat Adamları (1850-1950), Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara.

-----------, “Necip Türkçü”. Türk Edebiyatı İsimler Sözlüğü. 09.11.2020. https://teis.yesevi.edu.tr/madde-detay/necip-turkcu [Erişim Tarihi: 27.03.2023].

Levend, Agâh Sırrı (1960), Türk Dilinde Gelişme ve Sadeleşme Evreleri, Türk Tarih Kurumu Basımevi, 1960, Ankara.

M. Esat, “İzmir’de Yeni Lisan”, Fikirler. nr. 1-24, 1 Temmuz 1927-15 Temmuz 1928.

M. Faik, “Ziya Gökalp’in Fikir Menbaları”, İçtihat.  nr. 291-307, 15 Şubat-15 Teşrinievvel 1930.

Mehmet Necip, “İzmir’de Türklük ve Türk Dili Hareketi Tarihi”, Anadolu. nr. 5967-6063, 17 Temmuz-12 Kasım 1934.

Olgun, İbrahim (1971), Necip Türkçü, TDK Yayınları, Ankara.

 



* Arş. Gör., Manisa Celal Bayar Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü, dilek.yardim@cbu.edu.tr, ORCID:0000-0001-8901-5839.

[1] M. Esat, “İzmir’de Yeni Lisan”, Fikirler, nr. 1-24, 1 Temmuz 1927-15 Temmuz 1928.

[2] M. Faik, “Ziya Gökalp’in Fikir Menbaları”, İçtihat,  nr. 291-307, 15 Şubat-15 Teşrinievvel 1930.

[3] Mehmet Necip, “İzmir’de Türklük ve Türk Dili Hareketi Tarihi”, Anadolu, nr. 5967-6063, 17 Temmuz-12 Kasım 1934.

[4] İsmayıl Hakkı Baltacıoğlu, “M. Necip Türkçü’yle Görüştüm”, Yeni Adam, nr. 490-500, 18 Mayıs-27 Temmuz 1944.

[5]Ömer Faruk Huyugüzel, “Necip Türkçü”, Türk Edebiyatı İsimler Sözlüğü, 09.11.2020. https://teis.yesevi.edu.tr/madde-detay/necip-turkcu [Erişim Tarihi: 27.03.2023].


Dr. Gülden Vicir* \\\\

HALİT ZİYA UŞAKLIGİL’İ BÜTÜN YÖNLERİYLE ANLATMAK

Gülden Vicir*

 

Edebiyat ve modernleşme, edebiyat ve değişim gibi konular söz konusu olduğunda ilk akla gelen Halit Ziya Uşaklıgil, modern romancılığımızda kendi estetik kuralları ve bakış açısıyla öncü bir konuma sahiptir. O, edebiyatımızdaki geleneksel hikâye anlatıcısını değişim ve dönüşümlere uğratarak anlatma ve yazma eylemlerine yenilikler getirmiş özellikle geleneksel karakter yaratma dizgesine duygu, vicdan, estetik derinliklerini katarak onu insanî bir yapıya kavuşturmuş böylelikle yazınsal metnin kavramları ile varlıkları arasındaki ilişkilerin gerçekçi resmini çizebilmiştir.

Halit Ziya Uşaklıgil’in birbirinden farklı türlerde ortaya koyduğu edebî ürünlerin araştırılmasıyla ortaya çıkan bir durum ise yazarın, yalınkat veya düz bir Batı hayranı olmadığı gerçeğidir.[1] Nitekim Uşaklıgil’in ilk edebî ürünlerinin verildiği andan itibaren ki edebî gelişimine bakıldığında tarihsel arka plana dayanan toplumsal konuların reel gerçeklik düzleminde estetik bir süzgeçten geçerek kendini var ettiği gerçeğiyle karşılaşılmaktadır.

Ömer Faruk Huyugüzel’in Halit Ziya Uşaklıgil adlı kitabı, yazarın hayat hikâyesi ile altmış yıl süren yazı faaliyetlerini anlatan önemli bir eser niteliğindedir. Halit Ziya, her ne kadar Türk edebiyatının en önemli romancılarından biri olsa da Huyugüzel’in bu kitabı yazmasındaki temel neden onun İzmir’de yaşamış ve burada kültürel faaliyetlerde bulunmuş olmasıdır. Bilindiği gibi, Ömer Faruk Huyugüzel çalışmalarının büyük bölümünü İzmir’de gelişen edebiyat faaliyetlerine ayırmış, adeta iğneyle kuyu kazarak İzmir’deki edebî ve kültürel faaliyetlerin ortaya çıkmasında önemli katkıları olmuştur. Bu çalışmaların öznelerinden biri de Halit Ziya olmuş ve onunla ilgili çok sayıda araştırma makalesi kaleme almıştır.[2] Bu çalışmaların getirdiği birikim, böyle değerli bir çalışmanın ortaya çıkmasını sağlamıştır diyebiliriz. Huyugüzel, Halit Ziya’nın yazı faaliyetlerinin İzmir ve İstanbul olarak ikiye ayrıldığını belirttikten sonra onun sanatına ait birçok hususun esasen İzmir’de doğduğunu tespit eder. Eserin üç bölüm halinde düzenlenen bibliyografyası, Halit Ziya Uşaklıgil’in edebiyat hayatına dair genel bir yol haritasının çizildiğini göstermektedir.

Yazarın önsözde de belirttiği gibi giriş kısmında, Halit Ziya’nın hemen her edebî türde eser vermesine rağmen onun çeşitli yönleri üzerine yeteri kadar durulmadığı vurgulanmış, Halit Ziya hakkında yapılan çalışmalar (monografi, incelemeler, bilimsel çalışmalar) kısa bir değerlendirmeye tabi tutulmuştur. Huyugüzel’in Halit Ziya hakkında yapılan bu çalışmalardan kısaca söz etmesinin sebebi, kendisinin de belirttiği gibi Halit Ziya’nın diğer türlerde verdiği eserler üzerinde detaylı durulmayışıdır. Halit Ziya Uşaklıgil adlı eserin, kendisinden önce yapılan araştırmaların bir devamı olduğu, Halit Ziya’yı bütün yönleriyle ele almayı ve onun hakkındaki yeni elde edilen bilgi ve değerlendirmeleri ortaya koymayı amaçladığı ifade edilmektedir. Eserin ilk baskısı Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları’nca Halit Ziya Uşaklıgil, Hayatı, Eserleri, Eserlerinden Seçmeler (1995)[3] adıyla yapılmış, sonra yeni bilgilerle genişletilmiş, daha hacimli ve daha kapsamlı bir çalışma olarak Akçağ Yayınları tarafından basılmıştır.

Dört bölüm,sözlük ve üç ayrı bibliyografyayı kapsayan eserin birinci bölümünde, Halit Ziya’nın yaşamı ve sanat hayatı tam bir dikkatle ele alınmıştır. Bu bölümde Halit Ziya’nın İzmir’deki çalışmalarına önem verilmiş, söz konusu devreye ilişkin eksiklikler giderilmeye ve hatalar düzeltilmeye çalışılmıştır. Halit Ziya’nın çocukluğundan, memurluk görevine, Hizmet gazetesindeki çalışmalarına, İstanbul dönemine ve Servet-i Fünun grubuyla iletişimlerine değinilen bu kısımda, Halit Ziya’nın ilk olarak bir Fransız edebiyatı tarihi yayınladığı, böylelikle kendisinin Türkçe’de basılan ilk Fransız edebiyatı tarihinin de yazarı olduğuna dikkat çekilmektedir.[4] Halit Ziya’nın dil ile ilgili çalışmalarının yanı sıra onun bilinmeyen bir “rhetorique veya edebiyat nazariyesi kitabı”nın olduğu belirtilerek Halit Ziya’nın romandan önce mensur şiir ve dil meselelerine olan ilgisi göz önüne çıkarılmıştır. (Huyugüzel 2010: 22, dipnot 13, ayrıca bknz. s. 124, 125) “Asıl Edebî Faaliyet: Hizmet Gazetesi” başlığında Halit Ziya’nın ilk romanı Sefile’nin, Batı prensiplerine yakın bulunduğuna dair olumsuz kanaatler nedeniyle basılamadığı ancak sonraki romanlarının tefrikadan kitaba bir yol izlediği belirtilir. Huyugüzel’e göre Sefile, konuları bakımından benzerlik gösteren Ahmet Mithat Efendi’nin Henüz On Yedi Yaşında romanının “bir antitezi olarak realist akımın etkisiyle” yazılmıştır. Bu durum Halit Ziya’nın ilk eserlerinden itibaren realist yaklaşımdan yana bir duruş sergilediğini ortaya koymakta, aynı zamanda iddia sahibi bir genç olarak devrin en meşhur romancısına karşı çıkma cesaretini göstermektedir (Huyugüzel 2010: 50). Halit Ziya’nın Sefile ve ardından kaleme aldığı diğer romanları dönemin güçlü akımı romantizme karşı realist anlayışı üstün kılmıştır. Bu eserle ilgili olarak, Huyugüzel’in tespit ettiği romanda kullanılan realist teknikler, hem orijinal bir tespit olmuş hem de edebiyat tarihlerinde yer alan ilk realist roman algısına yeni bir yön vermiştir. Burada Huyugüzel’in, edebiyat teorisi çalışmalarından gelen dikkatinin yol açıcı olduğunu söyleyebiliriz.

Eserin ikinci bölümü yazarın roman, büyük ve küçük hikâye, mensur şiir ve tiyatro türündeki edebî eserlerinin incelemesini içermektedir. Halit Ziya’nın sekiz romanı (Sefile, Nemide, Bir Ölünün Defteri, Ferdî ve Şürekâsı, Mai ve Siyah, Aşk-ı Memnu, Kırık Hayatlar, Nesl-i Ahir) ayrı ayrı ve birlikte değerlendirmelere tabi tutularak eserlerin üslûp ve teknik özellikleri tahlil edilmiş bu sayede Halit Ziya’nın özellikle romanlarında görülen gelişme çizgisi okuyucuya sunulmuştur. Daha önceki çalışmalarda ele alınmayan yazarın büyük hikâyeleri, küçük hikâyeleri, mensur şiirleri ve tiyatroları da ayrı bölümler halinde değerlendirilmiştir. Huyugüzel’in belirttiği üzere Halit Ziya’nın “bütün romanlarında mutluluğu felakete dönüştüren bir ana olay” vardır, karakterler bu durum karşısında kaderci ya da fatalist bir tutum sergilerler. Realist ve natüralistlerde de görülen bu tutum Halit Ziya’nın Servet-i Fünun’a da taşıdığı karakteristik bir özelliğidir (Huyugüzel 2010: 59-62). Huyugüzel’in tespitiyle Halit Ziya Uşaklıgil’in romanları dört esası içermektedir: “Duygusal gelişmeleri bütün incelikleri ile veren tahliller; ressam gözüyle görülerek yapılmış dekor, eşya ve tabiat tasvirleri; sanatkârane bir üslûp ve sağlam bir teknik” (Huyugüzel 2010: 82).

Huyugüzel, büyük ve küçük hikâyeler arasında teknik açıdan pek fark olmadığını söyleyerek iki anlatının, ayrıntılı mekân tasvirleri ve daha geniş karakter tanıtımlarında ayrıldığının altını çizer (Huyugüzel 2010: 83). Halit Ziya, romanlarında olduğu gibi hikâyelerinde de estetik üslûp kullanır. Özellikle aşk hikâyelerinde sanatkârane üslûp mensur şiire yaklaşarak poetik bir hal alır (Huyugüzel 2010: 104, 105). Huyugüzel, konuları açısından mensur şiirleri dört maddede toplayarak özetler: “Hayattan nefret, aşk duygusu, evrenin tabiatın güzelliği ve toplum hayatının merkezinde olan kadınların problemleri ve insanî zaaflar” (Huyugüzel 2010: 109). Halit Ziya’nın ikisi uyarlama, birisi telif olan tiyatroları da bu bölümde incelenmiştir. Uşaklıgil’in tek telif tiyatrosu olan Kâbus, olay örgüsünün sonucu dışında Aşk-ı Memnu romanına benzetilmektedir. (Huyugüzel 2010: 116).

“Diğer Eserleri” başlığını taşıyan kitabın üçüncü bölümü, Halit Ziya Uşaklıgil’in edebiyat ve sanat hayatıyla ilgili olan hatıra ve gezi yazıları, Türk ve Batı edebiyatına dair yazı ve eserler, edebî çeviriler, dil, müzik ve tiyatroya dair yazı ve eserlerin incelenmesine ayrılmıştır. Bu bölüm, Halit Ziya’nın sadece edebî eserler yazan bir yazar değil, aynı zamanda sanatın ve edebiyatın çeşitli sorunlarına kafa yoran bir yazar olduğunu da göstermektedir. Bu kısımda edebiyat dışı sosyal ve siyasî yazılara yer verilmediği görülmektedir.

Eserin dördüncü bölümünde Uşaklıgil’in eserleri arasından karakteristik özellikleri olan birtakım metinler alınarak edebî bir seçki sunulmuştur. “Seçme Metinler” başlığı altında sunulan bu bölümün sonuna tamamlayıcı nitelikte “Sözlük” ilave edilmiştir. Böylece Huyugüzel’in bu çalışmayı yaparken öğrencileri ya da sıradan okuyucuları da ihmal etmediği görülmektedir.

Kitabın son bölümü “Bibliyografya”ya ayrılmıştır. Ömer Faruk Huyugüzel’in, araştırmacıların faydalanması adına bibliyografyayı üç farklı şekilde tasnif ettiği görülmektedir. İlk olarak “Halit Ziya’nın Kitapları ve Kitap Çapındaki Eserlerinin Kronolojisi” yazılmış, ikinci olarak türlere göre sınıflandırılarak “Kitaplaşmış veya Kitap Çapındaki Eserlerin Türlere Göre Dağılımı” belirlenmiş ve son olarak Huyugüzel’in araştırmaları sırasında faydalandığı kaynaklar “Yararlanılan Kaynaklar” başlığıyla düzenlenmiştir. Bibliyografyanın bu denli kapsamlı olması Halit Ziya Uşaklıgil ile ilgili eserlerin panoramik bir tablo halinde sergilenmesine hizmet etmiştir.

Görüldüğü gibi Huyugüzel, 1883’ten 1943’e kadar devam eden uzun sanat hayatında Uşaklıgil’in roman, hikâye, mensur şiir ve tiyatro alanlarında yazdığı edebî eserleri incelemekle yetinmemiş, o zamana kadar onun ihmal edilen tıp, fen, müzik ve dile dair edebiyat dışı yazı ve eserlerini de titizlikle işlemiştir. Bu incelemeler hem tür ayırımı hem de kronolojik sıra göz önünde bulundurularak yapılmıştır. Özellikle edebî eserlerde metin merkezli inceleme de göz ardı edilmemiştir. Ayrıca Halit Ziya Uşaklıgil’in sanat hayatındaki üslûp ve tekniğinin ne yönde geliştiği ve onun neden modern romancılığımızın öncüsü olmayı hak ettiği ortaya konulmaya çalışılmış, dolayısıyla alandaki literatüre önemli bir katkı sağlanmıştır

 

KAYNAKÇA

Huyugüzel, Ö. Faruk (2010), Halit Ziya Uşaklıgil, Akçağ Yayınları, Ankara.

--------- (1995), Halit Ziya Uşaklıgil, Hayatı, Eserleri, Eserlerinden Seçmeler, Milli Eğitim Bakanlığı Araştırma-İnceleme Dizisi, İstanbul.

--------- (2004), İzmir’de Edebiyat ve Fikir Hareketleri Üzerine Araştırmalar, İzmir.

Çanaklı, Levent Ali (2014), “Halit Ziya Uşaklıgil ve Türk Halk Kültürü”, Turkish Studies, Volume 9/6, Ankara.

 



Dr, e-mail: gldnvcr@hotmail.com, ORCID: https://orcid.org/ 0000-0001-6709-2016

[1]Geniş bilgi için bknz. Levent Ali Çanaklı, “Halit Ziya Uşaklıgil ve Türk Halk Kültürü”, Turkish Studies, Volume 9/6, Ankara, Spring 2014, p. 237-254,

[2]Ömer Faruk Huyugüzel’in sonradan İzmir’de Edebiyat ve Fikir Hareketleri Üzerine Araştırmalar (İzmir: 2004) adlı eserinde topladığı yazılar şunlardır:

-“Halit Ziya’nın Hizmet’te Bir Türkçe Sözlük Hazırlama Girişimi”, Türk Dili, nr. 411, Mart 1986, s.235-241.

-“Halit Ziya’nın İzmir’de Yazdığı Büyük Hikâyelerde Yapı ve Üslûp Özellikleri”, V. MilletlerarasıTürkoloji Kongresi, Tebliğler, c.1, İstanbul, 1985, ss.131-140.

-“Halit Ziya’nın Sefile Romanında Realist Teknikler”, Mehmet Kaplan’a Armağan, İstanbul, 1984, ss.185-201.

-“Halit Ziya Uşaklıgil’in İzmir Devresi ve Bu Devrede Verdiği Eserler”, Türk Dili ve Edebiyatı Araştırmaları Dergisi III, İzmir, 1984, ss.69-87.

-(Zeynep Kerman’la birlikte) “Halit Ziya Uşaklıgil Bibliyografyası”,Türk Dili,nr. 529, Ocak 1996, s. 164-248.

[3]Ömer Faruk Huyugüzel, Halit Ziya Uşaklıgil, Hayatı, Eserleri, Eserlerinden Seçmeler, Milli Eğitim Bakanlığı Araştırma-İnceleme Dizisi, İstanbul: 1995, 159s.

[4]Huyugüzel, bu kitaptan sonra Halit Ziya’ya olan ilgisini devam ettirmiş, Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın yayımladığı Halit Ziya Uşaklıgil (İstanbul: 2021) adlı eserde elde ettiği yeni bilgilerle “Halit Ziya Uşaklıgil’in Hayatı ve Yazı Faaliyeti” adlı bir yazı yazmıştır.


Dr. Burcu UŞAKLI SANDAL* \\\\

1928’E KADAR İZMİR’DE ÇIKMIŞ TÜRKÇE KİTAP ve SÜRELİ YAYINLAR KATALOĞU - İZMİR MİLLİ KÜTÜPHANESİ

Burcu UŞAKLI SANDAL*

 

 

1928’E KADAR İZMİR’DE ÇIKMIŞ TÜRKÇE KİTAP ve SÜRELİ YAYINLAR KATALOĞU

 

Kataloglar, kendisinden sonraki çalışmalara bir kaynak olması bakımından önem arz eder. Uzun soluklu incelemelerin sonunda meydana gelen bu eserler özellikle akademik çalışmaların temelini inşa etmektedir. Katalog ve bibliyografyalar bir taraftan söz konusu alan/konu ile ilgili yapılmış çalışmaları listelerken bir taraftan da yeni araştırmalara malzeme sunmaktadır. Dolayısıyla bu tür çalışmaların, farklı disiplinler üzerine hazırlanacak eserlerin hazırlık aşamasından itibaren işlevsel olduğu ifade edilebilir. Ömer Faruk Huyugüzel tarafından hazırlanan ve 1996 yılında Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yayınları tarafından basılan 1928’e Kadar İzmir’de Çıkmış Türkçe Kitap ve Süreli Yayınlar Kataloğu uzun bir dönemin matbuat âlemi hakkında temel bilgileri sunması bakımından dikkate değerdir.

Toplamda 101 sayfadan oluşan bu çalışma, “Sunuş” yazısından sonra gelen iki ana başlıktan ve sonda yer alan “Dizin” ve “Faydalanılan Kaynaklar” kısmından oluşmaktadır. “Sunuş”ta bu çalışmanın temellerinin 1974’te atıldığını belirten yazar, kataloğun 1989-1993 yıllarını kapsayan bir araştırma projesi kapsamında tamamlandığını vurgulamıştır. Katalogda genel itibariyle başlangıçtan 1928’e kadar İzmir’de yayımlanmış Arap ve İbrani harfli Türkçe kitap ve gazetelerin bir listesi verilmiştir. “Kitaplar” başlığını taşıyan ilk bölümde alfabetik sırayla yazar isimleri, eser adı, basım tarihi, eserin basıldığı matbaa ve sayfa sayısı verilmiştir. Buna göre katalogda 487 adet kitap bu şekilde tanıtılmıştır. Katalogda yalnızca Müslüman Türk yazarların değil, o dönem İzmir ve çevresinde yaşayan Ermeni ve Rum yazarların yahut kente çeşitli amaçlarla gelmiş yabancıların kaleme aldığı kitaplar da yer almıştır.  Din, dil, etnik köken ayrımı olmaksızın hemen bütün yazarların eserlerinin verilmiş olması bize göre çalışmanın en orijinal tarafını oluşturur.  Öte yandan katalogda yer alan eserlerin birbirinden farklı alanlarda olduğu da dikkat çeker. Edebiyat, sanat, din, felsefe, tarım, sağlık ve daha pek çok alanda yazılmış eserler liste hâlinde sunulmuştur. Hatta kente yönelik istatistik bilgileri ve şehrin gündelik hayatına dair hususları içeren kitaplar da katalogda yer almaktadır. Bu yönüyle kataloğun farklı alanlarda hazırlanacak olan çalışmalara kaynak oluşturduğu söylenebilir. Söz konusu çalışmada yalnızca İzmir’in değil o dönem Ege Bölgesi’ndeki şehirlerin çoğunu bünyesinde barındıran ve merkezi İzmir olan Aydın vilayetinin resmi kitaplarına da yer verilmiştir. Örneğin Aydın vilâyet meclisinin faaliyetlerini içeren yayınlar da katalogda dikkat çeker. Bunun yanı sıra edebiyat dünyasının önemli isimlerinden Halit Ziya Uşaklıgil, Namık Kemal, Müstecabîzade İsmet gibi yazarların İzmir’de yayımlanan kitaplarının da yer aldığını belirtmek gerekir. Buna karşın bu yazarlar kadar üne kavuşamamış fakat yine de edebiyat dünyasında bir dönem varlık göstermiş Mehmet Sırrı (Sanlı), Mustafa Rahmi (Balaban) gibi yazarlara ait eserlerin de verilmiş olması bu yazarlar üzerine yapılacak çalışmalar adına önem taşımaktadır. Ayrıca katalogda yer alan kitaplara dair bilgiler sayesinde İzmir’de kimi matbaaların diğerlerine oranla daha fazla yayın yaptığı söylenebilir. Söz gelimi Hizmet, Keşişyan, Bilgi matbaaları İzmir ve çevresinde o dönem öne çıkan matbaalardır.

Eserin ikinci bölümü olan “Süreli Yayınlar” kısmında İzmir’de çıkarılan gazete ve dergilerin alfabetik bir listesi verilmiştir. Ancak yazar, o dönem dergi ve gazete ayrımının belirsizliğinden ve bu sebeple kesin bir ayrım yapılamayacağından da bahsetmiştir. Bu belirsizlik sebebiyle haber ve mizah ögeleri ağır basan yayınları gazeteler kısmında, edebî ve fikrî olanları da dergiler kısmında listelediğini belirtir. Gazeteler başlıklı bölüm, Ahali gazetesi ile başlayıp Zeybek gazetesiyle son bulmuştur. Toplamda 85 gazetenin yer aldığı listede genel itibariyle gazetelerin ismi, sahibi, basıldığı matbaa, ilk çıkış tarihi ile son çıkış tarihi verilmiştir. Bunun yanı sıra zaman içinde ismi değişmiş gazetelerin eski ve yeni adları da yer alır. Söz gelişi dönemin popüler gazetelerinden olan Hizmet gazetesinin Cumhuriyet’in ilk yıllarında bir ara “Yanık Yurt” ismini taşıdığı belirtilmiştir.

Çalışmada yalnızca İzmir’de çıkarılan gazetelere değil, başlangıçta İstanbul ve Selanik gibi kültür merkezlerinde çıkarılmış, zamanla İzmir’de dağıtılmış olan gazetelere de yer verilmiştir. İlk defa “Asır” adıyla Selanik’te 1895 yılında çıkarılmaya başlanan ve 1924’te İzmir’e taşınan Yeni Asır gazetesi bu durumun örneklerindendir. Yine başlangıçta Nazilli’de çıkarılmış 1909’da İzmir’e taşınmış Celali gazetesinden bahsetmek mümkündür. Nitekim bu gazete zaman içinde İzmir’de “Osmanlı” adıyla anılmıştır.

Katalogdan anlaşıldığı üzere o dönem gazeteleri yalnızca Türkçe yayımlanmamıştır. Bu noktada hem Türkçe hem de Fransızca yayımlanan Yeni Vatan gazetesinden bahsedilebilir. Öte yandan İbiş, Kahkaha, Leylek gibi mizahî gazetelerin listede yer alması o dönem İzmir’in bu yönden zengin olduğunu gösterir. Bu yönüyle çalışmanın genelde edebiyat özelde ise mizah üzerine yapılacak araştırmalara kaynaklık ettiği ve edeceği aşikârdır. Dergiler başlığını taşıyan kısımda da yine aynı yöntemle 124 adet dergiden bahsedilmiştir. Listede edebî ve ilmî dergilerden çocuk dergilerine pek çok süreli yayın hakkında belli başlı bilgiler verilmiştir. Katalogdaki bilgiler hem dergicilik hem de gazetecilik faaliyetlerinin İzmir’de II. Meşrutiyet sonrasında hareketli olduğunu göstermektedir.

Bu bölümlerin ardından çalışmada gazete ve dergilerin kronolojik listesi verilmiştir. Bu kronolojik liste 1869 yılında çıkarılmaya başlanan Aydın gazetesi ile başlayıp 1928 yılında çıkarılan Arkadaş dergisiyle son bulmaktadır. Çalışmanın sonunda kişi, yer ve matbaa adlarının yer aldığı bir “Dizin” ve bu çalışmada yararlanılan kaynakların bir listesi verilmiştir. Burada çalışma süresince faydalanılan eserlerin çeşitliliği de dikkat çekmektedir.

 

İZMİR MİLLİ KÜTÜPHANESİ

İzmir Milli Kütüphanesi gerek zengin koleksiyonu gerekse bir sanat eseri olarak adlandırılabilecek mimari yapısıyla kent için özel bir yere sahiptir. İzmir’in kültürel dönüşümünde bir kırılma noktası sayılabilecek bu kurum hakkında günümüze kadar çeşitli çalışmalar yapılmıştır. Bu çalışmaların başında şüphesiz Ömer Faruk Huyugüzel tarafından kaleme alınmış İzmir Milli Kütüphanesi başlıklı çalışma gelmektedir. 1997 yılında İzmir Milli Kütüphane Vakfı tarafından basılan bu eser, 54 sayfadan oluşur. Bu çalışma, hacim bakımından küçük bir eser olmasına karşın içindeki bilgiler sayesinde geçmişten o güne İzmir Milli Kütüphanesi hakkında geniş bilgiler sunmaktadır. Bir ön söz ve altı bölümden oluşan çalışmada sırasıyla kütüphanenin tarihçesi, kütüphane binasının yapısal özellikleri, kütüphanenin yönetimi, eser koleksiyonu ve çalışma düzeni, kütüphaneye ait vakfın bilimsel faaliyetleri son olarak da kurumla ilgili tüzük ve yönetmelikler detaylı bir şekilde aktarılmıştır.

Çalışmanın ön sözünde dönemin Milli Kütüphane Vakıf Başkanı Ömer Yiğitbaşı, Milli Kütüphane’nin İzmir için değerinden bahsederek bu alanda yapılmış olan söz konusu çalışmanın önemine değinir. Bunun ardından ilk bölümde, kütüphanenin II. Meşrutiyet’ten Cumhuriyet Dönemi’ne uzanan çizgide tarihçesi anlatılmıştır. Buranın kent tarihi açısından önemini vurgulamak üzere Milli Kütüphane öncesinde İzmir’deki kütüphanecilik faaliyetlerinden bahsedilmiştir. Söz gelimi Giritli Ali Refet Efendi’nin kurduğu özel kütüphanenin İzmir ve çevresinde önemli bir girişim olduğu vurgulanmıştır. Ardından özellikle İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin çeşitli vilâyetlerde kütüphane kurma fikri, bu durumun İzmir’e yansımaları ve kentte bu amaçla düzenlenen yardım kampanyaları anlatılmıştır. Bunun yanı sıra İzmir’in önemli gazetelerinden Ahenk’in bu faaliyetleri halka duyurduğu da ifade edilmiştir. Bu çalışmaların 6 Temmuz 1912’de meyve vermesiyle Salepçioğlu Hacı Ahmet Efendi’nin konağında kütüphanenin hizmete açıldığı ve nihayet 1915’de kütüphane ve yanında yer alacak sinema binalarının inşaatının başlatıldığı belirtilmiştir. Fakat mütareke ve işgal yıllarının çalışmaları bir noktada sekteye uğrattığı, ancak Cumhuriyet’le birlikte bilhassa İzmir Milli Kütüphane Cemiyeti’nin faaliyetleriyle binaların yapımının hız kazandığı vurgulanmıştır. Buna göre 1926 yılında önce sinema binası açılmış ve burası “Elhamra Sineması” adıyla çalıştırılmıştır. Sinema binasından yıllar sonra 1933’te ise Milli Kütüphane binası tamamlanmıştır. Çalışmada bütün bu süreçler detaylı bir şekilde okura aktarılmıştır.

İkinci bölümde her iki binanın yapı özellikleri tanıtılmış ve söz konusu binaların neo-klasik yapıları sayesinde İzmir’in en orijinal yapıları olduğunun da altı çizilmiştir. Mimar Tahsin Sermet Bey tarafından son şekli verilen bu binaların günümüzde de İzmir’in tarihi eserleri içinde bulunduğu belirtilmiştir. Yazar burada her iki binayı da tafsilatlı bir şekilde tasvir eder. Özellikle sinema binasının iç kısmının dış cephe kadar görkemli olduğunu “şark tipi zengin avizelerin, şark atmosferini veren kandillerin, çini panoların, tavandaki Türk nakışlarının söz konusu binaya dikkat çekici bir hava kattığını vurgular.

Üçüncü bölüm “Milli Kütüphane Yönetimi” başlığını taşımaktadır. Burada da alt başlıklarla kütüphanenin derneği, geçmişten o güne başkanları, vakfı, vakıf başkanları ve onur üyeleri son olarak da müdürleri listelenmiştir. Dördüncü bölümde kütüphanedeki eser koleksiyonu hakkında bilgiler verilmiştir. Buna göre kütüphanede bulunan eserlerin bir kısmı bağış yoluyla bir kısmı devlet nüshası olarak bir kısmı da satın alma yoluyla sağlanmıştır. Böylelikle kütüphane, yazma eserlerden süreli yayınlara kadar pek çok değerli eseri bünyesinde barındırır. Bunların yanı sıra bu bölümde kütüphane personeli ve okuyucu hizmetleri hakkında da bilgiler bulunur.

Yine dördüncü bölümde kütüphaneyi ziyaret eden önemli şahısların zikredilmesi çalışmayı ilgi çekici kılmıştır. Öyle ki ulu önder Atatürk, Fevzi Çakmak, Fahrettin Altay, Celâl Bayar ve İran şahı Rıza Pehlevî gibi ünlü devlet adamları burayı ziyaret etmiştir. Bu ziyaretlerden bahsedilmiş olması kentin siyasî tarihi hakkında fikir sahibi olmamızı da sağlamaktadır. Dördüncü bölümün sonunda bir de kütüphane giderlerinin karşılanmasına yönelik usullerin anlatıldığı bir alt başlık bulunmaktadır. Yazar bu kısımda, kütüphanenin daha çok dernek ve vakıf yoluyla yaşatıldığını ve zaman içinde yapılacak olan bir binanın kira gelirlerinin kütüphaneye devredilmesiyle kurumun o dönemki maddi sıkıntılarından kurtulmuş olacağını da belirtir.

Beşinci bölümde kütüphaneye ait vakfın bilimsel faaliyetlerinden, kütüphanenin yazma eserler kataloğundan bahsedilir. Kütüphanenin yazma eserler kataloğunun bilim dünyasına tanıtılmasına yönelik girişimler ve toplamda dört cilt hâlinde hazırlanan katalog ve kataloğun sınıflandırılması anlatılmış ve bunun pek çok araştırmacı için birinci derecede bir kaynak olduğu vurgulanmıştır. Ayrıca kütüphane bünyesinde düzenlenen sempozyumlardan ve konferanslardan bahsedilmiş ve bunların halka açık olarak gerçekleştirildiğinin altı çizilmiştir. Bu durum, kurumun yöre halkının gelişiminde önemli bir paya sahip olduğunu da göstermektedir. Bunun yanında zaman zaman İzmir ve çevresiyle ilgili çeşitli konularda yarışmalar düzenlendiği ve kazanan araştırmaların ödüllendirildiği belirtilmiştir. Bütün bu kısımlardaki bilgilerden, İzmir Milli Kütüphanesi’nin yalnızca İzmir halkının değil bütün Ege Bölgesi’nin kültürel birikimine katkı sunduğu anlaşılır.

Çalışmanın son bölümünde Milli Kütüphane’nin tüzük ve yönetmelikleri detaylı bir şekilde sıralanmıştır. Kütüphanenin yönetimi ve işleyişiyle ilgili pek çok husus yine ayrıntılı olarak aktarılmıştır. Örneğin kütüphanenin yönetim merkezi, vakfa tahsil edilen mallar, vakfın tasarruf yetkileri, gelirleri, gelirlerin tahsisi, derneğin vakıf yönetiminde temsili, derneğin feshi, vakfın organları, tutulacak defterler ve kütüphaneyle ilgili daha pek çok konu altıncı bölümde tek tek belirtilmiştir. Bölümün sonunda, yönetmeliğin 21 Nisan 1995’ten itibaren yürürlüğe girdiğini belirten sonuç kısmıyla çalışma bitirilmiştir. Bu yönüyle bu eserde, İzmir Milli Kütüphanesi’nin tarihsel süreçteki gelişiminden yönetim sistemine, içerdiği koleksiyonlardan bir sanat eseri olarak kabul edilebilecek binasına kadar geniş bir perspektifle aktarıldığı görülür. Neticede söz konusu eserin kentin kültürel tarihi adına yapılacak çalışmalarda araştırmacıların yolunu kısalttığı ifade edilebilir.



* Dr., Milli Eğitim Bakanlığı, e-mail: b.usaklisandal@gmail.com , Orcid: 0000-0002-4066-339X


Dr. Taner TUNÇ* \\\\

“GİTTİĞİN YERE KÖK SALMALISIN!”: İZMİR FİKİR ve SANAT ADAMLARI (1850-1950)

Taner TUNÇ*

 

Tarihi dönemlerden itibaren bir liman ve ticaret şehri olan İzmir, ekonomik bakımdan diğer Osmanlı şehirlerinin genelinden farklı gelişmiş, bu özelliğini büyük oranda Türkiye Cumhuriyeti’nde de sürdürmüştür. Demografik bakımdan sahip olduğu kozmopolit yapı ve bu yapıya dayanan kültür ve sanat alanındaki üretimler, bu şehre gerek Osmanlı İmparatorluğu’nda gerek Türkiye Cumhuriyeti’nde farklı bir görüntü kazandırmıştır. Tarihsel devamlılık içerisinde dinamik bir sürece dayanan kültür, sanat ve fikir hareketleri söz konusu olduğunda İzmir, sahip olduğu konum ve toplum yapısı itibariyle 19. yüzyıldan itibaren Batı düşüncesi ile erken tanışmasına ve bunu bir üretime dönüştürmesine rağmen entelektüel manada İstanbul’un hemen arkasında hatta biraz da gölgesinde kalmış bir merkez konumundadır. Bu bağlamda İzmir Fikir ve Sanat Adamları (1850-1950) isimli eser, bahsedilen birikimleri zemin addederek özelde İzmir’e genelde ise Türk fikir ve sanat tarihine katkı sağlamış önemli kalem erbabının biyografisini ortaya koymaktadır. Sahip olduğu muhteviyat dolayısıyla yayımlandığı dönemde matbuat sahasında dikkatleri üzerine çeken bu eser hakkında çeşitli eleştiri ve tanıtım yazıları kaleme alınmıştır (Tekinci 2001; Hızlan 2001; Baş 2001; Arıkan 2002).

Eserin ön sözünde Ömer Faruk Huyugüzel, kitabın ortaya çıkış hikâyesinin hocası Mehmet Kaplan’ın tavsiyesiyle başladığını ifade etmiştir:

“İzmir\'e geldiğim ve arkasından EÜ Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünde asistan olarak çalışmaya başladığım sıralarda değerli hocam Mehmet Kaplan’ın bana şöyle bir tavsiyesi olmuştu: “Gittiğin yere kök salmalısın!.. Bir bak bakalım, İzmir\'de edebiyat ve fikir sahalarında kimler yetişmiş, bunlar ne gibi eserler ortaya koymuşlar?” Bu amaçla da bana doktora öncesi bir çalışma olmak üzere Halit Ziya ve Tevfik Nevzat’ın çıkardığı Hizmet gazetesinin ayrıntılı bir bibliyografyasını hazırlama ödevini vermişti.”

Hocasının kendisine yönelik bu tavsiyesini amaç edinen Huyugüzel, İzmir fikir ve edebiyat tarihi konusundaki çalışmalarının sonraki yıllarda da devam ettiğini ön sözde ifade etmektedir. Hâlihazırda İzmir’deki kültürel faaliyetlere ilişkin ilgisini ve çalışmalarını devam ettirmekle birlikte eserin ilk basımını dikkate aldığımızda yazarın yirmi beş yıllık emeğine dayandığı anlaşılmaktadır. Bu eserin ortaya çıkması için -öğrencilerinin de yardımıyla- yapılan çalışmalar, İzmir’de yayımlanmış kitapların yanı sıra 1950’ye kadar çıkmış bütün gazete ve dergilerin edebî ve fikrî bibliyografyasının da gün yüzüne çıkmasını sağlamıştır. Çalışmaların ortaya çıkardığı veriler, bir taraftan “İzmir Fikir ve Sanat Adamları Arşivi” olarak adlandırılabilecek bir arşivin oluşmasını sağladığı gibi söz konusu arşiv bu eserin yanı sıra pek çok çalışmanın gerçekleşmesini de mümkün kılmıştır. Ö. Faruk Huyugüzel, söz konusu arşivden hareketle çok sayıda lisans, yüksek lisans ve doktora tezi yaptırmıştır. Yazarın İzmir fikir ve edebiyat sahasına ilişkin katkıları da yalnızca bu eserlerle sınırlı kalmamış, İzmir’le bağlantısı olan edebiyatımızın zirve yazarlarından Halit Ziya, Necip Türkçü, Yakup Kadri, Ömer Seyfettin üzerine araştırmalarını makale ve kitap suretinde neşretmiştir. Ayrıca üzerinde duracağımız eseri bir anlamda tamamlayan 1928’e kadar İzmir’de Çıkmış Türkçe Kitap ve Süreli Yayınlar Kataloğu ve İzmir’de Edebiyat ve Fikir Hareketleri Üzerine Araştırmalar isimli iki eser de yazarın İzmir edebiyat ve fikir hayatına yönelik ilgisinin sonucudur.

Ansiklopedik hüviyete sahip İzmir Fikir ve Sanat Adamları (1850-1950) eserinin ön sözünde yazar, çalışmasının arkasında kendisine kaynak olarak Bursalı Mehmet Tahir’in Aydın Vilayetine Mensup Meşayıh, Ulema, Şuara, Müverrihîn ve Etıbbanın Teracim-i Ahvali, İbnülemin Mahmut Kemal İnal’ın Son Asır Türk Şairleri ve Hüseyin Avni Ozan’ın İzmir Şairleri Antolojisi’ni göstermiştir. Araştırmacı, bu eserlerdeki bilgilerden yola çıkmakla birlikte bazı hususları eleştirip düzeltmiş ve çalışma alanının kapsamını genişletmiştir. Eserin dikkat çekici, önemli katkılarından birisi de İzmir’in kültür ve sanat hayatını ortaya koymak amacıyla 1933 yılında İzmir Halk Evi tarafından başlatılan “İzmir’in Yazı ve Fikir Adamları” isimli projenin bir anlamda bu çalışma ile tamamlanmasıdır.

Eserde 1850-1950 arasında yüz yıllık bir dönemde İzmir’in kültür hayatında iz bırakmış 262 fikir ve sanat adamının biyografisi ve eserleri üzerinde durulmuş, ayrıca büyük bir çoğunluğunun biyografisi de ilk defa burada ortaya konulmuştur. Araştırmada fikir ve sanat adamı olarak biyografisine yer verilenler; “şairler, romancılar, tiyatro yazarları ve sanatçıları, besteci veya müzisyenler, gazeteciler, eğitimciler, bilim ve fikir adamlarıdır.”. Demografik olarak kozmopolit bir yapıya sahip olan İzmir’in bu özelliği eserin muhtevasını da belirlemiştir. Kitapta sadece Türk unsuruna mensup kişiler üzerinde durulmamış, “Türk fikir ve sanat hayatında bir şekilde tanınmış ya da Türkçe eser vermiş Rum, Ermeni, Yahudi sanat ve fikir adamlarına” da yer verilmiştir. Aynı zamanda İzmirli olmasalar bile hayatının bir döneminde İzmir’de bulunmuş ve burada eser vermiş kimseler de ele alınmıştır. Ön sözde eserin çerçevesini belirleyen bu bilgilendirmelerin dışında yazar, çalışmayı 1850-1950 yılları ile sınırlandırmasının gerekçesini de açıklamıştır. İzmir’de Türkçe olarak basılan ilk kitabın 1849 olması öte yandan bölge ilk resmi Türkçe gazetenin ise 1869’da yayımlanması Türkçe fikir ve sanat eserlerinin 1850’li yıllarda ortaya çıktığını göstermektedir. Bu gelişmeleri dikkate alarak çalışmasının başlangıç sınırını 1850 olarak belirleyen yazar, çok partili yaşama geçtiğimiz 1950’den sonra fikir ve sanat alanında görülen zenginlik ve çeşitlilik sebebiyle eserin son sınırı olarak 1950 yılını kabul etmiştir. Huyugüzel, “1950 sonrasında yetişen veya bu tarihten sonra tanınan ve kendini kabul ettiren fikir ve sanat adamlarını” bu çalışmanın ikinci cildinde ortaya koyacağını belirtmiştir.

İzmir Fikir ve Sanat Adamları (1850-1950), ön söz, kısaltmalar, fikir ve sanat adamlarının alfabetik listesi, fikir ve sanat adamlarının alanlarına göre alfabetik listesi ve bibliyografya haricinde iki bölüme ayrılmıştır. “1850-1950 Arasında İzmir’in Fikir ve Sanat Hayatına Genel Bakış” başlıklı ilk bölüm, yüz yüzyıllık süreç içerisinde İzmir’de fikir ve sanat ortamının nasıl oluştuğuna cevap vermektedir. Bu ortamı hazırlayan kültürel kurumlara odaklanan yazar, bu bölümde adeta şehrin kültürel hafızasını okura sunmaktadır. Bu bağlamda kültür yapıcı hafıza mekânlar olarak cami ve medreseler, kütüphane ve kıraathaneler, tekke ve zaviyeler, resmi ve modern özel okullar, matbaalar, gazete ve dergi idarehaneleri, tiyatrolar, kültür ve sanat dernekleri üzerinde durmuştur.

Eserin ikinci bölümü çalışmanın esas kısmını teşkil eden biyografilerden oluşmaktadır. Bu kısımda biyografilerin içeriğine baktığımızda maddelerin belli bir düzen ve metot içerisinde kaleme alındıkları göze çarpar. Madde içerisinde öncelikle biyografi sahibinin çalışma alanı belirtildikten sonra doğumu ile başlayıp yazı hayatını da içine alan yaşam öyküsüne yer verilir. Daha sonra kitap olarak yayımlanmış veya yayımlanmamış eserleri ve yazıları bağlamında kişilerin sanat ve edebiyat anlayışları üzerinde durulur ve son olarak biyografi sahiplerinin kitap olarak yayımlanan eserleri liste halinde paylaşılır. Genel hatlarıyla bu metot üzerine kurulan eser, pek çok bakımdan dikkate değer hususiyetlere sahiptir. Edebiyat tarihçisi olmakla birlikte birden fazla kimliğe sahip yazarların sadece edebiyatçı yönü üzerinde durmayan Ö. Faruk Huyugüzel, eserin mahiyetini de yansıtacak şekilde yazarların diğer çalışmalarından da bahsetmiş, kültürü merkeze alarak bütünlüklü bir bakış sergilemiştir. Eserin geneline baktığımızda bu anlayış, “Edebiyat tarihi, medeniyet tarihinin bir kısmıdır” diyen Gustave Lanson’u (1926: 5) ve benzer şekilde “Bir milletin geçmişteki fikri ve hissi hayatını göstermek itibariyle, edebiyat tarihi, medeniyet tarihinin, yani bir milletin umumi tarihinin parçalarındandır” düşüncesini savunan Fuat Köprülü’nün (1999: 4) yaklaşımı ile benzerlik göstermektedir.

Biyografilere bakıldığında yazar ve şairlerin kitaplarının dışında periyodiklerin birincil kaynak olarak kullanıldığı görülmektedir. Huyugüzel, biyografi sahiplerinin izlerini sürerken devrin sadece İzmir basın ve matbuat sahasından faydalanmamış, -imkânlar ölçüsünde- İstanbul’daki kaynaklara da ulaşmıştır. Bu bağlamda eserleri kitap suretinde yayımlanıp matbuat sahasında ismi geçenlerin yanında çalışmaları sadece süreli yayınlarda takip edilen yazarları da eserine dâhil etmiştir. Yazar, çalışmasında basılı kaynaklardaki mevcut bilgileri sorgulayarak birtakım düzeltmeler de yapmıştır. Kemalettin Şükrü ve Mahmut Esat maddelerinde bu durumun örneklerini bulmak mümkündür.

Eserde dikkati çeken önemli hususlardan biri de yazarların eserlerine ve sanat/fikir anlayışlarına ilişkin tespit ve değerlendirmelerdir. Araştırmacı, bazı değerlendirmelerinde dönemi, toplumsal gelişmeleri biyografiyi aydınlatacak bir malzeme olarak kullanmıştır. Bunun yanı sıra eserde genel edebiyat tarihlerine de etki edebilecek birtakım tespitler dikkat çekicidir. Muallim Sadi hakkında “Muallim Sadi’nin bu yolda 1895-1900 yılları arasında yazdığı birçok şiirini, milli edebiyat hareketinin uyanmasında önemli bir rol oynamış şiirler olarak görmek ve bu şiirlerle Mehmet Emin’in şiirlerini beraberce düşünmek gerekmektedir” (s. 525) tespiti örnek gösterilebilir. Benzer şekilde edebiyatın Türkçeleşmesi bahsinde Necip Türkçü, Muallim Sadi, Miralay Selahattin gibi isimlerin önemli olduğuna ilişkin fikirler de bu bağlamda değerlendirilebilir. Yine bu hususta eserin bir özelliği olarak bahsetmemiz gereken diğer mevzu, daha çok İzmir’deki faaliyetleri ile öne çıkan bazı yazar ve şairler ile edebiyatımızın zirve şahsiyetleri arasında bağlantı kurulmasıdır. Bu şekilde yazar, yereli milliye bağlamaya, edebî ve fikrî hareketlerin bir bütünlük arz ettiğini göstermeye çalışmaktadır. Mehmet Fuat, Haşim Nezihi, H. Sururi Gökbaş, Ali Sadi, Hüseyin Rıfat Işıl, Mahmut Nedim, Orhan Rahmi Gökçe, Rifat Ahmet maddeleri üzerine yapılan değerlendirmeler bu duruma örnek gösterilebilir.

Eserde kadın yazarların varlığı da üzerinde durulması gereken bir husustur. Edebiyatımızın yenileşmeye başladığı bir dönemde merkezde, edebiyat kanonu içerisinde kendisine yer bulan Fatma Aliye, Makbule Leman, Emine Semiye, Halide Edip gibi isimler genel edebiyat tarihlerimizde öne çıkmaktadırlar. Ancak bu eserde İzmir edebiyat ve fikir sahasında karşımıza çıkan Evliyazade Naciye, Evliyazade Makbule, Benal Nevzat Arıman, Hatice Baise, Cevriye İsmail Uyum, Hadiye Hümeyra, Hasena Nalan, Rabia Arif Bilgin, Vedide Baha Pars gibi yazarların varlığına da dikkat çekilmiştir. İzmir’de güçlü bir kadın yazar grubuna işaret eden bu dikkat genişleyip derinleşerek Ege Üniversitesi’nde Ö. Faruk Huyugüzel’in rehberliğinde, öğrencileri tarafından “İzmir’in Öncü Kadınları” başlıklı bir proje yapılmış ve çalışmalar İzmir’de İz Bırakmış Öncü Kadın Yazarlar başlığıyla kitap olarak da yayımlanmıştır (Çağın 2011.)

Buradan hareketle başka çalışmaların ortaya çıkmasını sağlamak eserin ayırt edici bir diğer hususudur. Eser, İzmir sınırları içerisinde kalmış yazarlar üzerine yapılacak ayrıntılı çalışmalara önayak olacağı gibi edebî türlere ilişkin çalışmaların ortaya çıkmasını da sağlayacaktır. Kitapta romancı yönüyle karşımıza çıkan yazarların daha çok tarihî, macera ve popüler aşk romanları tefrika ettikleri görülmüştür. Ancak edebiyat tarihimizde söz konusu romanlara ilişkin çalışmalarda İzmir basın ve matbuat sahasındaki bu hareketliliğe yeterince dikkat edilmemiştir. Bu bilgilerden yola çıkılarak kitap olarak yayımlanmayıp gazete ve dergilerde kalan İzmir’deki tefrika romanlar üzerine yapılacak çalışmalar, Türk edebiyatında ilgili türlerin alanını daha da genişletecek, konunun sadece tek merkezli okunmasının önüne bu tarz araştırmalarla geçilebilecektir. Bu bağlamda bahsedilen meseleye ilişkin bir proje hazırlığının bulunduğunu da belirtmemiz gerekir.

Bu eserde Batılılaşma süreci içerisinde kültür, sanat ve edebiyat hareketlerinin merkezi olarak kabul edilen İstanbul’un dışında ortaya güçlü bir dinamizm koyan İzmir’in söz konusu hareketlerdeki görüntüsü, objektif bakış ve titiz bir araştırmayla ortaya konulmuştur. Kendisinden önce konuyla ilgili kaynakları çıkış noktası kabul ederek çeyrek asırlık bir araştırma sonucunda ortaya çıkan eser, medeniyet tarihimizde periyodiklerin önemini bir kez daha hatırlatmıştır. Eserde biyografi sahiplerinin çeşitli uzmanlık alanlarına ve meslek gruplarına bağlı olmalarına karşın gazete ve dergilerle olan münasebetleri bir ortak noktaya işaret ettiği gibi bu yayınların önemine de delil teşkil etmektedir. Ö. Faruk Huyugüzel, 1850’den 1950’li yıllara değin basının bir okul gibi münevver yetiştirme işlevini eserinin satır aralarında okura hatırlatmaktadır. Tek başına sahip olduğu kıymetin yanı sıra temel addolunarak başka araştırmaların ortaya çıkmasını sağlayan bu verimli çalışma, Doğan Hızlan’ın ifadesiyle okura “geniş bir portre galerisi” sunmaktadır (Hızlan, 2001). Özelde İzmir olmak üzere fikir, sanat ve edebiyat tarihi bakımından yerelden milliye doğru yön alacak araştırmalar için örnek teşkil eden bu eser, sahip olduğu nitelikler hasebiyle üzerinden zaman geçse de -İzmir söz konusu olduğunda- bir “klasik” gibi önemini koruyacak ve kendisine sürekli başvurulacaktır. Son olarak yakın zamanda eserin gözden geçirilmiş ikinci baskısının yapılacağını kendisinden öğrendiğimiz yazar, esere birtakım yeni isimlerin ekleneceği bilgisini vermiştir. İlk baskıdan sonraki süre içerisinde makale, tez ve kitaplardaki yeni bilgiler ve belgeler ile biyografilerdeki eksikliklerin önemli ölçüde giderileceğini, bunun yanı sıra mevcut biyografilerden bazılarının da yeniden düzenlendiğini belirtmiştir. Bu şekilde eserin ilk baskısından itibaren karşımıza çıkan ilgi ve emek çeyrek asırdan yarım asra uzayacak, kültür ve fikir hayatımızda mahallî çalışmalar için bir rehber olacaktır. 

 

KAYNAKÇA

Arıkan, Zeki (2002), İzmir’in Fikir Sanat ve Edebiyat Tarihine Önemli Bir Katkı, Ankara Üniversitesi Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü Atatürk Yolu Dergisi, 8(29), 207-211.

Baş, Şerife (2001), Ö. Faruk Huyugüzel, İzmir Fikir ve Sanat Adamları (1850-1950), Türk Dili Dil ve Edebiyat Dergisi, nr. 597, 299-303. 

Çağın, Şerife (Ed.) (2011), İzmir’de İz Bırakmış Öncü Kadın Yazarlar. İzmir: Ege Üniversitesi Yayınları, İzmir.

Hızlan, Doğan (2001), İzmir’i İzmir Yapanlar, Hürriyet. Erişim adresi https://www.hurriyet.com.tr/dogan-hizlan-izmir-i-izmir-yapanlar-39237623

Köprülü, Fuat (1999), Türk Edebiyatı Tarihinde Usul, Edebiyat Araştırmaları, (3-47) Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara.

Lanson, Gustave (1926), Tarih-i Edebiyatta Usûl, (Müt. Yusuf Şerif) Matbaa-i Âmire, İstanbul.

Tekinci, Ali (2001), İzmir Fikir ve Sanat Adamları (1850-1950) Hakkında I, Türk Yurdu, 21(162-163), 402-403.; II, 21(164), 55-56.; III, 21(166), 51-53.; IV, 21(167), 36-39.

 



*Dr., Afyon Kocatepe Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü, tanertunc87@gmail.com, ORCID: 0000-0002-4632-1059


Dr. Burcu ÇAKIN ERDAĞ* \\\\

İZMİR’DE EDEBİYAT ve FİKİR HAREKETLERİ ÜZERİNE ARAŞTIRMALAR

Burcu ÇAKIN ERDAĞ*

 

Ömer Faruk Huyugüzel’in İzmir’de Edebiyat ve Fikir Hareketleri Üzerine Araştırmalar adlı kitabı 2004 yılında İzmir Büyükşehir Belediyesi Kültür Yayınları tarafından yayımlanmıştır. Kitabın önsözünde yazarın da belirttiği gibi bu eser, otuz yıllık bir süreçte İzmir’in fikir, sanat, kültür ve basın tarihiyle ilgili yapılan titiz araştırmaların ürünü olan makalelerden oluşmaktadır. Kitapta bir kısmı daha önce farklı yerlerde yayımlanmış veya çeşitli bilimsel toplantılarda sunulmuş olan metinlerin yanı sıra ilk kez bu kitap vesilesiyle okuyucularla buluşan makalelere de yer verilmiştir. Makalelerin sunuluş düzenine bakıldığında şehir ve bölge araştırmalarıyla ilgili metodik ve bibliyografik bilgiler veren yazılarla başlayıp İzmir’in Tanzimat yıllarından itibaren süregelen edebî, kültürel ve sanatsal yaşantısını inceleyen metinlerle devam edildiği görülmektedir. Ardından sanat hayatlarının uzun veya kısa dönemlerinde İzmir’de faaliyet göstermiş, eserleriyle İzmir basınında yer almış isimler arasından Şair Eşref, Halit Ziya Uşaklıgil, Müstecabîzade İsmet, Ömer Seyfettin, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Ömer Selâhattin, Halikarnas Balıkçısı ve Nahit Ulvi Akgün hakkında yazılmış inceleme yazıları gelmektedir.

Ömer Faruk Huyugüzel’in de ifade ettiği gibi makaleler, İzmir’i merkez almak kaydıyla Aydın vilayetinde 19 ve 20. yüzyıllardaki basın, sanat ve kültür faaliyetlerini inceleyen çalışmalarla başlamaktadır. Kitabın açılışını yapan “Cumhuriyet Dönemi’nde İzmir Araştırmalarının Genel Durumuna Bir Bakış” başlıklı makale, Antik Yunan ve Roma dönemlerinden Cumhuriyet’in 75. yılında kadarki süreçte İzmir’i konu alan tarihî araştırmalar ve bibliyografya çalışmaları hakkında bilgi vermektedir. Huyugüzel, bu çalışmaların 18 ve 19. yüzyıllar üzerinde yoğunlaştığını, içerik bakımından kent merkezinden ilçelere doğru genişlemekte olduğunu, çoğunlukla siyasî, ekonomik ve sosyal tarih çalışmalarının dikkat çektiğini ancak fikir, kültür ve basın tarihi alanındaki çalışmaların diğerlerine göre geri planda kaldığını ifade etmiştir. Bu makaleyi takip eden yazılarda şehir tarihi, bölge tarihi, bölge edebiyatları ile ilgili araştırmaların önemi, bu araştırmaları yürütürken karşılaşılabilecek problemler ve izlenebilecek metotlar üzerinde durulmuştur. Bu yazılarda Huyugüzel, şehir tarihi, edebiyat tarihi ve edebî eserler arasındaki ilişki üzerinde özellikle durmuştur. Türkiye’de kaynakların yetersizliği, dağınıklığı, kütüphanelerin sayısının azlığı ve araştırmacıların bu kütüphanelerden verimli şekilde yararlanamaması şehir tarihi yazmak hususunda karşılaşılan önemli problemler olarak belirtilmiş, edebî eserlerin bu gibi çalışmalarda zengin birer kaynak teşkil ettiğine dikkat çekilmiştir. “Bölge Edebiyatı Araştırmalarına Dair Bazı Dikkatler” başlıklı makale, bölge edebiyatı araştırmalarıyla ilgili metodik bilgiler vermek açısından benzer çalışmalar yapmak isteyen araştırmacılar için bir kılavuz niteliği taşımaktadır. Huyugüzel, ilk adımdan son adıma kadar bütünlüklü ve bilimsel nitelikli bir araştırmanın nasıl yürütülmesi gerektiğini bu minvalde çalışmak isteyen araştırmacılar için anlaşılır biçimde izah etmiştir. İzmir’de yayımlanmış süreli yayınlar üzerinde yapılan uzun ve titiz araştırmalar sonucu elde edilen bulguların ortaya konduğu makaleler, genel Türk tarihi, edebiyatı ve basın tarihi hakkında birçoğu ilk defa Huyugüzel tarafından dile getirilen bilgileri ihtiva etmektedir. Bu bilgiler ışığında Osmanlı döneminden başlayarak kozmopolit bir liman kenti özelliği gösteren İzmir’de 1800’lü yılların başından itibaren ilk yabancı gazetelerin, ilk tiyatro kumpanyalarının görülmeye başladığı anlaşılmaktadır. Türkçe neşriyatın başlangıcı 1849 yılı olarak tespit edilmiştir. 1880’lerin sonlarına doğru Halit Ziya’nın İzmir’de başlattığı realist edebiyat anlayışı ve mensur şiir tarzı İstanbul’a doğru etkisini genişletmiş ve Türk nesrinin gelişim seyrini tamamen değiştirmiştir. Ege Bölgesi’nde başlayan eşkıyalık olayları ve İzmir’in Yunan işgaline uğraması ilerleyen yıllarda edebiyatımızda yoğun olarak ele alınan konular arasındadır. Necip Türkçü’nün öncülüğünü yaptığı terkipsiz Türkçe, dilin millîleşmesi hususunda önemli bir çıkış noktasıdır. Huyugüzel, İzmir’deki basın yayın ve sanat faaliyetlerinin doğurduğu sonuçları gösteren bu örneklerden yola çıkarak farklı şehirlerdeki edebî faaliyetlerin araştırılmasının ne derecede önemli olduğunu ortaya koymuştur.

İzmir basını, kitaptaki makalelerin temel kaynağını oluşturmaktadır. Süreli yayınlar üzerinde yapılan araştırmalar farklı kaynaklarla desteklenerek İzmir’in kültürel yaşamı ve sosyal çehresine ışık tutmanın yanı sıra Osmanlı döneminden başlayarak kültür tarihimizle ilgili birçok önemli bilgiyi gün ışığına çıkarmaktadır. Huyugüzel’e göre 17. yüzyılın ikinci yarısında Osmanlı topraklarında Yahudiler tarafından kurulan ilk matbaaya ev sahipliği yapan İzmir’in basın tarihimizdeki yeri dikkate değerdir. Yabancı dilde çıkan ilk gazeteler burada yayın hayatına başlarken Cumhuriyet’e kadar yayımlanmış Fransızca gazetelerinin sayısı otuzu bulmaktadır. İmparatorluğun ilk Rumca gazetesinin (Filos Ton Neon) burada çıkması, Ermenice ve Rumca gazetelerin çeşitliliği hareketli bir yabancı basın hayatının göstergeleridir. İzmir’in ilk Türk gazetecisi olan Mehmet Salim, 1869 yılında şehrin ilk Türkçe gazetesi olan resmî vilayet gazetesi Aydın’ı çıkarmaya başlamıştır. Kitapta bu gazetenin kuruluşu ve yayın hayatına dair ayrıntılı bilgiler veren bir makaleye de yer verilmiştir. Huyugüzel ayrıca İzmir’de Türk gazeteciliğinin ya da Ege Bölgesi basınının bilinen ilk temsilcisi ve ustası olarak değerlendirdiği Mehmet Salim’i tanıttığı yazısıyla, biyografik veya ansiklopedik kaynaklarda hakkında hiçbir bilgi bulunmayan bu önemli basın adamının hayatı ve faaliyetleri hakkında farklı kaynaklardan derlenmiş bilgilerin derli toplu bir şekilde sunulduğu ilk bütünlüklü çalışmayı ortaya koymuştur. İzmir basınıyla ilgili çalışmalar, kentin söz konusu yıllarda İstanbul’dan sonra basın yayın alanındaki ikinci önemli merkez olduğunu, tarihî açıdan köklü bir geçmişe sahip olduğunu ve çeşitlilik bakımından zengin ve çok dilli bir yapıya sahip olduğunu ortaya koymak açısından önem arz etmektedir.

Basın yayın, dil ve edebiyatla ilgili kapsamlı ve kronolojik incelemelerin yanı sıra İzmir’de tiyatro sanatıyla ilgili gelişmeler de ilk faaliyetlerden Cumhuriyet yıllarına uzanan süreci kapsayacak şekilde iki ayrı yazıda ele alınmıştır. Bu yazıların ilkinde İzmir’de Levanten topluluklar arasında başlayan ilk tiyatro temsillerinden II. Meşrutiyet’in ilanına kadar şehirde gösteriler yapan tiyatro kumpanyaları, İzmirlilerin bu gösterilere yaklaşımı ve şehirdeki çeşitli sahneler hakkında bilgiler verilmektedir. Huyugüzel, tiyatro temsilleriyle ilgili kronolojik çizgiyi devrin yerel gazetelerinden taradığı haberlere dayanarak titizlikle aktarmıştır. Huyugüzel’in araştırmaları Müslüman halkın tiyatroyla temasının 1797 yılına kadar takip edilebildiğini göstermektedir. Şehre dışarıdan gelen tiyatro kumpanyalarının yanı sıra İzmir’de yaşayan Yahudi, Rum ve Ermeni cemaatlerinin de sahne sanatlarını yaygınlaştırdığı, Ermeni toplulukların Türkçe oyunlar sahneleyerek Müslüman halkın bu sanata olan ilgisini arttırdığı, Rumların ise tiyatro binaları inşa etmek ve işletmek açısından ön plana çıktıkları anlaşılmaktadır. Yazıda ele alınan tarihî süreçte İzmir’de tiyatro faaliyetlerinin oldukça hızlı ve renkli bir manzara teşkil ettiği ve Müslüman halkın gittiği ilk kışlık tiyatronun 1901 yılında Arif Efendi tarafından yeniden düzenlenen Çorakkapı Tiyatrosu olduğu ifade edilmektedir. II. Meşrutiyet’ten Cumhuriyet’in ilanına kadar olan süreci ele alan ikinci makale, kronolojik olarak Meşrutiyet yılları, Mütareke yılları, işgal dönemi ve kurtuluştan sonraki yıllarda yürütülen tiyatro faaliyetlerini tanıtmanın yanı sıra İzmirli Müslüman kadınların tiyatroyla ilişkilerinin başlangıcı ve gelişimiyle ilgili önemli noktalara da temas etmektedir. Huyugüzel İzmir basınında yayınlanan haberlerden yola çıkarak kadınların tiyatro izleyebilmesiyle ilgili ilk adımların II. Meşrutiyet döneminde atıldığını tespit etmiştir. Kurtuluştan sonra İstanbul’dan gelen kumpanyalarla birlikte Seniye Perran ve Afife Jale’nin ardından ilk defa Hisse-i Şayia ve Ceza Kanunu piyeslerinde Bedia Muvahhit’in Atatürk’ün teşvikiyle İzmir’de sahneye çıkması da tiyatro tarihimiz açısından önemli bir tespittir.

İlk defa bu kitapta yayımlanan “İzmir Fikir ve Sanat Adamlarının Kullandığı İlk Adlar, Takma Adlar, Kısaltmalar ve Rumuzlar” başlıklı makalede 1850-1950 yılları arasında İzmir’de veya İzmir dışında yayımladıkları eserlerle şehrin kültür, sanat ve edebiyat dünyasına katkıda bulunan yazar ve şairlerin kullandıkları mahlaslar ve kısaltmalar, iki farklı sıralama ile takma ada ve yazarların soyadlarına göre düzenlenmiş alfabetik bir metot takip edilerek verilmiştir. Yazar, kesin olarak tespit edebildiği mahlasları verirken mahlasın kullanıldığı kaynakları da belirtmiş; kesinlik kazanmamış mahlas veya kısaltmaları çalışmasına dâhil etmemiştir. Özenli bir çalışmanın ürünü olarak ortaya çıkan bu liste, İzmirli yazar ve şairlerle ilgili çalışmalar yürüten araştırmacılar için literatür taramalarına yardımcı olacak bir kaynak teşkil ederken sanatçıların farklı adlarla imzaladıkları eserlerin gözden kaçmasının da önüne geçmek bakımından büyük önem arz etmektedir.

Edebî hayatları içerisinde İzmir’de faaliyet göstermiş şahsiyetlerle ilgili makaleler kimileri edebiyat tarihlerimizde kendilerine çeşitli hacimde yerler bulmuş kimileri ise yerel süreli yayınlarda unutulmuş birçok ismi gündeme getirmek açısından sadece bölgesel edebiyat araştırmalarına değil genel olarak Türk Edebiyatı araştırmalarına etki edecek önemli bilgiler barındırmaktadır. Türk hikâye ve romanının modern bir çizgiye taşınmasında hem teorik hem edebî anlamda başlangıç hamlesini yapan Halit Ziya Uşaklıgil’in ele alındığı makaleler, yazarın İzmir yıllarına ışık tutmanın yanı sıra genel edebiyat tarihlerimizde bu araştırmalara kadar üzerinde neredeyse hiç durulmayan noktalara da temas etmektedir. Huyugüzel, bu makalelerde Halit Ziya’nın ve Türk romanının büyük eserleri olarak kabul edilen Aşk-ı Memnu ile Mai ve Siyah’ı hazırlayan İzmir dönemi eserlerini her yönüyle ortaya koymuş, yazarın olgunluk devresine gelinceye kadarki gelişimini muhteva, yapının kurulması, dil anlayışı, kullanılan teknikler ve Batı sanatıyla teması açılarından ele almıştır. Recaizade Mahmut Ekrem’in Araba Sevdası’ndan önce Hizmet’te tefrikası başlayan Sefile’yi Türkçe yazılmış ilk realist roman olarak değerlendiren Huyugüzel, bu romanda kullanılan realist teknikleri ayrıntılı bir incelemeyle ortaya koymuştur. Ayrıca Huyugüzel, Berna Moran’ın ilk defa 1896’da Araba Sevdası’nda kullanıldığını belirttiği iç monolog tekniğinin aslında 1891’de Halit Ziya tarafından kaleme alınan Bu Muydu? hikâyesiyle başladığını ifade etmiştir. Halit Ziya’yı bir basın adamı olarak da ele alarak İzmir’in ilk edebî dergisi olan Nevruz’u ve şehrin en uzun soluklu gazetelerin biri olan Hizmet’i çıkarmasının, onun İzmir’in basın, edebiyat ve kültür hayatına yaptığı önemli katkılar olduğunu belirtmiştir. Hizmet, ilk örnekleri Halit Ziya tarafından yazılıp daha sonra Servet-i Fünun temsilcileri arasında çok popüler olan mensur şiir tarzının parladığı ilk mecradır. Aynı gazetede yayımlanan ve Hikâye başlığını taşıyan eseriyle Halit Ziya, edebiyatımızda ilk defa romanın teknik meselelerini tartışan, romantik ve realist edebiyatları karşılaştıran teorik bir çalışma ortaya koymuştur. Türk edebiyatında türlerin gelişimi açısından çok önemli yeri olan bu eserler, ilk defa Ömer Faruk Huyugüzel’in Halit Ziya’nın İzmir dönemi çalışmalarında ele alınmıştır

Edebiyatımızın tanınmış simalarıyla ilgili yazıları arasında onları İzmir’e bağlayan ve Türk dili ve edebiyatıyla ilgili çok önemli gelişmeleri aydınlatan değerlendirmeler bulunmaktadır. Bunlara örnek olarak Ömer Seyfettin’in mimarı olduğu Yeni Lisan anlayışının ilk denemelerini İzmir’de yayımladığı hikâyelerinde yaptığı ve sade bir dil düşüncesini Necip Türkçü’nün fikirlerinden etkilenerek inşa ettiğiyle ilgili incelemesi verilebilir. Yine Türk hikâye ve romanının Anadolu’ya geçişine öncülük yapan isimlerden biri olan Yakup Kadri’nin temelini İzmir-Manisa dolaylarından alan hikâyelerinin realist bir memleket edebiyatının oluşturulmasındaki yeriyle ilgili değerlendirmeleri önem arz etmektedir. Huyugüzel’in bu sahadaki çalışmalarının en önemli kazanımlarından biri de modern hikâye ve romanımızın önemli isimlerinden biri olan Halikarnas Balıkçısı’nın Bulamaç romanının tefrikalardan derlenip kitap hâlinde basılarak yazarın bibliyografyasına eklenmesidir. Şair Eşref, Müstecabîzade İsmet ve Nahit Ulvi Akgün gibi eski ve yeni Türk şiirinin İzmir’deki temsilcilerini tanıtan ve eserleri hakkında değerlendirmeler barındıran makaleler de edebiyat tarihi araştırmaları açısından kıymetlidir.

İzmirli sanatçılar arasında ilk defa Ömer Faruk Huyugüzel tarafından gün yüzüne çıkarılan şahsiyetlerden biri de Kantarağasızade Ömer Selahattin’dir. Huyugüzel, Cumhuriyet Dönemi yazarları arasında yer alan Ömer Selahattin ile ilgili makalesinde bölgesel bir tema olarak İzmir, Aydın, Manisa, Muğla, Denizli dolaylarında birçok sözlü ve yazılı edebî üründe işlenmiş olan efelik, zeybeklik ve kızanlık temaları üzerinde de durarak bu alanda önemli bir örnek teşkil edecek bir araştırma ortaya koymuştur. Makalede Ömer Selahattin’in bu tema üzerinde özellikle duran ilk yazar olarak bir zamanlar zeybekliğe duyduğu hevesle Çakırcalı Efe’nin takibine dahi katıldığı ifade edilmiş ve yazarın bu temayı başarıyla işleyen ve döneminde oldukça rağbet gören Kara Dana oyunu üzerinde durulmuştur. Huyugüzel’e göre Ömer Selahattin’in eserleri daha sonra efelik temasını işleyen birçok yazara ilham olmuştur ve onların yazdıklarıyla birlikte edebiyat tarihimizin en ünlü romanlarından biri olan İnce Memed’e giden yol açılmıştır.

Birçok makalesinde Ömer Faruk Huyugüzel’in de dile getirdiği gibi Türkiye’de bölge ve şehirlerin tarihine, kültürüne, edebî birikimine, basın-yayın hayatına dönük araştırmalar çok geç başlamış, bu alandaki eksiklikler geneli içine alan Türk edebiyatı, basını, tarihi konusunda yazılmış eserlerde de eksiklik veya hatalı tespitler oluşmasına sebep olmuştur. Şehirlerin arşiv ve kütüphanelerinde beklemekte olan süreli yayınların edebiyat, kültür ve sanat alanında yapılacak araştırmalar için teşkil ettiği kıymetli hazinenin bilincinde olan Ömer Faruk Huyugüzel, yıllar boyunca öğrencileriyle birlikte bu zengin kaynaklar üzerinde sabırla çalışmış, İzmir’in yetiştirdiği fikir ve sanat adamlarını bilim dünyasına tanıtmıştır. Bu süreçte izlediği yolları, metotlarını, bölge araştırmalarının genel Türk kültürüyle ilgili çalışmalar için arz ettiği önemi konuşmalarında ve yazılarında aktarmaya çalışmış, farklı şehirlerdeki araştırmacıları da yerel kaynaklar üzerinde çalışmaya teşvik etmiştir. İzmir’de Edebiyat ve Fikir Hareketleri Üzerine Araştırmalar kitabını oluşturan makaleler, bu uzun ve gayretli çalışmaların semereleridir. Hayatlarına, İzmir’deki faaliyetlerine, eserlerine temas edilen yazarlarla ilgili bilgiler, edebiyatımızda yıllardır süregelen klişeleşmiş bazı kabulleri yıkmakla birlikte, yazarların biyografileri ve edebî şahsiyetleriyle ilgili incelemelerde eksik kalan yönleri tamamlamaktadır. Bazı yazarlarla ilgili ilk derli toplu bilgiler bu eserde sunulmuştur. Bu makalelerde açıklanan metotlar, sunulan bibliyografyalar İzmir şehir tarihi üzerine çalışmalar yapacak araştırmacılar için kıymetli bir başlangıç noktası teşkil eden, yol gösterici, ufuk açıcı kaynaklardır. Bugün İzmir’in kültür tarihiyle ilgili yapılan araştırmalarda Ömer Faruk Huyugüzel’in bu ve diğer eserleri temel kaynaklar olarak kullanılmakta, yeni araştırmalar bu eserlerin oluşturduğu temeller üzerine inşa edilmektedir. Bilimsel araştırmalar için arz ettiği önemin yanı sıra son derece akıcı bir üslupla kaleme alınmış makaleler, İzmirli veya İzmir’e ilgi duyan tüm okurlar için bu şehrin kültürel motiflerini tanımak açısından okunması gereken kaynaklardır.

 



* Öğr. Gör. Dr., Dokuz Eylül Üniversitesi, Ortak Zorunlu Dersler Bölüm Başkanlığı, burcu.cakinerdag@deu.edu.tr, ORCID: 0000-0002-9575-4539


Doc. Dr. Serap ASLAN COBUTOĞLU* \\\\

İZMİR TARİHİNDE KADIN YAZARLARIN SESİ

Serap ASLAN COBUTOĞLU*

 

Prof. Dr. Ömer Faruk Huyugüzel, Yeni Türk Edebiyatı alanında pek çok kitap, makale ve bildirinin sahibi olmakla birlikte âdeta bir şehir tarihçisi kimliği ile bilhassa İzmir üzerine yaptığı çalışmalarla da ses getirmiş bir şahsiyettir. Bu çabada kuşkusuz hocası Prof. Dr. Mehmet Kaplan’ın “Bulunduğunuz şehrin kültür ve edebiyat tarihini ortaya çıkarmaya yönelik çalışmalar yapın” yolundaki tavsiyesinin etkili olduğunu görmek mümkündür. Bu minvalde Huyugüzel, İzmir’in kültür ve edebiyat tarihine ilişkin çalışmalar yapmış, pek çok öğrencisine bu alanla ilgili lisans, yüksek lisans ve doktora tezleri hazırlatmıştır. Böylece gerek yaptırdığı tezlerde gerekse iki yüz altmışın üzerinde ismin, yazar, şair, siyasetçi ve fikir insanı cephesiyle okuyucuların ve araştırıcıların ilgisine sunulduğu İzmir Fikir ve Sanat Adamları 1850-1950 adlı müstakil çalışmasında Tokadizade Şekip, Bıçakçızade Hakkı, Baha Tevfik, Mehmet Nuri Efendi, Orhan Rahmi Gökçe gibi İzmir’in tanınmış birçok simasını açığa çıkarmıştır. Bu isimler arasında kadın yazarlar ayrı bir yeri işgal etmektedirler. İzmir basınında ses getirmiş, yazılarını İzmir’in gazete ve dergilerinde yayımlamış olan kadın yazarların kitaptaki varlığı, özellikle Meşrutiyet ve Cumhuriyet’in ilk yıllarında İzmir’de gözle görülür bir kadın hareketliliğinin olduğunu gösterir niteliktedir. Huyugüzel’in, 2019 yılında Ege Üniversitesi Kadın Sorunları Uygulama ve Araştırma Merkezi yayınları arasından çıkan, editörlüğünü Şerife Çağın ve Dilek Maktal Canko’nun yaptığı Türk Kültürü ve Edebiyatında Kadın adlı kitapta yer alan “İzmir’in İlk Kadın Yazarları” başlıklı makalesi de bu durumu destekler niteliktedir. Huyugüzel, şahsî ilgisi ve çabası ile yöneldiği süreli yayınlar üzerine çalışmalar yaparken İzmir basınındaki kadın yazarların dikkat çekici bir boyuta eriştiğini görmüş, onlar üzerine de müstakil yazılar kaleme almıştır. İzmir Fikir ve Sanat Adamları 1850-1950 adlı kitapta yer alan kadın yazarlar, bu makalede daha geniş bir çerçevede ele alınmaktadır. İsmi zikredilen kadınlar, toplumda edindikleri yer ve içerisinde bulundukları faaliyetler bakımından değerlendirildiğinde II. Abdülhamit, II. Meşrutiyet ve Cumhuriyet’in ilk yıllarında İzmir’deki kadın hareketinin öncüsü konumundadırlar.

Makalesinde İkinci Meşrutiyet öncesinden başlayarak İzmir basınında ses getirmiş kadın yazarları ele alan Huyugüzel’in tespit ettiği isimlerden ilki köklü ve zengin bir aile olan Evliyazadelere mensup Naciye ve Makbule Hanımlardır. Henüz kız okullarının olmadığı bir zamanda özel hocalardan dersler alarak yetişen iki kardeş, Halide Edip Adıvar, Fatma Aliye Hanım gibi isimlerle tanışma imkânı bulmuş, İzmir, Gencine-i Edep, İttihat, Anadolu ve Köylü gibi İzmir’in gazete ve dergilerindeki yazılarıyla İzmir’in ilk kadın yazarları olarak dikkati çekerler. Oldukça modern ve çağdaş olan bu iki kardeşi İzmir’in ilk kadın şairi Hatice Baise Hanım ve İzmir’in ilk kadın hikâyecisi Cevriye İsmail takip eder. İzmir basınındaki çeşitli türlerde yazılar kaleme alan iki isimden Cevriye İsmail, sosyal ve siyasî faaliyetleri ile de tanınmaktadır. Benzer şekilde sosyal ve siyasî faaliyetleri ile tanınan bir diğer isim, İzmir Edebiyat Cemiyeti’nin üyesi olan ve çeşitli cemiyetlere verdiği destekle bilinen Hasene Nalan’dır. İzmir’in ilk kadın milletvekilleri arasındaki yeri ile dikkati çeken isim ise Benal Nevzat Arıman’dır. Atatürk döneminde yazdığı romanları ve makaleleriyle fikir hayatımızda kadın hakları ve kadın yazarlar konusunda ilk planda dikkate alınması gereken isimlerden bir diğeri de Rabia Arif Bilgin’dir.

Ömer Faruk Huyugüzel, elde ettiği bu birikimi sonraki çalışmalarında genişleterek devam ettirmiş ve onun makalesinde öne çıkardığı isimler, öğrencileri tarafından bir projeye dönüştürülmüştür. Huyugüzel’in, Ege Üniversitesi’nde yürütülmüş “İzmir’in Öncü Kadın Yazarları” projesine danışmanlık etmesi ile proje sempozyuma, sempozyum bildirileri ise kitaba dönüşmüştür. Kitapta, ekip çalışması ile gün yüzüne çıkan önemli isimler, ayrıntılı çalışmalarla edebiyat tarihine, kadın çalışmalarına katkı sağlayacak şekilde hak ettikleri yeri almışlardır. Ege Üniversitesi Kadın Sorunları Uygulama ve Araştırma Merkezi tarafından yayımlanan, editörlüğünü Şerife Çağın’ın yaptığı İzmir’de İz Bırakmış Öncü Kadın Yazarlar (2021) adlı kitapta Huyugüzel, bahsi geçen makalesinin devamı niteliğinde ikinci bir yazı kaleme alır. “İzmir’in İlk Kadın Yazarlarına Dair Yeni Bilgiler” başlıklı bu yazıda ise süreli yayınlarda yer alan yeni kadın yazarlar üzerinde durur ve başlangıcından itibaren İzmir basınındaki kadın yazarların tarihini 1950’lere kadar getirir. Ele aldığı isimler, yeni çalışmaların kapısını aralayacak, birçok araştırmacının ve çalışmanın önünü açacak niteliktedir. Huyugüzel’in süreli yayınlarda yaptığı yeni araştırmalar neticesinde Beyza Nahit, Ayşe Hatice, Selanikli Hocazade Fatma Bedia, Çeşmeli Fikriye Kemra, Zehra, Zekiye, Nadide binti Vamık, Hayrünisa Şefik, Fatma Şevket, Hicriye Kâzım, Selanikli Nakiye Gülter, Emine Nazende Nuri, Menije ve Mutahhare Nevzat gibi isimler literatüre dâhil olmuştur. 1920’lerden sonra bu isimlere İzmir basınında muhabir olarak çalışmak isteyen Şekure Sacit ile Ayşe Pertev, Nermin, Şermin, Türkan, Samira Sârım, Asude Muhittin, Ferzan Gürel, Sevgi Sanlı, Şükufe Tunçalp de eklenir.

Ömer Faruk Huyugüzel’in çalışmaları bilhassa Meşrutiyet ve Atatürk dönemlerinde İzmir’de yayımlanan gazete ve dergilerdeki kadın yazarların sayısının gittikçe arttığını göstermektedir. Bu isimlerin birçoğu, kadın hakları ve kadınların sosyal ve siyasî hayata girmeleri konusunda İzmir basınındaki anketlere ve tartışmalara aktif bir şekilde katılmış, Türk kadınının mevkii konusunda görüş beyan etmekten geri durmamış öncü, cesur, yenilikçi, gayretkeş kadınlardır. Şiir, hikâye, roman, tiyatro, makale türlerinde eser vermiş olmakla birlikte edebî faaliyetlerinin yanı sıra çeşitli cemiyetlerde sorumluluk almaktan çekinmemiş, siyasî hayatta da aktif bir şekilde mücadele etmişlerdir. Bu nedenle öğretmen, müdür, milletvekili, siyasetçi, başyazar, cemiyet üyesi, yazar, şair kimliğiyle açığa çıkan bu isimlerin bir kısmı, sosyal ve siyasî faaliyetlerde aktif bir rol üstlenirken, bir kısmı da kadın konusunda kalemini aktif olarak kullanmıştır. Bu bakımdan birçoğunun kadının gasp edilen hakları, kadının eğitimi, hukuku, kadının toplumumuzdaki esareti, feminizm, çocuklar konusunda makaleleri mevcuttur. Az da olsa Mehasin, Tenkit, Kadın gibi İstanbul ve Selanik’te çıkan edebî dergilerde yazıları yayımlananların yanı sıra hemen tamamı İzmir’in İzmir, İttihat, Anadolu, Yeni Asır, Muallim, Musavver, Mehasin, Hizmet, Ahenk, Halkın Sesi, Sada-yı Hak, Köylü, Fikirler gibi gazete ve dergilerinde çok yönlü bir duruş sergilemişlerdir. Cevriye İsmail gibi bazıları gazete çıkarmış, başyazar mertebesine yükselmiştir.

Süreli yayınlardan edindiği birikimi bilim dünyası ile paylaşan Ömer Faruk Huyugüzel’in şahsî çalışmaları ve onun teşvikleriyle ortaya çıkan yeni çalışmalar, İzmir’de II. Meşrutiyet’ten önce başlayarak Cumhuriyet’ten sonra hızını arttırmış kadın hareketliliğini, kadınların sesini ortaya koyması bakımından önemlidir. Bu çalışmalar, kadın araştırmaları konusunda İzmir’in de İstanbul’dan sonra verimli bir kaynak ve önemli bir merkez olduğunu ispat etmiştir.

 



* Doç. Dr., Çankırı Karatekin Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü. ORCID: 0000-0002-0394-5005

 


BİLDİRİ GENEL HUSULAR

Kurultay, Çalıştaylar ve sempozyum kurulları oluştuktan sonra çalıştaya bildiri sunmak isteyenler içeriğe ilişkin tüm sorumluluk kendilerinde olmak üzere tebliğ, bildiri veya araştırmalarının burada yayınlanması için üye giriş baş vurusu yaparlar ve kendilerine verilen giriş şifresi ile bildirimlerini yüklerler. Her kurultay komitesi ve çalıştay kurulunun genel yönetmeliklere aykırı olmamak üzere kendi tebliğlerini yayınlama hakkı vardır ve değerlendirme buna göre yapılır. Çalıştay bildirileri çalıştay kurulunca incelenip onaylandıktan sonra burada yayınlanır. Çalıştay ayrıca yüz yüze oturumlar düzenleyebilir. Bu oturumların burada ilan edilmesi ve sonucunun yayınlanması zorunludur.  Çalıştay bildirileri kurultay komisyonunda ayrıca incelenir ve çalıştay temsilcilerinin de görev yaptığı kurultay komitesi kurultay genel bildirisi için çalıştay bildirilerinden müşterek bildirgeyi çıkarır ve gerektiğinde eklemeler yapar.  Kurultay bildirgesi bir genel bildirge olabileceği gibi, Kısa açıklama, ilk açıklama ve gelişmiş açıklama şeklide de olabilir ve birden çok yayın yapılabilir. Sonuç bildirgesi ise bir adet kurultay komisyonunca kurultay sonucunda yayınlanır.   

 


BİLDİRİ GENEL HUSULAR

Kurultay, Çalıştaylar ve sempozyum kurulları oluştuktan sonra çalıştaya bildiri sunmak isteyenler içeriğe ilişkin tüm sorumluluk kendilerinde olmak üzere tebliğ, bildiri veya araştırmalarının burada yayınlanması için üye giriş baş vurusu yaparlar ve kendilerine verilen giriş şifresi ile bildirimlerini yüklerler. Her kurultay komitesi ve çalıştay kurulunun genel yönetmeliklere aykırı olmamak üzere kendi tebliğlerini yayınlama hakkı vardır ve değerlendirme buna göre yapılır. Çalıştay bildirileri çalıştay kurulunca incelenip onaylandıktan sonra burada yayınlanır. Çalıştay ayrıca yüz yüze oturumlar düzenleyebilir. Bu oturumların burada ilan edilmesi ve sonucunun yayınlanması zorunludur.  Çalıştay bildirileri kurultay komisyonunda ayrıca incelenir ve çalıştay temsilcilerinin de görev yaptığı kurultay komitesi kurultay genel bildirisi için çalıştay bildirilerinden müşterek bildirgeyi çıkarır ve gerektiğinde eklemeler yapar.  Kurultay bildirgesi bir genel bildirge olabileceği gibi, Kısa açıklama, ilk açıklama ve gelişmiş açıklama şeklide de olabilir ve birden çok yayın yapılabilir. Sonuç bildirgesi ise bir adet kurultay komisyonunca kurultay sonucunda yayınlanır.   

 


BİLDİRİ GENEL HUSULAR

Kurultay, Çalıştaylar ve sempozyum kurulları oluştuktan sonra çalıştaya bildiri sunmak isteyenler içeriğe ilişkin tüm sorumluluk kendilerinde olmak üzere tebliğ, bildiri veya araştırmalarının burada yayınlanması için üye giriş baş vurusu yaparlar ve kendilerine verilen giriş şifresi ile bildirimlerini yüklerler. Her kurultay komitesi ve çalıştay kurulunun genel yönetmeliklere aykırı olmamak üzere kendi tebliğlerini yayınlama hakkı vardır ve değerlendirme buna göre yapılır. Çalıştay bildirileri çalıştay kurulunca incelenip onaylandıktan sonra burada yayınlanır. Çalıştay ayrıca yüz yüze oturumlar düzenleyebilir. Bu oturumların burada ilan edilmesi ve sonucunun yayınlanması zorunludur.  Çalıştay bildirileri kurultay komisyonunda ayrıca incelenir ve çalıştay temsilcilerinin de görev yaptığı kurultay komitesi kurultay genel bildirisi için çalıştay bildirilerinden müşterek bildirgeyi çıkarır ve gerektiğinde eklemeler yapar.  Kurultay bildirgesi bir genel bildirge olabileceği gibi, Kısa açıklama, ilk açıklama ve gelişmiş açıklama şeklide de olabilir ve birden çok yayın yapılabilir. Sonuç bildirgesi ise bir adet kurultay komisyonunca kurultay sonucunda yayınlanır.   

 


BİLDİRİ GENEL HUSULAR

Kurultay, Çalıştaylar ve sempozyum kurulları oluştuktan sonra çalıştaya bildiri sunmak isteyenler içeriğe ilişkin tüm sorumluluk kendilerinde olmak üzere tebliğ, bildiri veya araştırmalarının burada yayınlanması için üye giriş baş vurusu yaparlar ve kendilerine verilen giriş şifresi ile bildirimlerini yüklerler. Her kurultay komitesi ve çalıştay kurulunun genel yönetmeliklere aykırı olmamak üzere kendi tebliğlerini yayınlama hakkı vardır ve değerlendirme buna göre yapılır. Çalıştay bildirileri çalıştay kurulunca incelenip onaylandıktan sonra burada yayınlanır. Çalıştay ayrıca yüz yüze oturumlar düzenleyebilir. Bu oturumların burada ilan edilmesi ve sonucunun yayınlanması zorunludur.  Çalıştay bildirileri kurultay komisyonunda ayrıca incelenir ve çalıştay temsilcilerinin de görev yaptığı kurultay komitesi kurultay genel bildirisi için çalıştay bildirilerinden müşterek bildirgeyi çıkarır ve gerektiğinde eklemeler yapar.  Kurultay bildirgesi bir genel bildirge olabileceği gibi, Kısa açıklama, ilk açıklama ve gelişmiş açıklama şeklide de olabilir ve birden çok yayın yapılabilir. Sonuç bildirgesi ise bir adet kurultay komisyonunca kurultay sonucunda yayınlanır.   

 


BİLDİRİ GENEL HUSULAR

Kurultay, Çalıştaylar ve sempozyum kurulları oluştuktan sonra çalıştaya bildiri sunmak isteyenler içeriğe ilişkin tüm sorumluluk kendilerinde olmak üzere tebliğ, bildiri veya araştırmalarının burada yayınlanması için üye giriş baş vurusu yaparlar ve kendilerine verilen giriş şifresi ile bildirimlerini yüklerler. Her kurultay komitesi ve çalıştay kurulunun genel yönetmeliklere aykırı olmamak üzere kendi tebliğlerini yayınlama hakkı vardır ve değerlendirme buna göre yapılır. Çalıştay bildirileri çalıştay kurulunca incelenip onaylandıktan sonra burada yayınlanır. Çalıştay ayrıca yüz yüze oturumlar düzenleyebilir. Bu oturumların burada ilan edilmesi ve sonucunun yayınlanması zorunludur.  Çalıştay bildirileri kurultay komisyonunda ayrıca incelenir ve çalıştay temsilcilerinin de görev yaptığı kurultay komitesi kurultay genel bildirisi için çalıştay bildirilerinden müşterek bildirgeyi çıkarır ve gerektiğinde eklemeler yapar.  Kurultay bildirgesi bir genel bildirge olabileceği gibi, Kısa açıklama, ilk açıklama ve gelişmiş açıklama şeklide de olabilir ve birden çok yayın yapılabilir. Sonuç bildirgesi ise bir adet kurultay komisyonunca kurultay sonucunda yayınlanır.   

 


BİLDİRİ GENEL HUSULAR

Kurultay, Çalıştaylar ve sempozyum kurulları oluştuktan sonra çalıştaya bildiri sunmak isteyenler içeriğe ilişkin tüm sorumluluk kendilerinde olmak üzere tebliğ, bildiri veya araştırmalarının burada yayınlanması için üye giriş baş vurusu yaparlar ve kendilerine verilen giriş şifresi ile bildirimlerini yüklerler. Her kurultay komitesi ve çalıştay kurulunun genel yönetmeliklere aykırı olmamak üzere kendi tebliğlerini yayınlama hakkı vardır ve değerlendirme buna göre yapılır. Çalıştay bildirileri çalıştay kurulunca incelenip onaylandıktan sonra burada yayınlanır. Çalıştay ayrıca yüz yüze oturumlar düzenleyebilir. Bu oturumların burada ilan edilmesi ve sonucunun yayınlanması zorunludur.  Çalıştay bildirileri kurultay komisyonunda ayrıca incelenir ve çalıştay temsilcilerinin de görev yaptığı kurultay komitesi kurultay genel bildirisi için çalıştay bildirilerinden müşterek bildirgeyi çıkarır ve gerektiğinde eklemeler yapar.  Kurultay bildirgesi bir genel bildirge olabileceği gibi, Kısa açıklama, ilk açıklama ve gelişmiş açıklama şeklide de olabilir ve birden çok yayın yapılabilir. Sonuç bildirgesi ise bir adet kurultay komisyonunca kurultay sonucunda yayınlanır.   

 


BİLDİRİ GENEL HUSULAR

Kurultay, Çalıştaylar ve sempozyum kurulları oluştuktan sonra çalıştaya bildiri sunmak isteyenler içeriğe ilişkin tüm sorumluluk kendilerinde olmak üzere tebliğ, bildiri veya araştırmalarının burada yayınlanması için üye giriş baş vurusu yaparlar ve kendilerine verilen giriş şifresi ile bildirimlerini yüklerler. Her kurultay komitesi ve çalıştay kurulunun genel yönetmeliklere aykırı olmamak üzere kendi tebliğlerini yayınlama hakkı vardır ve değerlendirme buna göre yapılır. Çalıştay bildirileri çalıştay kurulunca incelenip onaylandıktan sonra burada yayınlanır. Çalıştay ayrıca yüz yüze oturumlar düzenleyebilir. Bu oturumların burada ilan edilmesi ve sonucunun yayınlanması zorunludur.  Çalıştay bildirileri kurultay komisyonunda ayrıca incelenir ve çalıştay temsilcilerinin de görev yaptığı kurultay komitesi kurultay genel bildirisi için çalıştay bildirilerinden müşterek bildirgeyi çıkarır ve gerektiğinde eklemeler yapar.  Kurultay bildirgesi bir genel bildirge olabileceği gibi, Kısa açıklama, ilk açıklama ve gelişmiş açıklama şeklide de olabilir ve birden çok yayın yapılabilir. Sonuç bildirgesi ise bir adet kurultay komisyonunca kurultay sonucunda yayınlanır.   

 


BİLDİRİ GENEL HUSULAR

Kurultay, Çalıştaylar ve sempozyum kurulları oluştuktan sonra çalıştaya bildiri sunmak isteyenler içeriğe ilişkin tüm sorumluluk kendilerinde olmak üzere tebliğ, bildiri veya araştırmalarının burada yayınlanması için üye giriş baş vurusu yaparlar ve kendilerine verilen giriş şifresi ile bildirimlerini yüklerler. Her kurultay komitesi ve çalıştay kurulunun genel yönetmeliklere aykırı olmamak üzere kendi tebliğlerini yayınlama hakkı vardır ve değerlendirme buna göre yapılır. Çalıştay bildirileri çalıştay kurulunca incelenip onaylandıktan sonra burada yayınlanır. Çalıştay ayrıca yüz yüze oturumlar düzenleyebilir. Bu oturumların burada ilan edilmesi ve sonucunun yayınlanması zorunludur.  Çalıştay bildirileri kurultay komisyonunda ayrıca incelenir ve çalıştay temsilcilerinin de görev yaptığı kurultay komitesi kurultay genel bildirisi için çalıştay bildirilerinden müşterek bildirgeyi çıkarır ve gerektiğinde eklemeler yapar.  Kurultay bildirgesi bir genel bildirge olabileceği gibi, Kısa açıklama, ilk açıklama ve gelişmiş açıklama şeklide de olabilir ve birden çok yayın yapılabilir. Sonuç bildirgesi ise bir adet kurultay komisyonunca kurultay sonucunda yayınlanır.   

 


BİLDİRİ GENEL HUSULAR

Kurultay, Çalıştaylar ve sempozyum kurulları oluştuktan sonra çalıştaya bildiri sunmak isteyenler içeriğe ilişkin tüm sorumluluk kendilerinde olmak üzere tebliğ, bildiri veya araştırmalarının burada yayınlanması için üye giriş baş vurusu yaparlar ve kendilerine verilen giriş şifresi ile bildirimlerini yüklerler. Her kurultay komitesi ve çalıştay kurulunun genel yönetmeliklere aykırı olmamak üzere kendi tebliğlerini yayınlama hakkı vardır ve değerlendirme buna göre yapılır. Çalıştay bildirileri çalıştay kurulunca incelenip onaylandıktan sonra burada yayınlanır. Çalıştay ayrıca yüz yüze oturumlar düzenleyebilir. Bu oturumların burada ilan edilmesi ve sonucunun yayınlanması zorunludur.  Çalıştay bildirileri kurultay komisyonunda ayrıca incelenir ve çalıştay temsilcilerinin de görev yaptığı kurultay komitesi kurultay genel bildirisi için çalıştay bildirilerinden müşterek bildirgeyi çıkarır ve gerektiğinde eklemeler yapar.  Kurultay bildirgesi bir genel bildirge olabileceği gibi, Kısa açıklama, ilk açıklama ve gelişmiş açıklama şeklide de olabilir ve birden çok yayın yapılabilir. Sonuç bildirgesi ise bir adet kurultay komisyonunca kurultay sonucunda yayınlanır.   

 


BİLDİRİ GENEL HUSULAR

Kurultay, Çalıştaylar ve sempozyum kurulları oluştuktan sonra çalıştaya bildiri sunmak isteyenler içeriğe ilişkin tüm sorumluluk kendilerinde olmak üzere tebliğ, bildiri veya araştırmalarının burada yayınlanması için üye giriş baş vurusu yaparlar ve kendilerine verilen giriş şifresi ile bildirimlerini yüklerler. Her kurultay komitesi ve çalıştay kurulunun genel yönetmeliklere aykırı olmamak üzere kendi tebliğlerini yayınlama hakkı vardır ve değerlendirme buna göre yapılır. Çalıştay bildirileri çalıştay kurulunca incelenip onaylandıktan sonra burada yayınlanır. Çalıştay ayrıca yüz yüze oturumlar düzenleyebilir. Bu oturumların burada ilan edilmesi ve sonucunun yayınlanması zorunludur.  Çalıştay bildirileri kurultay komisyonunda ayrıca incelenir ve çalıştay temsilcilerinin de görev yaptığı kurultay komitesi kurultay genel bildirisi için çalıştay bildirilerinden müşterek bildirgeyi çıkarır ve gerektiğinde eklemeler yapar.  Kurultay bildirgesi bir genel bildirge olabileceği gibi, Kısa açıklama, ilk açıklama ve gelişmiş açıklama şeklide de olabilir ve birden çok yayın yapılabilir. Sonuç bildirgesi ise bir adet kurultay komisyonunca kurultay sonucunda yayınlanır.   

 


BİLDİRİ GENEL HUSULAR

Kurultay, Çalıştaylar ve sempozyum kurulları oluştuktan sonra çalıştaya bildiri sunmak isteyenler içeriğe ilişkin tüm sorumluluk kendilerinde olmak üzere tebliğ, bildiri veya araştırmalarının burada yayınlanması için üye giriş baş vurusu yaparlar ve kendilerine verilen giriş şifresi ile bildirimlerini yüklerler. Her kurultay komitesi ve çalıştay kurulunun genel yönetmeliklere aykırı olmamak üzere kendi tebliğlerini yayınlama hakkı vardır ve değerlendirme buna göre yapılır. Çalıştay bildirileri çalıştay kurulunca incelenip onaylandıktan sonra burada yayınlanır. Çalıştay ayrıca yüz yüze oturumlar düzenleyebilir. Bu oturumların burada ilan edilmesi ve sonucunun yayınlanması zorunludur.  Çalıştay bildirileri kurultay komisyonunda ayrıca incelenir ve çalıştay temsilcilerinin de görev yaptığı kurultay komitesi kurultay genel bildirisi için çalıştay bildirilerinden müşterek bildirgeyi çıkarır ve gerektiğinde eklemeler yapar.  Kurultay bildirgesi bir genel bildirge olabileceği gibi, Kısa açıklama, ilk açıklama ve gelişmiş açıklama şeklide de olabilir ve birden çok yayın yapılabilir. Sonuç bildirgesi ise bir adet kurultay komisyonunca kurultay sonucunda yayınlanır.   

 


BİLDİRİ GENEL HUSULAR

Kurultay, Çalıştaylar ve sempozyum kurulları oluştuktan sonra çalıştaya bildiri sunmak isteyenler içeriğe ilişkin tüm sorumluluk kendilerinde olmak üzere tebliğ, bildiri veya araştırmalarının burada yayınlanması için üye giriş baş vurusu yaparlar ve kendilerine verilen giriş şifresi ile bildirimlerini yüklerler. Her kurultay komitesi ve çalıştay kurulunun genel yönetmeliklere aykırı olmamak üzere kendi tebliğlerini yayınlama hakkı vardır ve değerlendirme buna göre yapılır. Çalıştay bildirileri çalıştay kurulunca incelenip onaylandıktan sonra burada yayınlanır. Çalıştay ayrıca yüz yüze oturumlar düzenleyebilir. Bu oturumların burada ilan edilmesi ve sonucunun yayınlanması zorunludur.  Çalıştay bildirileri kurultay komisyonunda ayrıca incelenir ve çalıştay temsilcilerinin de görev yaptığı kurultay komitesi kurultay genel bildirisi için çalıştay bildirilerinden müşterek bildirgeyi çıkarır ve gerektiğinde eklemeler yapar.  Kurultay bildirgesi bir genel bildirge olabileceği gibi, Kısa açıklama, ilk açıklama ve gelişmiş açıklama şeklide de olabilir ve birden çok yayın yapılabilir. Sonuç bildirgesi ise bir adet kurultay komisyonunca kurultay sonucunda yayınlanır.   

 


BİLDİRİ GENEL HUSULAR

Kurultay, Çalıştaylar ve sempozyum kurulları oluştuktan sonra çalıştaya bildiri sunmak isteyenler içeriğe ilişkin tüm sorumluluk kendilerinde olmak üzere tebliğ, bildiri veya araştırmalarının burada yayınlanması için üye giriş baş vurusu yaparlar ve kendilerine verilen giriş şifresi ile bildirimlerini yüklerler. Her kurultay komitesi ve çalıştay kurulunun genel yönetmeliklere aykırı olmamak üzere kendi tebliğlerini yayınlama hakkı vardır ve değerlendirme buna göre yapılır. Çalıştay bildirileri çalıştay kurulunca incelenip onaylandıktan sonra burada yayınlanır. Çalıştay ayrıca yüz yüze oturumlar düzenleyebilir. Bu oturumların burada ilan edilmesi ve sonucunun yayınlanması zorunludur.  Çalıştay bildirileri kurultay komisyonunda ayrıca incelenir ve çalıştay temsilcilerinin de görev yaptığı kurultay komitesi kurultay genel bildirisi için çalıştay bildirilerinden müşterek bildirgeyi çıkarır ve gerektiğinde eklemeler yapar.  Kurultay bildirgesi bir genel bildirge olabileceği gibi, Kısa açıklama, ilk açıklama ve gelişmiş açıklama şeklide de olabilir ve birden çok yayın yapılabilir. Sonuç bildirgesi ise bir adet kurultay komisyonunca kurultay sonucunda yayınlanır.   

 


BİLDİRİ GENEL HUSULAR

Kurultay, Çalıştaylar ve sempozyum kurulları oluştuktan sonra çalıştaya bildiri sunmak isteyenler içeriğe ilişkin tüm sorumluluk kendilerinde olmak üzere tebliğ, bildiri veya araştırmalarının burada yayınlanması için üye giriş baş vurusu yaparlar ve kendilerine verilen giriş şifresi ile bildirimlerini yüklerler. Her kurultay komitesi ve çalıştay kurulunun genel yönetmeliklere aykırı olmamak üzere kendi tebliğlerini yayınlama hakkı vardır ve değerlendirme buna göre yapılır. Çalıştay bildirileri çalıştay kurulunca incelenip onaylandıktan sonra burada yayınlanır. Çalıştay ayrıca yüz yüze oturumlar düzenleyebilir. Bu oturumların burada ilan edilmesi ve sonucunun yayınlanması zorunludur.  Çalıştay bildirileri kurultay komisyonunda ayrıca incelenir ve çalıştay temsilcilerinin de görev yaptığı kurultay komitesi kurultay genel bildirisi için çalıştay bildirilerinden müşterek bildirgeyi çıkarır ve gerektiğinde eklemeler yapar.  Kurultay bildirgesi bir genel bildirge olabileceği gibi, Kısa açıklama, ilk açıklama ve gelişmiş açıklama şeklide de olabilir ve birden çok yayın yapılabilir. Sonuç bildirgesi ise bir adet kurultay komisyonunca kurultay sonucunda yayınlanır.   

 


BİLDİRİ GENEL HUSULAR

Kurultay, Çalıştaylar ve sempozyum kurulları oluştuktan sonra çalıştaya bildiri sunmak isteyenler içeriğe ilişkin tüm sorumluluk kendilerinde olmak üzere tebliğ, bildiri veya araştırmalarının burada yayınlanması için üye giriş baş vurusu yaparlar ve kendilerine verilen giriş şifresi ile bildirimlerini yüklerler. Her kurultay komitesi ve çalıştay kurulunun genel yönetmeliklere aykırı olmamak üzere kendi tebliğlerini yayınlama hakkı vardır ve değerlendirme buna göre yapılır. Çalıştay bildirileri çalıştay kurulunca incelenip onaylandıktan sonra burada yayınlanır. Çalıştay ayrıca yüz yüze oturumlar düzenleyebilir. Bu oturumların burada ilan edilmesi ve sonucunun yayınlanması zorunludur.  Çalıştay bildirileri kurultay komisyonunda ayrıca incelenir ve çalıştay temsilcilerinin de görev yaptığı kurultay komitesi kurultay genel bildirisi için çalıştay bildirilerinden müşterek bildirgeyi çıkarır ve gerektiğinde eklemeler yapar.  Kurultay bildirgesi bir genel bildirge olabileceği gibi, Kısa açıklama, ilk açıklama ve gelişmiş açıklama şeklide de olabilir ve birden çok yayın yapılabilir. Sonuç bildirgesi ise bir adet kurultay komisyonunca kurultay sonucunda yayınlanır.   

 


BİLDİRİ GENEL HUSULAR

Kurultay, Çalıştaylar ve sempozyum kurulları oluştuktan sonra çalıştaya bildiri sunmak isteyenler içeriğe ilişkin tüm sorumluluk kendilerinde olmak üzere tebliğ, bildiri veya araştırmalarının burada yayınlanması için üye giriş baş vurusu yaparlar ve kendilerine verilen giriş şifresi ile bildirimlerini yüklerler. Her kurultay komitesi ve çalıştay kurulunun genel yönetmeliklere aykırı olmamak üzere kendi tebliğlerini yayınlama hakkı vardır ve değerlendirme buna göre yapılır. Çalıştay bildirileri çalıştay kurulunca incelenip onaylandıktan sonra burada yayınlanır. Çalıştay ayrıca yüz yüze oturumlar düzenleyebilir. Bu oturumların burada ilan edilmesi ve sonucunun yayınlanması zorunludur.  Çalıştay bildirileri kurultay komisyonunda ayrıca incelenir ve çalıştay temsilcilerinin de görev yaptığı kurultay komitesi kurultay genel bildirisi için çalıştay bildirilerinden müşterek bildirgeyi çıkarır ve gerektiğinde eklemeler yapar.  Kurultay bildirgesi bir genel bildirge olabileceği gibi, Kısa açıklama, ilk açıklama ve gelişmiş açıklama şeklide de olabilir ve birden çok yayın yapılabilir. Sonuç bildirgesi ise bir adet kurultay komisyonunca kurultay sonucunda yayınlanır.   

 


BİLDİRİ GENEL HUSULAR

Kurultay, Çalıştaylar ve sempozyum kurulları oluştuktan sonra çalıştaya bildiri sunmak isteyenler içeriğe ilişkin tüm sorumluluk kendilerinde olmak üzere tebliğ, bildiri veya araştırmalarının burada yayınlanması için üye giriş baş vurusu yaparlar ve kendilerine verilen giriş şifresi ile bildirimlerini yüklerler. Her kurultay komitesi ve çalıştay kurulunun genel yönetmeliklere aykırı olmamak üzere kendi tebliğlerini yayınlama hakkı vardır ve değerlendirme buna göre yapılır. Çalıştay bildirileri çalıştay kurulunca incelenip onaylandıktan sonra burada yayınlanır. Çalıştay ayrıca yüz yüze oturumlar düzenleyebilir. Bu oturumların burada ilan edilmesi ve sonucunun yayınlanması zorunludur.  Çalıştay bildirileri kurultay komisyonunda ayrıca incelenir ve çalıştay temsilcilerinin de görev yaptığı kurultay komitesi kurultay genel bildirisi için çalıştay bildirilerinden müşterek bildirgeyi çıkarır ve gerektiğinde eklemeler yapar.  Kurultay bildirgesi bir genel bildirge olabileceği gibi, Kısa açıklama, ilk açıklama ve gelişmiş açıklama şeklide de olabilir ve birden çok yayın yapılabilir. Sonuç bildirgesi ise bir adet kurultay komisyonunca kurultay sonucunda yayınlanır.   

 


BİLDİRİ GENEL HUSULAR

Kurultay, Çalıştaylar ve sempozyum kurulları oluştuktan sonra çalıştaya bildiri sunmak isteyenler içeriğe ilişkin tüm sorumluluk kendilerinde olmak üzere tebliğ, bildiri veya araştırmalarının burada yayınlanması için üye giriş baş vurusu yaparlar ve kendilerine verilen giriş şifresi ile bildirimlerini yüklerler. Her kurultay komitesi ve çalıştay kurulunun genel yönetmeliklere aykırı olmamak üzere kendi tebliğlerini yayınlama hakkı vardır ve değerlendirme buna göre yapılır. Çalıştay bildirileri çalıştay kurulunca incelenip onaylandıktan sonra burada yayınlanır. Çalıştay ayrıca yüz yüze oturumlar düzenleyebilir. Bu oturumların burada ilan edilmesi ve sonucunun yayınlanması zorunludur.  Çalıştay bildirileri kurultay komisyonunda ayrıca incelenir ve çalıştay temsilcilerinin de görev yaptığı kurultay komitesi kurultay genel bildirisi için çalıştay bildirilerinden müşterek bildirgeyi çıkarır ve gerektiğinde eklemeler yapar.  Kurultay bildirgesi bir genel bildirge olabileceği gibi, Kısa açıklama, ilk açıklama ve gelişmiş açıklama şeklide de olabilir ve birden çok yayın yapılabilir. Sonuç bildirgesi ise bir adet kurultay komisyonunca kurultay sonucunda yayınlanır.   

 


BİLDİRİ GENEL HUSULAR

Kurultay, Çalıştaylar ve sempozyum kurulları oluştuktan sonra çalıştaya bildiri sunmak isteyenler içeriğe ilişkin tüm sorumluluk kendilerinde olmak üzere tebliğ, bildiri veya araştırmalarının burada yayınlanması için üye giriş baş vurusu yaparlar ve kendilerine verilen giriş şifresi ile bildirimlerini yüklerler. Her kurultay komitesi ve çalıştay kurulunun genel yönetmeliklere aykırı olmamak üzere kendi tebliğlerini yayınlama hakkı vardır ve değerlendirme buna göre yapılır. Çalıştay bildirileri çalıştay kurulunca incelenip onaylandıktan sonra burada yayınlanır. Çalıştay ayrıca yüz yüze oturumlar düzenleyebilir. Bu oturumların burada ilan edilmesi ve sonucunun yayınlanması zorunludur.  Çalıştay bildirileri kurultay komisyonunda ayrıca incelenir ve çalıştay temsilcilerinin de görev yaptığı kurultay komitesi kurultay genel bildirisi için çalıştay bildirilerinden müşterek bildirgeyi çıkarır ve gerektiğinde eklemeler yapar.  Kurultay bildirgesi bir genel bildirge olabileceği gibi, Kısa açıklama, ilk açıklama ve gelişmiş açıklama şeklide de olabilir ve birden çok yayın yapılabilir. Sonuç bildirgesi ise bir adet kurultay komisyonunca kurultay sonucunda yayınlanır.   

 


BİLDİRİ GENEL HUSULAR

Kurultay, Çalıştaylar ve sempozyum kurulları oluştuktan sonra çalıştaya bildiri sunmak isteyenler içeriğe ilişkin tüm sorumluluk kendilerinde olmak üzere tebliğ, bildiri veya araştırmalarının burada yayınlanması için üye giriş baş vurusu yaparlar ve kendilerine verilen giriş şifresi ile bildirimlerini yüklerler. Her kurultay komitesi ve çalıştay kurulunun genel yönetmeliklere aykırı olmamak üzere kendi tebliğlerini yayınlama hakkı vardır ve değerlendirme buna göre yapılır. Çalıştay bildirileri çalıştay kurulunca incelenip onaylandıktan sonra burada yayınlanır. Çalıştay ayrıca yüz yüze oturumlar düzenleyebilir. Bu oturumların burada ilan edilmesi ve sonucunun yayınlanması zorunludur.  Çalıştay bildirileri kurultay komisyonunda ayrıca incelenir ve çalıştay temsilcilerinin de görev yaptığı kurultay komitesi kurultay genel bildirisi için çalıştay bildirilerinden müşterek bildirgeyi çıkarır ve gerektiğinde eklemeler yapar.  Kurultay bildirgesi bir genel bildirge olabileceği gibi, Kısa açıklama, ilk açıklama ve gelişmiş açıklama şeklide de olabilir ve birden çok yayın yapılabilir. Sonuç bildirgesi ise bir adet kurultay komisyonunca kurultay sonucunda yayınlanır.   

 


BİLDİRİ GENEL HUSULAR

Kurultay, Çalıştaylar ve sempozyum kurulları oluştuktan sonra çalıştaya bildiri sunmak isteyenler içeriğe ilişkin tüm sorumluluk kendilerinde olmak üzere tebliğ, bildiri veya araştırmalarının burada yayınlanması için üye giriş baş vurusu yaparlar ve kendilerine verilen giriş şifresi ile bildirimlerini yüklerler. Her kurultay komitesi ve çalıştay kurulunun genel yönetmeliklere aykırı olmamak üzere kendi tebliğlerini yayınlama hakkı vardır ve değerlendirme buna göre yapılır. Çalıştay bildirileri çalıştay kurulunca incelenip onaylandıktan sonra burada yayınlanır. Çalıştay ayrıca yüz yüze oturumlar düzenleyebilir. Bu oturumların burada ilan edilmesi ve sonucunun yayınlanması zorunludur.  Çalıştay bildirileri kurultay komisyonunda ayrıca incelenir ve çalıştay temsilcilerinin de görev yaptığı kurultay komitesi kurultay genel bildirisi için çalıştay bildirilerinden müşterek bildirgeyi çıkarır ve gerektiğinde eklemeler yapar.  Kurultay bildirgesi bir genel bildirge olabileceği gibi, Kısa açıklama, ilk açıklama ve gelişmiş açıklama şeklide de olabilir ve birden çok yayın yapılabilir. Sonuç bildirgesi ise bir adet kurultay komisyonunca kurultay sonucunda yayınlanır.   

 


BİLDİRİ GENEL HUSULAR

Kurultay, Çalıştaylar ve sempozyum kurulları oluştuktan sonra çalıştaya bildiri sunmak isteyenler içeriğe ilişkin tüm sorumluluk kendilerinde olmak üzere tebliğ, bildiri veya araştırmalarının burada yayınlanması için üye giriş baş vurusu yaparlar ve kendilerine verilen giriş şifresi ile bildirimlerini yüklerler. Her kurultay komitesi ve çalıştay kurulunun genel yönetmeliklere aykırı olmamak üzere kendi tebliğlerini yayınlama hakkı vardır ve değerlendirme buna göre yapılır. Çalıştay bildirileri çalıştay kurulunca incelenip onaylandıktan sonra burada yayınlanır. Çalıştay ayrıca yüz yüze oturumlar düzenleyebilir. Bu oturumların burada ilan edilmesi ve sonucunun yayınlanması zorunludur.  Çalıştay bildirileri kurultay komisyonunda ayrıca incelenir ve çalıştay temsilcilerinin de görev yaptığı kurultay komitesi kurultay genel bildirisi için çalıştay bildirilerinden müşterek bildirgeyi çıkarır ve gerektiğinde eklemeler yapar.  Kurultay bildirgesi bir genel bildirge olabileceği gibi, Kısa açıklama, ilk açıklama ve gelişmiş açıklama şeklide de olabilir ve birden çok yayın yapılabilir. Sonuç bildirgesi ise bir adet kurultay komisyonunca kurultay sonucunda yayınlanır.   

 


BİLDİRİ GENEL HUSULAR

Kurultay, Çalıştaylar ve sempozyum kurulları oluştuktan sonra çalıştaya bildiri sunmak isteyenler içeriğe ilişkin tüm sorumluluk kendilerinde olmak üzere tebliğ, bildiri veya araştırmalarının burada yayınlanması için üye giriş baş vurusu yaparlar ve kendilerine verilen giriş şifresi ile bildirimlerini yüklerler. Her kurultay komitesi ve çalıştay kurulunun genel yönetmeliklere aykırı olmamak üzere kendi tebliğlerini yayınlama hakkı vardır ve değerlendirme buna göre yapılır. Çalıştay bildirileri çalıştay kurulunca incelenip onaylandıktan sonra burada yayınlanır. Çalıştay ayrıca yüz yüze oturumlar düzenleyebilir. Bu oturumların burada ilan edilmesi ve sonucunun yayınlanması zorunludur.  Çalıştay bildirileri kurultay komisyonunda ayrıca incelenir ve çalıştay temsilcilerinin de görev yaptığı kurultay komitesi kurultay genel bildirisi için çalıştay bildirilerinden müşterek bildirgeyi çıkarır ve gerektiğinde eklemeler yapar.  Kurultay bildirgesi bir genel bildirge olabileceği gibi, Kısa açıklama, ilk açıklama ve gelişmiş açıklama şeklide de olabilir ve birden çok yayın yapılabilir. Sonuç bildirgesi ise bir adet kurultay komisyonunca kurultay sonucunda yayınlanır.   

 


BİLDİRİ GENEL HUSULAR

Kurultay, Çalıştaylar ve sempozyum kurulları oluştuktan sonra çalıştaya bildiri sunmak isteyenler içeriğe ilişkin tüm sorumluluk kendilerinde olmak üzere tebliğ, bildiri veya araştırmalarının burada yayınlanması için üye giriş baş vurusu yaparlar ve kendilerine verilen giriş şifresi ile bildirimlerini yüklerler. Her kurultay komitesi ve çalıştay kurulunun genel yönetmeliklere aykırı olmamak üzere kendi tebliğlerini yayınlama hakkı vardır ve değerlendirme buna göre yapılır. Çalıştay bildirileri çalıştay kurulunca incelenip onaylandıktan sonra burada yayınlanır. Çalıştay ayrıca yüz yüze oturumlar düzenleyebilir. Bu oturumların burada ilan edilmesi ve sonucunun yayınlanması zorunludur.  Çalıştay bildirileri kurultay komisyonunda ayrıca incelenir ve çalıştay temsilcilerinin de görev yaptığı kurultay komitesi kurultay genel bildirisi için çalıştay bildirilerinden müşterek bildirgeyi çıkarır ve gerektiğinde eklemeler yapar.  Kurultay bildirgesi bir genel bildirge olabileceği gibi, Kısa açıklama, ilk açıklama ve gelişmiş açıklama şeklide de olabilir ve birden çok yayın yapılabilir. Sonuç bildirgesi ise bir adet kurultay komisyonunca kurultay sonucunda yayınlanır.   

 


BİLDİRİ GENEL HUSULAR

Kurultay, Çalıştaylar ve sempozyum kurulları oluştuktan sonra çalıştaya bildiri sunmak isteyenler içeriğe ilişkin tüm sorumluluk kendilerinde olmak üzere tebliğ, bildiri veya araştırmalarının burada yayınlanması için üye giriş baş vurusu yaparlar ve kendilerine verilen giriş şifresi ile bildirimlerini yüklerler. Her kurultay komitesi ve çalıştay kurulunun genel yönetmeliklere aykırı olmamak üzere kendi tebliğlerini yayınlama hakkı vardır ve değerlendirme buna göre yapılır. Çalıştay bildirileri çalıştay kurulunca incelenip onaylandıktan sonra burada yayınlanır. Çalıştay ayrıca yüz yüze oturumlar düzenleyebilir. Bu oturumların burada ilan edilmesi ve sonucunun yayınlanması zorunludur.  Çalıştay bildirileri kurultay komisyonunda ayrıca incelenir ve çalıştay temsilcilerinin de görev yaptığı kurultay komitesi kurultay genel bildirisi için çalıştay bildirilerinden müşterek bildirgeyi çıkarır ve gerektiğinde eklemeler yapar.  Kurultay bildirgesi bir genel bildirge olabileceği gibi, Kısa açıklama, ilk açıklama ve gelişmiş açıklama şeklide de olabilir ve birden çok yayın yapılabilir. Sonuç bildirgesi ise bir adet kurultay komisyonunca kurultay sonucunda yayınlanır.   

 


BİLDİRİ GENEL HUSULAR

Kurultay, Çalıştaylar ve sempozyum kurulları oluştuktan sonra çalıştaya bildiri sunmak isteyenler içeriğe ilişkin tüm sorumluluk kendilerinde olmak üzere tebliğ, bildiri veya araştırmalarının burada yayınlanması için üye giriş baş vurusu yaparlar ve kendilerine verilen giriş şifresi ile bildirimlerini yüklerler. Her kurultay komitesi ve çalıştay kurulunun genel yönetmeliklere aykırı olmamak üzere kendi tebliğlerini yayınlama hakkı vardır ve değerlendirme buna göre yapılır. Çalıştay bildirileri çalıştay kurulunca incelenip onaylandıktan sonra burada yayınlanır. Çalıştay ayrıca yüz yüze oturumlar düzenleyebilir. Bu oturumların burada ilan edilmesi ve sonucunun yayınlanması zorunludur.  Çalıştay bildirileri kurultay komisyonunda ayrıca incelenir ve çalıştay temsilcilerinin de görev yaptığı kurultay komitesi kurultay genel bildirisi için çalıştay bildirilerinden müşterek bildirgeyi çıkarır ve gerektiğinde eklemeler yapar.  Kurultay bildirgesi bir genel bildirge olabileceği gibi, Kısa açıklama, ilk açıklama ve gelişmiş açıklama şeklide de olabilir ve birden çok yayın yapılabilir. Sonuç bildirgesi ise bir adet kurultay komisyonunca kurultay sonucunda yayınlanır.   

 


BİLDİRİ GENEL HUSULAR

Kurultay, Çalıştaylar ve sempozyum kurulları oluştuktan sonra çalıştaya bildiri sunmak isteyenler içeriğe ilişkin tüm sorumluluk kendilerinde olmak üzere tebliğ, bildiri veya araştırmalarının burada yayınlanması için üye giriş baş vurusu yaparlar ve kendilerine verilen giriş şifresi ile bildirimlerini yüklerler. Her kurultay komitesi ve çalıştay kurulunun genel yönetmeliklere aykırı olmamak üzere kendi tebliğlerini yayınlama hakkı vardır ve değerlendirme buna göre yapılır. Çalıştay bildirileri çalıştay kurulunca incelenip onaylandıktan sonra burada yayınlanır. Çalıştay ayrıca yüz yüze oturumlar düzenleyebilir. Bu oturumların burada ilan edilmesi ve sonucunun yayınlanması zorunludur.  Çalıştay bildirileri kurultay komisyonunda ayrıca incelenir ve çalıştay temsilcilerinin de görev yaptığı kurultay komitesi kurultay genel bildirisi için çalıştay bildirilerinden müşterek bildirgeyi çıkarır ve gerektiğinde eklemeler yapar.  Kurultay bildirgesi bir genel bildirge olabileceği gibi, Kısa açıklama, ilk açıklama ve gelişmiş açıklama şeklide de olabilir ve birden çok yayın yapılabilir. Sonuç bildirgesi ise bir adet kurultay komisyonunca kurultay sonucunda yayınlanır.   

 


BİLDİRİ GENEL HUSULAR

Kurultay, Çalıştaylar ve sempozyum kurulları oluştuktan sonra çalıştaya bildiri sunmak isteyenler içeriğe ilişkin tüm sorumluluk kendilerinde olmak üzere tebliğ, bildiri veya araştırmalarının burada yayınlanması için üye giriş baş vurusu yaparlar ve kendilerine verilen giriş şifresi ile bildirimlerini yüklerler. Her kurultay komitesi ve çalıştay kurulunun genel yönetmeliklere aykırı olmamak üzere kendi tebliğlerini yayınlama hakkı vardır ve değerlendirme buna göre yapılır. Çalıştay bildirileri çalıştay kurulunca incelenip onaylandıktan sonra burada yayınlanır. Çalıştay ayrıca yüz yüze oturumlar düzenleyebilir. Bu oturumların burada ilan edilmesi ve sonucunun yayınlanması zorunludur.  Çalıştay bildirileri kurultay komisyonunda ayrıca incelenir ve çalıştay temsilcilerinin de görev yaptığı kurultay komitesi kurultay genel bildirisi için çalıştay bildirilerinden müşterek bildirgeyi çıkarır ve gerektiğinde eklemeler yapar.  Kurultay bildirgesi bir genel bildirge olabileceği gibi, Kısa açıklama, ilk açıklama ve gelişmiş açıklama şeklide de olabilir ve birden çok yayın yapılabilir. Sonuç bildirgesi ise bir adet kurultay komisyonunca kurultay sonucunda yayınlanır.   

 


BİLDİRİ GENEL HUSULAR

Kurultay, Çalıştaylar ve sempozyum kurulları oluştuktan sonra çalıştaya bildiri sunmak isteyenler içeriğe ilişkin tüm sorumluluk kendilerinde olmak üzere tebliğ, bildiri veya araştırmalarının burada yayınlanması için üye giriş baş vurusu yaparlar ve kendilerine verilen giriş şifresi ile bildirimlerini yüklerler. Her kurultay komitesi ve çalıştay kurulunun genel yönetmeliklere aykırı olmamak üzere kendi tebliğlerini yayınlama hakkı vardır ve değerlendirme buna göre yapılır. Çalıştay bildirileri çalıştay kurulunca incelenip onaylandıktan sonra burada yayınlanır. Çalıştay ayrıca yüz yüze oturumlar düzenleyebilir. Bu oturumların burada ilan edilmesi ve sonucunun yayınlanması zorunludur.  Çalıştay bildirileri kurultay komisyonunda ayrıca incelenir ve çalıştay temsilcilerinin de görev yaptığı kurultay komitesi kurultay genel bildirisi için çalıştay bildirilerinden müşterek bildirgeyi çıkarır ve gerektiğinde eklemeler yapar.  Kurultay bildirgesi bir genel bildirge olabileceği gibi, Kısa açıklama, ilk açıklama ve gelişmiş açıklama şeklide de olabilir ve birden çok yayın yapılabilir. Sonuç bildirgesi ise bir adet kurultay komisyonunca kurultay sonucunda yayınlanır.   

 


BİLDİRİ GENEL HUSULAR

Kurultay, Çalıştaylar ve sempozyum kurulları oluştuktan sonra çalıştaya bildiri sunmak isteyenler içeriğe ilişkin tüm sorumluluk kendilerinde olmak üzere tebliğ, bildiri veya araştırmalarının burada yayınlanması için üye giriş baş vurusu yaparlar ve kendilerine verilen giriş şifresi ile bildirimlerini yüklerler. Her kurultay komitesi ve çalıştay kurulunun genel yönetmeliklere aykırı olmamak üzere kendi tebliğlerini yayınlama hakkı vardır ve değerlendirme buna göre yapılır. Çalıştay bildirileri çalıştay kurulunca incelenip onaylandıktan sonra burada yayınlanır. Çalıştay ayrıca yüz yüze oturumlar düzenleyebilir. Bu oturumların burada ilan edilmesi ve sonucunun yayınlanması zorunludur.  Çalıştay bildirileri kurultay komisyonunda ayrıca incelenir ve çalıştay temsilcilerinin de görev yaptığı kurultay komitesi kurultay genel bildirisi için çalıştay bildirilerinden müşterek bildirgeyi çıkarır ve gerektiğinde eklemeler yapar.  Kurultay bildirgesi bir genel bildirge olabileceği gibi, Kısa açıklama, ilk açıklama ve gelişmiş açıklama şeklide de olabilir ve birden çok yayın yapılabilir. Sonuç bildirgesi ise bir adet kurultay komisyonunca kurultay sonucunda yayınlanır.   

 


BİLDİRİ GENEL HUSULAR

Kurultay, Çalıştaylar ve sempozyum kurulları oluştuktan sonra çalıştaya bildiri sunmak isteyenler içeriğe ilişkin tüm sorumluluk kendilerinde olmak üzere tebliğ, bildiri veya araştırmalarının burada yayınlanması için üye giriş baş vurusu yaparlar ve kendilerine verilen giriş şifresi ile bildirimlerini yüklerler. Her kurultay komitesi ve çalıştay kurulunun genel yönetmeliklere aykırı olmamak üzere kendi tebliğlerini yayınlama hakkı vardır ve değerlendirme buna göre yapılır. Çalıştay bildirileri çalıştay kurulunca incelenip onaylandıktan sonra burada yayınlanır. Çalıştay ayrıca yüz yüze oturumlar düzenleyebilir. Bu oturumların burada ilan edilmesi ve sonucunun yayınlanması zorunludur.  Çalıştay bildirileri kurultay komisyonunda ayrıca incelenir ve çalıştay temsilcilerinin de görev yaptığı kurultay komitesi kurultay genel bildirisi için çalıştay bildirilerinden müşterek bildirgeyi çıkarır ve gerektiğinde eklemeler yapar.  Kurultay bildirgesi bir genel bildirge olabileceği gibi, Kısa açıklama, ilk açıklama ve gelişmiş açıklama şeklide de olabilir ve birden çok yayın yapılabilir. Sonuç bildirgesi ise bir adet kurultay komisyonunca kurultay sonucunda yayınlanır.   

 


BİLDİRİ GENEL HUSULAR

Kurultay, Çalıştaylar ve sempozyum kurulları oluştuktan sonra çalıştaya bildiri sunmak isteyenler içeriğe ilişkin tüm sorumluluk kendilerinde olmak üzere tebliğ, bildiri veya araştırmalarının burada yayınlanması için üye giriş baş vurusu yaparlar ve kendilerine verilen giriş şifresi ile bildirimlerini yüklerler. Her kurultay komitesi ve çalıştay kurulunun genel yönetmeliklere aykırı olmamak üzere kendi tebliğlerini yayınlama hakkı vardır ve değerlendirme buna göre yapılır. Çalıştay bildirileri çalıştay kurulunca incelenip onaylandıktan sonra burada yayınlanır. Çalıştay ayrıca yüz yüze oturumlar düzenleyebilir. Bu oturumların burada ilan edilmesi ve sonucunun yayınlanması zorunludur.  Çalıştay bildirileri kurultay komisyonunda ayrıca incelenir ve çalıştay temsilcilerinin de görev yaptığı kurultay komitesi kurultay genel bildirisi için çalıştay bildirilerinden müşterek bildirgeyi çıkarır ve gerektiğinde eklemeler yapar.  Kurultay bildirgesi bir genel bildirge olabileceği gibi, Kısa açıklama, ilk açıklama ve gelişmiş açıklama şeklide de olabilir ve birden çok yayın yapılabilir. Sonuç bildirgesi ise bir adet kurultay komisyonunca kurultay sonucunda yayınlanır.   

 


BİLDİRİ GENEL HUSULAR

Kurultay, Çalıştaylar ve sempozyum kurulları oluştuktan sonra çalıştaya bildiri sunmak isteyenler içeriğe ilişkin tüm sorumluluk kendilerinde olmak üzere tebliğ, bildiri veya araştırmalarının burada yayınlanması için üye giriş baş vurusu yaparlar ve kendilerine verilen giriş şifresi ile bildirimlerini yüklerler. Her kurultay komitesi ve çalıştay kurulunun genel yönetmeliklere aykırı olmamak üzere kendi tebliğlerini yayınlama hakkı vardır ve değerlendirme buna göre yapılır. Çalıştay bildirileri çalıştay kurulunca incelenip onaylandıktan sonra burada yayınlanır. Çalıştay ayrıca yüz yüze oturumlar düzenleyebilir. Bu oturumların burada ilan edilmesi ve sonucunun yayınlanması zorunludur.  Çalıştay bildirileri kurultay komisyonunda ayrıca incelenir ve çalıştay temsilcilerinin de görev yaptığı kurultay komitesi kurultay genel bildirisi için çalıştay bildirilerinden müşterek bildirgeyi çıkarır ve gerektiğinde eklemeler yapar.  Kurultay bildirgesi bir genel bildirge olabileceği gibi, Kısa açıklama, ilk açıklama ve gelişmiş açıklama şeklide de olabilir ve birden çok yayın yapılabilir. Sonuç bildirgesi ise bir adet kurultay komisyonunca kurultay sonucunda yayınlanır.   

 


BİLDİRİ GENEL HUSULAR

Kurultay, Çalıştaylar ve sempozyum kurulları oluştuktan sonra çalıştaya bildiri sunmak isteyenler içeriğe ilişkin tüm sorumluluk kendilerinde olmak üzere tebliğ, bildiri veya araştırmalarının burada yayınlanması için üye giriş baş vurusu yaparlar ve kendilerine verilen giriş şifresi ile bildirimlerini yüklerler. Her kurultay komitesi ve çalıştay kurulunun genel yönetmeliklere aykırı olmamak üzere kendi tebliğlerini yayınlama hakkı vardır ve değerlendirme buna göre yapılır. Çalıştay bildirileri çalıştay kurulunca incelenip onaylandıktan sonra burada yayınlanır. Çalıştay ayrıca yüz yüze oturumlar düzenleyebilir. Bu oturumların burada ilan edilmesi ve sonucunun yayınlanması zorunludur.  Çalıştay bildirileri kurultay komisyonunda ayrıca incelenir ve çalıştay temsilcilerinin de görev yaptığı kurultay komitesi kurultay genel bildirisi için çalıştay bildirilerinden müşterek bildirgeyi çıkarır ve gerektiğinde eklemeler yapar.  Kurultay bildirgesi bir genel bildirge olabileceği gibi, Kısa açıklama, ilk açıklama ve gelişmiş açıklama şeklide de olabilir ve birden çok yayın yapılabilir. Sonuç bildirgesi ise bir adet kurultay komisyonunca kurultay sonucunda yayınlanır.   

 


BİLDİRİ GENEL HUSULAR

Kurultay, Çalıştaylar ve sempozyum kurulları oluştuktan sonra çalıştaya bildiri sunmak isteyenler içeriğe ilişkin tüm sorumluluk kendilerinde olmak üzere tebliğ, bildiri veya araştırmalarının burada yayınlanması için üye giriş baş vurusu yaparlar ve kendilerine verilen giriş şifresi ile bildirimlerini yüklerler. Her kurultay komitesi ve çalıştay kurulunun genel yönetmeliklere aykırı olmamak üzere kendi tebliğlerini yayınlama hakkı vardır ve değerlendirme buna göre yapılır. Çalıştay bildirileri çalıştay kurulunca incelenip onaylandıktan sonra burada yayınlanır. Çalıştay ayrıca yüz yüze oturumlar düzenleyebilir. Bu oturumların burada ilan edilmesi ve sonucunun yayınlanması zorunludur.  Çalıştay bildirileri kurultay komisyonunda ayrıca incelenir ve çalıştay temsilcilerinin de görev yaptığı kurultay komitesi kurultay genel bildirisi için çalıştay bildirilerinden müşterek bildirgeyi çıkarır ve gerektiğinde eklemeler yapar.  Kurultay bildirgesi bir genel bildirge olabileceği gibi, Kısa açıklama, ilk açıklama ve gelişmiş açıklama şeklide de olabilir ve birden çok yayın yapılabilir. Sonuç bildirgesi ise bir adet kurultay komisyonunca kurultay sonucunda yayınlanır.   

 


BİLDİRİ GENEL HUSULAR

Kurultay, Çalıştaylar ve sempozyum kurulları oluştuktan sonra çalıştaya bildiri sunmak isteyenler içeriğe ilişkin tüm sorumluluk kendilerinde olmak üzere tebliğ, bildiri veya araştırmalarının burada yayınlanması için üye giriş baş vurusu yaparlar ve kendilerine verilen giriş şifresi ile bildirimlerini yüklerler. Her kurultay komitesi ve çalıştay kurulunun genel yönetmeliklere aykırı olmamak üzere kendi tebliğlerini yayınlama hakkı vardır ve değerlendirme buna göre yapılır. Çalıştay bildirileri çalıştay kurulunca incelenip onaylandıktan sonra burada yayınlanır. Çalıştay ayrıca yüz yüze oturumlar düzenleyebilir. Bu oturumların burada ilan edilmesi ve sonucunun yayınlanması zorunludur.  Çalıştay bildirileri kurultay komisyonunda ayrıca incelenir ve çalıştay temsilcilerinin de görev yaptığı kurultay komitesi kurultay genel bildirisi için çalıştay bildirilerinden müşterek bildirgeyi çıkarır ve gerektiğinde eklemeler yapar.  Kurultay bildirgesi bir genel bildirge olabileceği gibi, Kısa açıklama, ilk açıklama ve gelişmiş açıklama şeklide de olabilir ve birden çok yayın yapılabilir. Sonuç bildirgesi ise bir adet kurultay komisyonunca kurultay sonucunda yayınlanır.   

 


BİLDİRİ GENEL HUSULAR

Kurultay, Çalıştaylar ve sempozyum kurulları oluştuktan sonra çalıştaya bildiri sunmak isteyenler içeriğe ilişkin tüm sorumluluk kendilerinde olmak üzere tebliğ, bildiri veya araştırmalarının burada yayınlanması için üye giriş baş vurusu yaparlar ve kendilerine verilen giriş şifresi ile bildirimlerini yüklerler. Her kurultay komitesi ve çalıştay kurulunun genel yönetmeliklere aykırı olmamak üzere kendi tebliğlerini yayınlama hakkı vardır ve değerlendirme buna göre yapılır. Çalıştay bildirileri çalıştay kurulunca incelenip onaylandıktan sonra burada yayınlanır. Çalıştay ayrıca yüz yüze oturumlar düzenleyebilir. Bu oturumların burada ilan edilmesi ve sonucunun yayınlanması zorunludur.  Çalıştay bildirileri kurultay komisyonunda ayrıca incelenir ve çalıştay temsilcilerinin de görev yaptığı kurultay komitesi kurultay genel bildirisi için çalıştay bildirilerinden müşterek bildirgeyi çıkarır ve gerektiğinde eklemeler yapar.  Kurultay bildirgesi bir genel bildirge olabileceği gibi, Kısa açıklama, ilk açıklama ve gelişmiş açıklama şeklide de olabilir ve birden çok yayın yapılabilir. Sonuç bildirgesi ise bir adet kurultay komisyonunca kurultay sonucunda yayınlanır.   

 


BİLDİRİ GENEL HUSULAR

Kurultay, Çalıştaylar ve sempozyum kurulları oluştuktan sonra çalıştaya bildiri sunmak isteyenler içeriğe ilişkin tüm sorumluluk kendilerinde olmak üzere tebliğ, bildiri veya araştırmalarının burada yayınlanması için üye giriş baş vurusu yaparlar ve kendilerine verilen giriş şifresi ile bildirimlerini yüklerler. Her kurultay komitesi ve çalıştay kurulunun genel yönetmeliklere aykırı olmamak üzere kendi tebliğlerini yayınlama hakkı vardır ve değerlendirme buna göre yapılır. Çalıştay bildirileri çalıştay kurulunca incelenip onaylandıktan sonra burada yayınlanır. Çalıştay ayrıca yüz yüze oturumlar düzenleyebilir. Bu oturumların burada ilan edilmesi ve sonucunun yayınlanması zorunludur.  Çalıştay bildirileri kurultay komisyonunda ayrıca incelenir ve çalıştay temsilcilerinin de görev yaptığı kurultay komitesi kurultay genel bildirisi için çalıştay bildirilerinden müşterek bildirgeyi çıkarır ve gerektiğinde eklemeler yapar.  Kurultay bildirgesi bir genel bildirge olabileceği gibi, Kısa açıklama, ilk açıklama ve gelişmiş açıklama şeklide de olabilir ve birden çok yayın yapılabilir. Sonuç bildirgesi ise bir adet kurultay komisyonunca kurultay sonucunda yayınlanır.   

 


BİLDİRİ GENEL HUSULAR

Kurultay, Çalıştaylar ve sempozyum kurulları oluştuktan sonra çalıştaya bildiri sunmak isteyenler içeriğe ilişkin tüm sorumluluk kendilerinde olmak üzere tebliğ, bildiri veya araştırmalarının burada yayınlanması için üye giriş baş vurusu yaparlar ve kendilerine verilen giriş şifresi ile bildirimlerini yüklerler. Her kurultay komitesi ve çalıştay kurulunun genel yönetmeliklere aykırı olmamak üzere kendi tebliğlerini yayınlama hakkı vardır ve değerlendirme buna göre yapılır. Çalıştay bildirileri çalıştay kurulunca incelenip onaylandıktan sonra burada yayınlanır. Çalıştay ayrıca yüz yüze oturumlar düzenleyebilir. Bu oturumların burada ilan edilmesi ve sonucunun yayınlanması zorunludur.  Çalıştay bildirileri kurultay komisyonunda ayrıca incelenir ve çalıştay temsilcilerinin de görev yaptığı kurultay komitesi kurultay genel bildirisi için çalıştay bildirilerinden müşterek bildirgeyi çıkarır ve gerektiğinde eklemeler yapar.  Kurultay bildirgesi bir genel bildirge olabileceği gibi, Kısa açıklama, ilk açıklama ve gelişmiş açıklama şeklide de olabilir ve birden çok yayın yapılabilir. Sonuç bildirgesi ise bir adet kurultay komisyonunca kurultay sonucunda yayınlanır.   

 


BİLDİRİ GENEL HUSULAR

Kurultay, Çalıştaylar ve sempozyum kurulları oluştuktan sonra çalıştaya bildiri sunmak isteyenler içeriğe ilişkin tüm sorumluluk kendilerinde olmak üzere tebliğ, bildiri veya araştırmalarının burada yayınlanması için üye giriş baş vurusu yaparlar ve kendilerine verilen giriş şifresi ile bildirimlerini yüklerler. Her kurultay komitesi ve çalıştay kurulunun genel yönetmeliklere aykırı olmamak üzere kendi tebliğlerini yayınlama hakkı vardır ve değerlendirme buna göre yapılır. Çalıştay bildirileri çalıştay kurulunca incelenip onaylandıktan sonra burada yayınlanır. Çalıştay ayrıca yüz yüze oturumlar düzenleyebilir. Bu oturumların burada ilan edilmesi ve sonucunun yayınlanması zorunludur.  Çalıştay bildirileri kurultay komisyonunda ayrıca incelenir ve çalıştay temsilcilerinin de görev yaptığı kurultay komitesi kurultay genel bildirisi için çalıştay bildirilerinden müşterek bildirgeyi çıkarır ve gerektiğinde eklemeler yapar.  Kurultay bildirgesi bir genel bildirge olabileceği gibi, Kısa açıklama, ilk açıklama ve gelişmiş açıklama şeklide de olabilir ve birden çok yayın yapılabilir. Sonuç bildirgesi ise bir adet kurultay komisyonunca kurultay sonucunda yayınlanır.   

 


BİLDİRİ GENEL HUSULAR

Kurultay, Çalıştaylar ve sempozyum kurulları oluştuktan sonra çalıştaya bildiri sunmak isteyenler içeriğe ilişkin tüm sorumluluk kendilerinde olmak üzere tebliğ, bildiri veya araştırmalarının burada yayınlanması için üye giriş baş vurusu yaparlar ve kendilerine verilen giriş şifresi ile bildirimlerini yüklerler. Her kurultay komitesi ve çalıştay kurulunun genel yönetmeliklere aykırı olmamak üzere kendi tebliğlerini yayınlama hakkı vardır ve değerlendirme buna göre yapılır. Çalıştay bildirileri çalıştay kurulunca incelenip onaylandıktan sonra burada yayınlanır. Çalıştay ayrıca yüz yüze oturumlar düzenleyebilir. Bu oturumların burada ilan edilmesi ve sonucunun yayınlanması zorunludur.  Çalıştay bildirileri kurultay komisyonunda ayrıca incelenir ve çalıştay temsilcilerinin de görev yaptığı kurultay komitesi kurultay genel bildirisi için çalıştay bildirilerinden müşterek bildirgeyi çıkarır ve gerektiğinde eklemeler yapar.  Kurultay bildirgesi bir genel bildirge olabileceği gibi, Kısa açıklama, ilk açıklama ve gelişmiş açıklama şeklide de olabilir ve birden çok yayın yapılabilir. Sonuç bildirgesi ise bir adet kurultay komisyonunca kurultay sonucunda yayınlanır.   

 


BİLDİRİ GENEL HUSULAR

Kurultay, Çalıştaylar ve sempozyum kurulları oluştuktan sonra çalıştaya bildiri sunmak isteyenler içeriğe ilişkin tüm sorumluluk kendilerinde olmak üzere tebliğ, bildiri veya araştırmalarının burada yayınlanması için üye giriş baş vurusu yaparlar ve kendilerine verilen giriş şifresi ile bildirimlerini yüklerler. Her kurultay komitesi ve çalıştay kurulunun genel yönetmeliklere aykırı olmamak üzere kendi tebliğlerini yayınlama hakkı vardır ve değerlendirme buna göre yapılır. Çalıştay bildirileri çalıştay kurulunca incelenip onaylandıktan sonra burada yayınlanır. Çalıştay ayrıca yüz yüze oturumlar düzenleyebilir. Bu oturumların burada ilan edilmesi ve sonucunun yayınlanması zorunludur.  Çalıştay bildirileri kurultay komisyonunda ayrıca incelenir ve çalıştay temsilcilerinin de görev yaptığı kurultay komitesi kurultay genel bildirisi için çalıştay bildirilerinden müşterek bildirgeyi çıkarır ve gerektiğinde eklemeler yapar.  Kurultay bildirgesi bir genel bildirge olabileceği gibi, Kısa açıklama, ilk açıklama ve gelişmiş açıklama şeklide de olabilir ve birden çok yayın yapılabilir. Sonuç bildirgesi ise bir adet kurultay komisyonunca kurultay sonucunda yayınlanır.   

 


BİLDİRİ GENEL HUSULAR

Kurultay, Çalıştaylar ve sempozyum kurulları oluştuktan sonra çalıştaya bildiri sunmak isteyenler içeriğe ilişkin tüm sorumluluk kendilerinde olmak üzere tebliğ, bildiri veya araştırmalarının burada yayınlanması için üye giriş baş vurusu yaparlar ve kendilerine verilen giriş şifresi ile bildirimlerini yüklerler. Her kurultay komitesi ve çalıştay kurulunun genel yönetmeliklere aykırı olmamak üzere kendi tebliğlerini yayınlama hakkı vardır ve değerlendirme buna göre yapılır. Çalıştay bildirileri çalıştay kurulunca incelenip onaylandıktan sonra burada yayınlanır. Çalıştay ayrıca yüz yüze oturumlar düzenleyebilir. Bu oturumların burada ilan edilmesi ve sonucunun yayınlanması zorunludur.  Çalıştay bildirileri kurultay komisyonunda ayrıca incelenir ve çalıştay temsilcilerinin de görev yaptığı kurultay komitesi kurultay genel bildirisi için çalıştay bildirilerinden müşterek bildirgeyi çıkarır ve gerektiğinde eklemeler yapar.  Kurultay bildirgesi bir genel bildirge olabileceği gibi, Kısa açıklama, ilk açıklama ve gelişmiş açıklama şeklide de olabilir ve birden çok yayın yapılabilir. Sonuç bildirgesi ise bir adet kurultay komisyonunca kurultay sonucunda yayınlanır.